4 Aralık 2024 Çarşamba

SON GÜN

Zeynep Ayten

Bir soru sorarlar cevabı zulüm
Sonunda ya para var ya da cürüm 
Dersin bu hayatındaki son dönüm
Oysa bir adım ötendedir ölüm 

Arada hatırlarsın ölenleri
Genç yaşında toprağa gidenleri
Görürsün babalar ve anneleri
Dinmez gözyaşları pınarlar gibi 

Ölüm oysa her saat sana yakın
Bu gerçeği yabana atma sakın
Şu sessiz sedasız gidene bakın
Mezara yolcuyuz biz akın akın

Belki bu hayatındaki son bölüm
Dersin ki hâlâ benim malım mülküm
Niçin hiç demezsin belki son günüm
Oysa bir adım ötendedir ölüm








BÖYLE BÖYLE

Zeynep Akbulut

Zamanı anlamak 
Bir insanı anlamaktan daha zor
Bazen koşuyor dört nala saatler, takvimler
Bazen yerinde duruyor

Mesela okuldaysam
Yığılmışsa dersler üst üste
Bir bakıyorum pazartesi
Bir bakıyorum perşembe

Okuldan eve gelmişsem yorgun argın
Günlerden cuma ise
Cumartesi ve pazar
Geçmek bilmiyor nedense

Kimileri tatillerin çabuk geçtiğini söyler
Kimileri usanır gidip gelmekten okula
Bense her hafta sonu, her yaz tatilinde
Düşünüyorum kara kara
Zaman durdu mu diye

Zaman diyorlar zaman
Bazen hızlı, bazen yavaş
Böyle böyle geçiyorum takvimlerden
Böyle böyle geride kalıyor bir yaş, iki yaş, üç yaş

