28 Mart 2026 Cumartesi

BİR İNSANIN İÇİ

Gamze Sena Kuyucu


Bir insan sadece ağladığında mı
Canı yanar?
Sadece dışına yansıttığında mı 
Acı çeker?

Tüm duygular
İnsanın içindedir her zaman
Bazıları her şeyini dışında yaşar
Bazıları ise dışına yansıtmaktan korkar

Zordur her şeyi içinde yaşamak
Kimseye fark ettirmeden içinden ağlamak
Dışına akıtamadığın bir göz yaşı
İçinde bininci kez akar

Yalnız ve sessizdirler
Dışına yansıtmayanlar
Acı çektiklerinde yanlarında kimse bulunmaz
Bir kişi bile yardım eli uzatıp çığlıklarını duymaz

Sadece dış görünüş mü önemli?
Hiç mi kimse fark etmedi?
İçinde yaşamanın acizliğini 
Ve zorlu mücadelesini

AYLARDAN MART GÜNLERDEN 18

Gamze Sena Kuyucu


Aylardan Mart, günlerden 18’iydi
Savaş sonunda bitmişti
Türk milleti ne olursa olsun
Fedakarlıklarını esirgememişti

“Vatan” demişlerdi sadece
Gelmemişti akıllarına başka bir kelime
Umut vardı inanç vardı
Azim vardı Türk milletinde

Düşman geçememişti Çanakkale’yi
Kolay sanmışlardı oysaki
Yıkık bir devletten ibaretti Osmanlı
Türklerin asıl gücünü kimse görmemişti

Kan ile sulanmıştı bu bayrak
Şehitlerimizi üzerinde yaşatır al bayrak
Bu milletin gururudur istiklal
Yeni nesilleridir istikbal

Bir devrin battığı
Tarihin yeniden yazılmaya başlandığı 
Kahramanlıkların unutulmadığı
Yerdir Çanakkale
Tarihtir 18 Mart

GURURUM, ONURUM

Yiğit Efe Demir 

Onu gördüğüm her yerde duygularım değişiyor. Büyük bir minnet oluşuyor içimde. Kalkıp saygı gösterisinde bulunmak istiyorum. Hatta belki size garip gelecek onunla konuşmak istiyorum. Benim için, bizim için ne kadar değerli olduğunu ona anlatmak istiyorum ve tarihi, bir kez de ondan dinlemek istiyorum. Aslında anlatmasına gerek yok çünkü o, duruşuyla ve görkemiyle anlatıyor tarihi, bağımsızlığı ve varlığı için çekilen çileleri. 
Bayrağımızdan bahsediyorum elbette. Her kurumda ve çoğumuzun evinde en yücelere asılan bayrağımızdan. 
Her ülkenin, milletin bir bayrağı var ama bizim bayrağımızın anlamı ve değeri bir başka. Rengini şehitlerimizin kanından alan, ay ve yıldızı tarihin derinliklerinden ve inancımızdan alan asaletiyle bizim bayrağımızın anlamı bir başka. 
Okul bahçesinde her sabah onu görmek ya da bir şehrin yüksek bir tepesinde onun dalgalandığını görmek, sonsuz bir huzur veriyor bana. Bir maç sonrası sahada dalgalandığını görmek ya da kimi zaman minarelere asıldığını görmek de ayrı bir gurur.
Bayrak gururdur ve onurdur. Savaşta ya da barışta, zaferde ve galibiyetlerde hep onu gururlandırmak için çalışırız. Düğünlerde, milli bayramlarda, asker uğurlamalarında, okulda, şehitlerimizin tabutlarında bizi yalnız bırakmayan ezeli ve ebedi dosttur bayrak. Varlık sebebimizdir, yaşama sebebimizdir millet olarak ve insan olarak. 
Bayrağına saygı duymayan milletler ya da insanlar hem vatansız hem köksüzdür ve kaybolmaya mahkumdur. Bayrak, ana babadır. Bayrak; kardeştir, dosttur. Bayrak, vatandır. Bayrak, geleceğimizdir ve geçmişimizdir. Bayrak için yaşamalı insan dünyada ve bayrak için ölmeyi kendisine en büyük onur vesilesi saymalı. Bayrak için ölenler bayrağa sarılarak vedalaşır dünyaya ve sonsuzluğa uğurlanır. 

