28 Mart 2026 Cumartesi

KİMSENİN KARŞI KOYAMADIĞI ŞEY

Yiğit Efe Demir 
 
Kimileri et yemeyi sevmez kimileri ise salatayı. Kimileri çorbadan nefret eder kimileri ise yumurta yiyemez fakat patates kızartmasına kimsenin hayır, dediğine şahit olmadım. Bir tabak kızarmış patatese karşı kimse direnç gösteremez. Hatta kedilerin bile patates kızartmasının cazibesine dayanamadığını görürseniz şaşırmayın. Üstelik öyle bir büyüsü var ki patates kızartmasının her şeyin yanına yakışıyor. Yanında yumurta da olabilir köfte de. Döner de olabilir salata da. 
Patates kızartması varsa önünüzde ayranla da yiyebilirsiniz, çayla da. Yahut kola benzeri bir içecekle de tüketebilirsiniz patatesinizi. Patates, yanındaki yiyecekleri reddeden ya da onlardan rahatsız olan bir gıda değil aksine onlara lezzet ve değer katan bir şey. Üstelik kızartma sevmeyenler için haşlandığında da lezzetli ve böreğin içine girebiliyor, mantının içine konulabiliyor ya da çorba bile yapılabiliyor ondan. Bazı yerlerde çisil, kartol ve badadez gibi isimlerle anılsa da onun adı ya patatestir ya da pattis. 
Dünyadaki tüm gıdalar tükense bile patates tek başına tüm insanlığa yetecek kadar önemli bir kaynak. Üstelik her yerde yetişebiliyor ve yetiştirilmesi de zahmetli değil. Öyle ki patatesi bir enerji kaynağı olarak kullananlar bile var dünya üzerinde. 
Bana sorsanız günün herhangi bir saatinde ne yemek istersin diye cevabım tek kelime: patates. 

HAVA DEĞİŞİMİ

Yiğit Efe Demir 
Bayramlarda her evin başköşesindedir yeri. Misafirlere bir tazelik ve gülümseme sağlar. Şekerin hemen ardından ikram edilir. Limon, kiraz, tütün ya da zeytin... Yöreye göre değişiyor türleri. 
Sadece bayramlarda değil elbet her zaman evimizin bir köşesinde ya da iş yerlerinde masalarda. Birileri ayılıp bayılmaya başladığında ya da birileri sıcaktan bunaldığında ilk ona müracaat ediyoruz. Grip olduğumuzda ya da kendimizi iyi hissetmediğimizde ona koşuyoruz. Odanın ya da içinde bulunduğumuz mekanın havasını değiştirmek istediğimizde ilk yardımcımız o. Yazın terlediğimizde ve güzel kokmak istediğimizde mutlaka ondan yardım istiyoruz. Su ile ellerimizi temizleyecek kadar vaktimiz yoksa birkaç damlası ile ellerimizi temizleyebiliyoruz. 
Evet, kolonyadan bahsediyorum. Artık toplumumuzda bir geleneğin vazgeçilmez unsuru olan küçük şişelerden. Her eve ve her mekana lazım bir şişe kolonya. Ferahlık, tazelik, zindelik için ve en çok güzel kokmak için yaşasın kolonya. Limon, tütün, kiraz ya da zeytin fark etmez yeter ki birkaç damla kolonya olsun, yeter havamızı değiştirmeye. 

