20 Kasım 2025 Perşembe

FELAKET KOKUSU

Metehan Darıcı
 
Bir şeyler olacağını seziyordum. Havada felaket kokusu vardı. Okul servisinde sezdim bunu ilk kez. Bir servis bu kadar güzel kokamazdı. Aracın içine girer girmez hoş bir benzin kokusuyla karışık yeni boyanmış duvar kokusu insanı mest ediyordu. Gariplikler devam etti, aylardan kasımdı ve yazdan kalma günler yaşanıyordu. Her ne kadar akşamları hava soğusa da ilk kez Sivas’a gelen birileri, sizin abarttığınız soğuklar bunlar mı, diyebilirdi. Perşembe günündeydik ve ders programımız da iyiydi fakat daha iyi bir şey oldu ve dört ders boş geçti. Bunları üst üste ekleyince bir felaket kaçınılmaz diye beklemeye başladım. Sabahtan beri her şey bu kadar yolunda gidemezdi. Boş derslerde mutlaka birileri sakarlık eder ve bir kaza bizi bulur diye endişelendim fakat ilk kez kazasız ve belasız dört ders geride kalmıştı. Üstüne üstlük Başkan, sınıfı çok güzel idare etmiş ve nöbetçi öğretmen yüzü bile görmemiştik. Genelde boş derslerde nöbetçi öğretmenler sınıfa hırsla dalar ve kırk dakikalık bir nasihat çekip giderlerdi. Sanki nöbeti onlara tutturan bizmişiz gibi. Sanki sınır boyunda nöbet tutuyorlar gibi. Neyse ki bu durumları da yaşamadık. Başkan, dersimizin boş olduğunu Müdür Yardımcısı’na söylemeye bile gerek görmedi. Genelde bizi dersin boş olduğunu idareye bildirmekle tehdit eder ve susturmaya çalışırdı fakat herkes suskundu. Bir şeyler ters gidiyordu ve zaman geçtikçe ben her an bir felaket hissiyle tedirgin oluyordum. Normalde arkama her döndüğümde bağıran arka sıradaki eleman gün boyu sesini çıkarmamıştı hatta yanındaki diğer arkadaşımla defalarca konuşmuştum ama bundan bile rahatsız olmamıştı. Hayır, bir terslik vardı bu işte. Normalde ders boyunca su şişesi ile oynayan arkadaşlardan birini test çözerken gördüğümde belki de günün felaketi budur diye düşündüm. Madem sınıf böyle güzeldi, neden ben Başkan olmuyordum ki? Hiçbir sorumluluğum olmayacaktı üstelik öğretmen masasında oturacaktım. Tam bunun hesabını yaparken sınıftaki kız-erkek öğrenci dağılımının beni bu iktidara taşımayacağını hatırladım. Kızlar, bana oy vermezlerdi. Bir kez Başkan olmayı denemiştim ve içimde bir ukde kalmıştı. Benden nefret ettiğini söyleyen herkes ona oy vermişti. Bu düşüncelerle zihnim savaşırken Başkan Yardımcısı’na ilişti gözüm. Normalde Oturan Boğa gibi köşede duran eleman sıraların arasında geziyordu. Galiba kendini Başkan zannediyordu. Evet evet, bir felaket bize doğru yaklaşıyordu fakat neydi bu felaket? 
Herhangi bir olumsuzluk yaşamadan okul bitti. Hava güneşliydi, derslerin çoğu boş geçmişti ve herhangi bir sakarlık yaşanmamıştı. Servise doğru giderken sabahki kokuyu hatırladım. İnşallah o koku silinmemiştir diye içimden geçirdim. Koku biraz azalmıştı lakin yine de hoştu. Bir şeyler olacaktı, seziyordum. Servisteki yerimi aldım. Etrafa laf yetiştirecek konuma yerleştim. Gariplikler devam ediyordu. Servisçi Hintçe şarkı açmamıştı, yol boyu başka şarkı da