25 Aralık 2025 Perşembe

Tükenmez kalem

Yusuf Kerem Köse

Seni hiç bitmeyecek,
Gibi almıştım oysaki.
Almazdım bilsem gerçekleri,
Bir gün senin bile biteceğini.

Hep var kalemliğimde,
Silgimin yanında yerin.
Kullanmıyorum seni fazlaca,
Kullansam bile,
Bitirmeden, narin narin.

Denemeler, sınavlar, testler,
Okunur hep seninle.
Ne kadar yalan da olsa,
Tükenmeme işin.
Senin sayende alıyorum hep,
Ya 100 ya da aferin.

BİR YILDIZIN HİKAYESİ

 

Yusuf  Kerem Köse

Bana güzel görünürler her zaman
Hayal kurarım onlarla
Belki bir kaplan olur bana yıldızlar
Bir gün görüyorum herhangi birini 
Yarın görüşürüz diyorum 
Ama bulamıyorum bir daha asla

Nereye kayboldu acaba
Gecenin en parlak yıldızı 
Yerine birisi mi geçti
Kendi isteğiyle mi kaçıp gitti

O gün özlüyorum onu
Ama sonraki gün çoktan unutmuş
Oluyorum
Acaba o özlüyor mu beni
Yoksa o da mı unuttu?

Belki de kayboldu,
Ya da yolunu kaybetti.
Kurtaracak birini arıyor belki,
Ya da düşünüyor burası Kuzey mi güney mi?

20 Aralık 2025 Cumartesi

Sessiz Raflar

Nurgül Asya Kılcı

Bölüm I: Arayış
Kasabanın kütüphanesi, kimsenin yolunun bilerek düşmediği bir yerdeydi. Okulun arkasından geçen dar  sonunda, yıllardır oradaymış gibi duran taş bir binaydı. Kapısı çoğu zaman kapalı görünürdü ama içeri girmek isteyen biri olduğunda, nedense her zaman açıktı.
Ben oraya ilk kez, bir kitabı ararken girdim. Aslında ne aradığımı bilmiyordum. Sadece bazı kelimelerin beni çağırdığını hissediyordum.
İçerisi sessizdi. Ama bu, rahatsız eden bir sessizlik değildi; daha çok düşüncelerin kendi sesini duyabildiği bir sessizlikti. Raflar tavana kadar uzanıyordu ve kitapların çoğunun sırtında isim yoktu. Sanki okunmak için değil, hatırlanmak için oradaydılar.
Masaların birinde oturan görevli başını kaldırmadan konuştu:
“Kaybolan şeyleri mi arıyorsun, yoksa henüz kaybolmamış olanları mı?”
Bu soruya cevap veremedim. Çünkü ikisi arasındaki farktan emin değildim.
Rafların arasında dolaşırken ince, gri kaplı bir defter buldum. Üzerinde adım yazıyordu. El yazısı tanıdıktı ama kime ait olduğunu çıkaramıyordum. Defteri açtığımda, sayfalar doluydu. Anılar, cümleler, yarım kalmış düşünceler… Ama tuhaf olan şuydu: Yazılanların hiçbirini hatırlamıyordum.
Bir sayfada şöyle yazıyordu:
“Bunu okuduğunda, bazı şeyleri hatırlamıyor olacaksın. Ama üzülme. Bilmekten çok hissetmek gerekecek.”
Kütüphanede zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Dışarı çıktığımda hava kararmıştı. Ertesi gün tekrar gelmek istedim ama yolu bulamadım. Yokuş aynıydı, okul aynıydı; ama kütüphane yoktu.
Defter ise hâlâ bendeydi.
Günler geçtikçe, defterde yazan bazı cümlelerin hayatımda karşılık bulduğunu fark ettim. Henüz yaşanmamış anlar, önceden yazılmış gibiydi. Ama bu bir kehanet gibi değil, daha çok bir hatırlatma gibiydi. Sanki ben, bazı duyguları yaşamayı çoktan kabul etmiştim.
Son sayfaya geldiğimde tek bir cümle vardı:
“Beni bulduğunda, kendini kaybetmiş olacaksın.”
Defteri kapattım. Kendimi kaybolmuş hissetmiyordum. Ama değiştiğimi biliyordum.
Artık bazı sorulara cevap aramıyordum. Çünkü her şeyin bulunmak için değil, yerini bilmek için var olduğunu anlamıştım.