3 Aralık 2024 Salı

PAPASASU KAZEBAYO

EMİR SABRİ ÜNSAL
EMİR KAAN ŞİMŞEK
MAHMUT ERAY ERBAŞ

1. Bölüm Bir Marka Doğuyor

Arkadaşlarından hiçbirine nasip olmayacak şekilde daha yirmili yaşlarda olmasına rağmen kendisine bir hayat kurabilmişti. Evi vardı, arabası da. İyi bir geliri vardı. İstediği her şeyi satın alabilecek bir maddi güce sahipti. Aslında sadece şansı iyi gitmiş ve birdenbire meşhur olmuştu. Arkadaşları eğitim hayatına devam ederken dersleri iyi olmadığı için okulu bırakmak zorunda kalmıştı. Bir meslek edinebilmek amacıyla sanayide çırak olarak çalışmaya başlamıştı. Çıraklığı da çok sevmemişti ama ustasının dükkânda olmadığı bir gün tamirat için gelen müşterinin sorununu üç dakikada halletmiş üstelik ücret de istememişti. Onun bu yeteneğini fark eden müşteri, ona kendisine ait bir dükkân açmasını önermiş ve şöhrete giden kapılar böylece önünde açılmıştı. Genellikle ekonomik durumu iyi olan müşteriler geliyordu ona ve uzun süre bekletmeden sorunlarını hemen çözüyordu. O kadar meşhur bir usta olmuştu ki il dışından bile gelen müşterileri vardı. Birkaç yılda her işini yoluna koymuştu. İşleri büyütmek gerektiğini düşünüyordu çünkü başarı ve kazanma hissi çok hoşuna gitmişti. Ya kendine bağlı yeni şubeler açmalıydı ya da yeni işler kurmalıydı. Diğer illere şube açmayı düşündü önce fakat güvenebileceği yetenekli ustalar bulmak lazımdı, o da çok zordu. En iyisi başka bir iş açmaktı. Sanayide en iyi iş yapan yer tostçuydu. Belki bu işe girebilirdi. Üstelik çok fazla beceri de gerektirmiyordu. Ütüyle yapılan tostları bile insanlar kuyruğa girerek yemeye çalışıyorlardı. Evet, tostçu açmak iyi bir fikirdi fakat sanayinin tostçusu Sabiri Usta bu işe karşı çıkabilirdi. Önce fikirlerini onunla paylaşmalıydı. Hatta Sabiri Usta’ya iş teklifiyle gitmeliydi. Açacağı tostçu dükkanında Sabiri Usta çalışabilirdi. 
Ertesi sabah kahvaltıyı Sabiri Usta’nın dükkanında yapmaya karar verdi. Sabiri Usta her zaman olduğu gibi çok yoğundu. Yarım saat kadar bekledikten sonra tostu gelmişti. Sabiri Usta’ya düşüncelerini söyledi. Sabiri Usta:
-İşlerim zaten yerinde. Senin kadar olmasa da kazanıyoruz. Sen istersen yeni bir dükkan açabilirsin. Zaten bir kez benim tostumdan yiyen, burada başka bir dükkanda tost yemez. Sana bol şans diliyorum, dedi. 
Bu cevabı beklemiyordu aslında fakat yine de iyi olmuştu bu görüşme. Sanayinin en güzel yerinde boş bir dükkân buldu o gün ve dükkanda çalışacak birilerini de ayarladı. Malzemeleri temin etmesi ve dükkânın açılışı bir hafta kadar sürdü. Bu esnada iyi tostun nasıl yapıldığına dair bir araştırma yaptı. Meşhur tostçular hep farklı şeyler yapıyordu. Kimse doğal peynir ya da sucuk kullanmıyordu. Kullandıkları yağların içeriği ise hiçbir yerde yazmıyordu. Motor yağı kullanacak olsa tostçular müşteriler buna bile ayıla bayıla güzel şeyler yazabilirdi. 
Dükkanın açılışı için orijinal bir tost icat etmeliydi. Havuçlusunu görmüştü tostun. Ispanaklı tost da duymuştu. Pırasalı tost bile görmüştü. Uzun süre düşündükten sonra içinde pastırma, patates, salam, sucuk, kaşar, zeytin, balık ve yoğurt bulunan bir karışımla tost hazırlamayı düşündü. Evinde bunun ilk denemesini yaptı. Gerçekten ilginç bir tat ortaya çıkmıştı. Hemen bir tost daha yaptı kendine. Bir tost daha, bir tost daha. O gün boyunca kendine tost yaptı. Bu icada bir isim bulmalıydı. Önce kullandığı malzemelerin isimlerini kısalttı ve Papasasukazebayo ismini buldu. Patates, pastırma, salam, sucuk, kaşar, zeytin, balık ve yoğurttan hareketle bu isim çıkmıştı ortaya. Bu kelimenin telaffuzunun çok zor olduğunu düşündü. Bir müşteri sadece Papasasukazebayo, demek için bir dakika harcardı. En azından ikiye bölmek bu kelimeyi iyi bir fikirdi. O günlerde bir hikaye okumuştu. Adı Şifalı Gofret’ti. Hikayeyi çok hatırlamıyordu ama ismi şimdi aklına gelmişti. Dükkanın adını Papasasu Kazebayo Abinin Yeri koyacaktı. Tostunun adı ise Şifalı Tost olacaktı. Tabelada Papasasu Kazebayo yazısının altına Uzakdoğu’dan Gelen Lezzet yazmayı da ihmal etmedi. Şimdi geriye sadece çekik gözlü bir usta bulmak geriye kalmıştı. Çok zor değildi çekik gözlü birilerini bulmak. Artık yaşadığı yerde her milletten insan vardı. 
Ertesi sabah şehrin en işlek caddesinde beklemeye başladı. Gelip geçenlerden çekik gözlü olanları süzüyordu. Usta sıfatını hak edebilecek birileri olsun istiyordu. Geçenler ya genç ya çocuktu çoğunlukla. Yarım saat sonra mendil satan çekik gözlü birini fark etti. Yanına gitti ve ona teklifini söyledi. Bu adam Japonca bilmiyordu. Japon da değildi zaten. Ondan Japon, Çin ve Kore diline ait kelimeler öğrenmesini istedi. Çok değil üç beş kelime bilse yeterliydi. Adama durumu anlattıktan sonra isminin ne olduğunu sordu. Adam cevap verdi:
-Papasasu Kazebayo. 
Yeniden ismini sordu mendil satan adama. Adam hiç takılmadan ve düşünmeden şöyle dedi:
- Adım Papasasu, soyadım Kazebayo.

