27 Eylül 2025 Cumartesi

ERTELENEN ŞEYLER

 Aden  Mira Kartal

Bir arkadaşın yokluğu
Sadece bir yokluk değildir çoğu zaman
Sessizliktir, yalnızlıktır
Bütün kelimelerin saklanmasıdır
Perşembe gününe ertelenmesidir
Tebessümlerin 
Bir arkadaşın yokluğu bazen
Bir dünyanın yokluğudur

Korku

Yusuf Kerem Köse


Kitap bile yazılır sadece adından
İnsanlar çekinir onun kötü şanından 
Bazen insanlar anlatmasa da 
Var herkesi ürkütecek, terletecek bir olay

Eğer yaşıyorsan onu
Çoğunlukla üstüne gidemezsin
İçindekileri kimseye söyleyemezsin
İsmini bile duysan
Tir tir titreyebilirsin

Benim de var korkularım
Bazen benden bile büyük bazen de küçücük
Atlattıklarım veya atlatamayacaklarım
Ama ne olursa olsun
Korkularımı içimde tutmayacağım

Teselli

Nurgül Asya Kılcı

Sıkıldığımda kalabalığından şehrin
Bir doğa köşesi arıyorum
Bazen parka koşuyorum
Bazen bilmediğim bahçelere dalıyorum

Huzur bulmak zor şehirlerde
Hele de trafiğin yoğun saatlerinde
Ya da akşam vaktinde
Yanarken sokaklarda lambalar
Reklam tabelaları, araç farları
Kayboluyor gökte yıldızlar
Bir dağ başı özlüyorum gökyüzüne yakın
Bir kır köşesi arıyorum böcek, kuş sesleriyle örülü
Saksıdaki çiçeğe su veriyorum
Kendimi bir şelale kıyısında düşünüyorum

Doğa varsa huzur var
Doğa varsa insan var
Bunu düşünüyorum, anlıyorum. 

Rüzgâr

Ayşegül Yıldız

Kimi zaman kendimi
En yüksek dağları bile koşarak aşacak kadar
Güçlü hissediyorum.
Yüzlerce sayfalık bir kitabı
Bir günde bitirebileceğimi düşünüyorum. 
Ödevler az geliyor sayfalar dolusu olsa bile
Bir çırpıda hepsini tamamlıyorum. 
Koşarak gitsem eve
Servisten hızlı ulaşacağımı düşünüyorum.

Kimi zaman ise yanımdaki biri yüzünden
Adım atasım gelmiyor.
Bir sayfayı bile sonuna kadar okumak
Ölüm kadar zor geliyor.
Kalem elimden düşüyor bir harfi yazınca
Ödevlerim boynu bükük kalıyor.
Servise yürümek bana
Dünyanın en yüksek tepesine tırmanmak kadar zor geliyor.

Bilemiyorum 
Ben mi gel git yaşıyorum
Yoksa arkadaşlarıma mı kapılıyorum. 
Onların rüzgârıyla savruluyorum.

ÇIKMAZ YOL

Ayşegül Yıldız
Nurgül Asya Kılcı
Aden Mira Kartal
Yusuf Kerem Köse

1. Bölüm

Bazen ya uykusuzluktan ya da tansiyonu düştüğünde ordu. Bir yerlerden ansızın yangın haberi geldiğinde mutlaka herhangi bir durumdan, şeyden utanmış oluyordu. Öfkelendiğinde ve bunu içine attığında dünyanın bir yerlerinde ya da yaşadığı bölgede fırtınalar kopuyordu. Kendini herkesten dışlanmış hissettiğinde mevsimlerden ne olursa olsun bir çığ haberine mutlaka rastlıyordu. Şayet kış mevsimindeyse yaşadığı yörelerde çığ felaketi gerçekleşiyordu. Yürürken sendeleyip yere düştüğünde göçük, heyelan haberleri görüyordu peş peşe. Aniden gelen üzüntü ve gözyaşının ardından sel felaketleri yaşanıyordu dünyanın bazı yerlerinde. Öfkesini dışarıya belli ettiğinde sönmüş volkanlardan birinin yeniden hareketlendiğini öğreniyordu. Dünyanın dört bir yanında yaşanan olumsuzlukların sebebini kendinde arıyordu. Bu yüzden mutlu olmak, mutlu bir hayat sürmek istiyordu ancak bu pek mümkün görünmüyordu. 
İç dünyası ile dünya arasındaki bu bağı kendisi kurmamış annesi fark etmişti seneler önce neyse ki insanların bundan haberi yoktu. Onlar her şeyi doğal bir biçimde karşılıyor, doğanın döngüsü diyerek geçiştiriyorlardı. Kolay değildi depremlere sebep olduğunu düşünmek, yangınlara, sele, yanardağ patlamalarına neden olmak. Bunları düşünmemek için yapması gereken tek şey mutlu olmak ve dikkatlice ya da insanlara kendisini kapatmaktı.
Son yıllarda zaten hiç dostu, arkadaşı kalmamıştı. Bu özelliği yüzünden eğitimine devam edememişti çünkü sürekli düşünüyor ve kendini suçluyordu. Öğrencilik yıllarında arkadaşları bu özelliğini fark etmiş olsaydı tüm yılın kar tatili ile geçmesi için ne gerekiyorsa yapardı ihtimal. Ya da ormanların yok olmaması için köylüler, çiftçiler ona gelip onu mutlu etmek için ne gerektiğini mutlaka sorarlardı. Neyse ki bilmiyordu hiç kimse. Keşke bir düğme olsaydı bazı özelliklerini devre dışı bırakmak için ve yalnızca insanların iyiliği ve mutluluğunu sebep olsaydı. Yaşadığı ruh haline göre değişim yaşanacak yeri tahmin edebilse bu yeteneğini insanlığın lehine kullanabilirdi belki. Hiçbiri mümkün değildi ve çaresizdi.