açmadı. Sanki sessiz bir filmin içinde ilerliyor gibiydim. Ya uyanacaktım bir rüyadan ya da bir felaketle sarsılacaktı bu sakinlik. Bu düşüncülerle eve geldiğimin farkında bile değildim. Servis şoförü öylece durdu kapının önündü. İnmemi bekledi ve acele et, demedi bile. Artık evin önündeydim ve felaketsiz bir gün geçirdiğime şaşkındım. Asansörü çağırdım ve bindim. Gıcırtılarla, inleyen bir canavar sesiyle hareket eden asansör son derece sessizdi. Kendimi bir hikâyenin ana karakteri gibi hissediyordum fakat kendi hikâyesinin dışına düşmüş bir karakter. Hikâyenin unsurları geldi aklıma. Hatta yazılıda bile sorulmuştu. Üç birlik kuralı deniyordu: zaman, mekan, kahraman. Zaman anormaldi, mekânlar garipti, kahraman şaşkındı. Bir felaket bekliyordum, hayat bu kadar güzel olamazdı. 
Evin kapısına geldiğimde kapı kendiliğinden açıldı. Kardeşim kapının arkasındaydı ve tebessüm eder bir halde:
-Hoş geldin ağabey, dedi. Sofra hazır ve ekmeği de ben aldım. 
Daha fazla dayanacak gibi değildim. Hayat, bana bir numara yapıyordu ve ben artık felaket beklemekten yorulmuştum. Belki de hayat gerçekten güzeldi de ben kötü bakmıştım meseleye. 
Kıyafetimi değiştirip mutfağa geçmiştim ki artık hayatın sadece bana tebessüm eden yüzünü görüyordum. Masada kuymak vardı. Tok olsam bile masada duran kuymağa hayır, diyemezdim. Zaten öğlen de yemek yememiştim. Bu kuymak, beni bekliyordu. Artık felaket beklemiyordum ve hayat ne güzel, öğrenci olmak ne güzel, bu ev, bu aile ne güzel… diye içimden şükür sözleri geçiyordu. Masadaki kuymağın mideme inmesi üç dakika kadar sürdü. 
Bu mutluluk hissiyle bir ders çalışma isteği oluşmuştu bende. İlk kez böyle bir şey oluyordu. Genelde ders çalışma isteği gelince bir kenara oturur ve geçmesini beklerdim. Hele de paragraf sorusu gördüğümde kitabı fırlatıp kaçtığım çok olmuştu ama bu kez paragraf dayanmıyordu bana. Çölde kalmış biri nasıl su içerse öyle içiyordum soruları. Kaç saat çalıştım, bilmiyorum. Kaç soru çözdüm, onu da bilmiyorum. Zaman algımı kaybetmiştim, ta ki kardeşimin tatlı sesini duyuncaya kadar:
-Ağabey, akşam yemeği hazır, üstelik Kayseri yağlaması. 
Neşeyle mutfağa geçtim. Yaşamak ne güzel bir şeydi. Bu kez üç beş dakika değil keyif alarak yedim yemeğimi. Yarım saat kadar oturdum sofrada herkesle birlikte. Tam yemeğimi bitirmiştim ki ellerimi silmek için peçete istediğimde annem peçetenin kalmadığını söyledi. O anda oldu her şey. Gün boyu beklediğim felaket gerçekleşmiş gibiydi. Yağlı ellerle kalmıştım masa başında. Çaresizdim. Zaten belliydi bir felaketin yaşanacağı. Ellerimi yıkasam bile bu yağ, yarın okulda sınıfımı bile kokutacak kadar yoğundu. Yine de yıkadım, sildim, kuruladım. Tekrar mutfağa geldiğimde anneme kürdan sordum. 
-Kürdan beş aydır evimizde yok, cevabını alınca sanki elektrik kesilmiş gibi oldu. Gözlerimin önü kararmıştı. Evet, felaketler peş peşe gelmeye başlamıştı. Bir şeyler olacağını sezmiştim zaten çünkü sabah beri havada felaket kokusu vardı.