ANAHTAR VE ANAHTARLIKLAR

 Yiğit Efe Demir


Anahtar mı önemli yoksa anahtarlık mı? Anahtar daha önemli dediğinizi duyar gibiyim öyle ise anahtarlığa neden ihtiyaç hissedildi ve anahtarlığın görevi nedir? Kimileri için anahtarlık sadece bir aksesuar. Bu tarz anahtarlıklar elbette anahtara göre değersizdir fakat bazı anahtarlıklar ihtiyaca göre şekilleniyor. Mesela kemere takma işlevi gören anahtarlıklar, göze görünürlüğü artıran anahtarlıklar, futbol takımı armaları bulunan anahtarlıklar, oyuncak figürlü anahtarlıklar, oyunlu anahtarlıklar... Neredeyse her şeyden bir anahtarlık yapılmış durumda. Bunların bir kısmı az önce de belirttiğimiz gibi sadece aksesuar ve süs amaçlı ama kimileri anahtarın bulunurluğunu ya da kaybolmasını engellemeye yönelik tedbirler. 
Kapıları anahtarlar açar evet ama anahtarları anahtarlıklar saklar. Durum böyle olunca bazen anahtarlık, anahtardan daha değerli olabiliyor. 

ZİNCİRLERİ KIRMAK

Yiğit Efe Demir
 
Saçmalamak, çoğu insan için boş ve gereksiz bir eylem gibi gelse de bana göre insan beyninin en büyük egzersizi. Kuralları ve gerçekliği bir kenara bırakarak düşünmek ve bu düşünceleri eyleme dönüştürmek, herkesin yapabileceği bir iş değil. Elbette çok çok saçma olan şeylerden bahsetmiyorum fakat bilinçaltını harekete geçiren düşünceler önemli. 
Herkesin ara sıra saçmalama özgürlüğü olmalı. Herkesin aynı pencereden bakarak aynı şeyleri gördüğü bir ortamda birilerinin pencerenin önüne çıkarak bakış açısını değiştirmesi, başkalarına göre saçmalık olsa da bir çözüm noktasına ulaştıran eğlenceli bir bakışa dönüşebilir. Ya da herkesin aynı problemi aynı formülle çözmeye çalıştığı bir anda hiç alakası olmayan başka formüller denemek, kimileri için saçma olsa da bence yapılmaya değer. 
Herkes takım elbise giyerken pijama giymektir. Herkes çay içerken ayran içmektir. Herkes nefes alırken alınan nefesi dışarı vermektir saçmalamak. Herkes yürürken koşmak, herkes koşarken kenarda yatıp onları seyretmektir saçmalamak. İnsanlar tedirginlikten korkarken bir kenarda mışıl mışıl uyumaktır saçmalamak. İnsanlar ciddiyetle bir şeylerle uğraşırken bir kenarda halay çekmektir bazen saçmalamak. Saçmalamak, zincirleri kırmaktır, kalıpların dışında düşünmektir. 

KİMSENİN KARŞI KOYAMADIĞI ŞEY

Yiğit Efe Demir 
 
Kimileri et yemeyi sevmez kimileri ise salatayı. Kimileri çorbadan nefret eder kimileri ise yumurta yiyemez fakat patates kızartmasına kimsenin hayır, dediğine şahit olmadım. Bir tabak kızarmış patatese karşı kimse direnç gösteremez. Hatta kedilerin bile patates kızartmasının cazibesine dayanamadığını görürseniz şaşırmayın. Üstelik öyle bir büyüsü var ki patates kızartmasının her şeyin yanına yakışıyor. Yanında yumurta da olabilir köfte de. Döner de olabilir salata da. 
Patates kızartması varsa önünüzde ayranla da yiyebilirsiniz, çayla da. Yahut kola benzeri bir içecekle de tüketebilirsiniz patatesinizi. Patates, yanındaki yiyecekleri reddeden ya da onlardan rahatsız olan bir gıda değil aksine onlara lezzet ve değer katan bir şey. Üstelik kızartma sevmeyenler için haşlandığında da lezzetli ve böreğin içine girebiliyor, mantının içine konulabiliyor ya da çorba bile yapılabiliyor ondan. Bazı yerlerde çisil, kartol ve badadez gibi isimlerle anılsa da onun adı ya patatestir ya da pattis. 
Dünyadaki tüm gıdalar tükense bile patates tek başına tüm insanlığa yetecek kadar önemli bir kaynak. Üstelik her yerde yetişebiliyor ve yetiştirilmesi de zahmetli değil. Öyle ki patatesi bir enerji kaynağı olarak kullananlar bile var dünya üzerinde. 
Bana sorsanız günün herhangi bir saatinde ne yemek istersin diye cevabım tek kelime: patates. 