Bölüm 2
Her şey biraz da çok düşünmekten kaynaklanıyordu belki de. Yıllarca kendini şartlamış ve böyle bir hastalıklı duruma sevk etmişti. Biraz dinlenmek, az düşünmek, hayatın akışına kapılmak iyi gelebilirdi kendine. Bu düşüncelerle evinin üst katına çıktı. Yaşadığı ev hayli eskiydi ve dedesi, onun büyük dedesi de bu evde yaşamıştı. Evin çatı katı genelde kullanılmayan bir bölümdü. Burada eski eşyalar ve kitaplar vardı genellikle bir de eski kıyafetler. Merak edip de hiç bakmamıştı buradaki şeylere. Belki çatı katında vakit geçirmek zihnimi dağıtır diye düşündü. Belki de yıllardır açılmayan çatı katının kapısını araladı. Kapı tok bir gıcırtıyla açıldı. Her taraf toz ve örümcek ağı doluydu. Fare olma ihtimali bile vardı burada. Neyse ki elektrik tesisatı kurulmuştu buraya. Lambayı açtığında manzaranın korkunçluğu biraz daha netleşti. Antika sayılabilecek giysiler, eşyalar ve kitaplar… Birkaç eski daktilo bile vardı burada. Tuşlarına bastı, paslanmıştı daktilolar ve tuşları fena hâlde kirliydi. Kıyafetlere baktı, eşyaları inceledi sonunda cam kapaklı bir dolaptaki kitaplara gözü ilişti. Kocaman, deri ciltli kitaplardı bunlar. Dolabı açtı ve kitapları incelemeye başladı. Bazıları farklı alfabeyle basılmıştı kitapların. Kitapların arasında defterler de olduğunu fark etti. Kitapların bir kısmı nemlenmiş, küflenmiş, sayfalarının kenarları kurumuş ya da böcekler tarafından yenilmişti. Okuyabildiği, anlayabildiği kitapları ve defterleri tasnif etmeyi düşündü ve tüm kitapları, defterleri birer birer raflardan indirmeye başladı. Bu esnada elleri ve kıyafeti hayli toz olmuştu. Kitap görünümlü defterlerden biri hayli dikkatini çekti. Üstelik okuyabiliyor, anlayabiliyordu bu defteri. Defterin ilk sayfasında hiç görmediği ama zaman zaman adını duyduğu dedesinin adı yazıyordu: Düzbahçeli Mehmet. Zihnindeki yoğunluk azalmış, merakı onu başka bir yöne doğru sevk etmeye başlamıştı bile. Defterin bazı sayfalarındaki yazılar silinmiş bazı sayfaları ise düzenli bir biçimde yırtılmıştı. 
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadı bile. Sadece bu defteri alarak çatı katından indi. Hava kararmaya dönmüştü ama artık gökyüzüne, bulutlara, haberlere bakmak istemiyordu. Kendine güzel bir kahve yapıp bu defteri okumayı, incelemeyi, dedesini daha yakından tanımayı düşünüyordu. 

3. Bölüm
Kitabın ilk sayfasında şöyle bir not gördü: Cesaretin varsa ve büyük zorlukları göze alıyorsan bu defteri okuyabilirsin. Eğer bu vasıflar sende yoksa lütfen defteri kimsenin bulamayacağı bir yere kaldır. 
Bu ifade merakını iyice uyandırmıştı. Cesaret, zorlukları göze almak… Acaba defterde neler yazıyordu? Hiç kimse bu defterden bahsetmemişti daha önce ona. Demek ki defteri ilk kez bulan kendisiydi. Defteri biraz daha temizleme ihtiyacı hissetti. Kahvesini aldı, masa lambasını açtı ve sayfaları çevirmeye devam etti. Okudukça merakı ve hayreti artıyordu. Defter bölümlerden oluşuyordu ve şu cümlelerle başlıyordu:
Dünyadaki her olumsuzluğun sebebi benmişim gibi hissediyorum. Sel felaketleri, depremler, kuraklık, orman yangınları sanki benim yüzümden kaynaklanıyor gibi düşünüyorum. Neyse ki bunu kimse bilmiyor, en azından şimdilik…
Bu cümleleri okur okumaz yeniden zihni karşıtı. Gözlerinin önü karardı. Bir an defteri kaldırıp atmak istedi. Bir şaka mıydı bu okudukları yoksa garip bir rüyanın içine mi düşmüştü? Dedesiyle aynı kaderi, aynı düşünceleri paylaşıyor olamazdı. En azından onun yaşadığı çağ başkaydı kendi yaşadığı çağ başka… Tüm bunların bir açıklaması olmalıydı. Kendini hayli yorgun hissetti. Defteri ve masa lambasını kapattı, derin bir uykuya daldı. 