8 Kasım 2025 Cumartesi

TANSİYON

Zeynep Ada Karadaş
Belinay Coşkun 

Son zamanlarda tansiyonu hiç düşmüyordu. Çayı limonlu içiyordu, tuzu bırakalı seneler olmuştu, bol bol su içiyordu fakat tansiyonu hep yüksekti. Tansiyon ilacı kullanmak istiyordu ama doktorlar gereksiz olduğunu söylüyorlardı. Aslında yaşadığı hayata hayat demek mümkün değildi. Sık sık şöyle bir söz söylerdi:
-Dünyanın tadı tuz, o da kilden ucuz.
Fakat artık dünyasında tuz yoktu. Şeker, eh işte. Bayramlarda ya da ikramlarda. Bol bol su vardı dünyasında. Tatsız, tuzsuz su… Su içerek bir insan nasıl yaşayabilirdi ki. Hele bir de ekmeksizlik yok mu? Eskiden taze somunun arasına makarna, mantı koyarak yemişliği vardı. Kahvaltıda mutlaka ekmek olurdu. Öğlen yemeğinde bir ekmek yemeden kalkmazdı sofradan. Akşam yemeğinde mutlaka salataya ekmek banardı. Pilavı ekmekle yemek en büyük zevkiydi ama şimdi… Salata, çorba belki bir iki dilim çavdar ekmeği, yulaf ekmeği. Oysa çocukluğunda çavdar ve yulafı hayvanlara verirlerdi. Hayır hayır, böyle bir yaşamaya hayat demek çok zordu. Bunca özene ve  dikkate rağmen bu tansiyon işi şimdi nereden çıkmıştı? Son zamanlarda derdini hiçbir doktor anlamıyordu, hiçbir yakını da anlamıyordu. Parkta karşılaştığı yaşlılarla konuşuyordu ve hepsi aynı şeyi söylüyordu:
-Kızartmalardan uzak dur, beyaz et çok sağlıklı, bol bol su iç ve yürüyüş yap. 
Üstelik bunları söyleyenler genelde bastonla yürüyen, ağır işiten ve kalın gözlükleri olan kişilerdi. 
Yaşamak bu olmamalıydı çünkü dünyanın tadı eksikti hayatında. En son ne zaman kavurma yediğini düşündü, hatırlayamadı. Ya yaprak dolması? Tadını bile unutmak üzereydi. Unutmak… Evet son zamanlarda tansiyondan daha beter bir bela idi onun için. Evin kapısını açık unuttuğu oluyordu ya da karşılaştığı kişilerin ismini unutmuş oluyordu. Günlerin adını karıştırıyor pazartesi günü cuma namazına gittiği oluyordu. Öbür dünyaya göçen eşini zaman zaman mutfakta, salonda arıyor dakikalarca sonra eşinin göçtüğünü hatırlıyor ve üzülüyordu. Bazen çocuklarının okuldan gelmesini bekliyor ancak hava kararınca çocuklarının artık ev, iş, çocuk sahibi olduğunu hatırlıyor fakat bu kez de torunlarını özlüyordu. 
Yine de şükür, demeyi biliyordu neyse ki. En azından evin yolunu buluyor, irtibatta olduğu kişilerin isimlerini unutmuyor, temizliğine dikkat ediyor ve kendi yemeğini hazırlayabiliyordu. Üstelik hiç unutmadığı bir şey vardı, son zamanlarda tansiyonu hiç düşmüyordu.
2. Bölüm
O gün beklemediği bir şey oldu. Sabahın ilk saatlerinde kapı sesi ile uyandı. Önce rüya gördüğünü sandı fakat kapı çalıyordu hem de durmadan. Zihnini toparlayamadan yerinden kalktı. Gelen en büyük oğluydu, hem de sabahın bu saatinde. Bir süre hâl hatır sohbeti yaptıktan sonra oğlu babasına:
-Baba, havalar hayli soğudu. Bu yıl kışı birlikte geçirmeyi düşündük seninle. Hem torunlarınla da vakit geçirmiş olursun. Dün gece yola çıktım ve şimdi seni de alırsam akşama bizim evde oluruz, dedi. 
Bu teklifi hiç beklemiyordu fakat mantıklıydı. Kış boyu zaten hayat daha da çekilmez oluyordu. Parka bile gidemiyordu çoğu zaman. Küçücük bir valiz hazırladı kendine. İlaçlarını almayı da ihmal etmedi ve yolculuk başladı. Birkaç saat sürecek bir yolculuktu fakat yine de heyecanlanmıştı ve heyecanlanmak ona hiç iyi gelmiyordu. Tansiyonunun yükselmesinden endişe ediyordu. Oğlu, yolda bir yerlerde kahvaltı yapabileceklerini söyledi. Yolculuğun ilk dakikalarında oğluna dönerek:
-Anneni unutmadık mı, dedi. Onu da götürelim.
Oğlunun bu soru karşısında rengi biraz atmıştı. Birdenbire gerçeği söylemek babasını üzebilirdi:
-Baba, dedi annem zaten bizde. Seni bekliyor. 
Bu cümlenin babasının üzerinde oluşturacağı etkiyi hiç düşünmemişti. Babası önce heyecanlandı, bir süre sustuktan sonra konuştu:
-Kaç yıl olmuştu annen göçeli?..
Yolculuk, suskunluğa bürünmüştü ki kahvaltı zamanının geldiğini söyledi oğlu. Küçük bir dinlenme tesisinde kahvaltıya geçtiler. Önündeki kahvaltı tabağına oğlu tuz döküyordu ki sinirlendi:
-Senin niyetin beni annenin yanına göndermek mi? Tansiyonumun yüksek olduğunu bilmiyor musun? Kahvaltı filan istemiyorum ben, haydi yola çıkalım. 
Bu tavır karşısında oğlu şaşırmıştı:
-Tuz atmadığım yerlerden yersin babacığım, aç karnına devam etmeyelim, dedi. 
Neyse ki bu söze karşılık vermedi babası. Üstelik biraz sakinleşmişti. Gidecekleri şehre ulaştıklarında akşam yaklaşmıştı. Yıllardır görmediği yollardan geçti, her şey ve her yer çok değişmişti. Üstelik rahat bir yolculuk yapmışlardı. Yollar bile değişmişti. Eskiden bu kadar geniş ve rahat değildi yollar. Ara sıra gözleri kapanıyor fakat sonra yeniden uyanıyordu. Hatta bir ara uykusunda sayıklamıştı. Tansiyonum yüksek benim, diye birilerine bir şeyler anlatıyordu. 
Son kez gözlerini kapatıp açtığında bir evin önündeydiler. 
-Geldik baba, dedi oğlu. Haydi torunlarına doğru yürüyelim.
Torunları gerçekten de onu bekliyordu ve çok neşeliydi. Ansızın bir rüyanın içine düşmüş gibiydi. Ne ağrıyan bir yeri vardı ne de yorgunluk hissi. Hayat sanki ona tebessüm ediyor gibiydi. Torunlarıyla vakit geçirdi, akşam yemeği yedi. Onlara masallar anlattı, çay içti. Bir kez bile tansiyonum yüksek, demedi. Böyle giderse sağlığına kavuşacaktı. Baharda yaşadığı şehre tekrar döndüğünde parktaki arkadaşları şaşıracaktı onun dinçliğine, gençliğine. Tebessüm ediyordu bunları düşünüp. 
Artık bol bol su içmeyi bırakmıştı. Çocukların çikolatalarına ortak olmayı da ihmal etmiyordu. Onlarla oynuyor, yürüyor, parkta geziyordu. En önemlisi ekmek yiyordu ve tuz kullanmayı ihmal etmiyordu. Tansiyon kelimesini de unutmuştu bile. İlaçlarını hatırlayınca alıyordu fakat onlara da dikkat etmiyordu. 
Oğlunun evine geldiği üçüncü günün gecesi aniden uykudan uyandı. Önce nerede olduğunu hatırlayamadı fakat biraz düşününce geride kalan üç günü hatırladı. Biraz aç hissediyordu kendini. Susuz hissetmiyordu. Gürültü yapmadan mutfağa geçti ve dolabın önünde durdu. Dolap yemek doluydu. Soğuk yemeğin tadı olmaz, diye düşündü ve bir yandan ocağı açtı. Yemekleri üzerine koyduktan sonra atıştırmaya başlamıştı bile. Bir süre sonra tüm mutfak yemek kokmaya başlamıştı. Hatta hafif dumanlanmıştı mutfak. Oğlu gelmese ocaktaki tencereyi hatırlamayacaktı. Oğlu hızlıca ocağı kapattı, biraz uykulu ve gergindi:
-Keşke bize haber verseydin baba, dedi. Bak neredeyse her şey yanacakmış.
Bu iki cümle içine işlemişti. Oysa sadece açlığını yatıştırmak istemişti. Sessizce yatağına döndü ama kah uyudu kah uyandı. Belki de evine dönse iyi olacaktı. 
Kahvaltı vakti, geldiğinden beri ilk kez tansiyonunu hatırladı:
-Benim tansiyonum çok yüksek, biriniz ölçsün, dedi oğlu ve gelinine. 
Tansiyonu gerçekten de yüksekti. Apar topar hastaneye götürdüler onu. Hastanede durumun ciddi olduğunu söyledi doktorlar ve tahliller, ölçümler, serumlar sonrası gidebileceğini ancak tansiyonuna dikkat etmesi gerektiğini tembihlediler. 
Hayat yeniden tatsız, tuzsuz bir hâle dönmüştü. Torunlarının neşesi de yoktu. Bir an önce evine dönmeliydi. Aradan yalnızca bir gün geçmişti ki sabah kahvaltıda yine aynı şeyler yaşandı:
-Benim tansiyonum yüksek, dedi. Beni hastaneye götürün. 
Hastanede yine aynı şeyler yaşandı. Doktorlar hatırlamıştı onu. Bir yaklaşarak:
-Canını sıkan bir şey mi var amca, dedi. Biz daha birkaç gün önce seni normale döndürmüştük. 
Düşündü, canını sıkan bir şey mi vardı? Canı nasıl sıkılırdı insanın, neye sıkılırdı?
-Canım çok sıkılıyor, dedi. Arkadaşlarım var ya iş arkadaşlarım. Beni bir türlü anlamıyorlar. Yine mesai yazmışlar cumartesi ve pazar günü için. Oysa hafta sonu çocuklarımla pikniğe gidecektik.
Doktor durumu anladı:
-Bunlara canın sıkılmasın amca, dedi. Başka zaman gidersiniz.
Bu esnada oğlunun gözleri dolmuştu. Gün sonunda yeniden eve döndüler. Belki babasını evinde bırakmalıydı ama buna da vicdanı el vermezdi bundan sonra. 
Ertesi gün, ertesi gün ve sonraki günler hep hastanede geçiyordu vakit ve nihayet doktorlar onun hastaneye yatması gerektiğini söylediler. 
Kış boyunca yoğun bakımda kaldı. Zaman zaman gözlerini açıyor, oğluna ve ziyarete gelen torunlarına bakıyordu. Hiçbir şeye anlam veremiyor ve çoğunu tanımıyordu etrafındaki insanların. Tam kış bitmiş ve artık bedenen kendini iyi hissetmeye başlamıştı, üstelik yoğun bakımdan da çıkmıştı ki yatağının hemen ucundaki sandalyede eşinin oturduğunu gördü. Eşi elini uzatmış:
-Haydi gidelim diyordu. 