27 Mart 2026 Cuma

GARİPLİK

Ebubekir Çakmak
 
Bayram, onun için üç gün boyunca yaşlılarla vakit geçirmek demekti. Üç gün boyunca yaşlıları ziyarete gelen akrabalara kolonya ve şeker ikram etmek demekti. Yine bir bayram sabahıydı ve meydan muharebesine hazırlanır gibi hazırlanmıştı bayram namazından sonra. Keşke kapıya bir yazı asabilsem diye düşündü. Şöyle bir yazı: Bu evde bayram ziyaretleri sabah 11 ve akşam 8 arası gerçekleştirilir. Böyle bir yazıyı apartman kapısına assa büyük ihtimalle akşam haberlerine bile çıkardı. Bir vakti olmalıydı bayram ziyaretinin. Sabah dokuzda uykulu gözlerle bayram ziyaretine gelen de vardı akşam on birde gelenler de. Üstelik sabah erken ve gece geç saatte gelen misafirler kendilerinin ağırlanmasını isteyen tiplerdi. Kolonya ve şekerle asla yetinmeyip illa yemek de isterlerdi. Artık şundan emindi: Bu insanlar kahvaltı ve akşam yemeğini böylelikle aradan çıkarıyorlardı. Annesi, babası ve kardeşiyle dedesinin evine doğru yürürken bu düşünceler geçiyordu zihninden. Biraz sonra kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı yapılacak, ardından annesi, babası ve kardeşi bayram ziyaretleri için buradan ayrılacaktı. O ise dedesi ve ninesine ziyarete gelenlerle ilgilenecekti. Bayram, onun için burada geçecek üç gün demekti. Yıllardır bu durum böyleydi. Nihayet dedesinin evinin kapısının önüne gelmişlerdi. Her şey alışılageldik bir biçimde ilerliyordu. Kısa bir bayramlaşmadan sonra kahvaltı sofrasına geçildi. Zaten ramazan ayı boyunca kahvaltıya hasret kalmıştı ve bir ay aradan sonra yaptığı ilk kahvaltıydı bu. Kahvaltıda çok bir şey yemedi fakat baklava hoşuna gitmişti. Önce kendi tabağındaki tatlıları bitirdi, bir bardak çaydan sonra ninesinin ve dedesinin önündeki tatlılardan da yemeye başladı. Kötü bir niyeti yoktu, onların sağlığını düşündüğü için tabaklarındaki baklavayı bitirmişti. Zaten şeker hastası olan ninesi çok çabuk ölçüyü kaçırabiliyordu. Bir süre sonra annesi ve babası, kardeşini de alarak evden ayrıldılar. 
Dedesi ve ninesiyle başbaşaydı artık. Bir yandan duvardaki saate bakıyor, bir yandan gelen bayram mesajlarına cevap veriyordu. Mesajların bir kısmının toplu halde gönderildiği çok belliydi ve bunlara cevap vermek bile içinden gelmiyordu. Bazı mesajlar da yapay zeka mamulü resimlerden oluşuyordu. Resimlere dikkatlice bakıldığında çok absürt şeyler görünüyordu ama insanlar mutlu oluyordu bu tür mesajları hazırlamaktan ve göndermekten. Yaklaşık bir saat geride kalmıştı ve halen kapı zili çalınmamıştı. Oysa dedesinin onlarca torunundan birileri çoktan gelmiş olurdu bu saatlerde. Uykusu gelmişti ve biraz da midesinde gariplik hissediyordu. O kadar tatlıyı peş peşe yememeliydim, diye düşündü. Önceki bayramlarda da bolca tatlı yemişti fakat herhangi bir sorun yaşamamıştı. Dakikalar ilerliyordu lakin amcalardan halen haber yoktu, teyzelerden de haber yoktu. Hatta komşulardan bile gelen yoktu. Dedesinin ve ninesinin yaşı hürmetine apartmandan da bayramlaşmaya gelen hayli insan olurdu normalde. Dedesi ayağa kalkmış, pencerenin önüne geçmiş dışarıyı izliyordu. Normalde bina kapısından girenleri görür görmez kapıya yönelirdi fakat sadece izliyordu. Demek ki gelen giden yoktu. Ninesinin ise muhtemelen kaçamak şekerlerden dolayı şekeri yükselmiş olmalıydı, uyuklamaya başlamıştı. Şeker ve şekerli gıda yememesi gerektiği halde bayramlarda küçük kaçamaklar yapmayı ihmal etmiyordu ninesi. Hatta bayramlardan birinde baklavayı fazla kaçırdığı için şeker komasına da girmişti. 
Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde. Uykusunun gelmesinde de gariplik vardı. Evet, az uyumuştu ama gündüz vakti bu kadar uykusunun gelmesi normal değildi. Dışarıdan araç sesleri, korna sesleri, çocuk feryatları geliyordu fakat bir türlü kapı çalınmıyordu. Sesi gelen çocukları gözünün önünde canlandırıyordu. Şımarık ve ciyak ciyak bağıran çocuklar... Bayram kıyafeti giyinmiş, renkli ayakkabılarla hoyrat hoyrat bağıran çocuklar... Sonra kornaya basan şoförler geldi gözlerinin önüne. Bileklerinde gümüş zincirli kocaman tespihler bulanan insanlar... Garip müzikleri sonuna kadar açarak kural dinlemeden yolda ilerleyen insanlar... Hepsinin görüntüsü zihninde uçuşuyordu. Kendini toparladı ve telefonunu eline aldı. Bir süre sosyal medyada gezindi, bir süre haberlere baktı. Sivas’ın bayram nüfusunun bir milyonu geçtiğine dair haberler önüne düşüyordu. Şaşırmamıştı bu duruma. Her bayram ve her yaz tatili aynı şeyler oluyordu. İnsanlar başka şehirlerden hatta ülkelerden akın akın Sivas’a geliyor sonbaharla birlikte Sivas’ı terk ediyorlardı. Madem şehri bu kadar seviyorlar, neden başka yerlere göçüyorlardı? Madem göçtüler ve başka yerlerde bir hayat kurdular, neden yeniden Sivas’a gelip hayatı felç ediyorlardı? Etli pide miydi onları çeken, madımak aşı mı, Sivas köftesi mi, pezük turşusu mu? Belki de İstasyon Caddesi için geliyorlardı. Belki Aksu kenarında çay içmek için belki Çerkezin Kahvesi’nde kahve içmek için... Düşündü, bunların hiçbiri geçerli sebep olamazdı. Garip insanlardı Sivaslılar. Kendisi de Sivaslıydı ama bir kez bu şehirden çıksa bir daha zor dönerdi. Sivas’tan ayrılan insanların görüntüleri geliyordu gözlerinin önüne. Turşu bidonlarıyla, peynir küpleriyle, pastırma sucuk paketleriyle terminallerde ve hava alanında koşuşturan insanlar... Onlar koşuşturdukça başının döndüğünü hissediyordu. Telefonu elinden bıraktı ve yeniden saate baktı, vakit neredeyse öğleye gelmişti. Bu esnada lüzumsuz birkaç arkadaşı görüntülü aradı. Yanlışlıkla aramış olacaklarını düşünüp cevap vermedi. Dedesi artık huysuzlanmaya başlamıştı. Bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordu dedesinin söylediklerini. Normalde bu saatlerde evde gürültüden durulmaz, ha bire kapı çalınır, ayakkabılar dizilir, gidenler uğurlanır, gelenler karşılanırdı. Dedesi ve ninesi misafirlerle sohbet ederken o da çay ikram eder, sofra kurardı gerektiğinde. Sessizlik git gide büyüyordu. Ninesi de uyanmış, sağa sola bakıyordu. Dedesi daha fazla dayanamadı:
-Bu nasıl bayram böyle anlamadım. Eskiden böyle miydi? Şu kapının beş dakika kapalı kaldığı olmazdı. Elimi öptürmekten ben yorulurdum. 
Ninesi devam etti:
-Dünya değişiyor herif, artık eski bayramlar da yok eski ramazanlar da. Lakin bu bayram bir gariplik var. Yollar mı kalabalık nedir, kimse gelmedi daha. 
Bir ara annesini ve babasını aramayı düşündü. Buraya gelen giden yok, ben eve geçsem olur mu, diye soracaktı fakat alacağı cevabı bildiği için aramaktan vazgeçti. 
Bayramın ilk günü hiç ziyaretçinin gelmemesinin başka bir anlamı daha vardı. İhtimal, bayramın kalan günleri daha da kalabalık olacaktı. Bunu düşündükçe biraz gerildi, daraldı. Dedesinin az önce dışarıya baktığı pencereye doğru gitti. Giderken kendine biraz kolonya döktü, tabaktaki şekerlerden bir tane aldı. Dedesi çikolata aldırmazdı bayramlarda, sadece cam şekerlerden aldırırdı. Şekeri ağzına götürdü ve pencerenin önüne geçti. Sokak çok kalabalık değildi. Evlerin önünde tek tük insan görüyordu. Bir an acaba bugün bayram değil mi diye düşündü. Tıpkı oruca bir gün önce başladığı gibi bayrama da bir gün önce mi başlamıştı yoksa? Böyle bir durum söz konusu olamazdı çünkü ailesi bayram ziyaretindeydi, dedesi ve ninesi ile bayramlaşmıştı. Bugün bayramın birinci günüydü, bu kesindi fakat bu tenhalık, bu çıldırtmaya başlayan sessizlik çekilmez bir yere doğru gidiyordu. Akşam olmuş gibiydi, oturdukları salon önce loş bir görünüm aldı ardından tamamen karardı. Lambayı yakmak için elini duvarda gezdirdi fakat lambanın düğmesini bulamıyordu. Dedesi karanlıkta oturmayı sevmez ve mutlaka ışığı açardı fakat o da açmıyordu ışığı. Her taraf karanlıktı ve kulakları uğuldamaya başlamıştı. Bir yandan eliyle halen duvardaki düğmeyi arıyordu. 
Gözlerini açtığında her yer aydınlıktı. Bembeyaz bir ışık vardı her yerde. Üstelik etrafındaki insanların kıyafetleri de beyazdı. Gözleri kamaştı ve göz kapakları kendiliğinden kapandı. Bir süre sonra yeniden gözlerini açtı. Etrafında insanlar vardı ve kolunda bir serum takılıydı. Gözlerini kısarak etrafı iyice süzdü. Gün boyu bayram ziyareti için beklediği akrabalarının tamamı yan yana dizilmiş ona bakıyorlardı. Başucunda bekleyen sağlık görevlisi annesine ve babasına bir şeyler anlatıyor, sorular soruyordu:
-Ailenizde şeker hastası var mı, kalp rahatsızlığı olan var mı, daha önceden çocuğunuzun benzer bir rahatsızlığı oldu mu?
Annesi ve babası soruları cevaplıyordu fakat o, ne olduğunu anlamamıştı. Gözlerini yeniden kapadı. Bayramın daha birinci günüydü ve iki gün daha geçirmesi gerekiyordu yaşlılarla. Kapı çalınacak ve koşacaktı, gidenlerin ayakkabılarını çevirecek, gelenleri karşılayacaktı. Kimine kolonya ve şeker kimine yemek ikram edecekti. Akşamın bir vakti annesi, babası ve kardeşi bayram gezmesinden dönecekti. Bir eli telefonunu arıyordu, diğer eli duvardaki lamba düğmesi arıyordu.  Bir gariplik vardı tüm bu olup bitende. Bir gariplik vardı misafirlerin gelmemesinde. 