HAVA DEĞİŞİMİ

Yiğit Efe Demir 
Bayramlarda her evin başköşesindedir yeri. Misafirlere bir tazelik ve gülümseme sağlar. Şekerin hemen ardından ikram edilir. Limon, kiraz, tütün ya da zeytin... Yöreye göre değişiyor türleri. 
Sadece bayramlarda değil elbet her zaman evimizin bir köşesinde ya da iş yerlerinde masalarda. Birileri ayılıp bayılmaya başladığında ya da birileri sıcaktan bunaldığında ilk ona müracaat ediyoruz. Grip olduğumuzda ya da kendimizi iyi hissetmediğimizde ona koşuyoruz. Odanın ya da içinde bulunduğumuz mekanın havasını değiştirmek istediğimizde ilk yardımcımız o. Yazın terlediğimizde ve güzel kokmak istediğimizde mutlaka ondan yardım istiyoruz. Su ile ellerimizi temizleyecek kadar vaktimiz yoksa birkaç damlası ile ellerimizi temizleyebiliyoruz. 
Evet, kolonyadan bahsediyorum. Artık toplumumuzda bir geleneğin vazgeçilmez unsuru olan küçük şişelerden. Her eve ve her mekana lazım bir şişe kolonya. Ferahlık, tazelik, zindelik için ve en çok güzel kokmak için yaşasın kolonya. Limon, tütün, kiraz ya da zeytin fark etmez yeter ki birkaç damla kolonya olsun, yeter havamızı değiştirmeye. 

