GAMZE SENA KUYUCU
Yağmur damlaları pencereye vururken Ali, babasından kalan eski sandığı açmaya karar verdi. Sandık babasının çalışma odasındaydı. Ali babasının çalışma odasına doğru yöneldi. Kapının önünde durdu. Babasının ölümüne çok zaman olsa da içinde hala bir hüzün vardı. Odanın kapısını açtı. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi biraz toz olmuştu. Uzun zamandır kimse girmiyordu odaya. Ali içeri girdi. Sandık babasının kitaplığındaydı. Sandığı aldı, kapağını açtı. İçerisinde babasından kalma eşyalar vardı. Babasının en sevdiği tesbihi, aile fotoğrafları, gençlik fotoğrafları, çocukluktan beri biriktirdiği mektup pulları ve daha bir sürü eşya. Ali hepsine baktı. Duygulanmıştı. Teker teker çıkardı hepsini. Sandığın dibinde bir tane de mektup vardı. Yazıları biraz silinmişti. Sanırım üstünde “Sevgili Oğlum Ali ‘ye “yazıyordu. Ali hemen mektubu aldı. İçini açtı. İçinde küçük bir not ve harita vardı. Ali ilk olarak notu okudu. Notta sayılar yazıyordu. Sadece sayılar. Ali anlamamıştı. Haritayı inceledi. Burası yaşadıkları minik kasabanın ve yanındaki küçük ormanın haritasıydı. Ali hiçbir şey anlamamıştı. Babasının eşyalarını sandığa koydu. Sandığı da kitaplıktaki yerine. Ama üzerinde sayılar yazılı olan kâğıdı ve haritayı yanına aldı. Odasına geçti, sayıları başka bir kâğıda geçirdi. Sayılar tam şöyleydi. “10 1 29 12 17 6 18 21 16 1 17 11 17 12 4 6 21 12 22 12 17 5 6 6 17 28 1 23 15 11 19 1 3 11 17 5 12 17 5 “Ali kâğıda uzunca baktı. Şifreli bir yazıydı bu. Ama şifresini nasıl çözecekti. Düşünceler içerisinde uyuya kalmıştı. Sabah annesi Ali ‘yi uyandırdı. Okul vaktiydi. En sevdiği arkadaşı Ahmet ile aynı sırada oturuyordu. Ahmet ‘in kâğıda yazılar yazdığını gördü. Ali:
-Ne yazıyorsun Ahmet, dedi.
Ahmet ise:
-Bir şifreleme taktiği biliyorum, gel sana da öğreteyim, dedi ve ardından anlatmaya başladı
-Şimdi alfabeyi şu kağıda yazalım. Alfabedeki birinci harf A, ikinci harf B… diye devam etti Ahmet.
Ali’nin aklına hemen şifreli kağıt geldi. Kağıdı çıkardı ve Ahmet’e:
-Ahmet, ben bu notu daha doğrusu şifreli sayıları babamın bize hatıra bıraktığı sandıkta buldum. Acaba bu kağıtta da bahsettiğin şifreleme taktiği kullanılmış olabilir mi, dedi.
Ahmet:
-Denemekten zarar çıkmaz, çözmeye çalışalım, dedi.
Tüm sayıları birlikte harflere çevirdiler. İşe yaramıştı. Anlamlı bir cümle çıkmıştı ortaya. “Hazine ormanın içerisinde en yaşlı ağacın dibinde.” Yazıyordu kağıtta. Sonunda okulun zili çaldı. Evlere dağılma vakti gelmişti. Ali ile Ahmet annelerinden izin aldılar ve ellerinde kazma kürekle yola koyuldular. Tam ormana girecekleri sırada Ahmet:
-İyi de kağıtta ormanın en yaşlı ağacının dibinde, yazıyordu. Biz ormanın en yaşlı ağacını bilmiyoruz ki…
Ali:
-Doğru dedin. Acaba Şükrü amcaya mı gitsek, o her şeyi bilir, dedi.