25 Mart 2026 Çarşamba

KAKTÜS



Metehan AKKAYA

    Çöl

    Ben, daha hiçbir şey hatırlamazken çöldeydim. Bir anda oluşmuş gibiydim ancak öyle olsam annem, babam belki de ağabeylerim yanımda olacaklardı. Beni yalnız bırakmazlardı. Bir ses geliyordu. Arkama, önüme, sağıma, soluma her yere bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. Boş boş ses duyuyor olamazdım. Acaba annem, babam, ağabeyim veya hiç bilmediğim aile üyelerim olabilir miydi? Sadece yanımda bir kaktüs vardı. Eğer onun konuştuğunu düşünsem arkadaşlarıma, yakınlarıma ve yakın çevreme anlatsam ya hasta olduğumu ya da birilerinin bana şaka amaçlı olarak yapabileceklerini düşündüm o yüzden anlatmamaya karar verdim. Anlatsam dalga geçecek arkadaşlarım bile var. Yakın çevrem o kadar kötü. Ben, onunla konuşmayı denemek istiyordum. Hatta denedim ancak hep aynı şeyleri diyordu
-Skatus… Skatus...
Bu özel gibiydi ama çok sessizdi. Fısıldar gibiydi. Kocaman çölde sadece bir kaktüs vardı. Başka bir ses geliyordu. Gürültülüydü, sanki motor bağırtıyorlardı. Arkama baktım ama hareket edemedim sadece bakabiliyordum. Bir araba vardı uzakta. Hava şartlarına uygun bir araç ve kamyon gibi. Aracın arkasında dorseye benzer bir bölme vardı. Arkasında onlarca kaktüs vardı. Araba bana geliyordu. Korktum kaçmayı denedim ancak felç gibi hareket edemiyordum sadece etrafa dönebiliyordum. Araç yanımda durdu ve önce yanımdaki kaktüsü ve ardından beni aldı. Arabadaki kaktüslerin dikenleri bana batıyor ancak canım acımıyordu. Aralarından biri bana seslendi:
-Hey Katsi burada ne yapıyorsun, senin çoktan dükkânda olman lazım.
-S…s… sen kimsin?
Korkudan kekelemeye başladım, kaktüsle konuşuyordum. Garip ve korkunçtu. Tekrar konuşmaya başladı:
-Saçmalama beni hatırlıyor olmalısın. Kardeş gibiyiz. Sen beni çölde yalnız bırakmamıştın. Nasıl hemen unutursun?
Ben hala korkuyordum. Görmediğim, kaktüslerin arasında olan birisi veya bir kaktüs benimle sohbet ediyordu. Tüylerim diken gibi olmuştu. Ona adını sordum:
-Senin adın ne, sen benim adımın Katsi olduğunu nereden biliyorsun, uyduruyor musun, ben seni neden tanımıyorum?
-Benim adım Katas ve anlamı ailemin geleneklerine göre ölümsüzmüş. Dedim ya ben senin kardeşin gibiyim beni çölde yalnız bırakmadın. Uydurmuyorum. Senin beni tanıman lazım, sonuçta sen beni çölde yalnız bırakmadın. Sorularının cevabı bu şimdi sen söyle sen en son ne yaptın hafıza kaybı falan mı geçirdin niye hiçbir şeyi hatırlamıyorsun benim can sıkıntımı sen düzelttin.
Sonradan aklıma geldi acaba hafıza kaybı mı geçirdim çünkü oluştuğumda aile bireylerim yanımda olurdu. Ben kendimi anlattım:
-Ben daha hiçbir şey hatırlamıyorken oluşmuş gibiydim ancak yanımda kimse yoktu sonra araba geldi beni aldı sonrasını biliyorsun işte
 Anlatmak iyi gelmişti, sonra tekrar:
-Dostum sen kalsat hastalığına yakalanmışsın. Ama merak etme birkaç gün olur sonra geçer, çok nadir bir şekilde insanlarda da görülür ve bazen hep olur. İnsanlarda görülen hastalık daha farklı olur ve bir ömür sürer.
Araba durmuştu ancak şehirler arası bir yolda çölde gider gibi hissediyordum ve zaten hava sıcaktı. Arabanın dorsesinden dışarıya baktım zaten çöldeymişim trafikten dolayı durmuştuk çevirme varmış. Sıra bize gelince korktum yakalanacaktım… çevirme hızlıca geçti ve yakalanmadım şaşırdım ve çok sevindim, yola devam ettik ve çimenli ama solmuş, sararmış çiçeklerle doluydu bir bölgeye gelmiştik. Burası farklı ülkelerin havasını veriyordu. Kendimi kötü hissettim. 
Ancak garip olan bir şey vardı. Şehrin manzarası güzeldi; herkes mutlu değildi. Yanımdaki kaktüslerin birazını alıp çiçekçiye götürdüler. İyi ki beni almadılar. Çiçekçide çalışmak istemiyordum. Ardından tekrar yola koyulduk. Başka bir yere geldik. Bu sefer çimenler diğer yere göre daha da güzeldi sanki her gün sulanıyorlardı. Bu sefer çevirme yerine açık bir kapı vardı ve oradan geçtik. Yeni geldiğimiz ülkenin havası daha iyiydi. Herkes mutluydu, kahkaha atan çocuklar, gülüşen yetişkinler sanki mutluluk ülkesiydi burası. Beni de diğer kaktüsler gibi alıp çiçekçiye verdiler. Ancak ben çiçekçide çalışmak istemiyordum. Yanımdaki Katas hep beni inandırmaya çalışıyordu.

