18 Ekim 2025 Cumartesi

DERS

Yusuf Kerem Köse


Bir konu olmuyor 
İstediğim zaman
En boş olduğum 
İlham aradığım an
Yok bir kahraman
Hikayeyi kurtaran
Ya da yok figüranlar
Bulunmuyor bir adam
Ya da bir meyve satan

Bazen derslerim 
Yoğun oluyor
Bazen de oluyor ödevlerim
En istemediğim an
Geliyor bir ilham
Yazmaya kalksam
Bulamıyorum ki zaman
Zaman bulunca da 
Bir anda kayboluyor
Tüm düşüncelerim

Buradan bir ders çıkaracağım
Artık yanımda hep bir
Not defteri taşıyacağım

BİR ÇALIKUŞU ÖYKÜSÜ


Ayşegül Yıldız
1. Bölüm

Hayalini kurduğum öğretmenlik mesleğine kavuşmuştum ve mesleğimin ilk günüydü. Görev yerim Anadolu’nun güzel köylerinden biriydi. Köye henüz inmiştim ve doğruca okula gitmem gerekiyordu. Okula ulaştığımda karşımda beyaz yakalı, mavi önlüklü çocuklar görmeye başladım. Heyecanlılardı ve on kişiydiler. Belli ki onlar da benim gelmemi bekliyordu. Sıkı arkadaş oldukları belliydi. Tam o onlara iyice yaklaşmıştım ki köşede oturan başka bir çocuğu gördüm. Bir tekerlekli sandalyede oturuyordu hüzünle. Tekerlekli sandalyenin derme çatma olduğu her halinden belliydi. İki yana iki bisiklet tekeri takılmış ve tahtalardan yapılmış bir sandalyeydi bu. Sandalyenin hemen ardında bir kadın duruyor ve bir elini çocuğun omzuna koymuş, diğer eliyle sandalyeyi tutuyordu. Çocuklara yaklaştım ve selam verdim:
-Merhaba çocuklar. Yeni öğretmeniniz benim. Bugün mesleğimde ilk günüm, dedim. 
Bir yandan da sandalyede duran çocuğun annesine baş işaretiyle selam verdim. Çocuklar mutluydu fakat okul, uzaktan fena görünmese de yakından çok kötü görünüyordu. Pencerelerin bir kısmı kırık, duvarların sıvaları dökülmüştü. Okulun içine doğru yürüdüm, peşimden de çocuklar geliyordu. Tekerlekli sandalyede olan çocuğu da annesi güçlükle peşimden getiriyordu. 
Okul binasının içine girdiğimde canımın sıkıntısı daha da arttı. Sınıf demek için buraya bin şahit gerekliydi. Ayağı kırılmış sıralar, yarısı olmayan tahta, etrafta tebeşire benzeyen alçı parçaları… Duvarda solmuş bir bayrak ve İstiklal Marşı… 
Böyle bir manzarayı filmlerde bile görmemiştim, kitaplarda okumamıştım. Benim gibi İzmir’de doğmuş ve büyümüş birisi için kabus gibi bir hayat başlamıştı bile. Bir yerlere oturmak istedim fakat oturulacak yer bile yoktu. Öğretmen odasına doğru yürüdüm. Orada da durum farksızdı. Çocuklara yöneldim ve:
-Çocuklar, bu ortamda eğitim öğretime devam etmek imkansız. Buraya kaç senedir öğretmen gelmiyor, geçen sene siz ders görmediniz mi? 
Bu esnada öğretmen lojmanı gelmişti aklıma. Bir anda her şeyi bırakıp yeniden yaşadığım şehre dönmeyi düşündüm. Bu kadar olumsuzlukla mücadele edecek gücü kendimde bulamıyordum. Hatta bir ara ağlayacak gibi olmuştum ki tekerlekli sandalyedeki çocukla göz göze geldik. Ağlamamak için sordum ona:
-Adın ne senin?
Işıldayan gözlerle ve neşeyle cevap verdi:
-Kasım.
-Söyle bakalım Kasım, sen olsan nereden başlardın şimdi burasını eğitime hazır hale getirmek için, diye sordum.
Aslında öylesine sormuştum. Ağlamamak için sormuştum. Kasım öyle bir öz güvenle konuşmaya başlamıştı ki içim aydınlanmıştı:
-Öğretmenim, dedi. Buradaki işlerin hepsi hallolur. Siz üzülmeyin, düşünmeyin. Ailelerimiz yardım edecektir. Aslında biz sizi biraz daha geç bekliyorduk, o yüzden hazırlanamadık. Dün kasabadan haber gelince bu sabah biz de okul binasına geldik. Yaz boyu ailelerimiz tarla işleriyle meşguldü ama artık onlar bitti. Bir haftada burayı cennete çeviririz inanın buna. 
Kasım konuştukça annesinin de yüzü gülüyordu. Devam ettim:
-Ama nereden başlayacağız, demedin halen…
Kasım’ın annesi bu kez söze girdi:
-Öğretmenim, önce bize gidelim. Bir çay içelim, yemek yiyelim. Daha sonra muhtara geçer yapılacak işleri konuşuruz. 
Diğer çocuklara döndüm ve:
-Bugün ders yok çocuklar. Hatta yarın da yok, ertesi gün de yok, daha ertesi de olmayabilir. Derslere başlayacağımız vakit ailenize haber edeceğim, dedim.
Kasım ve annesinin yanına düştüm ve yürümeye başladım. Aslında fena bir yer değildi burası. Belki de benim büyük hikayem burada başlayacaktı. Filmlerde, kitaplardaki gibi bir hikaye olacaktı bu. Bu köyde en güzel anıları yaşayacaktım. Kısa bir yürüyüşten sonra kapısının önünde tavukların didindiği, kedilerin yan gelip yattığı bir bahçenin önünde durduk. Kasım’ın annesi:
-Buyurun öğretmenim, dedi. Bizim fakirhane burası. 

