6 Haziran 2026 Cumartesi

DEĞER

 
 Nurgül Asya Kılcı
 
En güzel yıllarıymış hayatımın
Çoğunlukla böyle söylüyor büyükler
Yıllar geçse bile unutulmazmış
Öğrenci iken geride kalan günler

Aslında biraz haklılar zira
İlkokul günlerimi şimdiden özlüyorum
Hatta bir önceki seneyi bile
Düşününce ne kadar güzelmiş diyorum

Çocukluk güzel bir şey doğru
Öğrenci olmak da hiç fena değil
Üstelik her saat ders de yok okulda
Tam daralacakken çalıyor zil

Tek sorun bitmek bilmeyen sınavlar
Çünkü onların biri bitince
Ardından diğeri başlar
Üstelik bazen sorular yanlış 
Ve hatta yanlış cevaplar

En güzel yıllarıymış hayatımın
Öyleydi sınavlar olmasaydı eğer
Üstelik sınavları iyi geçmeyene
Kimse vermiyor değer

MÜMKÜNSE UZAK OLSUN

 Nurgül Asya Kılcı
 
Nereden çıkmıştı bu arıcılık merakı bilemiyorum ama havalar ısınmaya başlar başlamaz babam durup dururken arılardan bahsetmeye başladı. Yalnızca ailevi bir konu değildi bu, tüm akrabalarımız arasında tek konu arı ve arıcılık haline gelmişti. Ne kadar zevkli bir uğraş olduğu, üstelik doğal balın faydaları gibi konular neredeyse her gün gündemimizdeydi. Sonunda dedemler, amcamlar ve halamların da ortak olduğu arıcılık hikayemiz başlıyordu. Kurban Bayramı’na bir gün vardı ve beş kovan arı artık bahçemizdeydi. Mavi, kocaman bir sehpayı andıran kovanlar yan yana dizilmişti. Benim için yalnızca bir görüntüden ibaretti bu manzara. Bahçenin görünüşünü çok bozmamıştı ama büyüklerimiz hayli heyecanlıydı. Ara sıra gidip arıların çalışmasını izliyorlardı. 
Arılar zekiydi, çalışkandı. Arılar, doğanın en becerikli canlılarıydı ancak hayatımız yalnızca onlardan ibaret de değildi. Beş kovan arının sığıdığı bir bahçe ekilip biçilen bir bahçeydi aynı zamanda. Ağaçlarla, meyvelerle, sebzelerle dolu bir bahçe. 
Bayram boyunca çok da varlığını hissetmemiştim kovanların. Hatta bu kadar kolay mı, diye kendi kendime düşünüyordum. Kovanlar orada öylece duruyor ve gariban arılar çabayla, çalışmayla bal yapıyorlardı. Hem de bizim için... 
Bayram çabuk bitmişti ve bahçedeki diğer işlere devam etmemiz gerekiyordu. Aslında bu işleri yapanlar büyüklerimizdi fakat ben de zaman zaman yanlarında bulunup yaptıkları şeyleri anlamaya çalışıyordum. Belki günün birinde bu işleri benim de yapmam gerekecekti. Domates, biber fidesi nasıl dikilir, maydanoz ve tere nasıl ekilir?.. Bunlar önemli şeyler olmalıydı. Hiç değilse yarım saat kadar büyüklerimin yanında durayım düşüncesiyle onlara doğru yürüdüm. Babam arılarına şerbet veriyor, diğer büyüklerim ise fide dikiyorlardı. Nasıl oldu ise babam arıların kovanını düzeltirken kovanın altında bir boşluk oluşmuş ve arıların tamamı dışarıya çıkmıştı. Bu işlemi yaparken üzerinde arı kıyafeti vardı ve çok endişeli değildi. Sadece elini sokmuştu arılardan biri. Arılar strese girmişti ve etrafa dağılmaya başlamışlardı. Fide dikmekle meşgul olan annem, halamlar ve amcam bir anda hareketlendiler. Arıların saldırısına maruz kalmışlardı ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bu manzarayı kaçırmamam gerekiyordu ve ben de video çekmeye başlamıştım. Arıların saldırısına uğrayan aile bireylerini başka ne zaman bulabilirdim ki? Güzel bir video olacaktı bu ve senelerce saklanacak, izlenecekti. Bir süre sonra arılardan kurtulmuş ve dinlenmek için bahçenin kenarında bir yere oturmuşlardı. Video çekimim sona ermişti. Ben de onların yanına oturdum. Çok yakınımda bir vızıltı duymuştum bu esnada. Çok ama çok yakınımda. Elimle saçıma uzandığımda kıpırtılar hissettim. Vızıltı kulağımın hemen dibinden ve saçlarımın arasından geliyordu üstelik bir tane de değil... Ağlamaya başladım, elimle bir yandan saçlarımın arasına giren arılardan kurtulmaya çalışıyordum. Telaşımı gören büyükler hızla yardım ettiler. Bu kadar çabaya, telaşa rağmen hiçbir yerimde acı hissi duymuyordum. Demek ki bana acımışlar ve beni sokmamışlardı. 
Kaç gündür hiçbir sorun yaşamadığım arılar artık benim için o kadar masum canlılar değildi. Durup dururken düşman sahibi mi olmuştum yoksa onları düşman mı edinmiştim bilemiyorum. Zaten bu kadar kolay olmayacağını biliyordum arıcılığın ama artık şunu net olarak anladım: Arıcılık bana göre bir iş değil. Zaten bal yemeyi de çok sevmem. Uzak olsun arı da balı da. 

