1 Kasım 2025 Cumartesi

SU

 Metehan Akkaya

Her şeyi temizleyen sensin
İçimizi serinleten
Ağaçları yeşerten
Bir rahmet olup gökten inen
Ya da yerin altında sessiz ilerleyen
Sensin
 
Sen susun
Senin olduğun yerde
Herkes sussun
Ve birbirine 
Su sunsun

31 Ekim 2025 Cuma

Sebatkâr


Üner Taha Aydemir

Ayaz vakti
Cehennem kadar soğuk
Sofradaki çatal sesleri
Kulağında şakıyor
Yelkovanın iniltisi 

Kafiyelerini sarıp sarmalıyorsun
Saklıyorsun paslı ihtiyar dolabına
Körelmiş makaslar erişemesin
Varlığını dahi bilemesin

Kabullenirsin
Bazen fedakârlık gerektiğini 
Zamanla öğrenirsin
Cennetin bile 
Önce ölümü istediğini bilmelisin

MEKTUBA MEKTUP

Semih Yılmaz

Ne bir mektup yazdım şimdiye kadar
Ne de bir mektup aldım
Oturdum ve mektuba 
Bir mektup yazmayı kararlaştırdım

Sevgili Mektup,
Sen ayrıldıktan sonra aramızdan
Her şey ayrıldı aslında
Bitti ayrılıklar, özlemler
Veda etti sözcükler anlamlarına

Sen olmayınca dünyamızda
Saklanacak, ezberlenecek cümleler kalmadı
Üstelik postacılar bile
Yerini artık kargolara bıraktı

Sen olmayınca zarflar köşeye atıldı
Pulların değerini yitirdi
Senin hayatta yokluğun
Her şeyi bitirdi. 

EKRANLARDAN SIZAN KARANLIK

 Metehan Darıcı

Gerçek hayat her geçen gün bizlerden uzaklaşıyor ve dizi filmlerle insanlar günü kapatıyor. Akşam olduğunda herkesin beklediği bir dizi film var. Filmi seyredince mesele bitmiyor, ertesi gün filmdeki kahramanlara dair yorumlar birkaç gün devam ediyor. İnsanlar sanki çevrelerinden biriymiş gibi film kahramanlarını anlatıyor, eleştiriyor ya da seviyor. Her yaşa hitap eden bir dizi mutlaka var ve her yaştan birileri bu dizilerde kendine ait bir şeyler buluyor galiba. 
Tarih, entrika, boş sevdalar, boş çalışanlar, lüks yaşayanlar, basit acılar, aile ve değerleri umursamayan hayatlar… Dizi izleyerek bu kanaate sahip olmadım çünkü izlememe gerek kalmıyor etrafımdan birileri mutlaka izliyor ve olanları anlatıyor hafta boyunca. 
Başka ülkelerin yapımlarını zaman zaman izlediğim oluyor. Yaz tatillerinde ya da ara tatillerde genellikle övülen, öne çıkan dizileri izliyorum. Bizim diziler bu dizilere göre sanki ayaküstü çekilmiş gibi. Müzik ve efektle dolu dizilerde konuşma çok az ve genellikle kısa cümlelerden oluşuyor bunlar. Üstelik öfke, intikam, ihanet, kötülük sızıyor her diziden her bölümden. 
Düşünüyorum, bu diziler izleyen kitleyi ekrana kilitleyip onların zihinlerini ele geçirmek için mi yapılıyor, yoksa insanlar bu olayları ve karakterleri istediği için mi çekiliyor? Galiba bu işin içinde biraz kasıt da var. Toplumlar tüm dünyada artık dizilerle, filmlerle, müziklerle kontrol ediliyor ve halkımız da bu kontrol altına alma sürecinden nasibini almış gibi. 
Diziler mutlaka olmalı fakat şu anki halleriyle değil. Dizi kahramanları mutlaka insanları etkilemeli ama şu anki kahramanlar değil. 
Bize gerçekten iyiliği, dürüstlüğü, kültürü, aileyi, değerleri anlatan ve bizim dünyamızdan kahramanların yer aldığı diziler sunulmalı. Bu amaçla yapıldığı iddia edilen diziler mutlaka var fakat bunlarda da yapay bir üslup ve dil var. Bu da söz konusu dizileri masalsı bir havaya sokuyor, gerçeklikten uzaklaştırıyor. 
Bir gün güzel diziler çekilmeye başlandığında ülkemizde bu benim için büyük bir ümit olacak. O günleri bekliyorum. Ben de herkes gibi haftanın belli günlerinde ekran başında olacağım o zaman ve bir hafta boyunca diziyi, olayları, kahramanları konuşacağım. 