SORU

 Salih Taha Balta

Abla abla neredesin
Gittin gideli gelmedin
Ne diye takıldın İstanbul’a
Annem bile ayrılmamış evinden senin yaşında

Abla abla neredesin
Sensizlik değiştirdi beni
Sanki duyarım boş odalarda sesini
Bana mı sesleniyorsun uzaklardan

Bensizlik de seni değiştirdi galiba
Niye eskisi değilsin bana karşı
Deme bana ben büyüdüm artık
İnsan kocaman olsa da içinde bir çocuk
Yaşamalı değil mi her zaman

SUÇ

Salih Taha Balta

Korktu ilk kez bu insanlardan
Doğrusu belli de değildi
Ne olup olmadığı
Pahalı giyinince mi insanın
Değerli olduğun sanıyordu bunlar 

Yürüdü, uzaklaştı hızla
Kendisi seçmemişti bu hayatı
Ve fakir olmayı
Sonra düşündü uzun uzun
Cahil olmak mı suç fakir olmak mı

HAYATIN ANLAMI

Utku Kerim Genç

Hayattan anlam çıkarmaya çalışıyorum
Nereden baksam bilmiyorum
İnsanlar desen çok boş
Doğa desen ölümlü
Hayattan anlam çıkaramıyorum

Hayattan anlam çıkaramasam da
Niye yaşıyorum bilmiyorum
Ama yine de yaşamaya çalışıyorum
Sanırım hiçbir şey bilmiyorum

Neye bakarsam bakayım
Bir anlam çıkaramıyorum
Sanırım her şey sonlu
Bunun da kaçınılmazı geliyor