 Bölüm II: Boşluklar
Defter, çekmecemde duruyordu.
Ama oraya koyduğumu hatırlamıyordum.
Bazen geceleri uyanıp çekmeceye baktığımı fark ediyordum. Açmıyordum. Sadece varlığından emin olmak yetiyordu. Sanki defter, açıldığında değil; beklendiğinde anlam kazanıyordu.
Okulda her şey normaldi. Dersler, teneffüsler, gürültü…
Ama bazı anlar eksikti.
Bir öğretmen adımı yokladığında sınıf sessizleşiyor, sonra başka bir isim söyleniyordu. Arkadaşlarım bazen bana bir şey anlatmaya başlıyor, cümlenin ortasında durup “neyse” diyordu. Sanki bazı boşluklar vardı ve kimse o boşlukları fark etmek istemiyordu.
Bir gün defteri tekrar açtım.
Yeni bir sayfa eklenmişti.
Bu kez el yazısı daha netti.
“Boşlukları fark ediyorsun.
Çünkü artık onlara sığmıyorsun.”
Sayfayı çevirdiğimde, kütüphanenin çizimi vardı. Ama bu kez farklıydı. Raflardan biri boştu. Altına küçük bir not düşülmüştü:
“Henüz konulmamış.”
Ertesi gün, okulun arkasındaki yokuştan yine yürüdüm. Bilerek değil. Ayaklarım beni oraya götürdü. Kütüphane yine yoktu. Ama bu kez yokluğu daha belirgindi; sanki bir bina değil de, bir ihtimal silinmişti.
O an cebimde bir kâğıt hissettim. Daha önce orada değildi.
Üzerinde tek bir cümle vardı:
“Beni arama. Hatırla.”
Ne hatırlamam gerektiğini bilmiyordum. Ama bazı anılar, zorlandıkça daha da sessizleşir. Ben de zorlamadım.
Günler içinde şunu fark ettim:
Ne zaman bir şeyden vazgeçsem, defter ağırlaşıyordu.
Ne zaman bir duyguyu bastırsam, sayfalar kalınlaşıyordu.
Defter, yaşadıklarımı değil;
yaşamadıklarımı topluyordu.
Sonunda bir akşam, defter kendiliğinden açıldı. Ortasından.
Boş bir sayfa vardı.
Altında şu yazıyordu:
 “Şimdi yazma sırası sende.
 Ama kelimelerle değil.”
Kalemi elime aldım. Yazmadım.
Sadece düşündüm.

Ve sayfa doldu.