CUMHURİYET

Asya Kılcı

29 Ekim’de doğdu bir güneş
Yüreklerde umut dillerde neşe
Nice şehit verdik nice can verdik
Biz bu vatan için ölüme güldük

Yılmadık ve geriye dönmedik
Çalışırken tek bilektik tek yürektik 
Alın teriyle kurduk bu hürriyet yurdunu
Onurla bayrağı göndere çektik

Cumhuriyet bizim için en kutsal emanet
Ne söner bu ışık ne söner bu niyet
Atatürk’ün izinde yürüyoruz her çağda
Yaşayacak daima bu büyük Cumhuriyet

KÖZLENMİŞ PATATES

Ayşegül Yıldız

1. Bölüm
Çocukluğumuzdan beri bu evden ürkerdik. Okulun hemen kenarında, boyası solmuş, sıvaları dökülmüş, kapı kilidi paslanmış bir yerdi burası. Bazı pencerelerin camları kırılmıştı ve bahçesinde de bir köpek vardı. Bu köpek kimindi, kimse bilmezdi. Neyle beslenirdi bu köpek, düşünür ama bulamazdık. Cevabını bulamadığımız tüm sorular bu evi bizim için gizemli bir niteliğe büründürmüştü. Evin arkasında bir inşaat vardı ve inşaat da nedense bitmiyordu. İnşaat ve ev arasında küçük bir yol vardı ama bu yoldan kimsecikler gelip geçmezdi. 
İki katlı bu evde ne bahar ne sonbahar ne diğer mevsimler boyunca bir hayat belirtisi olurdu. Kışın soğuk günlerinde tüm evlerin bacası tüterken bu evin bacası tütmezdi. Baharda tüm bahçelerde bir coşku yaşanırken bu evin bahçesine bahar hiç uğramazdı. Okul yolumuzun değişmeyen ürpertici manzarasıydı burası. Yalnızca bu ev değildi gizemli olan. Arkasındaki inşaat kadar yanındaki evde de garip şeyler olduğunu düşünüyorduk. Okulun bitiş saatlerinde yandaki evin penceresinden bir amca bize bakıyordu sessizce. Biraz yaşlıca, kafasında eski bir kasket olan ve hafif sakallı biriydi bu. Bu amcanın lacivert bir ceketi vardı ve onu hiç değiştirmezdi. Yaz kış bu ceketle pencereden bakar bakardı. Birkaç kez sobasında közlediği patatesleri okulun dağılma vaktinde bize ikram etmişti ama korktuğumuz için bu teklifini kabul etmemiştik. Aslında yaşadığımız yer küçücük bir kasabaydı, herkes birbirini tanırdı ve şimdiye kadar olağanüstü bir şey yaşanmamıştı. Belki de çocuk zihnimiz bizi kandırıyor ve bu tarz vesveseler uyandırıyordu. 
Yaz tatili bitmiş ve sekizinci sınıfa başlamıştık. Herkes harıl harıl sınava hazırlanıyordu ama arkadaşlarımdan biri teneffüslerde bile bu eve bakmaya devam ediyordu. Yanına yaklaştım ve sordum:
-Var mısın bu evin içine girmeye?
Arkadaşım heyecanla cevap verdi:
-Yıllardır önünden geçiyoruz. Artık büyüdük, bu evin içini görelim ve zihnimizdeki sorular cevaplarını bulsun. Varım tabi, dedi.
Bu konuşmaları duyan iki arkadaşımız daha bize dahil oldu. Cuma günü İstiklal Marşı’ndan sonra dört kişi bir süre okul bahçesinde oyalanacak ardından bu eve girecektik. Ayla, Zeynep, Necla ve ben. Dördümüz bu kararı aldığımızda lacivert ceketli amca yine pencerenin önünde oturuyor ve sanki bize bir şeyler söylemeye çalışıyor gibiydi. Eve girmeden önce evin bahçesine girmeliydik. Evin bahçesine girmek için de bahanemizin olması gerekiyordu. Ayla hemen bir çözüm bulmuştu. İstiklal Marşı’ndan sonra dört kişi voleybol oynayacaktık ve topumuzu bu gizemli evin bahçesine atacaktık. Topu almaya gitmişken de ani bir hareketle evin içine girmeye çalışacaktık.  
Nihayet cuma günü geldi ve planımızı devreye koyduk. Her şey planladığımız gibi gidiyordu. Okul bahçesi boşaldıktan sonra dört kişi top oynamaya başladık ama bir türlü topu uzağa atamıyorduk. Sonunda Necla topa ayağı ile hızlı bir vuruş gerçekleştirdi. Top, tam da gizemli evin bahçesine düşmüştü ve dördümüz birden çantalarımızı okul bahçesinde bırakarak topun olduğu yöne koştuk. Bahçe kapısını açmak zor olmamıştı. Top, hemen gözümüzün önündeydi fakat onu arıyormuş gibi yapmaya, etrafı incelemeye başladık. Pencerelerden içeriyi görmeye çalışıyorduk. İçerde eski eşyalar görünüyordu. Üç beş dakika inceleme yaptıktan sonra topu alıp çıkacaktık ve kalbimiz çok hızlı atıyordu. Zeynep’in birdenbire bakışları değişmiş, olduğu yerde kalmıştı. Hep beraber yanına gittik:
-İçerde birileri var, dedi korkuyla. 
Topumuzu orada bırakarak çığlık çığlığa koştuk. Bahçeye geldiğimizde lacivert ceketli amca çantalarımızın yanındaydı ve elinde küçük bir tepsi tutuyordu:
-Közlenmiş patates yer misiniz, dedi.
Çantalarımızı alarak okuldan uzaklaştık. 