BİR ALACAK MESELESİ

 Nurgül Asya Kılcı
 
                                                   Aslında konu Fatmagül değil bütün Fatmagüller... 
 
Son zamanlarda değişik biri oldu Fatmagül. Belki de baştan beri öyleydi de ben yeni yeni tanıyordum. Bir insanı tam olarak tanıyabilmek için onunla yolculuğa çıkmak gerekli, diye bir söz vardı. Ben Fatmagül’le yolculuğa da çıkmıştım, yemek de yemiştim. Hatta aynı odada bile uyumuştum. Belki de bundan sonra başladı her şey. Yani onu tam olarak tanıdım, düşüncesi. 
Oysa ne güzeldi onunla bir şeyler yazma çabasında olmak. Onun kurguladığı hikayelere destek olmak. Onun şiirlerini birlikte tamamlamak. Bir köy öğretmeninin hikayesi vardı sayfalar dolusu yazdığı. Birkaç sayfayı temize çekmiş ama kalanını çekmeye vakit bulamamıştık. Çok üzülmüştüm bu hikayeyi tamamlamayacağız diye. Şimdi düşünüyorum da zaten Fatmagül’ün öyle bir derdi olmamış ki hiç. Belki sayfaların devamına baksaydım hikaye olmadığını bile görebilirdim. 
Düşündükçe aklıma geliyor. Bir de Zaman Makinesi adlı hikayesi vardı onun. Ne kadar da heyecanlanmıştım konuyu duyunca. O hikayenin sonunun saçma bitmesinden anlamalıydım onun yazmayla, okumayla olan bağını. Galiba Fatmagül yazmaktan çok anlatmayı seviyordu. Hikaye yazmaktan çok hikaye yaşamayı seviyordu. Bunu onunla geçirdiğim zamanlardan elde ettiğim tecrübeyle söylüyorum. 
Şimdi bu satırları okuyacak olsa belki biraz alınır ama alınmayabilir de. Beni hayli iyi tanımışsın, bile diyebilir. 
Şimdi şiirler geldi aklıma. Onun yazdığı şiirler. Bitip bitmediğine bir türlü emin olamadığı şiirler. 
Neyse insan ilkokuldan beri süregelen bir arkadaşlığı böyle yargılamamalı. İlkokul, demişken aslında o zamanlar belliydi bazı şeyler. Durup dururken bana küsmesi ve günlerce konuşmaması... 
Yaz mevsiminin şu en güzel günlerinde ve saatlerinde yanımda olmamasının bir sebebi var: Resim kursu. Böyle bir bahane ile ben onun yanına gitmemiş olsam galiba bir sene boyunca bana küserdi. Ben, bir cumartesi günü kilometrelerce öteden onunla birkaç saat güzel vakit geçirmek için gelmişim, o ise şu an resim kursunda. Tamam çizdikleri fena değil ama kalbimi çiziyor şimdi ucunda hiçbir şey olmayan bir fırça ile. Kalbimi acıtıyor onun bu tavrı. 
Benim yerimde o olsa şimdiye kadar çoktan sinirlenmişti. Hatta gözleri kızarmış ve biraz da dolmuştu. 
Şimdi cumartesi gününün bu öğle saatlerinde soruyorum sana Fatmagül, iyi misin benim olmadığım yerlerde? Boya paletlerini yere düşürüyor musun bensiz? Kapılara kafa atıyor musun yine? Çantanı, suluğunu bir yerlerde unuttuğunda ardından yetiştirip getiren birileri var mı? Yoksa biraz da olsa çeki düzen verdin mi kendine?
Neyse biz yine ondan devam edelim yani Fatmagül’den. Yani yıllardır devam eden arkadaşlığımızdan. Aslında bu arkadaşlığı ben mi devam ettiriyorum yoksa o da bunun farkında mı bilmiyorum. Galiba farkında değil. Bir ay boyunca hiç görüşmeyen arkadaş olur mu? Haydi oldu diyelim bunun hiç mi acısını çekmez insan? Hiç mi demez on dakika da olsa seni görmem lazım diye? Hayır, galiba o benim arkadaşım ama ben onun arkadaşı değilim. 
Ne diyeceğimi bilemiyorum ki... Bahtın açık olsun Fatmagül. Beni burada böylece yalnız başıma bıraktın ya... Alacağın olsun. 