KÜÇÜK BİR SİTEM

Elif Erva Ağar

Hepsi hepsi bir gün okula gelmemiştim ve tüm olanlar o gün olmuştu. Yıllardır gittiğim okula sanki hiç gitmemişim, yıllardır oturduğum sıralarda sanki hiç vakit geçirmemişim gibi bir havayla karşılaştım ertesi gün. Sanki başka bir şehirden bu okula yeni gelen bir öğrenciydim. Birlikte kantine gittiğimiz, uzun teneffüslerde bahçeyi turladığımız arkadaşım bir anda yabancı olmuştu. Uzaktan gördüm onu, yanında başka birileriyle hem de. Ne selam ne sabah… Benim yaklaştığımı gördüğü halde koşarak yanıma bile gelmedi. Dün neredeydin, demesini bekledim fakat yanıma bile gelmedi. Üstelik hastaydım ve yeni iyileşmeye başlamıştım, geçmiş olsun demesini beklerken yanıma bile gelmedi. 
Gitmeli miydim ben onun yanına? 
Düşündüm oracıkta dakikalarca. 
Yıllardır süren arkadaşlık 
Nasıl biterdi bir anda?
Hepsi hepsi bir gün okula gelmemiştim ve ahengi bozulmuştu her şeyin. Şairin Bir tel kopar, âhenk ebediyyen kesilir dediği şey bu muydu? Ya da Ferdi Tayfur’un Yılları bir güne nasıl sığdırdın dizesiyle başlayan şarkısı böyle bir durumdan sonra mı bestelenmişti? Ne yapacağımı bilemeden sınıfa doğru ilerledim ve sessizce yerime oturdum. Belki de sınıfta sorardı arkadaşım, arkadaşlarım dün niçin gelmediğimi. Hiçbiri sormadı. Neyse ki öğretmenim sormuştu ve hastalandığım için gelemediğimi söyledim fakat buna rağmen geçmiş olsun diyen olmadı. Hatta sınıfta yokmuşum gibi davranışlar devam ediyordu. Belki bir rüyaydı bu hatta kabus. Hayır, her şey gerçekti.
Aradan üç hafta geçti. O gün beni öylece orta yerde bırakan arkadaşım gelmemişti okula. Normalde merak ederdim, sorardım fakat sormayacağım. Hatta o okula geldiği gün bile sormayacağım. Hastaydım derse belki geçmiş olsun, derim çünkü onun kadar zalim değilim. Şimdi o yok yanımda, sınıfımda. Doğruyu söylemek gerekirse yokluğu belli ama bu gerçeği ona hissettirmeyeceğim. Kötü bir niyetim yok, yalnızca beni biraz anlasın istiyorum. 

AH BAZI RESSAMLAR

Yusuf Kerem Köse

Bazen gizli vermek lazım bilgiyi
Bazen açık
Ama ressamlar
Biraz kaçık
Onlar inatla
Veriyorlar bize bilgileri 
Saklı gizli 

Ne olurdu Da Vinci
Açıkça verseydi 
Monalisa’nın şifrelerini
Ya da ne olurdu uğraşmasaydık
Saatlerce, günlerce
Son Akşam Yemeği’nin gizemleriyle

AYNA

Yusuf Kerem Köse

Bazen sonsuz bir boşluk
Bazen de bir çift göz
Gereklidir insana ayna
Eğer olmasaydı o
Herkes ihtiyaç duyardı 
Bir ressama

Ayna ayna
Söyle bana
Senden önemlisi var mı kâinatta
Sen olmasaydın
Kendimizi görmek için
Gezmemiz  gerekirdi belki diyardan diyara