DENKLEMİN DENKSİZLİĞİ

 
Burak’ın parasının 3 katının 5 TL eksiği, parasının 2 katının 10 fazlasına eşittir. Buna göre Burak’ın parasının TL cinsinden veren denklem aşağıdakilerden hangisidir? 
Daha denklemlere geçmemiştik ama önüme böyle bir soru düşmüştü. Burak kimdi? Parayı nerden bulmuştu? Neden parasını bir denklemle bana soruyorlardı? Burak kendi parasının hesabını yapamıyor muydu? Neden 5 TL eksiği, 10 fazlası gibi şeyler ilave edilmişti? Tanıdığım Burakları düşündüm, tanıdığım bir Burak yoktu. Demek ki özellikle Burak seçilmişti soruyu yazan kişiler tarafından. Kitabı kapatmalı mıydım yoksa soruyu anlamaya mı çalışmalıydım? Yoksa denklemler konusunu bilen birini mi bulmalıydım? En kolayı Burak’ı bulmak ve ona sormaktı daha kolay bir şey vardı cebimdeki para ile Burak rolü oynamak. Cebimde 5 TL vardı ve üç katının 5 TL eksiği dediği için bu parayı bir kenara koydum. Sadece kenara koydum çünkü işin içinden çıkılacak gibi değildi. Belki kantinci bana bu soruyu anlatabilir, diye düşündüm. Kantinciye 5 TL uzattım fakat elimdeki parayı görür görmez:
-Onunla benden bir şey alamazsın delikanlı, dedi. 
Hani hep söylerler ya, bu bilgiler gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak, diye. Gerçekten de öyleydi bu soru. Burak’ın parasını bilmek, hesap etmek ne işime yarayacaktı ki? Yine de bu soru benim için bir sorun olmuştu. Matematiği iyi olan bir arkadaş bulmalı ve bu soruyu çözdürmeliydim. Sınıfta matematik notu en yüksek arkadaşıma soruyu götürdüm. Soruya göz ucuyla baktıktan sonra işlemleri hızla yaptı. Cevap C şıkkı çıkmıştı. 
Yapılacak en iyi iş oturup denklemler konusunu öğrenmekti. Ders kitabımı açtım ve incelemeye başladım. Denklemlerin en kolay konulardan biri olduğu söyleniyordu. Ya ben anlamıyordum ya da denklemler denk gelmiyordu. Her durumda bitmeliydi bu konu. 
Gün sonunda Burak’ı bulamamıştım ama denklemler konusunu bitirmiştim. Burak’ı aramaktan daha kolaydı. Burak, habersizdi belki de bir soruya özne olduğundan. Sahi, Burak özne miydi yoksa nesne mi? Dil bilgisine çalışacak hâlim kalmamıştı. 

İLETİŞİM SORUNU


Elif Erva Ağar
İnsanlar yalnızca konuşarak mı anlaşır ya da bir insanın size söylemek istediği şeyi illa sözcüklerle ve sesle mi ifade etmesi gerek? Normal insanlar için bu gereklidir. Bazı kelimelerin telaffuz edilmesi ve karşı tarafça duyulması gerekir. Oysa birbirini iyi tanıyan insanlar bazen kelimeler olmadan da anlaşabilir. Mesela dudak okuma yöntemiyle fısıltıya bile gerek kalmadan iki arkadaş anlaşabilmeli belki. Ben arkadaşlarımın seslerini duymadan yalnızca onların jest ve mimiklerine bakarak en sessiz ortamlarda bile onların ne demek istediğini anlayabiliyorum fakat onlar beni anlamıyor. Ya da en azından bir kısmı anlamıyor. İlla sesimi duymak istediklerini söylüyorlar.  Elbette bu söylediğim durum her zaman geçerli değil. Özellikle herkesi ilgilendirmeyen ya da özel konularda iletişim gerektiğinde bu yöntemi kullanmaya çalışıyorum. Herkes herkesle böyle anlaşsa zaten konuşmaya da kelimelere de gerek kalmazdı. 
Bu aşamada biraz daha ileriye gitmek istiyorum. Aslında yakın iki arkadaş ya da dost kelimelere ve dudak hareketlerine bile ihtiyaç hissetmeden anlaşabilmeli. Hatta aklından geçenleri okuyabilmeli. Bakışlarından bir anlam çıkarabilmeli. Gözlerinin ardını okuyabilmeli. Arkadaşlık ya da dostluk zaten aynı dünyada dolaşmak ve bu dünyayı paylaşmak değil midir? 
İletişim mutlaka gerekli, kocaman bir dünyada ve insanlar arasında yaşıyoruz. Yaşam tarzımız sürekli iletişim halini zorunlu kılıyor fakat ben diyorum ki insanlar kendi aralarında özel bir iletişim tarzı daha geliştirmeli. Şifreli olmasa bile herkesin anlayamayacağı bir iletişim modeli şart. Herkesle aynı dili konuşmak zorunda olmamalıyız. 
Arkadaşlarımdan tek ricam, en azından dudak okumayı öğrenin. Jest ve mimikleri yorumlamayı da öğrenin. Günün birinde mutlaka işinize yarayacak. Benimle iletişim için değilse bile başka ortamlarda, mekanlarda ihtiyacınız olacak. 