Elimden Ayrılan Eller


Semih Yılmaz

Yedi sekiz yaşlarımdaydım. Hatırladığım ilk il dışı yolculuğumuza çıkacaktık. Samsun'a gitmek için bütün hazırlıkları yaptık ve nihayet Sivas'la vedalaştık. Kendi aracımızla seyahat ettiğimiz için yolculuk çok uzun sürmedi. Samsun'u sevmiştim çünkü deniz vardı. Sivas'a hiç benzemiyordu. Deniz kenarında kocaman binalar vardı. Bu şehir beni her şeyiyle etkilemişti fakat şehrin güzelliklerini ara sıra elimdeki telefonla ıskalıyordum. Bir süre sonra telefona kendimi hayli kaptırmış olmalıyım ki ailemin etrafımda olmadığını fark ettim. Kalabalık bir alışveriş merkezindeydik ve asansörün önündeydim. Sanki birileri hokus pokus yapmış ve ailemi yanımdan almıştı. Şaşkın şaşkın etrafa bakındım. Yaşım o zamanlar küçük olduğu için telefonla ailemi aramak da aklıma gelmemişti. Çaresizliğin tam ortasındaydım. Ailem benim yokluğumun farkına varmış mıydı? Telaşlanmışlar mıydı? Ağlayacak gibiydim ama kendimi tutmam gerekiyordu. Etrafımda bilmediğim insanlarla, yabancı bir şehirde, bilmediğim bir binanın ortasındaydım. En iyisi telaşlanmadan beklemekti. Mutlaka ailem yokluğumun farkına varacak ve beni bir şekilde bulacaktı. Ne kadar beklediğimi bilmiyorum. Bir süre şaşkın şaşkın gelip geçenlere baktım. Gözyaşlarım aktı akacak durumdaydı. Zihnim çok hızlı çalışıyordu. Ailemi bir daha hiç göremeyeceğim korkusu kalp atışlarımı hızlandırıyordu. Bir yandan da kötü insanlara rastlamaktan korkuyordum. Bu konuda çok fazla şey duymuştum. İnsanlara kaybolduğumu fark ettirmemeliydim. Biraz hareket etmek iyi gelir düşüncesiyle merdivene yöneldim. Asansör ve merdivenin tam arasındaydım. Birdenbire merdivenlerden yıldırım hızıyla aşağı doğru inen birini gördüm. İnsanlara çarparak ve kalabalığı yararak aşağı doğru iniyordu. Bu, annemdi. Nihayet yokluğumu fark etmişlerdi. Ben de koşmak istedim ancak dizlerimin bağı çözülmüştü. Çözülen sadece dizlerimin bağı değil gözyaşlarım da süzülmeye başlamıştı. Bağırmak istedim, anne demek istedim bu esnada asansörden inen babamı gördüm. İki taraftan kuşatılmış ve fethedilmiş bir kale gibi hissetim kendimi.  Babam, annemden önce bulmuştu beni. Birkaç saniye sonra ikisinin arasında ve güvendeydim. Bir film karesinin ortasında gibiydik. Mutluyduk. Bir elim annemin elindeydi, diğer elim de babamın. Bir eksiklik vardı ama neydi? Birkaç dakika sonra ikisine birden yönelerek kardeşimin nerede olduğunu sordum. Annem ve babam birkaç saniye birbirlerine baktılar ve ikisi birden elimi bırakarak yeniden koşmaya başladılar. Bu kez annem asansöre doğru gidiyordu babam merdivenlere koşuyordu.

Yine Örkümcek


Ahmet Emir Koç

Aradan iki yıl geçmiş olsa da
Ben hâlen aynı yerdeyim
İki yıl boyunca düşündüm seni
Bazen karşılaştık seninle tenha yerlerde
Göz göze geldik mi bilemiyorum
Sorduğum sorulara cevap vermedin

Senden bir söz bekliyorum
Senden birkaç cümle
Sen ise benim görmediğim yerlerde
Hâlen örüyorsun 
Örüyor bitiremiyorsun
Örkümcek
Benim sorularıma cevap
Ne zaman gelecek

Kaplumguen

 Yusuf Ensar Güler


Herkesin sevdiği bir hayvan var
Ben sadece ikisini seviyorum
Hatta mümkün olsa
Evde beslemek istiyorum

Düşünsenize evinizin bir kenarında
Paytak adımlarıyla
Size doğru gelen bir penguen olduğunu
Ve penguenin yanağınıza 
Bir buse kondurduğunu

Ya da 
Bir çekyatın kenarında
Büyük bir biblo gibi
Size bakan bir kaplumbağa olduğunu

Sizce de güzel olmaz mı
Bir penguen ve kaplumbağa
Her eve yakışmaz mı