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Mahmut Eray Erbaş, Hayrettin Eymen Bulut

                                                                                 11 Kasım 2025 Bilsem Ziyareti Anısına...

 Bazen ara vermek gerekir bazı şeylere ancak o aradan sonra değişir her şey. Siz değişirsiniz, eşyalar değişir, duygular ve mekanlar değişir. Mezun olduğunuz ilkokul asla bıraktığınız yerde kalmaz. Ortaokulunuz da kalmaz. Eski eviniz varsa şehrin bir yerlerinde onun önünden geçerken orada bıraktığınız günleriniz gelir aklına. O evin kokusu gelir ama her şey değişmiştir. Dış görünüşü, boyası ve içi, içindeki eşyalar ve en önemlisi insanlar.
Hiçbir yere ait değiliz belki de. Her yerde misafiriz, her yerde göçebe. Yine de insan için yaşanmışlıklar önemli. Bir mekanda geçirilen saatler, günler. 
Biz ayrılırız, mekânlar kalır. Biz ayrılırız, bir parçamız orada kalır hem de sonsuza kadar. Yaşamak bu biraz da. Ara vermek, ayrılmak, döndüğünde bulamamak ve çokça anı biriktirmek. Anılarımız kadar varız dünyada. Anılarımız kadar yokuz. 