Biricik Meselem


Yusuf Ensar Güler
Ne zaman ılık bir kışı geride bıraksak ya da her zamankinden daha sıcak bir yaz yaşasak aynı konu gündeme geliyor: Antarktika eriyor. 
İklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden biri olarak bu kıtanın erimesinden söz ediliyor. Normal şartlarda ne savaşlarla ne yoksulluk ve hastalıklarla gündeme gelmeyen bu kıta tüm dünyayı yalnızca eriyerek etkiliyor. Eridikçe kendinden söz ettiriyor ve benim de içim cız ediyor. İçim cız ediyor penguenleri düşündükçe. İçim cız ediyor her yıl biraz daha dünya ısındıkça ve günün birinde tüm dünyanın çölleşeceğini, susuz ve penguensiz kalacağını hayal ettikçe. 
Burada asıl konu ne Antarktika ne de iklim değişikliği. Asıl konu penguenler. Çizgi filmlerde ya da belgesellerde görmüş olsam da bu hayvanı, çok seviyorum. Yürüyüşleri, çıkardıkları sesler çok sevimli geliyor bana. Hani soğuk bir ortam gerekmese yaşamları için getirip evde beslemek isterdim birini. Ne kedi ne köpek ne kuş… Penguen beslemek istiyorum. Düşünüyorum bir penguenle okula gitmek nasıl bir duygu olurdu. Belki kanadından tutardım yolda yürürken. Ya da bir penguenle aynı odada oturmak nasıl bir duygu olurdu? Ona maç izletirdim. Onunla oyunlar oynardım. Kediler ve köpekler bile tepki verdiğine göre ekrana penguen oturup benimle her oyunu oynardım. Ona tuvalet alışkanlığı bile kazandırırdım. Onunla deniz kenarlarına gider onun yüzmesini izlerdim. 
Düşününce benim Antarktika sevgimin aslında yalnızca penguenlerle ilgili olduğunu fark ettim. Buzulların erimesi de mesele değil. Mesele yalnızca penguenler. Penguenler benim biricik meselem.  
Antarktika değil eriyen, eriyen penguen sayısı. Eriyen benim hayallerim, eriyen benim canım penguen sevgim. Tüm dünyayı ayağa kaldırmaya hazırım. Lütfen penguenlerime zarar vermeyin. Tamam, evimizde olmasın ama kendi ortamlarında, iklimlerinde sonsuza kadar yaşasınlar. Ben razıyım onlara çizgi filmlerde ya da belgesellerde bakmaya. Buna bile razıyım. Razıyım. Gerçekten. 
 