UMUT

Nurgül Asya Kılcı
 
Hızlıca karar vermek çoğu zaman
Çok zor benim için
Bütün seçenekleri elesem bile
Mutlaka kalıyor ikisi
Anlamıyorum niçin

Bakıyorum insanlara
Bir anda karar veriyor çoğu
Ve sorgulamıyor bir daha
Seçeneklerin ne olduğunu

Ben varsam bile bir karara
Emin olamıyorum bundan
Düşünüyorum kara kara
Başım ağrıyor yorgunluktan

Hayatta olan bir tarafa
Bazen bir sınavda yaşıyorum bunu
Düşünüyorum dakikalarca
Hangisinin doğru şık olduğunu

Karar vermek bu kadar zor olmamalı
Ama ben kararsızım çoğu zaman
Bu sorunu düşünüyorum aşmayı
Umut kesilmez Allah’tan

YILDIZLARIN SESSİZLİĞİ

 Nurgül Asya Kılcı

Gece iner yavaş yavaş şehre,        
Gökyüzü koyu bir sır gibi açılır.
Yıldızlar tek tek yanar uzakta,
Her biri bir özlem gibi gökyüzüne dağılır

Sessiz bir rüzgâr dolaşır gökte
Sanki kaybolmuş sözleri arar
Hüzünlü, duru ay bile
Gecenin kalbi usulca atar

Bir çocuk bakar pencereden,
Arar gökyüzünde bir şeyler 
Belki bir hayal, belki bir ses
Ve hepsi yıldızlarla titrer

Ve gece fısıldar usulca
Bir hatıradır
Her kayıp ışık aslında

NOTLAR VE SINAVLAR

KERİM YUVACI
 
Notlar
Aslında hiç dert değil
Bir sınavın kötü geçmesi
Fakat bir konuyu anlamamış sayılmak
Bitiriyor beni

Bildiğim bir soruyu yanlış yapmak
Normal bir şey oysa
Kötü geçen her sınavdan sonra
Umudum neyse ki yanımda
Tek sorun bunu anlatmak
Neden yüksek bir not almadın diye
Soranlara

SENİNLE GEÇEN ZAMAN

 
İbrahim GÜL

Günde kaç kez bakıyorum 
Senin yüzüne
Bilmiyorum

Sen olmadığında yanımda
Sanki biraz eksik her şey
Her şeye 
Geç kalıyorum

Sabah seninle uyanıyorum
Derslere seninle giriyorum
Sınavlarda en büyük yardımcımsın
Sen varsan hayatımda düzen var
Sen benim biricik yoldaşımsın
Seninle anlamlı zaman
Seninle bereketli
Kol saatim
Her şeyim