2. Bölüm

Bu küçük heyecan dolu dakikalar evi bizim için daha da gizemli hale getirmişti. Bir şekilde evin içine girmeliydik ama nasıl? Bundan sonraki ilk görevimiz evin içine girmekti ayrıca lacivert ceketli adamdan da korkmaya başlamıştık. Bize son kez patates uzattığında sanki ne yapmaya çalıştığımızı biliyor gibiydi.  Zeynep, Ayla ve Necla ile ertesi gün bir karar aldık. Lacivert ceketli adam zaman zaman şehre gidiyordu. Onun evde olmadığını kapıda traktör olmadığından anlamak mümkündü. Bu yüzden kapıda traktörün bulunmadığı bir günü yakalamamız gerekiyordu. Çok uzun sürmedi. Birkaç gün sonra okula gittiğimizde lacivert ceketli adamın traktörünün yerinde olmadığını gördük. Bu, büyük bir fırsattı bizim için. Okul çıkışını beklemeden uzun teneffüste bahçeye, oradan da evin içine süzülebilirdik. Heyecanla uzun teneffüsü beklemeye başladık. Uzun teneffüs 15 dakikaydı ve yaklaşık beş dakikası eve giriş ve evden okul bahçesine dönüşle geçerdi. On dakika ise bize yeterliydi. Uzun teneffüs başlar başlamaz hızla gizemli evin bahçesine koştuk. Diğer arkadaşlarımız henüz okulun bahçesine çıktığında biz dört çılgın çocuk evin bahçesindeydik. Bahçeye girmek kolaydı fakat evin kapısını nasıl açacaktık, ardından kapıyı yokladık ancak kapı kilitliydi. Pencereler çok muntazam değildi ve daha çabuk açılabilirdi. Yerden bulduğumuz birkaç tahta parçasıyla pencerelerden birini biraz itekleyince açılıverdi. Artık gizemli evin içine girmemiz an meselesiydi. Zeynep bana baktı, yüzünde korku ve endişe yerine heyecan vardı. Necla ve Ayla ise biraz korkan gözlerle etrafa bakıyordu. Açık pencere zaten hayli alçaktı ve hiç zorlanmadan içeriye adımımı attım. Benim peşimden Zeynep de geldi. Necla ve Ayla dışarda bekliyorlardı.  İçerisi rutubetli ve tozluydu. Eşyaların yıllardır kullanılmadığı belliydi. Olağanüstü hiçbir şey yoktu. Boş bir evdi işte. Tam hayal kırıklığı ile çıkacaktık ki Zeynep duvardaki resmi gösterdi. Duvarda lacivert ceketli adamın kocaman bir resmi vardı. Hayli genç duruyordu fotoğrafta. Fotoğrafta tanımadıkları birileri daha vardı. Üç kişilik bir fotoğraftı bu. Bir süre önünde durduk bu fotoğrafın ve ardından Necla ile Ayla’yı daha fazla bekletmemek için dışarıya çıktık. İlk konuşan bendim:
-İçerde üç kişilik bir fotoğraftan başka bahsedilecek bir şey yok. Galiba biz abarttık biraz. 
