29 Kasım 2025 Cumartesi

GÜNDÜZÜ SÜSLEYENLER

Gamze Sena Kuyucu
 
Yaşar mı bitkiler, insanlar ve hayvanlar
Donar dünya
Gündüzü aydınlık yapan
Yaşam kaynağı güneş olmasa 

Gündüz canı çeker insanın
Yemek ister onları
Oysaki daha dokunulmamış
Pamuk şekere benzer
Kar olan bulutları

Gündüz yağınca yağmur
Bazen çıkar bazen çıkmaz
Belki de üzerinde 
Yıldızların kaydığı
Göz büyüleyen
Gökkuşağı

BELKİ

Gamze Sena Kuyucu


Korkulacak bir yer değil bence
Gizem ve güzellik dolu okyanuslar
Sırf köpekbalığı var diye
Bırakılır mı mercanlar, deniz yıldızları, sevimli balıklar

Okyanusların altında kalmış
Keşfedilecek yerleşim alanları
Bekliyorlar yüzyıllardır
Meraklı dalgıçları

Okyanus da bir yaşam alanı
Çizgi filmlerde olduğu gibi
Yunusların, kaplumbağaların da
Evleri var ve arkadaşları

Ara sıra su yüzeyine çıkıp
İnsanları gizli gizli izleyen
Sesiyle su altındaki canlıları büyüleyen
Okyanusun birinde
Bir denizkızı da vardır belki

BÜYÜK YALANLAR

Aden Mira Kartal

Saatlerin bence tümü bozuk
Üstelik takvimler de yanlış
Beklerken bir kuyrukta gelmesini sıranın
Beş dakika beş saat gibi geçiyor
Sizin hesabınızca
Ya da bazen beş saat
Beş dakika kadar kısa

Yalnızca saatler bozuk değil evet
Haftalar, günler, aylar, yıllar da
Yanlış hesaplanıyor kanımca
Güneş batınca gün biter mi
Bitmez bence
Bazı günler uzuyor, uzuyor senelerce

Yalnızca bundan ibaret değil yanlışlar
Mesela Japonya’dan Amerika’ya gidince
Saat hiç geçmemiş oluyor
Yani bir insan sürekli dünyayı dolaşsa
Aynı güne hapsoluyor

Takvimlerdeki artık günleri
Kim hesaplıyor kim artık bırakıyor kim tamamlıyor
Bir yıl eğer 365 gün ise
Neden dört yılda bir 366 oluyor

İlk insanların saati var mıydı
Onlar da duvara, kollarına saatler asar mıydı
Ya da pazartesini, salıyı, çarşambayı
Kimler, ne zaman adlandırdı

Milattan öncesi diyorsunuz
Milattan öncesinde yaşayanlar biliyor muydu
Hangi çağda başladığını yaşamın
Farkındalar mıydı
Hangi çağı geride bıraktıklarının

Hepsi bana yalan geliyor
Zaman var mı bu bile büyük bir soru
Saatlerinize, rakamlarınıza, takvimlerinize rağmen
Hepsi palavra
İnanmıyorum bunlara

ÇOK GEÇ OLMADAN

Aden Mira Kartal

Tek bir alfabe yeterliyken insanlara
Neden türlü türlüsünü kullanıyorlar
Anlamıyorum
Latin alfabesi, Japon, Çin, Arap, Kiril
Bu işin içinden çıkamıyorum

Sesler aynı sesler
Hatta bazen kelimeler bile
Ama kimi sağdan sola yazıyor
Kimi yukarıdan aşağıya
Kimi soldan sağa

Acaba başka milletler
Bir şey anlamasın mı istiyorlar
Çok özel şeyler yazıp
Bizden bir şeyler mi gizliyorlar

Üstelik bazı alfabeler var ki
Binlerce harften oluşuyor
Düşündüğümde içinden çıkamıyorum
Bunlar nasıl yazıyor konuşuyor

Böyle alfabeler yerine
Resim çizilmeli bence
Daha kolay anlaşır insanlar
Bunu denesinler bence

Aynı alfabeyi kullanmasına rağmen
Bazı harfler bazı dillerde yok
Zamanla azalmış mı diye düşünüyorum
Galiba, galiba, galiba düşünüyorum çok

En iyisi fazla düşünmeden
Kendi harflerini öğrenmeli insan
Ama illa düşünecekse
Kendine bir alfabe oluşturmalı
Vakit çok geç olmadan

ŞİİR NEDEN VAR

 Gamze Sena Kuyucu

Herkes konuşur ve yazar
Herkes anlatır derdini sözcüklerle
Fakat alamaz hiçbiri
İçten yazılmış bir dizenin yerini

Mesela bulut dediğinde insanlar
Yalnızca göğe bakar
Oysa bir şiirde bulut
Harf harf dizelere yağar

Çiçek ise eğer konu
İnsanlar kokusunu düşünür önce onun
Sonra rengini hatırlar
Bilmezler en güzeli çiçeklerin
Mısralarda açarlar

Gece uyur insanlar
Ve yalnızca karanlıktan ibaret sanırlar
Oysa bilmezler
Geceleri şairler başka alemlere koşarlar

Herkes bakar, görür, söyler
Başka bir gözdür şairin yüzündeki
Başka bir anlamdır şairin sözündeki

PENCERELER

Yusuf Kerem Köse

Bir pencere
Farklıdır herkese göre
Bazen bir bazen dört camlıdır
Her pencere çoğunlukla bakar bir yola
Biz de onun ardın bakarız dünyaya 
Bazen bir olaya

Ben de bakıyorum pencereme
Görüyorum dışarda birkaç ev
Birkaç serçe
Kimi zaman dalıyorum sadece düşüncelere
Peki öyleyse 
Dışarda gördüğümün önemi ne

Manzara ne olursa olsun
Dışarıya açılan pencereler
Hep var olsun
Olmasaydı pencereler
Nerede hayal kuracaktık
Nereden dünyaya bakacaktık
Allah korusun

TOPRAK DEDE

YUSUF KEREM KÖSE

Hayatım yeşeriyor sayende
Suluyorum seni her gece
Bana biraz daha
Papatya veresin diye

Yoldan geçerken de
Okula giderken de
Görüyorum seni toprak dede
Her yerdesin bence

Veriyorum sana bir fidan
Bekliyorum yıllarca usanmadan
Ben yaşlanıyorum yavaş yavaş
Ve sen
Şahit oluyorsun yaşananlara

Belki büyütürsün binlerce ağaç
Görmüşsündür onlarca savaş
Ne olur toprak dede
Bizi bırakma susuz ve aç