4 Haziran 2026 Perşembe

HİÇ

Yusuf Kerem Köse, Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Başlangıçta buralardan gitmenin kendisi için iyi olacağını düşünüyordu. Yeni bir ülke, yeni arkadaşlar, yeni okul... Yeni bir hayata adım atacağını düşünmek onu mutlu ediyordu fakat sonunda ayrılık vakti iyice yaklaşmıştı. Her zaman gözüne batan arkadaşlarından duyduğu huzursuzluk azalmaya başlamıştı. Etrafındakilerin tavırlarını sorun olarak görmüyor hatta farklı bir özellik olarak düşünüyordu. Yollarda bağıra çağıra konuşan insanlar, sınıfın tozunu dumanına katanlar, gerekli gereksiz korna çalan tipler, gece gündüz çatıda gürültü yapan kargalar... Her şey onun için normal gelmeye başlamıştı. Yaşadığı yerde bir denizin olmaması ya da fazla ağaç bulunmaması onun için dert değildi artık. Önceki yıllarda hep sular kesilirdi ve susuzluk tehlikesinden bahsedilirdi. Bu yıl o kadar çok yağmur yağmıştı ki baraj kapakları açılmak zorunda kalmıştı. Bu şehir, bu insanlar eskisi kadar rahatsız etmiyor gibiydi onu. Takvime baktı, iki haftası vardı her şeye veda etmek için. Salona yığdığı valizlere baktı. Kitaplar, defterler, oyuncaklar, giysiler, kalemler... Hepsini götürmek iyi bir fikir değildi galiba. Düşünmekten yorulmuştu ve yatağına doğru usulca gitti. Başını yastığa koyar koymaz uyumuştu. Sabah garip bir rüya ile uyandı. Rüyasında uçağı kaçırdığını görmüştü üstelik en yakın yeni uçuş bir ay sonraydı. Uyandığında bunun bir rüya olduğunu anladığında derin bir nefes aldı. 
Takvime baktı, artık on üç günü kalmıştı. Birileriyle vedalaşıp vedalaşmamakta kararsızdı. Zaten yokluğunu hissedecek insan sayısı da çok azdı. Belki her sabah selamlaştığı sokak kedisine durumu söylemeliydi. En azından onu görmeyince aklına kötü şeyler gelmesin garibanın, diye düşündü. Evet, bu kediyle vedalaşmalı ve durumu anlatmalıydı. Kahvaltıdan sonra sokağa çıktı ve kediyle her gün karşılaştığı yere doğru yürüdü. Kedi, onu görür görmez keyifle yanına geldi. Kediye şöyle dedi:
-Ben on üç gün sonra bu şehirden ayrılıyorum. Beni göremezsen aklına kötü bir şey getirme.
Kedinin hiç umrunda değildi onun sözleri. Hatta bir süre sonra başka bir çocuğu görünce onun yanına doğru koşmaya başladı. Vedalaşmak istediği tek canlı da ona bunu yapmıştı. Kedinin ardından bağırmak istedi ama vazgeçti. Kedi işte, dedi. 
Biraz etrafta dolaştıktan sonra yeniden valizlerinin başına geldi. Biraz yükünü hafifletmeliydi. Her şeyi doldurmamalıydı valize. Gittiği yer Robinson’un adası değildi neticede. Birkaç eşyayı, birkaç kitabı valize koymaktan vazgeçti. İyi ama kime bırakacaktı yanına almadığı şeyleri? Evde bıraksa evin yeni sahipleri ihtimal çöpe atacaktı onları. Bunu kendisi de yapabilirdi ama yapmak istemezdi. Yıllarca yanı başında duran ve kendisi için değeri olan şeylerden bir anda nasıl vazgeçebilirdi ki? Bunları düşünürken acıktığını hissetti ve mutfağa gitti. Nasıl olsa yakında bu evden ayrılacağım düşüncesiyle kaç zamandır alışveriş yapmadığını fark etti. Bir bardak su içti ve uyumaya gitti. 
Sabah garip bir rüya ile uyandı yine. Rüyasında mahallenin kedisi gelmiş ve ondan özür dilemişti. Hatta bu vedadan dolayı üzgün olduğunu söylemişti. Kedi tam kucağına atlamıştı ki uyanmıştı. Tuhaf bir rüyaydı bu. Gerçek hayatta dönüp de yüzüne bakmayan kedi, rüyasında ondan özür diliyordu. Yıllar önce satın aldığı Rüya Tabirleri adlı kitapta bu gördüklerinin yorumunu bulabileceğini düşündü. En azından yanına alması gereken kitaplardan birinin kesinlikle Rüya Tabirleri, olduğunu anladı. Kitabı aradı fakat bulamadı. Acaba bir arkadaşıma mı verdim, diye düşündü. Bu sorunun da cevabını bulamadı. Takvime baktı, artık bir gün kalmıştı bu şehirden ayrılmak için. Bu nasıl oluyordu? Daha dün on üç gün vardı oysa. Acaba takvimin sayfaları eksik miydi? Yanlış basılmış bir takvim miydi? Evinde başka bir takvim yoktu. Telefonuna baktı ve yine şaşkınlığı arttı. On bir gün boyunca uyumuş olamazdı. 
Kalan sürede ancak kendine küçük bir valiz hazırlayabilirdi. Birkaç saat içinde valizini hazırladı. Artık sadece ertesi günü beklemesi gerekiyordu. Bir yandan da ya yine günlerce uyursam, diye düşündü. Ne yapacağını bilemeden düşünüyordu ki önceki günlerin takvim sayfalarını gördü sehpada. Bu sayfaları kendinin koparmadığından emindi fakat nasıl olmuştu bu? Belki de uyurgezer olmuştu. O gece uyumamaya karar verdi. Ertesi gün erkenden yola çıkacak ve kimseye veda etmeyecekti. Bir daha bu şehre de dönmeyecekti. 
Uyumadan sabaha ermeyi düşünmüştü ama uyuyakalmıştı. Neyse ki uyandığında  sabahın ilk saatleriydi. Valizini eline aldı, evin kapısını kilitlemedi. Anahtarı da zaten yanına almamıştı. Bir anahtarlık bile fazladan yük alamazdı yanına. Tam mahalleden çıkacakken o kedi yine yanına düşmüştü ama görmezden geldi. Sadece az sonra bineceği uçağı düşünüyordu ve gideceği yeni dünyayı. 
Buraya niçin gelmişti, kimlerle yaşamıştı burada, şimdi neden ayrılıyordu? Hiçbir fikri yoktu bunlara dair.