Zeynep devam etti:
-Nasıl yok, o fotoğraf benim kafamı kurcaladı. Fotoğraftaki diğer kişileri merak ediyorum. Lacivert ceketli adamın yanındakileri. Acaba onlara ne oldu? Şimdi neredeler. Lacivert ceketli adam tek yaşıyor. 
Necla hiç düşünmeden konuşmaya daldı:
-Bunu öğrenmenin bir yolu var, lacivert ceketli adamı daha yakından izleyeceğiz ve tanıyacağız. 
Bu fikir Ayla’nın çok hoşuna gitmemişti. Bu esnada zilin çaldığını duyduk ve koşar adım okul bahçesine geldik. Bu esnada traktörün de yerinde olduğunu fark ettik. Traktörün yerinde olması bizi biraz endişelendirmişti ama nasıl olsa evin içine girmiş ve bir şey olmadığını görmüştük.
Bir sonraki teneffüste lacivert ceketli adamı gizemli evin bahçesinde tamirat yaparken görünce hayli korktuk. Bizim içeriye girdiğimiz pencereyi tamir ediyordu. Aslında zarar vermemiştik ama artık girilmeyecek kadar sağlam görünüyordu pencere uzaktan. Bir yandan bize doğru bakıyor, bir yandan da öfkeyle çivi çakıyordu pencere kasasının üzerine. 
Kafamızda binbir soru vardı. Artık gizemli olan yalnızca ev değildi, lacivert ceketli adam da gizemliydi. 
Akşam dersler bittiğinde tam evlerimize doğru yönelmiştik ki lacivert ceketli adam elinde yine patateslerle önümüze çıktı:
-Az önce közledim, yemek istemez misiniz?
Bu kez adamın teklifini reddedemez durumdaydık. Önce ben uzandım elindeki patateslere. Benim uzandığımı gören Ayla ve Necla da birer patates aldı. Zeynep, çoktan uzaklaşmıştı bile. Arada dönüp geriye bakıyordu ürkek gözlerle. Adam devam etti:
-Daha önce de sizlere patates ikram ettim ama ilk kez kabul ettiniz. Çok sevindim doğrusu çocuklar. Bu kadar patatesi yoksa ben nasıl yiyebilirdim ki dedi ve bir tane de kendisi aldı patateslerden. 
Yüzündeki şefkat ve sevgiyi görünce kendimi tutamadım:
-O fotoğraftaki diğer iki kişi kim peki, diye sordum aniden. 
Lacivert ceketli adamın bu soruya kızmasını beklerken patates yemeyi bıraktı ve gözleri uzaklara daldı. Hüzünlenmişti. 
-Demek sizdiniz ha yaramazlar. Tahmin etmeliydim. Gelip bana söyleseydiniz birlikte gezerdik evin içini. O fotoğrafta gördüğünüz kişilerden biri eşim, diğeri çocuğum. İkisi de artık dünyada değil ve biliyor musunuz sizinle aynı yaşlarda olacaktı şimdi yaşasaydı kızım, dedi. 
Kısa bir sessizlikten sonra ilave etti:
-En sevdiği şey patates közlemesiydi kuzumun. 