27 Mart 2026 Cuma

GARİPLİK

Ebubekir Çakmak
 
Bayram, onun için üç gün boyunca yaşlılarla vakit geçirmek demekti. Üç gün boyunca yaşlıları ziyarete gelen akrabalara kolonya ve şeker ikram etmek demekti. Yine bir bayram sabahıydı ve meydan muharebesine hazırlanır gibi hazırlanmıştı bayram namazından sonra. Keşke kapıya bir yazı asabilsem diye düşündü. Şöyle bir yazı: Bu evde bayram ziyaretleri sabah 11 ve akşam 8 arası gerçekleştirilir. Böyle bir yazıyı apartman kapısına assa büyük ihtimalle akşam haberlerine bile çıkardı. Bir vakti olmalıydı bayram ziyaretinin. Sabah dokuzda uykulu gözlerle bayram ziyaretine gelen de vardı akşam on birde gelenler de. Üstelik sabah erken ve gece geç saatte gelen misafirler kendilerinin ağırlanmasını isteyen tiplerdi. Kolonya ve şekerle asla yetinmeyip illa yemek de isterlerdi. Artık şundan emindi: Bu insanlar kahvaltı ve akşam yemeğini böylelikle aradan çıkarıyorlardı. Annesi, babası ve kardeşiyle dedesinin evine doğru yürürken bu düşünceler geçiyordu zihninden. Biraz sonra kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı yapılacak, ardından annesi, babası ve kardeşi bayram ziyaretleri için buradan ayrılacaktı. O ise dedesi ve ninesine ziyarete gelenlerle ilgilenecekti. Bayram, onun için burada geçecek üç gün demekti. Yıllardır bu durum böyleydi. Nihayet dedesinin evinin kapısının önüne gelmişlerdi. Her şey alışılageldik bir biçimde ilerliyordu. Kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı sofrasına geçildi. Zaten ramazan ayı boyunca kahvaltıya hasret kalmıştı ve bir ay aradan sonra yaptığı ilk kahvaltıydı bu. Kahvaltıda çok bir şey yemedi fakat baklava hoşuna gitmişti. Önce kendi tabağındaki tatlıları bitirdi, bir bardak çaydan sonra ninesinin ve dedesinin önündeki tatlılardan da yemeye başladı. Kötü bir niyeti yoktu, onların sağlığını düşündüğü için tabaklarındaki baklavayı bitirmişti. Zaten şeker hastası olan ninesi çok çabuk ölçüyü kaçırabiliyordu. Bir süre sonra annesi ve babası, kardeşini de alarak evden ayrıldılar. 
Dedesi ve ninesiyle başbaşaydı artık. Bir yandan duvardaki saate bakıyor, bir yandan gelen bayram mesajlarına cevap veriyordu. Mesajların bir kısmının toplu halde gönderildiği çok belliydi ve bunlara cevap vermek bile içinden gelmiyordu. Bazı mesajlar da yapay zeka mamulü resimlerden oluşuyordu. Resimlere dikkatlice bakıldığında çok absürt şeyler görünüyordu ama insanlar mutlu oluyordu bu tür mesajları hazırlamaktan ve göndermekten. Yaklaşık bir saat geride kalmıştı ve halen kapı zili çalınmamıştı. Oysa dedesinin onlarca torunundan birileri çoktan gelmiş olurdu bu saatlerde. Uykusu gelmişti ve biraz da midesinde gariplik hissediyordu. O kadar tatlıyı peş peşe yememeliydim, diye düşündü. Önceki bayramlarda da bolca tatlı yemişti fakat herhangi bir sorun yaşamamıştı. Dakikalar ilerliyordu lakin amcalardan halen haber yoktu, teyzelerden de haber yoktu. Hatta komşulardan bile gelen yoktu. Dedesinin ve ninesinin yaşı hürmetine apartmandan da bayramlaşmaya gelen hayli insan olurdu normalde. Dedesi ayağa kalkmış, pencerenin önüne geçmiş dışarıyı izliyordu. Normalde bina kapısından girenleri görür görmez kapıya yönelirdi fakat sadece izliyordu. Demek ki gelen giden yoktu. Ninesinin ise muhtemelen kaçamak şekerlerden dolayı şekeri yükselmiş olmalıydı, uyuklamaya başlamıştı. Şeker ve şekerli gıda yememesi gerektiği halde bayramlarda küçük kaçamaklar yapmayı ihmal etmiyordu ninesi. Hatta bayramlardan birinde baklavayı fazla kaçırdığı için şeker komasına da girmişti. 
Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde. Uykusunun gelmesinde de gariplik vardı. Evet, az uyumuştu ama gündüz vakti bu kadar uykusunun gelmesi normal değildi. Dışarıdan araç sesleri, korna sesleri, çocuk feryatları geliyordu fakat bir türlü kapı çalınmıyordu. Sesi gelen çocukları gözünün önünde canlandırıyordu. Şımarık ve ciyak ciyak bağıran çocuklar... Bayram kıyafeti giyinmiş, renkli ayakkabılarla hoyrat hoyrat bağıran çocuklar... Sonra kornaya basan şoförler geldi gözlerinin önüne. Bileklerinde gümüş zincirli kocaman tespihler bulanan insanlar... Garip müzikleri sonuna kadar açarak kural dinlemeden yolda ilerleyen insanlar... Hepsinin görüntüsü zihninde uçuşuyordu. Kendini toparladı ve telefonunu eline aldı. Bir süre sosyal medyada gezindi, bir süre haberlere baktı. Sivas’ın bayram nüfusunun bir milyonu geçtiğine dair haberler önüne düşüyordu. Şaşırmamıştı bu duruma. Her bayram ve her yaz tatili aynı şeyler