DİYORLAR

Hayrettin Eymen Bulut


Duygusuz diyorlar bana
Siz benim kalbimi bilemezsiniz ki

Vicdansız diyorlar bana
Vicdanı hak edecek ne yaptınız ki

Suskun da diyorlar bana
Sizinle konuşacak güveni verdiniz mi peki

Bunlar dahası, nicesi
Sizce böyle miyim gerçi
Siz ne bilirsiniz ki

RÜYA TACİRİ



SALİH TAHA BALTA
HAYRETTİN EYMEN BULUT
UTKU KERİM GENÇ

1. Bölüm
Yol Ayrımı

Bu mesleği babasından devralmıştı. Babası da dedesinden devralmıştı. Dükkanının yapılma tarihini şehirde bilen kimse yoktu. Şehrin kuytularında bir mahallede, tek katlı küçücük bir dükkandı burası. Renkli tabelası yoktu. Kapısının ve penceresinin boyaları dökülmüştü. Ahşap bir kapısı ve penceresi vardı yalnızca. Kış geldiğinde pencerenin kenarlarına macun çekerdi. Kapının rüzgâr giren yerlerine ise gazete yapıştırırdı. Bu dükkânın önünden geçen bir yabancıya burasının dükkân olduğunu ispat etmek çok zordu çünkü içerde sadece bir masa vardı bir da ahşap sandalye. Duvarlar boyasızdı. Tavandan sarı bir ampul iniyordu aşağıya doğru ve etrafı örümcek ağları ile sarılmıştı. Zaten ampul bu dükkanı ışıtmak için yetersizdi. Etrafındaki binalar sanki bu dükkânı gizlemek ister gibiydi ve görevlerini iyi yapıyorlardı. Bu mesleği babasından devralmıştı zaten yapabileceği başka bir iş de yoktu. 
Mizan Çınar’ı mahalle sakinleri dışında kimse tanımazdı. Az konuşur ve az gezerdi. Sabahtan gece yarısına kadar dükkânda beklerdi. Evet, onun müşterileri özellikle gece yarısında gelirlerdi yanına. Bazıları akşam da uğrayabiliyordu ama dükkânın en yoğun olduğu vakit geceydi. Vakit akşamı geçmişti. Sokak tenhalaşmaya başlamıştı. Mizan Çınar, yerinden kalktı ve küçük pencereden dışarıya baktı. Az sonra birilerinin geleceğini biliyordu. Kapı usul usul üç kez vuruldu: Tık, tık, tık.
-Buyurun, dedi Çınar. İçerdeyim.
Gözleri uykusuzluktan kızarmış, saçları dağınık, üzerinde pijamalar, ayağında terlikleriyle orta yaşlı biri araladı kapıyı:
-Dün bana sattığınız rüyayı hiç beğenmedim. Uyandım, uyandım yeniden gördüm ama yine beğenmedim. Bundan önce sattığınız rüyalar çok güzeldi. Bu rüya beni yordu. Gece kesik kesik uyudum, gündüz de uykum vardı. Şimdi sizden yeni bir rüya almak için geldim. 
Mizan Çınar ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyordu. Daha önce sattığı rüyalardan hiç şikâyet almamıştı. 
-Yeni rüyanız için bir ücret ödemenize gerek yok fakat talimatlara uygun bir biçimde uyuduğunuzdan emin misiniz? Uykuya gece saat 12’den önce yatmadınız değil mi? Ya da yastığınızın her zamanki yüzünü değil de ters tarafını çevirmeyi ihmal etmemişinizdir umarım? Uyumadan önce yemek yemiş olabilir misiniz? Size bu kuralları defalarca daha önce söylemiştim. Tamam, burada bir şeyler satıyoruz fakat ilk kez bir şikayet alıyorum. Size yeni rüyanızı birazdan uzatacağım, dedi. 
Pijamalı adam biraz kendisini suçlu hissetti bu konuşmadan sonra çünkü bu söylenenlerin hiçbirini yapmamıştı. Belki aynı rüyayı bir kez daha kullanabilirdi fakat istemedi. Ellerini Mizan Çınar’a uzattı. Mizan Çınar, küçük masasının çekmecesinden çıkardığı kokuyu pijamalı adamın ellerine sıktı ve:
-İyi uykular, tatlı rüyalar, dedi. 
Pijamalı adam, terliklerini sürüye sürüye dükkândan ayrıldı. Mizan Çınar’ın ilk kez bu kadar canı sıkılmıştı. Belki de bu mesleğin sonu geliyor, diye düşündü. Başka nasıl bir iş yapabilirdi, mesela berberlik, ona göre bir iş miydi? Değildi. Biraz daha düşündü aklına terzilik geldi. Düşününce ondan da vaz geçti. En son ayakkabı tamirciliğini de düşündü. Bu işi de yapamazdı. Belki hikâye yazarı olabilirim diye düşündü. Evet, bu iyi bir fikirdi. Sattığı rüyaları yazabilirdi mesela. Yine de biraz daha direnmeliydi. Tam bunları düşünürken yeniden kapı vuruldu: Tık, tık, tık, tık. Bu kez gelen yaşlı bir kadındı. O da dün bu saatlerde bir rüya alarak gitmişti. Kadın daha ağzını açmadan Mizan Çınar:
-Rüyanızı beğenmediniz değil mi, dedi. 
Kadın:
-Nereden anladınız, senelerdir sizden rüya alıyorum, ilk kez bu kadar berbat olanına rastladım, dedi. 
-Merak etmeyin, size şimdi yeni bir rüya vereceğim hem de ücret almadan, diyen Mizan Çınar, yeni rüyasını kadına verdi. 
Şimdi bir karar vermesi gerekiyordu. Bu işe devam mı etmeliydi yoksa hikâye yazarlığına mı başlamalıydı. Yine de erkendi bu işi bırakmak için. Masasındaki çekmeceden bir kâğıt çıkardı. Çok eski bir kağıttı bu. Babasından, belki de dedesinden kalmıştı. Kağıt kadar eski bir de kalem vardı çekmecede. Büyük yazılarla kağıda şöyle yazdı: 
SATILANLAN HAYALLER ALINMAZ, YENİSİYLE DEĞİŞTİRİLMEZ. 
On yıllardır penceresine bir şey asılmayan dükkânın camında ilk kez bir yazı vardı artık. Gelip geçenlerin dikkatini çekecek bir yazı hem de.