Ahmet başıyla Ali’nin bu fikrini onayladı. Yollarını değiştirerek Şükrü amcanın bakkalına gitmeye karar verdiler. Bakkala ulaştıklarında içerde birkaç müşteri vardı. Onlar gidince Ali, babasının sandığından çıkan gizemli notu ve notta yazılanları en ince ayrıntısına kadar anlattı. En sonunda da:
-Ormanın en yaşlı ağacını sen biliyor musun Şükrü amca, diye sordu.
Şükrü amca:
-Bilirim ama size tarif etsem de bulamazsınız. Sizinle gelmem gerek. Olur mu, diye ilave etti. İki arkadaşın başka şansı yoktu. Şükrü amcaya birlikte gelebileceğini söylediler. Şükrü amca bakkalı kilitledi ve yola düştüler. Kısa bir yolculuktan sonra ormana ulaşmışlardı. Yol boyu konuştular fakat havadan sudan konuşmalardı bunlar. Ormanın girişinde Şükrü amca:
-Ah çocuklar, ne anılarımız var bu ormanda. Her gün gelirdik buraya, dedi.
Bunları söyledikten sonra biraz duraksadı. Kimseden ses çıkmadığını fark edince devam etti:
-Şimdiki çocukların haline çok üzülüyorum. Sadece bilgisayarla oynuyorlar. Gerçek oyun ne bilmiyorlar, dedi.
Ormanın içinde yürümeye başlamışlardı. En yaşlı ağacı biz bilmediğimiz için Şükrü amcayı takip ediyorduk. Bir süre sonra Şükrü amca yürümeyi bıraktı. Kocaman bir ağacın önünde durdu ve:
-Aradığınız ağaç bu. Az hatıram yok bu ağacın altında. Burada sadece bir define değil çocukluğum da gömülü.
Ahmet, hemen ağacın kenarını kazmaya başladı. Ali de onu görünce eline küreği aldı. Kocaman ağacın altında kocaman kökler ve taş parçaları vardı. Kazmak biraz zor olacaktı burayı ancak zor da olsa bu iş bitmeliydi. Bir süre sonra Ali’nin küreğine sert bir şey çarptı. Bu bir sandığın kapağıydı. Dikkatlice etrafını kazdı ve sandığı çıkardılar. Şükrü amca onları bırakmış, ormandaki diğer hatıralarını tazelemek için yürüyüşe çıkmıştı. Dikkatle sandığın kapağını kaldırdılar. Sandığın içinde eski bir kağıt vardı. Kağıt parçası nemlenmiş, çürümeye yüz tutmuştu ama üzerindeki yazılar okunabiliyordu. Not şöyleydi:
Canım oğlum bu sandığın içinden belki de mücevherler çıkmasını bekliyordun. Hatta bu not çıktı diye belki de bana kırgınsın şu anda, üzgünsün ama şimdi bu notu yırtıp atma. Sana birkaç nasihatim var onları oku. Biliyorum sen çok iyi bir evlatsın. Dürüstlüğü hiçbir zaman unutma. Yardım etmekten de kaçınma. Adaletli ve merhametli ol. Dünya hayatı geçicidir. Önemli olan dünyadan göçtükten sonra nasıl anıldığımızdır. Bu okuduklarını ömrün boyunca unutma olur mu? Emin ol canım oğlum benim sana en büyük mirasım para, altın, cevher değil senin güzel ahlakındır.
Ali duygulanmıştı. Merak etme baba, dedi. Bu notu hep saklayacağım ve senin istediğin gibi bir evlat olmaya çalışacağım. Bunu söylerken gözyaşlarına hakim olamamıştı. Ahmet bir kenarda dinleniyor ve etrafı seyrediyordu. Bu esnada Şükrü amca geldi:
-İşiniz bitmiş görünüyor çocuklar, dedi. Haydi dönelim de size bir gazoz ısmarlayayım.
Dönüş yolunda Ali’nin babasının böyle bir not bırakmış olacağını zaten tahmin ettiğini söyledi ve ilave etti:
-Babanın parayla pulla işi olmazdı. Parayla işi olan adamalardan da uzak dururdu, dedi.
Ahmet:
-O zaman senden hep uzak durmuştur Şükrü amca, diyerek kahkaha attı.