Görmek

Zeynep Ada Karadaş

Bakmak başkadır 
Görmek ise çok başka
Genellikle insanlar
Bakıyor, görmüyor dışarda

Görmüyorlar geceleri yıldızları
Gündüzleri çiçekleri
Görmüyorlar sevgiyle
Ayaklarına dolanan kedileri

Görmeli insan her şeyi
Dağı, bulutu, nehirleri
Ve en çok
Sevgiyi

Gezmek

Yiğit Efe Demir

Gezmeyi seviyorum en çok
Yürüyerek ya da araçla
Belki bir trenle
Ya da
Vapurla

Gezecek yer kalmadığında
Gezmek istiyorum
Uzay boşluğunda

KARIŞMA

Belinay Coşkun

Neden seni görmek
İçimi ekşitiyor
Olur olmaz bir yerde
Bana başka başka şeyler söylüyor

Bazen pazarda
Bazen mutfakta
Rastlıyorum sana ansızın
Rastlıyorum eşsiz sarına

Tamam, çok faydalısın
Her yerde olmalısın
Yine de içinde olduğun her şeye
Çok fazla karışmamalısın

Nereye baksam sen varsın
Çorbada turşuda bile
Yine de çıkma her yerde karşıma
Lütfen limon
Benim hayatıma fazla karışma