oluyordu. İnsanlar başka şehirlerden hatta ülkelerden akın akın Sivas’a geliyor sonbaharla birlikte Sivas’ı terk ediyorlardı. Madem şehri bu kadar seviyorlar, neden başka yerlere göçüyorlardı? Madem göçtüler ve başka yerlerde bir hayat kurdular, neden yeniden Sivas’a gelip hayatı felç ediyorlardı? Etli pide miydi onları çeken, madımak aşı mı, Sivas köftesi mi, pezük turşusu mu? Belki de İstasyon Caddesi için geliyorlardı. Belki Aksu kenarında çay içmek için belki Çerkezin Kahvesi’nde kahve içmek için... Düşündü, bunların hiçbiri geçerli sebep olamazdı. Garip insanlardı Sivaslılar. Kendisi de Sivaslıydı ama bir kez bu şehirden çıksa bir daha zor dönerdi. Sivas’tan ayrılan insanların görüntüleri geliyordu gözlerinin önüne. Turşu bidonlarıyla, peynir küpleriyle, pastırma sucuk paketleriyle terminallerde ve hava alanında koşuşturan insanlar... Onlar koşuşturdukça başının döndüğünü hissediyordu. Telefonu elinden bıraktı ve yeniden saate baktı, vakit neredeyse öğleye gelmişti. Bu esnada lüzumsuz birkaç arkadaşı görüntülü aradı. Yanlışlıkla aramış olacaklarını düşünüp cevap vermedi. Dedesi artık huysuzlanmaya başlamıştı. Bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordu dedesinin söylediklerini. Normalde bu saatlerde evde gürültüden durulmaz, ha bire kapı çalınır, ayakkabılar dizilir, gidenler uğurlanır, gelenler karşılanırdı. Dedesi ve ninesi misafirlerle sohbet ederken o da çay ikram eder, sofra kurardı gerektiğinde. Sessizlik git gide büyüyordu. Ninesi de uyanmış, sağa sola bakıyordu. Dedesi daha fazla dayanamadı:
-Bu nasıl bayram böyle anlamadım. Eskiden böyle miydi? Şu kapının beş dakika kapalı kaldığı olmazdı. Elimi öptürmekten ben yorulurdum. 
Ninesi devam etti:
-Dünya değişiyor herif, artık eski bayramlar da yok eski ramazanlar da. Lakin bu bayram bir gariplik var. Yollar mı kalabalık nedir, kimse gelmedi daha. 
Bir ara annesini ve babasını aramayı düşündü. Buraya gelen giden yok, ben eve geçsem olur mu, diye soracaktı fakat alacağı cevabı bildiği için aramaktan vazgeçti. 
Bayramın ilk günü hiç ziyaretçinin gelmemesinin başka bir anlamı daha vardı. İhtimal, bayramın kalan günleri daha da kalabalık olacaktı. Bunu düşündükçe biraz gerildi, daraldı. Dedesinin az önce dışarıya baktığı pencereye doğru gitti. Giderken kendine biraz kolonya döktü, tabaktaki şekerlerden bir tane aldı. Dedesi çikolata aldırmazdı bayramlarda, sadece cam şekerlerden aldırırdı. Şekeri ağzına götürdü ve pencerenin önüne geçti. Sokak çok kalabalık değildi. Evlerin önünde tek tük insan görüyordu. Bir an acaba bugün bayram değil mi diye düşündü. Tıpkı oruca bir gün önce başladığı gibi bayrama da bir gün önce mi başlamıştı yoksa? Böyle bir durum söz konusu olamazdı çünkü ailesi bayram ziyaretindeydi, dedesi ve ninesi ile bayramlaşmıştı. Bugün bayramın birinci günüydü, bu kesindi fakat bu tenhalık, bu çıldırtmaya başlayan sessizlik çekilmez bir yere doğru gidiyordu. Akşam olmuş gibiydi, oturdukları salon önce loş bir görünüm aldı ardından tamamen karardı. Lambayı yakmak için elini duvarda gezdirdi fakat lambanın düğmesini bulamıyordu. Dedesi karanlıkta oturmayı sevmez ve mutlaka ışığı açardı fakat o da açmıyordu ışığı. Her taraf karanlıktı ve kulakları uğuldamaya başlamıştı. Bir yandan eliyle halen duvardaki düğmeyi arıyordu. 
Gözlerini açtığında her yer aydınlıktı. Bembeyaz bir ışık vardı her yerde. Üstelik etrafındaki insanların kıyafetleri de beyazdı. Gözleri kamaştı ve göz kapakları kendiliğinden kapandı. Bir süre sonra yeniden gözlerini açtı. Etrafında insanlar vardı ve kolunda bir serum takılıydı. Gözlerini kısarak etrafı iyice süzdü. Gün boyu bayram ziyareti için beklediği akrabalarının tamamı yan yana dizilmiş ona bakıyorlardı. Başucunda bekleyen sağlık görevlisi annesine ve babasına bir şeyler anlatıyor, sorular soruyordu:
-Ailenizde şeker hastası var mı, kalp rahatsızlığı olan var mı, daha önceden çocuğunuzun benzer bir rahatsızlığı oldu mu?
Annesi ve babası soruları cevaplıyordu fakat o, ne olduğunu anlamamıştı. Gözlerini yeniden kapadı. Bayramın daha birinci günüydü ve iki gün daha geçirmesi gerekiyordu yaşlılarla. Kapı çalınacak ve koşacaktı, gidenlerin ayakkabılarını çevirecek, gelenleri karşılayacaktı. Kimine kolonya ve şeker kimine yemek ikram edecekti. Akşamın bir vakti annesi, babası ve kardeşi bayram gezmesinden dönecekti. Bir eli telefonunu arıyordu, diğer eli duvardaki lamba düğmesi arıyordu.  Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde.