ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK
Yine bir Cuma günün akşamıydı ve havalar iyice soğumaya başlamıştı. Çok değil birkaç hafta sonra artık hiç dışarıya çıkamayacağını düşündü ve biraz üzüldü fakat yaşamak için dışarda olmak şart değildi. Zaten sadece kendisi değildi dışarıya çıkamayacak olan. Bu köyde hayat böyleydi. Hava soğuduğunda ve yağmurlar başladığında artık dışarısı dolaşılamaz hale geliyor bazı yerlerde sel oluşuyordu. Hatta sele kapılan ve yıkılan yuvalar oluyordu. Meraktan dışarıya çıkıp geri dönmeyen arkadaşlarını da biliyordu.
Yaşadığı yer aslında huzurluydu. Özellikle kış günlerinde çok sıcaktı ve ona babasından kalmıştı. Artık ailesinden hiçbir fert hayatta değildi. Neyse ki yaz boyunca işlerine yardım ettiği arkadaşları vardı. Kışın da zaman zaman onlarla vakit geçirdiği oluyordu.
Sonbahar ve kış, onun için okumak ve yazmak demekti. Zaten senelerdir yazıyordu ama yazdıklarını okuyacak ve anlayacak kimse yoktu. Yazılarını gösterdiği kişiler de ona şöyle diyordu:
-Karınca Duası mı bu, hiçbir şey anlamadım.
Yazdıkları bir dua mıydı? Zaman zaman duaya benziyordu ama dua değildi, bundan emindi.
Yarın cumartesiydi ve yazmak dışında yapacağı bir iş yoktu. Geceden ertesi gün için hazırlık yapmaya başladı. Ajandasını yatağının hemen kenarındaki masaya bıraktı. Yeni aldığı kalemleri de yanına koydu. Aslında yazdıkları için söylenenler onu yazmaktan biraz soğutmuştu. Yazmaktan vazgeçmek istemiyordu çünkü okumanın dışında yaptığı tek iş yazmaktı. Neden insanlar onun yazısını beğenmiyor ve yazdıklarını anlamıyordu? Oysa içinden geldiği yazıyordu sadece. Karınca Duasıymış… Karıncaların da duası mı olur diye düşündü. Zihninde sorular yürümeye başlamıştı. Kendini uykunun kollarına nasıl bıraktığını hatırlamadı bile.
Sabah uyandığında önce bir tuhaflık hissetmedi fakat bir süre sonra kendine geldiğinde masasına doğru yürüyen bir karınca kalabalığı gördü. İp gibi dizilmişlerdi ve defterin etrafına toplanmışlardı. Önce karıncaları imha etmeyi düşündü fakat aklına İbrahim peygambere su taşıyan karınca geldi. Anında vazgeçmedi. Hiç değilse birkaç tanesini karınca cennetine göndermeliydi. Bu esnada aklına hac yolculuğu yapan karınca geldi. Belki de bu karıncalar hacıydı ya da hac yolcusuydu. Bir türlü karıncalara kıyamadı fakat defteri adeta işgal edilmiş gibiydi. Ajandasını açtığında herkesin söylediği o söz geldi aklına: Karınca duası. Belki de karıncalar onun yazdıklarını okumaya gelmişlerdi. Birdenbire bir sempati uyandı içinde karıncalara karşı. Yazdığı son sayfayı açtı. Karıncalar etrafında geziyorlardı. Sonra diğer sayfayı açtı. Öteki sayfayı, öteki sayfayı. Karıncalar durmadan gelmeye ve defterin etrafında dolaşmaya devam ediyordu. Sonunda yazdıklarını anlayan birileri bulmuştu. Karıncalarda oldum olası bir bilgelik vardı, bunu seziyordu. Karıncalar asil böceklerdendi. Cırcır böceği gibi değillerdi. Çalışkanlardı. La Fontaine bile karıncayı kahraman olarak seçmişse bir bildiği olmalıydı. Artık daha çok yazmalıydı, daha çok. Sayfalar dolusu yazmalı ve karıncalara sunmalıydı. Karıncalar defterini hatmedip terk ettiğinde yeniden yazmaya başlamalıydı. Hatta renkli kalemler kullanmalıydı. Belki masasının çekmecelerine karıncaların rahat edeceği karınca otelleri kurmalıydı. Şimdi karıncalar okumaya dalmışken kendisi de yeni şeyler okumalıydı. Kitaplığının önüne gitti ve bir kitap seçti. Daha ilk sayfaları okumuştu ki uykusunun geldiğini hissetti. Uyandığında yatağındaydı. Hemen yatağının yanındaki masaya baktı. Bir tane bile karınca yoktu. Sayfaları çevirdi yalnızca kendi yazdıkları vardı. Yaşadıkları, gördükleri rüya olamazdı. Kitaplıktan bir kitap bile almıştı okumak için. Kitaplığa doğru yöneldi, gerçekten de az evvel okuduğu kitap sayfaları aralanmış ve yüz üstü bırakılmış vaziyette orada duruyordu fakat karıncalar nereye gitmişti. Onlarca, yüzlerce okuyucusu vardı hem de daha kitabını bile çıkarmadan ama şimdi hiçbiri yoktu okurlarının.
Canı sıkılmıştı, üzülmüştü. Şimdi bir şeyler yazsa ve etrafındakilere gösterse aynı cevabı alacaktı. Yazmak için de morali çok bozuktu. Yine de ajandasına uzandı. Ajandası masaya yapışmış gibiydi. Biraz dikkatle bakınca ajandanın kenarındaki şeker kalıntısını gördü. Çantasından mı bulaşmıştı bu şeker yoksa başka bir yerden mi? Kafasında hâlen sorular vardı. Karıncalar gerçekten onun yazdıklarını okumak için gelmişler miydi yoksa hepsi bir rüya mıydı? Ajandasını dikkatle eline aldı. Silip silmemek hususunda bir tereddüt yaşadı. Yeniden eski yerine bıraktı ajandasını. Belki de artık yazmamalıydı. Şimdilik sadece okumalıydı.