HİÇ HESAPTA OLMAYAN ŞEYLER

Yiğit Efe Demir, Zeynep Ada Karadaş

Yaz mevsimi bitmek bilmiyordu. Aylardır meteoroloji ajansları “yazdan kalma bir gün” yorumu yapıyorlar ve bu günler bir türlü geride kalmıyordu. Kış, sanki gelmeye nazlanıyordu. Belki de küsmüştü insanlara. Babam, bu günlerin büyük bir nimet olduğunu ve değerlendirmek gerektiğini söylüyor sürekli tatil hesapları yapıyordu. Aslında arkadaşlarıyla balığa, pikniğe gidiyordu fakat bizimle birlikte de bir yerlere gitmek istediğini söylüyordu. Zaten haberler kışın ansızın bastıracağını söylüyordu fakat bunu bir aydır söylüyorlardı. Hafta sonu için ormanda iki gecelik bir kamp planlamaya başlamıştı bile. Cuma, cumartesi gecesini ormanda geçirecektik. Daha önceden de bu tarz piknikler yapmıştık ve çok eğlenmiştik fakat yaz mevsimindeydi onlar. Sonbahar farklıydı. Geceleri özellikle soğuk olacaktı, belliydi fakat babam her şeyi düşünmüştü. Cuma günü öğleden sonra hazırlıkları tamamlayarak yola koyulduk. Ağabeyim, ben, annem ve babam. Annem başından beri bu etkinliğe karşıydı fakat bizim ısrarımıza dayanamadı. Kocaman ağabeyim bile ne şirinlikler yapmıştı onu ikna etmek için. Sürekli evi toparlaması gerektiğini, çamaşırları, bulaşıkları bahane ediyordu ve bu işlerine bile yardım ettik. O da artık piknik için hazırdı. 
Üç saatlik bir yolculuktan sonra artık etrafta bizden başka araç kalmamıştı. Yükseklere doğru çıktıkça sonbaharın güzelliğine hayran oluyordum. Yeşilin, sarının, kızılın her rengi büyülüyordu bizi. Güneş usul usul veda etmeye hazırlanıyordu ve biz de kamp kuracağımız yere ulaşmıştık. Güneş batmadan odun toplamalı ve çadırları kurmalıydık. Bir saat içinde her şey hazırdı. Hava kararmaya döndüğünde üşütmeyen ama insanı ürperten bir serinlik iliklerimize işlemeye başladı. Neyse ki kocaman bir ateşimiz vardı. Annem gündüz evde hazırladığı çayı termosla getirmişti ve bu çay çok iyi gelmişti bize. Yanında atıştırmalıklar da vardı. Ertesi gün ormanda keşif yürüyüşleri yapacaktık ve mangal ziyafeti vardı. Ormanın içindeydik ve arada garip sesler geliyordu uzaklardan. Ulumaya benzeyen sesler, homurtular, ağaçlardan gelen tıkırtılar… Bazen helikopter sesi gibi bir yansıma… Neyse ki çok yorgunduk ve korkmaya bile gücümüz kalmamıştı. Sabah güneş doğmadan uyanmamız gerekiyordu. Küçük çadırımızda uyku tulumlarının içine girdik ve birkaç dakika sonra herkes derin bir uykuya dalmıştı bile, ben hariç. Bir süre sonra değişik sesler daha da yakından gelmeye başlamıştı. Ailem o kadar tatlı bir uykudaydı ki onları uyandırmaya kıyamıyordum. Uyumaya çalışıyordum fakat ben uyumak istedikçe uyku benden kaçıyor gibiydi. Böyle bir vaziyette sabahı nasıl edeceğimi düşünüyordum. Tam uykuya dalmak üzereydim ki rüzgarın sesiyle irkildim bu kez. İçinde kaldığımız çadır neredeyse sökülecek gibiydi fakat yine herkes uykudaydı. Artık düşünecek gücüm kalmamıştı. 
Uyandığımda herkes benden önce uyanmıştı. Ne de olsa en geç ben uyumuştum. Hızla hazırlandım ve birlikte dışarıya çıktık. Gece boyu ne yaşadığımı kimseye söylemedim. Dün geceden eser yoktu etrafta. Yeni yükselmeye başlayan güneş insanın içine doğuyordu sanki. Yaşamak ne güzel, dedim içimden ve doğa ne kadar iyi geliyor insana. 
Annem, babam ve ağabeyimle yürümeye başladık. Babam yenilebilir bitkileri tanıyor ve ara sıra bize de uzatıyordu. Halen dökülmemiş bazı yabani meyvelerden de ikram ediyordu fakat meyvelerin bazıları ısırılmış gibiydi. istemeyerek de olsa yiyordum çünkü kahvaltı yapmamıştık. Birkaç saatlik geziden sonra yakındaki bir dereden su da alarak kahvaltı için çadırımıza yöneldik. Uzaktan bakınca çadırda bir gariplik olduğu seziliyordu. Bu durum adımlarımızı hızlandırmamız için yeterli bir sebepti. Çadırın yanına ilk ulaşan babamdı ve hayli öfkeliydi:
-Lanet olası ayılar! Hiçbir şey bırakmamışlar bize yiyecek. Üstelik eşyaları da parçalamışlar. 
Annemin endişeli bakışları, ağabeyimin korkulu yüzü… Bir anda kendimi bir gerilim filminin ortasında bulmuştum. Aslında bunların olabileceğini dün gece düşünmüştüm. Sadece sustum. 
Belki de artık kampı burada bırakıp eve dönmemiz gerekiyordu. Babam da öyle düşünmüş olacak ki arabaya yöneldi. Kapıyı açtı fakat endişeli gözlerle bakıyordu arabaya. Lastiklerden birinin inmiş olduğunu fark edince yüzündeki moral bozukluğu daha da arttı. 
-Yedek lastiğimiz var neyse ki… Eve dönsek iyi olacak. Bu çadırı da toplamak içimden gelmiyor hiç, dedi. 
Annem:
-Zaten baştan beri benim niyetim yoktu biliyorsunuz, eve dönelim ve size güzel bir kahvaltı hazırlayayım, dedi. 
Babam yarım saat kadar bir sürede lastiği değişti fakat bu kez de yeni bir sorun vardı: Akü bitmişti. Araç bir türlü çalışmıyordu. Zaman ilerliyordu ve güneş kaybolmuş yerini bulutlara bırakmıştı. Çok geçmeden ince bir yağmur başladı. Bir süre sonra da yağmur yerini kara bıraktı. Ormanın ortasında öylece kalakalmıştık. Güzel bir vakit geçirmek için buradaydık ama kocaman bir çaresizlik çölünde gibiydik. Bir süre aracın içinde oturduk. Kar devam ediyordu ve yer karla kaplanmıştı bile. Burada böylece çaresiz beklemek can sıkıyordu. Araçtan aşağıya indim. Kardan adam yapmak iyi bir fikirdi ama kimsenin buna gücü yok gibiydi. Bir süre sonra ağabeyim de indi araçtan. Annem ve babam da dışarıya geldiler. Babam yürümekten başka çaremiz olmadığını söyledi. Telefonun çekebileceği bir noktaya ulaştığımızda arkadaşlarını arayıp gelmelerini isteyecekti bizi kurtarmaları için. Aç ve yorgun biçimde, durmak bilmeyen kar tanelerinin arasında kocaman ormanda yürüyorduk. Sanki dünyada yalnızca biz vardık. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Önceleri babam kendinden emindi fakat birkaç saat boyunca yürümemize rağmen ormandan çıkamamıştık. Hava kararmadan dönüş yolunu bulmalı ya da telefonun çektiği bir yere ulaşmalıydık. Bir süre sonra kimsenin yürüyecek gücü kalmamıştı. Bir yerlerde birazcık dinlenmek iyi olacaktı. İlerdeki kayalıklarda bir mağara olabilirdi. Babam eline kocaman bir ağaç parçası alarak kayalığa yaklaştı. Biz de peşinden yürüdük. Küçük bir mağara girişi bulmuştu ve içeriye girdi. Birkaç dakika sonra elinde bizim kamp eşyalarıyla dışarıya çıktı. Bizi bu hale düşüren ayılar burada yaşıyor olmalıydı. Önce onlar bizim çadırımızı işgal etmişti şimdi ise biz onların yuvasındaydık. Tehlikeli bir alandı burası ama gidecek başka hiçbir yerimiz yoktu. 
Mağaranın içinde kocaman bir ateş yaktı babam. Mağaranın girişinde de küçük bir ateşimiz vardı artık. Üşümemiz az da olsa geçmişti. Kalan yiyecekleri tükettikten sonra eğer hayatta kalırsak yarın yürüyebileceğimizi söyledi babam. Bu esnada ağabeyim bir çığlık attı:
-Telefonum sinyal alıyor.
Hepimiz için güzel bir haberdi bu fakat telefonunun şarjı çok azalmıştı. Babam ağabeyimin telefonundan arama kurtarma ekiplerini aradı. Bulunduğumuz yerin tehlikeli olduğunu ve bize ulaşmalarının kolay olmayacağını söylemişlerdi. En azından aç değildik ve sıcak bir mağaradaydık. Mağaranın sahipleri ortaya çıkmazsa büyük bir sorun yok gibiydi. Kar dışarda yağmaya devam ediyordu. Hava kararmaya başlamıştı bile. Beklemekten başka hiçbir şey yapacak durumda değildik. Kaç saat, kaç gece, kaç gün bekleyecektik? Cevabını bilmediğimiz sorularla ateşin başında susuyorduk sadece. Ağabeyim uykuya dalmıştı bile. Annem bize göstermeden ağlıyordu sanki. Babam elindeki çubukla ateşi karıştırıyordu. Ben bir rüyada olduğumu düşünerek uyanacağım saati bekliyordum. Sanki uyanacağım ve okula gideceğim, sanki uyanacağım ve kahvaltı masasına geçeceğim.