BİR MAĞLUBİYET HİKAYESİ

 
Kadir Üstündağ

Listede adını görür görmez bir destan kahramanı gözümde canlandı: Metehan. Metehan aslında destan kahramanı değildi ancak bazıları Oğuz Kağan destanındaki Oğuz’un Metehan olduğunu iddia ediyorlardı ve bu iddia benim zihnimde tam olarak kabul görüyordu. Metehan demek, Oğuz Kağan demekti, Oğuz Kağan demek ise boylu poslu, kalabalıklarda doğrudan doğruya fark edilen, savaşçı, liderlik özelliği bulunan biri demekti. Metehan’ı şimdiden zihnimde resmetmiştim. Saçları kurt yelesi, ayakları öküz ayağı gibi olmalıydı. Kımız bulamasa da ayran ve meyve suyunu çok sevmeliydi. Tavuk dürüm yememeli bir oturuşta en az on beş Sivas köftesi bitirmeliydi. Başlamadan jübile, dedikleri bu olmalıydı. O kadar rakibin içinden benim şansıma Metehan düşmüştü ve şimdiden adıyla, zihnimdeki resmiyle 1-0 önde gibi duruyordu benden. 
Büyük karşılaşmanın başlamasına sadece bir gün vardı. Misafir edildiğimiz otelin önüne ara sıra araçlar geliyor ve benim gözüm Metehan’ı arıyordu ama henüz ortada yoktu. Kocaman destan kahramanı belki de koşarak geliyordur, diye bile düşünmeye başlamıştım. Belki atıyla gelir, ordusuyla gelir… Sayılı saatler kalmıştı maç için ve henüz Metehan ortada yoktu. 
Belki de güreşi bırakmak en iyisiydi bundan sonra. Alacağım büyük bir mağlubiyet sonrası tamamen minderlere veda edecektim. Yeterince şampiyonluğum vardı. İl derecesi, bölge derecesi hatta Türkiye derecesi bile almıştım. Metehan isimli rakibimi görünceye kadar aslında bir de Avrupa minderlerine çıkmak arzum vardı fakat güreş hayatımla artık vedalaşmak zorunda kalacaktım galiba. Hayatımın kalanını belki bir ticarethanede geçirmek daha iyiydi benim için. Anılarımı yazıp senaryolaşmasını da sağlayabilirdim. Kitap ya da filmden biri tutulursa ömrümün sonuna kadar rahat yaşayabilirdim. 
Kafamda senaryolar bitmiyordu ve bu senaryoların tek sebebi rakibim Metehan’dı. Halen ortalarda görünmüyordu. Onu ilk olarak minderde görecektim sanırım. 
Uykusuz bir gecenin ardından sabah müsabakalar başlamıştı. Bana verilen saat 10.00’du. Dokuzda salondaydım ve son maç için hazırlanıyordum. Bir yandan da etrafa bakıyordum ama Metehan’ı halen görememiştim. Onu tanımıyordum oysa fakat görsem mutlaka tanırdım. Diğer karşılaşmalar geride kalıyordu, selam verene cevap veriyordum, başka bir şey söylemiyordum. 
Saat 10.00’a yaklaştığında ürkek adımlarla son müsabaka için minderdeki yerimi aldım. Metehan ortalıkta yoktu. Hakemler yan tarafa geldiğinde karşımda birini gördüm fakat bu Metehan olamazdı. Başka biri de olamazdı. Skor tabelasına baktığımda Metahan’ın adı, adımın karşısındaydı ama karşımdaki Metehan olamazdı. Kibar bir şekilde elini uzattı müsabaka öncesinde. Hayır, diyordum içimden, bu Metehan olamaz lakin Metehan’dı işte.
Güreşin ilk dakikalarında çok fazla çaba sarf etmedim. Karşımdaki kibar çocuğu ezmek istemiyordum çünkü tam bir beyefendi gibi davranıyordu. Hakemler ara sıra düdük çalıyor bizi yeniden mindere alıyordu. Sonunda kendime geldim ve bir hamlede Metehan’ı tuş etmeyi başardım. 
Maç bittiğinde ıslıklar ve alkışlar yükseliyordu etraftan. Zihnimde kurduğum her şey boş çıkmıştı. Aynı gün öğlen yemeğinde karşılaştık Metehan’la. Beni yeniden tebrik etti bütün nezaketiyle. Güreşte ben onu yenmiştim fakat incelikte ön yargılarım konusunda o beni iki kez tuş etmişti.