KAPININ ARDINDA KİM VAR

ECEM ERCİNS
NEHİR ALMACI
SAMİ YUSUF AVCI
METEHAN AKKAYA

1. BÖLÜM
Herkes ona Yusuf Ağa diyordu ama ağa denilecek kadar zengin biri değildi. Aslında biraz da alay etmek için bu kelimeyi kullanıyorlardı. Yusuf Ağa’nın her şeyden önce gönlü zengindi. Elinde avucunda ne varsa insanlara dağıtmayı severdi. Kasabaya gelen yolcuları, garibanları misafir etmeyi severdi. Çocukları da çok severdi. Sevmediği tek şey vardı o da Osman Ağa. Osman Ağa gerçekten ağaydı. Babasından, dedelerinden kalan mirasın haddi hesabı yoktu fakat kimseye bir hayrı dokunmazdı. Yağmurlu günde bile kimseye bir bardak su vermişliği yoktu. Fakat Yusuf’a alaylı bir biçimde ağa diyen insanlar Osman’a garip bir saygı içindeydiler. Yusuf bu durumu anlamlandıramıyordu. Belki de ben kötü biriyim diye düşündüğü de oluyordu. 
O yıl kış mevsiminin her zamankinden daha soğuk geçeceğine dair bir beklenti vardı. Kasabanın yaşlıları şöyle diyordu:
-Bu yıl çok ayva vardı. Kış çetin geçecek. 
-Bu güz ağaçların yaprakları hiç kalmadı. Kesin kış şiddetli geçecek. 
Herkes yoğun bir kış hazırlığı yapmıştı. Kilerler turşu, ekmek, reçel, konserve doluydu. Odunlar yığılmıştı ocak başlarına, tandır kenarlarına. Ahırlara saman doldurulmuştu. Yusuf’un bu kadar stok yapacak gücü yoktu ama yine de kendince bir şeyler hazırlamıştı. Aslında bu hazırlığı yaparken amacı ihtiyacı olan insanlara yardım etmekti. 
Nihayet beklenen soğuklar başlamıştı. Kar durmadan yağıyordu ve insanlar evlerinden dışarıya bile çıkamıyordu. Gece kar yağıyordu, öğlen kar yağıyordu, akşam kar yağıyordu. Kapıların önü bile kardan açılmaz olmuştu. Dışarda ne bir insan ne de canlı görmek mümkündü. Evlerin çatılarındaki kuşlar bile kaybolmuştu. Zaten dışarıya çıksalar yiyebilecekleri bir şey yoktu. Yusuf onları da düşünüyor arada sırada karların üzerine yiyecek bir şeyler atmaya çalışıyordu pencereden fakat beş dakika geçmeden attığı şeylerin üzerine kar yağıyordu. 
Birkaç gün sonra kasaba hayalet bir yerleşim yerine dönmüştü. Yalnızca tüten bacalardan anlaşılıyordu burada hayatın devam ettiği. Kasabanın en keyiflisi Osman Ağa’ydı. Bir yıl boyunca hatta yıllar boyunca kar yağsa bile yetecek malzemesi vardı. Arada bir pencereden bakıyor ve yazın bereketli olacağını düşünüyor, keyifleniyordu. 
Vakit akşamdı ve tam kahvesinden ilk yudumu almıştı ki Osman Ağa’nın kapısı vurulmaya başlandı. Osman önce irkildi. Dışarda kimseler görünmüyordu çünkü. Sonra aklından şöyle geçirdi: Kesin birilerinin malzemesi bitti ve benden ödünç bir şeyler almaya geldi. İnsanlar hep böyle, diye düşündü. Kışa hazırlık yapmayı ihmal ederler. Bir süre kapı çalınır, açmayınca da çekip giderler.
Çalan kapıyı duymazdan geldi ve kahvesinden bir yudum daha aldı lakin kapı çalmaya devam ediyordu. Hem de alacaklı gibi çalınıyordu kapı. Sinirlendi, yerinden kalktı ve kapıyı açtı. Ağzına gelen her şeyi söylemeye hazırlandı. Kovacaktı kapıyı çalan kişiyi fakat kapıda kimse yoktu. Üstelik ayak izi de yoktu. İn miydi gelen cin miydi? Belki de çok uzun süre insan görmediği için halüsinasyon görmeye başlamıştı. Akşam akşam keyfi kaçmıştı. Bunu insanlara söylememeliydi. 
Yusuf ise aynı saatlerde yoksulları düşünüyordu. Yiyecekleri var mı, evleri sıcak mı diye endişe ediyordu. 
Günler geçiyordu ama ağır ağır. 
Ertesi akşam yine tam olarak aynı saatlerde ve Osman Ağa’nın kahvesinin ilk yudumundan sonra kapı çalınmaya başladı. Kapı durmadan çalıyor çalıyordu. Osman kapıya öfkeyle gitti fakat kapının ardında yine kimse yoktu. Belki de evi değişmeliydi ya da onu sevmeyen birileri ona kötü bir şaka yapıyordu. Onu sevmeyen ve hislerini belli eden tek kişi Yusuf’tu. Yusuf belki de onunla alay etmek için böyle bir şey yapıyordu. Gece boyunca uyumadı. Sabaha doğru uykusuzluktan oturduğu yere sızdı kaldı. 
Eğer üçüncü gün akşam da aynı şeyleri yaşarsa kar kış demeden gidip Yusuf’un kapısına dayanacaktı. 
Yine akşam oldu fakat bu kez kahve içecek morali yoktu Osman’ın. Zaten gün boyu yemek de yememişti. Beklediği an gelmişti. Kapı yine vuruluyor, vuruluyordu ama nasıl olsa kimse yoktu kapının ardında. Kulaklarını kapattı fakat ses daha da yükselmişti. Artık Yusuf’un kapısına gitmenin zamanı gelmişti. Üzerine bir şey giymeden kapıyı açtı ve Yusuf’un evine doğru yürümeye başladı. Aslında yürümek denmezdi buna. Bata çıka ilerliyordu. Hava soğuktu ama kan ter içinde kalmıştı. Büyük çabalardan sonra nihayet Yusuf’un kapısının önüne geldi. Neyse ki Yusuf kapısının önünü temizlemişti. Kapıya hırsla vurdu, Yusuf çabucak kapıyı açtı:
-Osman Ağa, bu ne güzel bir sürpriz. Günlerdir kimseyle görüşmüyorum. Buyur gel bir kahve içelim. 
Osman, bu davet karşısında söyleyeceği her şeyi unuttu ve içeriye girdi. Zaten yorulmuştu da. İçerisi çok sıcak değildi fakat huzurlu bir yerdi. Beş on dakika sonra kendine gelen Osman yaşadıklarını anlattı Yusuf’a. Yusuf bir süre boşluğa baktıktan sonra şöyle dedi:
-Senin kapını çalan, sana gelen kimseler yok aslında. Kulağını kapatınca bile duyduğun kapı sesinden bahsediyorsun. Bence sorun senin içinde, iç dünyanda. Eğer kapıyı çalan kim diye soruyorsan bana  cevap vereyim: vicdanın. 
Aldığı cevap karşısında şaşırmıştı Osman. Bir süre düşündü, haklı olabilirdi Yusuf. 
-Peki bu sesler hep devam edecek mi, diye sordu. 
Yusuf:
Aklımda bir çözüm yolu var aslında ama gecenin ilerleyen saatlerinde konuşuruz, dedi. Osman ve Yusuf yıllardır yapmadıkları belki de yapmayı bekledikleri bir sohbete dalmışlardı. Kar yağıyordu ve gece uzundu. 