UZAY

 FURKAN YÖRÜK

Kocaman bir boşluksun durup düşündüğümde
Üstelik bizi de almışsın içine
Geceleri bakıyorum yıldızlar ve ay
Başım dönüyor biraz fazla izleyince

Oysa dört harfli bir isim vermişler sana
Bu harfler yetmiyor seni anlatmaya
Bence bilinenden çok daha fazlasısın
Ve bir gün bizlere bunu anlatacaksın

EMANET

 ERTAN ABDULKADİR ERDOĞAN

Okula gittiğimde her sabah
Sana selam veriyorum gururla
Yalnızca okulumda değil
Nerede görürsem seni
Doluyor içim kıvançla

Renginle, yıldızınla, hilalinle
Sensin en anlamlısı bayraklar içinde
Bir gün bile görmesem dayanamam
Seni sonsuz mavi göklerde

Okulumda, sınıfımda evimde
Senin maneviyatın her yerde
Sensin bizlere sonsuza kadar emanet
Dalgalan şanlı bayrağım dalgalan göklerde

4 Kasım 2025 Salı

BOŞ KÂĞIT

 İBRAHİM GÜL
Bazen düşünüyorum kendi kendime
Şayet olmasaydı bir arkadaşım bile
Ne kadar sıkıcı olurdu hayat
Okul dahi dönüşürdü cehenneme

Bazen bir arkadaşın varlığı
Yetiyor unutmaya her şeyi
Zorlar onunla kolay oluyor
Yokuşlar onunla kayboluyor
Bazen bir arkadaş sayesinde
Karanlıklar aydınlanıyor

Arkadaş insanın aynası derler
Bana benziyor biliyorum arkadaşlarım
Arkadaşlığımız devam ettikçe
Daha da benzeşiyoruz anlıyorum

Mahallede, okulda, parkta, oyunda
Arkadaş aslında asıl mesele
Bomboş bir kâğıda benzer galiba
Bir arkadaşı olmayan kimse

OKULUN ve HAYATIMIN ANLAMI

 
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ

Kimilerinin korkulu rüyası olsan da
Kimilerinin hayallerini yarım bıraksan da
Kimileri nefret etse de senden
Benim için başkasın, benim için bambaşka

Şayet sen olmasaydın okulda
Bu kadar koşarak gitmezdim
Sen olmasaydın defterimde, sıramda
Sınıfları, tahtayı, sınavları sevmezdim

Sensin benim gelecekten umudum
Seninle geçiyorum bu yarışta herkesi
Dağhan’ı, Mert’i, Mehmet’i
Sen olmasaydın eğer
Herkes beni çoktan geçerdi

Sen benim için en özel olansın
Sen, beni ben yapansın
Yokluğunu bir an bile düşünemiyorum
Matematik sen benim biricik dünyamsın

CUMHURİYET SORULUNCA


Gamze Sena Kuyucu

Cumhuriyet nedir diye sorsalar bana
Kocaman bir mücadele ve çetin savaşlar gelir aklıma
İnsan zihninin hayal edemeyeceği
Binlerce şehit gelir durur yanıma

Cumhuriyet nedir diye sorsalar bana
O zorlukların içinde 
Savaşın pençesinde
Yeni bir devlet kuran
Bağımsızlığımızı sağlayan
Mustafa Kemal gelir aklıma

Cumhuriyet nedir diye sorsalar bana
Bir şair belirir karşımda
Bir şiir dökülür dize dize yürür damarlarımda
İstiklal Marşı gelir aklıma

Cumhuriyet nedir diye sorsalar bana
Sonsuza kadar göklerde dalgalanacak
Gencinden yaşlısına 
Kalplerde sevgisi taşınan
Rengini almış şehit kanından
Ay yıldızlı bayrağım gelir aklıma

Cumhuriyet nedir diye sorsalar bana
Çok koskoca bir tarih gelir aklıma
Sokaklar, caddeler gelir aklıma süslenmiş, şenlenmiş
Ellerinde bayraklarla
Çocuklarla yürürüm kalbimin ortasında