BU VAKİTTEN SONRA

Belinay Coşkun, Zeynep Ada Karadaş, Yiğit Efe Demir

Kendimi bildim bileli hep bu sokakta yaşıyorum. Geceleri uyuyacak yer bulmak özellikle yaz mevsimlerinde sorun olmuyor ama kış mevsiminde işim hayli zor. Daha kaç kış geçireceğimi de bilmiyorum. Bazen düşünüyorum keşke benim de bir evim olsa, sıcak yiyecekler olsa önümde her sabah ve tertemiz bir minderim olsa üzerinde uyuyabileceğim. Fakat yok, oysa çoğundan duyuyorum böyle hayatlar varmış. Kuş sütü eksikmiş sadece sofralarda. Benim gibi başkalarının verdiği yiyeceklerle karın doyurmazmış bazıları. Doymak, önemli bir sorun benim için. İnsanlardan artakalan şeylerle bu hayatı devam ettirmek çok zor. Hele bazı insanlar oldukça zalim. Büyükler yine neyse ama çocuklarla aram çoğu zaman yok. Kovalayan mı dersin, taş atan mı dersin, tekmeleyen mi dersin… Benim de bir canım olduğunu unutuyorlar çoğu zaman. Benim de sevgiye ihtiyacım olduğunu düşünmüyorlar. Önceleri yanıma gelen çocuklara sevgi gösterilerinde bulunuyordum ta ki biri kulağımı koparmaya çalışıncaya kadar. Artık insan görünce uzakta duruyorum, çocuk görünce kaçıyorum. 
Yaşadığım mahallede bir okul var ve karşısında da bir park. Teneffüs ya da öğle arasında çocukların hâli benden beter aslında. Marketten aldıkları şeyleri parkta, kapı önlerinde yerken izliyorum onları. Evet, besleniyorlar ama öyle garip şeyler yiyorlar ki onlardan kalan şeyleri ben bile yiyemiyorum.
Benim hikâyem aslında buraya kadar normaldi fakat her şey  çocuklara karşı ön yargımı kırmak ve onlarla vakit geçirmek için okula başlama düşüncemi gerçekleştirme çabamla başladı.  Eylül ayıydı ve okul bahçesi hareketlenmişti. Oysa yaz boyu benden başka kimsecikler yoktu bu bahçede. Ara sıra birileri girip çıkıyordu ama çocuklar yoktu. Artık teneffüslerde çocuk sesleri kuş seslerini bastırıyordu. Neden onlarla birlikte oynamayayım, hatta onlarla okul binasının içine girmeyeyim düşüncesi bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Havalar serinlemişti ve geceler artık benim için zor geçmeye başlamıştı. Bu kış rahat etmenin bir yolunu bulmalıydım ve belki de okul, benim yeni evim olabilirdi. Pazartesi günü ilk işim çocuklarla beraber içeriye girme sırasına geçmek olacaktı. Kararım kesindi. Üstelik yanlarında büyükler varken bana zarar vermeye cesaret edemezler, diye düşündüm. 
Güneşin ilk ışıklarıyla pazartesi günü okul bahçesindeki yerimi aldım. Merdivenin hemen önünde ve okul kapısının tam karşısında kendime bir yer seçtim. Öğrenciler bir süre sonra yanımda toplanmaya başladı. Gerçekten de bu çocuklar bana zarar vermiyor hatta aşırı ilgi gösteriyordu. Birkaçı bana kraker, bisküvi bile ikram etti fakat yemedim. Nihayet okula giriş saati gelmişti. Öğrencilerle merdivenlerden çıktım tam okulun içine adım atacaktım ki ensemde bir el hissettim. Canım yanmıyordu ama yine de hareket edemeyecek biçimde yakalanmış olmam üzücüydü. Çırpındım, çabaladım fakat nafile. Ensemden tutan kişi beni okul bahçesinin dışına kadar çıkardı. Ona üzgün gözlerle baktığımı fark ettiğinde sinirli bir şekilde yeniden okul bahçesine aldı fakat okula girmeme müsaade etmedi. Bu, benim için aşılmaz bir engel değildi. Kapıdan giremezsem pencereden girerdim. Pencerelere yapılmış parmaklıklar benim girmeme engel değildi. 
Bir kenarda sessizce ortalığın sakinleşmesini bekledim. Zil çaldığında bahçe bayram yerine dönmüştü ve bütün çocuklar benim etrafımdaydı. Kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim. Artık çocuklardan korkmuyordum. En azından bu okuldaki çocuklardan… Zil çalıp tüm çocuklar sınıflarına doğru koşmaya başladığında onların peşinden içeriye girmek için bir kez daha teşebbüs ettim. Bu kez başarmıştım. Artık okulun içindeydim. İçerisinin hiç bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. Keyifle sınıf sınıf geziyordum. Uyuyabilecek, kuşları izleyebilecek bir sınıf bulma çabasındaydım ki yeniden ensemde bir el hissettim. Bu kez masum ve hüzünlü bakışları okul dışına çıkmadan sergilemeliydim. Ensemden tutan kişi bakışlarımdan mest olmuştu:
-Sana bahçede güzel bir yer yapalım mı, dedi. 
-Bence güzel bir fikir bu, dedim.
Galiba anlamadı ne demek istediğimi. Sorduğu her soruya cevap veriyordum ama anlamıyordu beni. Birkaç saat içinde okul bahçesinde bana güzel bir yuva yapılmıştı. Artık ben sokak kedisi değil eğitimli bir okul kedisiydim. Burada fare ya da benzer haşerata yer yoktu bu vakitten sonra.