2. Bölüm
Yusuf:
-Osman Ağa, birer kahve daha içelim ve bu meseleyi uzun uzun konuşalım, dedi. Osman:
-Şu ağa kelimesini bırakalım artık. Ben işten sıkılmaya başladım. Gerçek ağa sensin bence, dedi. 
Koyu bir sohbet başladı. Kahve kadar koyu bir sohbet. Yusuf gece boyunca iyilikten, fedakarlıktan, başkalarını mutlu etmekten bahsetti. Bunlar, Osman’ın hiç bilmediği duygulardı. Bu duyguların insanı iyileştirdiğini, insana özgü şeyler olduğunu da anlattı Yusuf. Yusuf konuştukça Osman daha da etkileniyordu fakat merak ettiği bir şey vardı ve sordu:
-Bütün bu anlattıklarını sen nasıl fark ettin ve öğrendin? Bildiğim kadarıyla okuma yazman bile yok. Kitaplardan öğrenmiş olma ihtimalin yok çünkü evinde tek kitap bile görmedim. Bu bilgeliği nasıl kazandın?
Yusuf, bu soru karşısında sustu. Bir süre boşluğa baktı:
-Annem ve babam yıllarca hastalık çekti biliyorsun ve onlara yardım edecek benden başka kimse yoktu. Onlara yardım ederken hep bir çaresizliğin içindeydim. Başka hiçbir şey yapamıyordum. Yalnızca onların ihtiyaçlarıyla uğraştım. Bir süre sonra yardıma ihtiyacı olan başka insanlar hatta canlılar görmeye başladım. Yardım ettikçe içimde bir şeyler değişiyordu. Kendimi huzurlu hissediyordum. Bu öyle bir huzurdu ki servet sahibi olmaktan, bir şeyleri depolamaktan daha değerliydi benim için. Aslında böyle başladı her şey. Bir yola girdikten sonra devamı kendiliğinden geliyor işte. Peki sen nasıl böyle biri oldun?
Bu soru Osman’ı hayli düşündürdü. 
-Ben hiçbir şey için çalışmadım galiba. Çaba sarf etmeden büyük bir rahatlığın içinde buldum kendimi. Babam, dedem ve onun dedeleri hep büyük bir servetin içinde yaşadı. Kimseye ihtiyacım olmadı çünkü zengindim. İnsanların bende olan şeylere ihtiyacı çoktu, benim ise insanlara ihtiyacım yok diye düşündüm. Bir kez bile etrafımdaki insanları mutlu etmek için çalışmadım. Bana öyle geliyordu ki insanlar yoksul ve ihtiyaç sahibi ise bu onların kendi çabalarının ürünü. Şimdi anlıyorum ki hepsi yanlış düşüncelermiş. Bu yaşa kadar hep huzur sandığım şeyler meğer beni huzursuz eden şeylermiş. Şimdi yeni bir hayata başlamanın zamanı. 
Son cümleden sonra her ikisinin de gözleri umutla parladı. Yusuf, ertesi sabah kasabayı dolaşmayı ve ihtiyacı olanlara yardımda bulunmayı önerdi. Bu teklif Osman’ın da hoşuna gitmişti. Gece uzundu. Önce bir liste oluşturmak gerekiyordu. Kimlerin ihtiyacı olabilir, kimleri ziyaret etmek gerekli? Sabah yaklaşırken Osman da Yusuf da oturdukları yerde uyuyakalmışlardı. Her ikisinin de yüzünde hoş bir tebessüm vardı. Güzel rüyalar görüyor olmalıydılar. Dışarda kar durmuş, temiz, aydınlık güzel bir sabah usul usul kasabaya inmeye hazırlanıyordu. 