Ülke Macerası

 Katas’a alıştım daha doğrusu diğer kaktüsler hep aynı şeyleri diyorlardı bu yüzden sadece onunla konuşabiliyordum… sonra bir müşteri geldi ve bir tane kaktüs aldı. O “Skatus” demeyi bırakmıştı. Sanki o da konuşmaya başladı “sonunda özgürüm!” diye bağırdı. 
 2. gün:
 2. gün daha sakin geçmişti hatta Katas yanımdan ayrıldı üzüldüm ama tanımıyordum zaten. Yalnız kalmak çok kötü bir histi. Ancak o özgürdü sanırım zaten konuşuyordu…
 5. gün:
 Bugün çiçekçide kavga çıktı. Kavganın sebebi çiçek alan kişinin çiçeğin hemen solduğunu söylemesiydi. Aslında solmamış, sulanmamıştı. Kavga çıkarmak istemeyen çiçekçi bir kaktüs hediye edip kavgayı durdurdu. Uykum gelmişti. Ancak uyuyasım yoktu.
 12. gün:
 Uyandığımda nasıl uyuduğumu anlamadım. Saat 01.43’tü. Başka bir adamın elindeydim korkmalı mıydım bilemedim. Adam beni sevmişti ve seçmişti sanırım demek ki yeni bir evim olabilirdi…

Yerleşim
Beni alan kişi acaba neden aldı. Ben her işi yapan bir temizlikçi mi yoksa bir köle miydim? Evine gittiğimde beni çok güzel bir oyuncu odasına götürdü. Her yer karanlık gibiydi ancak loş bir mor ışık vardı. Beni odada güzel duracak bir yere yerleştirdi. Sanırım kölesi olmuştum. Ya da…

Anlamak
 Her şey birbiriyle uyumluydu. Aslında ben saftım nasıl anlamamıştım. Aklım almıyordu. Ben… ben… kaktüstüm. 

