Metehan Darıcı
Bir şeyler olacağını seziyordum. Havada felaket kokusu vardı. Okul servisinde sezdim bunu ilk kez. Bir servis bu kadar güzel kokamazdı. Aracın içine girer girmez hoş bir benzin kokusuyla karışık yeni boyanmış duvar kokusu insanı mest ediyordu. Gariplikler devam etti, aylardan kasımdı ve yazdan kalma günler yaşanıyordu. Her ne kadar akşamları hava soğusa da ilk kez Sivas’a gelen birileri, sizin abarttığınız soğuklar bunlar mı, diyebilirdi. Perşembe günündeydik ve ders programımız da iyiydi fakat daha iyi bir şey oldu ve dört ders boş geçti. Bunları üst üste ekleyince bir felaket kaçınılmaz diye beklemeye başladım. Sabahtan beri her şey bu kadar yolunda gidemezdi. Boş derslerde mutlaka birileri sakarlık eder ve bir kaza bizi bulur diye endişelendim fakat ilk kez kazasız ve belasız dört ders geride kalmıştı. Üstüne üstlük Başkan, sınıfı çok güzel idare etmiş ve nöbetçi öğretmen yüzü bile görmemiştik. Genelde boş derslerde nöbetçi öğretmenler sınıfa hırsla dalar ve kırk dakikalık bir nasihat çekip giderlerdi. Sanki nöbeti onlara tutturan bizmişiz gibi. Sanki sınır boyunda nöbet tutuyorlar gibi. Neyse ki bu durumları da yaşamadık. Başkan, dersimizin boş olduğunu Müdür Yardımcısı’na söylemeye bile gerek görmedi. Genelde bizi dersin boş olduğunu idareye bildirmekle tehdit eder ve susturmaya çalışırdı fakat herkes suskundu. Bir şeyler ters gidiyordu ve zaman geçtikçe ben her an bir felaket hissiyle tedirgin oluyordum. Normalde arkama her döndüğümde bağıran arka sıradaki eleman gün boyu sesini çıkarmamıştı hatta yanındaki diğer arkadaşımla defalarca konuşmuştum ama bundan bile rahatsız olmamıştı. Hayır, bir terslik vardı bu işte. Normalde ders boyunca su şişesi ile oynayan arkadaşlardan birini test çözerken gördüğümde belki de günün felaketi budur diye düşündüm. Madem sınıf böyle güzeldi, neden ben Başkan olmuyordum ki? Hiçbir sorumluluğum olmayacaktı üstelik öğretmen masasında oturacaktım. Tam bunun hesabını yaparken sınıftaki kız-erkek öğrenci dağılımının beni bu iktidara taşımayacağını hatırladım. Kızlar, bana oy vermezlerdi. Bir kez Başkan olmayı denemiştim ve içimde bir ukde kalmıştı. Benden nefret ettiğini söyleyen herkes ona oy vermişti. Bu düşüncelerle zihnim savaşırken Başkan Yardımcısı’na ilişti gözüm. Normalde Oturan Boğa gibi köşede duran eleman sıraların arasında geziyordu. Galiba kendini Başkan zannediyordu. Evet evet, bir felaket bize doğru yaklaşıyordu fakat neydi bu felaket?
Herhangi bir olumsuzluk yaşamadan okul bitti. Hava güneşliydi, derslerin çoğu boş geçmişti ve herhangi bir sakarlık yaşanmamıştı. Servise doğru giderken sabahki kokuyu hatırladım. İnşallah o koku silinmemiştir diye içimden geçirdim. Koku biraz azalmıştı lakin yine de hoştu. Bir şeyler olacaktı, seziyordum. Servisteki yerimi aldım. Etrafa laf yetiştirecek konuma yerleştim. Gariplikler devam ediyordu. Servisçi Hintçe şarkı açmamıştı, yol boyu başka şarkı da açmadı. Sanki sessiz bir filmin içinde ilerliyor gibiydim. Ya uyanacaktım bir rüyadan ya da bir felaketle sarsılacaktı bu sakinlik. Bu düşüncülerle eve geldiğimin farkında bile değildim. Servis şoförü öylece durdu kapının önündü. İnmemi bekledi ve acele et, demedi bile. Artık evin önündeydim ve felaketsiz bir gün geçirdiğime şaşkındım. Asansörü çağırdım ve bindim. Gıcırtılarla, inleyen bir canavar sesiyle hareket eden asansör son derece sessizdi. Kendimi bir hikâyenin ana karakteri gibi hissediyordum fakat kendi hikâyesinin dışına düşmüş bir karakter. Hikâyenin unsurları geldi aklıma. Hatta yazılıda bile sorulmuştu. Üç birlik kuralı deniyordu: zaman, mekan, kahraman. Zaman anormaldi, mekânlar garipti, kahraman şaşkındı. Bir felaket bekliyordum, hayat bu kadar güzel olamazdı.
Evin kapısına geldiğimde kapı kendiliğinden açıldı. Kardeşim kapının arkasındaydı ve tebessüm eder bir halde:
-Hoş geldin ağabey, dedi. Sofra hazır ve ekmeği de ben aldım.
Daha fazla dayanacak gibi değildim. Hayat, bana bir numara yapıyordu ve ben artık felaket beklemekten yorulmuştum. Belki de hayat gerçekten güzeldi de ben kötü bakmıştım meseleye.
Kıyafetimi değiştirip mutfağa geçmiştim ki artık hayatın sadece bana tebessüm eden yüzünü görüyordum. Masada kuymak vardı. Tok olsam bile masada duran kuymağa hayır, diyemezdim. Zaten öğlen de yemek yememiştim. Bu kuymak, beni bekliyordu. Artık felaket beklemiyordum ve hayat ne güzel, öğrenci olmak ne güzel, bu ev, bu aile ne güzel… diye içimden şükür sözleri geçiyordu. Masadaki kuymağın mideme inmesi üç dakika kadar sürdü.
Bu mutluluk hissiyle bir ders çalışma isteği oluşmuştu bende. İlk kez böyle bir şey oluyordu. Genelde ders çalışma isteği gelince bir kenara oturur ve geçmesini beklerdim. Hele de paragraf sorusu gördüğümde kitabı fırlatıp kaçtığım çok olmuştu ama bu kez paragraf dayanmıyordu bana. Çölde kalmış biri nasıl su içerse öyle içiyordum soruları. Kaç saat çalıştım, bilmiyorum. Kaç soru çözdüm, onu da bilmiyorum. Zaman algımı kaybetmiştim, ta ki kardeşimin tatlı sesini duyuncaya kadar:
-Ağabey, akşam yemeği hazır, üstelik Kayseri yağlaması.
Neşeyle mutfağa geçtim. Yaşamak ne güzel bir şeydi. Bu kez üç beş dakika değil keyif alarak yedim yemeğimi. Yarım saat kadar oturdum sofrada herkesle birlikte. Tam yemeğimi bitirmiştim ki ellerimi silmek için peçete istediğimde annem peçetenin kalmadığını söyledi. O anda oldu her şey. Gün boyu beklediğim felaket gerçekleşmiş gibiydi. Yağlı ellerle kalmıştım masa başında. Çaresizdim. Zaten belliydi bir felaketin yaşanacağı. Ellerimi yıkasam bile bu yağ, yarın okulda sınıfımı bile kokutacak kadar yoğundu. Yine de yıkadım, sildim, kuruladım. Tekrar mutfağa geldiğimde anneme kürdan sordum.
-Kürdan beş aydır evimizde yok, cevabını alınca sanki elektrik kesilmiş gibi oldu. Gözlerimin önü kararmıştı. Evet, felaketler peş peşe gelmeye başlamıştı. Bir şeyler olacağını sezmiştim zaten çünkü sabah beri havada felaket kokusu vardı.