KELİMELER

 Yiğit Efe Demir


Kelimelere herkesin ihtiyacı vardır
Anlatırken bir derdi
Yaşarken bir sevinci
Koşar kelimelere zihnimiz
Ebedi 

Kelimeler dillerin çiçeğidir
Diller ise milletlerin
Kelimeleri az olan milletler
Gün gelir, yok olur gider

Kimi zaman bir yiyeceğin adıdır kelime
Duyar duymaz aklımıza gelir tadı 
Ya da bir şehrin kasabanın adı
Götürür bizi o uzak iklime

Kelimeler aslında hayatın kendisi
Anlamını hayatın kelimeler verir
İnsanın benliği ve ruhu
Kelimelerle erir

Ekmek gibi su gibi ihtiyacımızdır kelimeler
Onlar olmadan yaşamak zor
Kötü kelimeler de var sanki
Onlar kötü insanların dilinde yeşeriyor

 Kelimelerin türleri de var 
Zamirler, sıfatlar, edatlar, zarflar
İçine daldığım zaman bunların
Anlamları biraz beni zorlar

Her dilde var kelimeler
İngilizce, Almanca, Türkçe
Yazarken hepsi aynı harfleri kullansa da 
Anlamı değişiyor milletlere göre

Benim dilim Türkçe
Dünyanın en güzel dili bence
Eklerle, atasözleriyle deyimlerle
Konuşması en zevkli olan dil
Türkçe diyorum, Türkçe konuşuyorum
Başkaları bu sözüme ne der acaba
Merak ediyorum

Bir de yabancı kelimeler var
Onları kullanır bilinçsiz insanlar
Durup durup Türkçeme salıdırırlar
Onlardan korunmak için 
Her sözcüğün Türkçe karşılığı var

Yunus Emre, Hacı Bektaş, Karacaoğlan
Türkçeyi sanat dili yapan ozanlar
Öyle bir dil kullanmışlar ki
İnsanlar beş yüz sene sonra bile onları anlar