Konuştukça Beliren Hayalet

 
Aden Mira Kartal

Herkes fen bilgisi dersinde küçük bir deney yapmalıydı ve gruplar halinde herkes kendine bir deney planı yapmıştı. Kimileri farklı sıvıları karıştırarak yeni bir sıvı elde ediyordu kimileri de sıvıların içine farklı kimyasal maddeler katarak ortaya çıkan şeyleri rapor etme çabasındaydı. 
Ben tek kalmıştım ve yapacağım hiçbir şey yoktu. Hiçbir düşünce de yoktu kafamda. Önümde üç tane deney tüpü ile öylece bekliyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Tek isteğim kitap okumaktı ama maalesef fen bilimleri hocası izin vermiyordu. Herkes beşerli gruplar halinde renkli sıvılar oluşturuyordu fakat ben sadece tüplere bakıyordum. Sanırım benim de bir şeyler yapmam lazımdı ve bunu da fen bilimleri hocasının bana doğru gelişinden anladım. Gelmesini bekledim çünkü ne diyeceğini merak ediyordum. Yanıma geldi ve bana bir süre baktıktan sonra dedi ki:
-sen neden bir şeyler yapmıyorsun? Eğer ne yapacağını anlamadıysan sana anlatabilirim. Ne dersin?
Anlatmasına gerek yoktu ben zaten farklı renkte ve şeffaf sıvıları birbiriyle karıştırıp garip bir şey yapacağımızı anlamıştım ve:
-Teşekkür ederim ama gerek yok hocam. Birazdan başlarım, dedim.
Fen bilimleri hocası gülümsedi ve uzaklaştı. Neden birazdan başlayacağımı söylediğimi bilmiyordum ama madem dedim, o zaman başlamalıydım. 
İlk önce önümdeki renklerden hangilerini birleştireceğime baktım fakat hangilerini birleştireceğime karar vermiyordum. Aslında karar vermeyi pek sevmezdim. Çünkü kafamı ağrıtır ve zamanımı boşuna harcardı kararlarım. Bu yüzden hep ne denk gelirse onunla devam ederdim. Zaten denemelerde iki veya dört şık arasında kalınca gözlerimi kapatır, sorunun üzerinde elimi gezdirir ve hangi harf gelirse onu işaretlerdim ya da optik üzerinde kalemimi çeviri ve hangi şıkkın üstüne gelirse onu işaretlerdim. Aslında bu yöntemleri uygulayınca 10 sorunun 8 tanesini doğru yapardım. Aslında şimdi bunları anlatmayı da çok gereksiz buluyorum ama anlatasım geldi ve anlattım. Zaten sabah uyanıp alarmını kapatmaya üşenip de sonsuza kadar bu sese maruz kalmamak için alarmı kapatan birinden ne beklenirdi ki?
Neyse sanırım artık deneye başlamam gerekiyor. Sıvıları seçmek istemediğimden içimden ilk geçeni uyguladım yani hepsini birleştirmeyi. Ne kadar koyacağımı bilmediğim için de hepsini bir tane tüpe boşaltmaya başladım. Sırasıyla koyduğum renkler şunlardı: sarı, mavi, yeşil, kırmızı, pembe, mor, turuncu, (Aslında turuncu olup olmadığımı pek anlayamadım ama hem içimde pek sarıyı hissetmediğim için hem de 9 farklı tüpten biri olduğu için böyle dedim.) lacivert, kahverengi. İçine şeffaf iki madde daha koydum. Sonucunda siyah gibi görünen ama aslında koyu yeşil olan bir madde ortaya çıktı. Belki birazdan patlar diye düşünmüştüm ama patlamadı. Biraz hayal kırıklığına uğradım ama daha dikkatli bakınca sanırım bu hâlinden memnundum. Tam elime almış incelerken yanımdaki sırada oturan bir arkadaşım bir anda bağırmaya başladı:
-Hocam, yanımdaki iksir yapmış. Kesin bizim içeceklerimize koyup zehirleyecek. Hep bizden kurtulmak istediğini biliyordum. Bu sefer gerçekten çok ciddiyim. Kesin sonumuz geldi. Hemen okuldan atılmasını istiyorum.
Bu çocuk neden bu kadar psikopattı? Onu dövmeyi hep istemişimdir ama okul kuralları ve kendi etik kurallarım nedeniyle onu dövemiyordum. Bu kurallar neden olmak zorundaydı? Bana gıcıklık yapanları hemen yere serer ve ona cezasını verirdim ve bana bir daha sataşmak istemezdi. Kendi kendime koyduğum kuralları da tutmak zorundaydım zira bir keresinde bana ukalaca davranan birine cevabını vermiştim ama bana tutanak yazmışlardı. Eğer bana yazdılarsa o çocuğa da tutanak yazmaları gerekliydi. Kendisi kaşınmıştı ve düşünmeden davranmıştı. Şimdi bu aklıma gelince fen bilimleri hocasının gözünün önünde bu çocuğu fena dövesim gelmişti ama kendime hâkim oldum ve ona şunu söyledim:
-Çok fazla çizgi film izlemişsin. Eğer sana vurursam esnek bir madde olduğun için biraz yamulup eski hâline mi döneceksin?
Tabii çocuğun başkalarına pek tahammülü yoktu. Bu yüzden pek önemsemezdi. Bu cümleyi söyleyince herkesin bana baktığı hissine kapıldım ve kafamı kaldırınca aslında birkaç kızın yaptığı pembe maddeye baktıklarını ve birkaç erkeğin ise 100 lirasına iddiaya girmiş bir arkadaşının koyu mavi maddeyi içmesini merakla bekleyen çocukları gördüm. Yanımda oturan vatandaşın, kimse tarafından önemsemediğini görünce bana yan gözle baktığını gördüm. Aslında dürüst olmak gerekirse hissettim ve bu hisse kapıldığım anda yüzüme bir vatan gülüşü yayıldı. Sanırım bugün ilk defa gülümsemiştim.
Ders bitmişti ve herkes dışarı çıkmaya başlamıştı fakat ben yerimde oturmuş, çantamda kitabımı arıyordum. O sırada aklıma yanımdaki çocuğun bana verdiği o şahane fikir geldi ama acaba sadece onunkine mi koysaydım? Doğrusu çok komik olurdu. Yani daha doğrusu suyunun içine sıvımdan koyup o mutlu mutlu suyunu içerken ona suyunun içine zehir attığımı söyledikten sonra bütün dersi “ambulans çağırın yoksa burada can vereceğim” diye bağırarak kaynatması çok komik olurdu ama sadece küçük bir damla renkli su koymuş olurdum. 
Ben bunları düşünürken çoktan zil çalmıştı ve ben ise bir teneffüsümü kitapsız geçirmiştim. 
Son derse giriyorduk. Okuldan çıkmamız için sadece 10 dakika kalmıştı. Bu dersimizin bitmesi ve eve gitmemiz için 10 dakika boyunca dua edecektim. Çünkü zaman x2 hızla ilerliyordu ama pazartesi günleri bu taktik işe yaramıyordu. Zaten herkes pazartesi gününde bir iş olduğunu bana söylerdi ve ben de bu konuda diğerlerine katılıyordum. 
Yine düşlere dalmıştım ve son ders ise bitmişti bile. Yine herkes dışarı çıkıyordu ve ben de oturuyordum. Neden bu kadar aceleci oluyorlardı?  Servislerinin içinde diğerlerini beklerken sıkıntıdan patlamaya bu kadar mı meraklılardı? Gerçekten fazla merak zararlıymış. Yani benim çıkardığım sonuç bu. 
Eve gidip uyumak istiyordum ama eve gitmem için daha dört kişiyi bırakmamız gerekiyordu. Ne kadar sıkıcıydı. Eve giderken bunları düşünmeme ne gerek vardı ki? Keşke yapacak başka işim olsaydı. En azından kitabımı okuyabilirim fakat böyle uğraştırıcı işlere pek bulaşmak istemiyorum. Aslında okumayı çok istiyorum fakat kitabı çantamdan alıp iki sayfa okuduktan sonra kitabı aldığım yerine koyup da ne yapacaktım ki? İnsanlar nasıl bu işlere bulaşmaya cesaret edebiliyor hiç anlamıyorum ya da bunu anlamaya uğraşmayı pek istemiyorum.  
Benden önceki çocuk ineli üç dakika oldu ve benim inmem için daha iki dakika beklemem gerekiyor. Bu süre içinde ne yapacağımı hiç düşünmem fakat genellikle servisi süren kişi bana farklı farklı sorular sorar. Mesela: 
-Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?” 
(Halbuki bunu en az beş kere sordu.) 
-Derslerin nasıl?
 (Sanırım hala “kötü” cevabını almaktan bıkmadı.) 
-Neler izlemekten hoşlanırsın?
(Bu soruyu ben “anime” dedikten sonra suratını ekşitip homurdanmayı ve beni sinir etmekten hoşlandığı için soruyor.) 
-Kaç yaşındasın?” 
(Doğrusu bunu yedinci sınıf olduğumdan çıkarabilmesi gerek.) Bir de klişe sorusu: Adın neydi?  Bana göre bu adam aynı kelimelerin ezberletildiği ruhsuz bir robot ama bu pek de umurumda değil. Zaten hem okul hem de aile işleriyle ilgilendiğimden bunlar beni yeterince ilgilendirmiyor. Şimdi düşününce neden farklı bir servisle gitmiyorum? Önümde daha bir sürü seçenek vardı ama ben adamın ismi biraz komik olduğu için seçmiştim. Yani ismi komik, belki de kendisi de komiktir diye seçmiştim ama sanırım kendini bile güldüremiyor. Belki de komik biri olduğunu zannediyor aynı soruları sorarak. 
Eve gelmiştim. Tam elim yanımdaki koltukta duran çantama uzanmıştı ki diğer elimde bir ıslaklık hissettim. Sanırım okulda yaptığımız sıvıydı bu. Baktığımda sadece kapağının gevşediğini gördüm. Elime iki kere damlamıştı. Sanırım okuldaki çocuğun dediği gibi bir zehir yapmıştım fakat yapmamıştım. Neden böyle bir şey olsun ki? Aslında düşünmeye de gerek yok. Elimi üstüme silip temizleyebilirim. Biraz çok düşündüm ama sonra boş verip elimi sildim ve çantamı alıp servisten çıktım.
Tam merdivenlerden yukarı çıkıyordum ki bir anda durdum ve aklıma serviste ne zaman çantamı çıkardığım aklıma geldi. Ben böyle bir şeyi ne zaman yapmıştım? Hatırlamıyorum. Üşenmemiş miydim? Yaptığıma göre üşenmemişim. 
Bu soruları kendime sorduktan sonra aklıma şu geldi: ben çantamdan garip sıvıyı almıştım. Yoksa çantama koymamış mıydım ama neden elimde bunu gezdirmeye uğraşayım ki? Galiba düşünürken elime almış olmalıyım. Neyse, pek de önemli bir şey değil zaten. Tekrar yerine koyabilirim.
Eve girmiş ve kedimin yanıma gelip beni karşılamasını beklerken ayakkabımı çıkarıyordum. Bugün ne kadar da sıkıcıydı. Sadece fen bilimleri dersinde garip bir şey yapmıştık. O da yeterince heyecanlı değildi ve şimdi düşününce daha da sıkıcı geçmişti günüm. (Sanırım yine çok düşündüm.)
Sabah olmuştu. Okula yine gitmek zorundaydım. Neden okula gidiyoruz ki? Evden de öğrenebiliriz ama olmuyor. Zaten okulda hiç arkadaşım yok ve hiç mutlu değilim. (Başkalarına zarar geldiğinde ya da zorbaladığımda mutlu oluyorum ama onu saymıyorum.) evden eğitim alsaydım ne olacaktı? En fazla göz derecem artar veya sınıftakileri göremezdim. Bunlar da bana göre sorun değildi. 
Okula gelirken serviste bir şey yaşanmadı ama benden sonra servise binen kişi az kalsın üzerime oturacaktı. Servisle gelirken bir tek bu oldu ama okulda nedense biraz daha az fark edildim. Mesela ders başladıktan sonra öğretmen yoklama alırken beni yok yazdı ve buna kimse itiraz etmedi. Hatta yanımda oturan kişi de kafasını çevirip bana bir göz attı ve:
-Öğretmenim eğer şimdi gelmediyse daha gelmez, dedi.
Bunu dedikten sonra bağırarak:
-Öğretmenim ben buradayım, dedim. (Ben bunu derken yanımdaki vatandaşın bana ağzı açık bir şekilde bana baktığına yemin edebilirim)
Öğretmen arkasını dönüp bana garip bir şekilde birkaç saniye baktıktan sonra “tamam” dedi. Çok tuhaflardı ama neyse ki diğer kızlar ve erkekler kendi garip işleriyle uğraşırken bana dikkat etmemişlerdi.
Bu olaydan sonra bir olay daha yaşandı. 
Ben koridorda yürürken bir tane çocuk bana çarptı. Sonra da etrafına iyice baktıktan sonra özür dilemeden korkarak kaçtı. Ne olduğunu çocuk da anlamadı, ben de anlamadım. 
Bu olaydan sonra çocuğu öğretmenlerinin yanında ağlarken gördüm. Bu kadar abartılacak ne vardı ki? Altı üstü bana çarpmıştı. Acaba burnu falan mı acıdı? Ama çok sert çapmamıştı.  Ne yapmıştım? Benim mi suçum? Yoksa kötü kötü mü baktım? 
Aslında sınıfa girişim biraz zor oldu. Yani ben sınıfa girince kimse suratıma bakmadı veya ben yürürken çekilmediler ama ben “Geçebilir miyim?” dedikten sonra beni fark edip bana “Sen ne zaman geldin?” dediler ve çekildiler. Acaba ben mi gariptim yoksa onlar mı bugün farklıydılar. Bence sıkıntı bende çünkü her zaman bende oluyor zaten.
Bugün dikkat ettiğim şey inanların sadece ben konuşunca beni görmeleri olmuştu. Bunun nedeni de sanırım bugün sabah aynadan kendime bakmamamdı. 
Eve giderken az kalsın serviste yine üzerime oturuluyordu ama neyse ki yine burada olduğumu söyleyerek bu kazayı önlemiş olmuştum.
Eve girmek için kapıyı açtığımda kedimin beni uzaktan beni izlediğini gördüm. Neden böyle yaptığını bilmiyordum ama odama girip aynadan kendime baktığımda hiçbir şey göremedim. Biraz daha dikkatli baktığımda gerçekten de yoktum. Ardından biraz şarkı mırıldandıktan sonra hafif hafif belirmeye başladığımı gördüm ve sesimi artırarak söylemeye devam ettim ve tamamen belirdim. Anladığım kadarıyla konuştukça görünüyordum. Bunu ilk düşündüğümde biraz garip gelmişti ama okul konusunda düşününce çok harika bir güce sahip olduğumu düşündüm. Bu yüzden bunu değerlendirmeliydim ve aklıma ilk gelen fikir bu durumu öğretmenlerime bildirip bana evden ders vermelerini istemek olacaktı ve eğer böyle olursa evden ders dinlermiş gibi yapacaktım ama aslından alttan telefona bakacaktım.
Bu fikrimi uygulamak için okula gittiğimde ilk olarak fen bilimleri öğretmenimin yanına gittim. (Çünkü hepsi onun suçuydu ve ilk olarak onun bilmesi gerekiyordu.) Bu durumu söyledikten sonra dedi ki:
-Benim yanımda gel, seni müdürün yanına götürüp söyleyelim. 
Ardından beni kolumdan tutup götürdü. Müdürün yanına gittik ve durumu anlattım. Bana fikrimi sordu ve ben de tasarladığımı söyledim ve hiç düşünmeden “bunu bakanlığa bildirelim” dedi ve beni sınıfa yolladı.
Ertesi gün okula maskeli adamlar geldi ve beni alıp hastaneye götürdüler. Birkaç test yaptılar ve beni evime bıraktılar.
Aradan iki gün geçti ve hala okula gitmemiştim. Bundan birkaç gün sonra Türkiye genelinde karantina ilan ettiklerini duydum. Bunu duyunca artık düşünmemeye karar verdim ve hayatın tadını yanımda kalan doktor benzeri insanlarla geçireceğimi geçireceğimi düşündüm ama umursamadım. Çünkü artık okula gitmeyeceğim.
Keşke böyle düşünmeseydim. Çünkü artık okula gitmek istiyorum, her şeyin eskisi gibi olmasını istiyorum ama artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz.


Bilinçaltı Sarmaşığı: Gerçek Dünyaya Dönüş

BELİNAY COŞKUN

Bir varmış bir yokmuş … kimsenin bilmediği bir ülkede yaşayan devler doktor olmuş. Masallar gerçek olamaz diye bilirdim. Ta ki şimdiye kadar, kendimi çimdikliyorum olmuyor keşke bir kabus olsa diye dua ediyorum akabinde etrafıma bakıyorum ama bu ne bir kabus ne de bir hayal. Ben buradayım devler, periler, cüceler ülkesinde. Korkuyorum, çekiniyorum. Sonra bir gayret geliyor ama nafile. Kendimi bir türlü inandıramıyorum. Nasıl geldim en son neredeydim diye düşündüm. Hatırladığım tek bir şey vardı en son arkadaşım Piya’nın evindeydim. Acaba o da burada mı diye aramaya karar verdim. Piya, Piya neredesin Piya. Sonra bir ses duydum Piya nın sesiydi bu ama neredeydi. Sanki yer yarıldı da içine girdi. Bir ses daha duydum, uğultuluydu. Bir şey uçuyordu sanki. Bir uçan halı, evet şaka yapmıyorum. Üstelik Piya bu halının üzerindeydi Piya ya seslendim ve aşağı indi. Buradasın, iyi misin, beni tanıyabiliyor musun, buraya nasıl geldik, geri dönebilecek miyiz?
Sanki bütün sorular halay çekiyordu da başı ben çekiyordum sorularım ve ben Piya’nın önünde dizilmiştik fakat Piya sanki hep buradaymış gibi davranıyordu. Gayet mutlu, halinden memnundu. Piyanın bu kadar rahat olmasına şaşırmış biraz da korkmuştu. Piya’ ya: 
-Piya sen buraya daha önce geldin mi, buradan çıkabilir miyiz, dedim. Piya kendinden emin bir tavırla:
-Sen de kimsin, dedi sadece.
-Piya benim ben en yakın arkadaşın, hatırlamadın mı? Nasıl unutursun seninle ne makarna partileri ne kahve geceleri yaptık. Beni unutamazsın bu olamaz, 10-Z sınıfını da mı unuttun. Peki Diller Konuşur Lisesi. Lütfen, lütfen Piya. Beni hatırla? 
Aynı cevap:
-Seni tanımıyorum, dedi. 
O an fark ettim gözümün kendini tutamadığını. Ağladım, hem de hiç istemediğim kadar. Kesinlikle çirkin görünüyordum. Sarı ile kahverengi karışık saçlarım yüzüme çarpıyordu. Yeşil gözlerime engel olamıyor pıt pıt akıyordu gözyaşlarım. Ağladıkça ağlayasım geliyor. Oysa o benim en yakın arkadaşım, beni hatırlamaması normal değil. Oturdum, sırtımı bir şatonun duvarına verdim. Yine bir ses, piyanın sesi…Olmamalıydı yine kandırılıyordum, o kişi beni tanımıyordu. Ama bu sefer endişeliydi, bir umut kafamı kaldırdım. Bu piya endişe dolu bakıyordu.
-MİYA.
2. Bölüm: Nasıl Kurtulacağız
        Piya beni tanıyordu, o zaman biraz önce gördüğüm kişi kimdi? Piya’ ya:
-Biraz önce seni gördüm beni tanımadın.
-Ah o ben değilim ki o benim ikizim.
-Ama senin ikizin yok.
-Evet ama burası masallar diyarı bilinç altımız. Burada herkesin ikizi olur. Ama şuan sorun bu değil, buraya nasıl geldik geri nasıl döneceğiz, asıl mesele bu olmalı.
3. Bölüm: Sen Nereden Çıktın
İkimiz bir olup buradan çıkmaya çalışmalıydık. Yoksa belki de sonsuza kadar burada… Sonunu tamamlamak istemiyordum. Hem çok korkuyor hem de nasıl çıkacağımızı düşünüyordum. Ben derin düşüncelere dalmışken Piya,
-Sen de benim duyduğumu duyuyor musun?
     Mert’in sesiydi bu, Piya nın kardeşi Mert. Burada ne işi vardı? Yoksa Bütün herkes mi buradaydı? Mert;
-Off, abla ya, sizde mi geldiniz buraya?
-Siz de derken sen burayı biliyor musun?
-Elbette işte karşınızda Bilinç altı hayaller diyarı; devler, periler, cadılar, büyücüler…Her şey masallardan ibaret burada.
Mert buraya nasıl daha önce gelmişti. Daha önce geldiyse nasıl gidileceğini de bilirdi.
-Mert sen burayı nereden biliyorsun buraya nasıl geldik ve nasıl döneceğimizi de bilirsin. Bilirsin değil mi?
-Yanii. O iş biraz zor olacak ama çıkacağız merak etmeyin, Mert hiç korkmuyordu. Piya merte ikinci kez sordu,
-Mert buraya nasıl geldik, hadi söyle ama.
Mert biraz çekindi kızardı. Ve istemeden de olsa şu cümle döküldü ağızından
-Benim yüzümden. Bir bilgisayar oyunu, aslında onun yüzünden de olabilir. Miya abla bizdeyken bu oyunu oynuyordum, o yüzden gelmedim yanınıza. Geçenlerde bu oyunda yeni bir bölüm atladım. Masallar diyarı. İşte biz bu bölümün içerisindeyiz. Ama can sıkıcı tarafı bilgisayara ışınlanmadık. Yani oyunun içerisinde değiliz. Bu şu demek; biz gerçekten masallar diyarındayız. Oyunda ki bir şiiri okuyorum,
Masallar diyarında bul bir sarmaşık
Sarmaşığı bir deve ver
O sana verecek bir ışık
Yol gösterecek gerçek dünyaya.

24 Mart 2026 Salı

KEDİLERİN SANATTAKİ YERİ

            
Nil ATEŞ
Bölüm 1: Kediler Sanatta Var mıydı?
Bilimsel araştırmalar, insanların sanatta kedi gördüklerinde beyinlerinde mutluluk ve merak merkezlerinin birlikte aktive olduğunu göstermiştir. Bir resim veya heykeldeki küçük bir kedi detayı, bakış açımızı tamamen değiştirebilir.
Kediler, insan kültüründe ve tarihinde her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Sanat tarihinde, kedilere aklınıza gelmeyecek sembolik anlamlar yüklenmiştir; örneğin Antik Mısır’da kutsal sayılmışlardır. Sembolik olarak özgürlük, zarafet ve gizem simgesi olarak da kullanılmışlardır.
Sokaklarda, kitaplarda, çizgi filmlerde, internette ve evimizde kediler her yerde karşımıza çıkar. Ama ya tablolar, heykeller ve diğer sanat eserleri? Kediler, sandığımızdan çok daha fazla şekilde karşımıza çıkabilir.
Bu bölümde, kedilerin sanattaki yerini ve ne için, nasıl kullanıldığını inceleyeceğiz.
Bölüm 2: Temel Bilgiler
Kedilerin sanattaki yeri, tarih boyunca farklı kültürler ve dönemlerle paralellik göstermiştir. Antik Mısır’da kediler kutsal sayılmış, evleri korudukları ve tanrısal bir simge oldukları düşünülmüştür.
Orta Çağ Avrupa’sında genellikle uğursuzlukla anılsalar da bazen evcil dost olarak sembolize edilmişlerdir. Japonya’da ise iyi şansı ve refahı simgeleyen figürler ortaya çıkmıştır; ünlü örnek “Maneki-neko” (şans kedisi)dir.
Kediler, sanatta belli dönemlerde daha fazla öne çıkmıştır. Orta Çağ’da az yer almış olsalar da, gizli figürler olarak kullanımları dikkat çekicidir. Rönesans’ta ise tablolar genellikle gizli mesaj, zarafet veya ev hayatını simgelemek için kedi figürleriyle zenginleştirilmiştir.
Sadece eski zamanlarda değil, modern sanatta da kediler kendilerine yer bulmuştur. Ressamlar ve illüstratörler kediyi özgürlük, bireysellik ve mizah sembolü olarak sıkça kullanmıştır.
Kedilerin sanattaki yerini daha iyi anlayabilmek için bazı temel terimleri bilmek gerekir:
Motif: Tekrarlanan ve belirli bir anlam yüklenen görsel unsur. Örneğin kedi unsuru, ağaç unsuru veya kutsal ışık unsuru, farklı tablolar arasında farklı veya benzer şekilde tekrar edebilir.
İkonografi: Sanat eserlerindeki sembol ve figürlerin anlamlarını inceleyen disiplin.
Sembolizm: Nesnelerin veya figürlerin, kendi görsel anlamlarının ötesinde başka anlamlar taşımaları. Örneğin, kedi sembolü, güneş sembolü, 3, 7, 5, 40 sayıları veya kare ve kayın ağacı sembolleri.
Bölüm 3: Günümüzde Kediler
Kediler günlük yaşamımızda da her yerdedir. Sokaklarda, evlerde, kitaplarda, çizgi filmlerde ve internet içeriklerinde sıkça karşımıza çıkarlar. Eğer evde bir kediniz varsa, en az bir kez onu gözlemlemiş ve davranışlarını incelemişsinizdir.
Kedilerin en yoğun kullanıldığı alanlardan biri de popüler kültürdür. Garfield, Hello Kitty, internet memeleri (“Grumpy Cat” gibi)… Bunlardan en az birini daha önce duymuş veya görmüşsünüzdür. Bu karakterlerin bazı ortak yönleri vardır: Sevimlidirler, bazen gizemli, bazen de esprilidirler. Aslında bu özelliklerin çoğu, gerçek kedilerden alınmış ve karakterlere dönüştürülmüştür. Evlerimizdeki kediler de çoğu zaman sevimlidir; bazı hareketleri gizemli görünür, bazen de kahkahalara boğar.
İnsan beyninin kedi figürlerine karşı özel bir duyarlılığı vardır. Sanatta veya görsel içeriklerdeki kedi figürleri, beynimizde mutluluk, merak ve dikkat merkezlerini aktive eder. Bu nedenle bir sanat eserindeki kedi, okurun dikkatini çeker ve eseri daha derin bir şekilde algılamasını sağlar.
Sanatçılar, günlük hayatta gördükleri veya etkilendikleri kedilerden ilham almıştır. Örneğin evde beslenen bir kedi ya da sokakta rastlanan bir kedi, ressamın fırçasında bir motife dönüşebilir ve resme anlam katar.

Bölüm 4: Örnekleme ve Analojiler
Kediler için bazı genel benzetmeler ve analojiler vardır; bunlar resimi algılama biçimimizi etkiler.
Kediler özgürlük simgesidir; sanatçının fırçasında kendini ifade etme özgürlüğünü temsil ederler. Aynı zamanda gizem ve merak simgesidirler. Tabloda küçük bir detay olarak izleyicide farklı anlamlar uyandırabilirler. Zarafeti de temsil ederler; hareketleri, duruşları ve tavırları tabloya estetik bir değer katar.
Bu konuda ünlü sanat eserlerinden birçok örnek bulunmaktadır.
Örneğin, Jan van Eyck’in “Arnolfini Düğünü” (1434) tablosunda arka plandaki küçük kedi figürü, evin bereketini ve sahiplerinin sosyal statüsünü simgeler. Édouard Manet’in “Olympia” (1863) tablosunda kedi, resimdeki özgür ve bağımsız karakteri pekiştirir. Tsuguharu Foujita’nın Japon modern resimlerinde ise kediler, hem zarafet hem de mizah unsuru olarak kullanılmıştır.
 
Bölüm 5: İlginç Bilgiler
Rönesans tablolarında kedi figürleri genellikle gizli mesaj iletmek için kullanılmıştır. Örneğin, bazı tabloların arka planındaki kedi, ev yaşamını, sadakati veya evdeki kadın figürüyle ilgili mesajları sembolize edebilir. Orta Çağ’da bazı sanatçılar kedi figürlerini sadece izleyicinin dikkatini çekmek için eklemişlerdir. Bu figürler çoğu zaman gizli ve küçük detaylardır.
Küçük kedi detayları, izleyicide merak, şaşkınlık veya sevimlilik hissi uyandırır. Bu sayede okur, sanat eserine daha uzun süre odaklanır ve eserle bir bağ kurar.
Örneğin Japonya’daki Maneki-neko (şans kedisi) küçük bir figürdür ama güçlü duygusal ve kültürel anlam taşır. Avrupa’daki Rönesans ve Barok tablolarında ise kedi figürleri, bazen bir aile portresinde gizli mesaj iletmek için kullanılmıştır.

Bölüm 6: Temel Bilgilerin Tekrarı
Kediler insan kültüründe ve tarihinde özel bir yere sahiptir. Antik Mısır’da kutsal görülmüş, Orta Çağ’da ya uğursuz ya da evcil bir dost olarak tanımlanmış, Japonya’da ise Maneki-neko olarak iyi şansı temsil etmiştirler.
Sanatta kediler belirli dönemlerde öne çıkmıştır. Orta Çağ’da gizli figürler, Rönesans’ta gizli mesaj ve zarafet, Modern sanatta ise özgürlük, bireysellik ve mizahı temsil etmişlerdir. Takvim değiştikçe kediler, sanatta bambaşka anlamlarla yaşamışlardır.
Kediler bir motiftir, çünkü tekrarlanan bir görsel unsurdur; farklı tablolarda farklı veya benzer şekilde tekrar edebilirler. Aynı zamanda bir semboldür; kendi görsel anlamlarının ötesinde başka anlamlar taşırlar. Ayrıca kediler, ikonografi için de önemlidir. İkonografi, sanat eserlerindeki sembol ve figürlerin anlamlarını inceleyen disiplindir.
Örnekler: Jan van Eyck’in “Arnolfini Düğünü” (1434) tablosunda küçük kedi, evin bereketi ve sosyal statüyü simgeler. Édouard Manet’in “Olympia” (1863) tablosunda kedi, özgür ve bağımsız karakteri pekiştirir.
İnsan beyninde kedi figürleri mutluluk, merak ve dikkat merkezlerini aktive eder. Küçük kedi detayları, izleyicide bağ kurmayı ve eseri daha derin algılamayı sağlar.
Bölüm 7: Bir Sebebi Var mı
Kedilerin kullanıldığı daha az bilinen sanat eserleri de vardır. Örneğin, Giovanni Battista Tiepolo’nun bazı Barok tablolarında kediler genellikle küçük detaylar olarak yer alır; ancak tabloya mizahi veya sosyal mesaj da katar. Japonya’da Edo döneminde ise kediler, günlük yaşam ve şenlik sahnelerinde sıkça kullanılmıştır. Bazen sadece sevimlilik için değil, toplumsal mesaj vermek amacıyla da çizilmişlerdir.
Batı sanatında kediler genellikle gizli mesaj, zarafet veya ev yaşamını temsil eder. Doğu sanatında ise kediler hem şans hem mutluluk hem de bazen mizah unsuru olarak işlev görür. Kedilerin anlamı sadece döneme değil, kültüre de bağlı olarak değişir.
Bazı modern illüstrasyon ve çizgi romanlarda kedi figürleri bilinçli olarak gizli mesaj veya sürpriz öge olarak yerleştirilir. Örneğin, internetteki Easter egg benzeri kedi detaylarını görmüşsünüzdür. Peki bu kediler neden oradaydı? İzleyiciyi ödüllendirmek için mi konulmuşlardı, dikkati toplamak için mi? Mizah unsuru muydu, yoksa gizli mesaj mı taşıyordu? Ve neden özellikle kediler seçilmişti?
Bölüm 8: Sonuç
Kediler, sandığımızdan çok daha fazla şekilde karşımıza çıkabilir. Çok ilginç anlamlar taşıyabilir ve tabloların algılanışına yeni bakış açıları katabilir.
Bu yazı, kedilerin sanatta nasıl kullanıldığını inceledi.
Sanatta kedi figürleri genellikle hangi anlamları taşımıştır? Peki, net bir cevabı var mıdır, yoksa zaman makinesinde bastığımız her tuş yeni bir sayfa mı açar? Cevapları gizli mesaj, zarafet, mizah veya şans olarak sıralayabiliriz. Ama çok daha fazlası da olabilir.
Sizce bir tabloda kedi figürü neden gizli bir şekilde yerleştirilmiş olabilir? Bunun psikoloji ve nörobilimle ilgisi var mıdır, gizem için mi yapılmıştır, yoksa bambaşka bir sebep mi vardır?
Kendi gözlemlediğiniz bir kedi davranışı, bir sanat eserine ilham verebilir mi sizce?
Bir sonraki gördüğünüz tabloya bakarken, kedi figürünün size ne anlattığını düşünün. Belki de fark ettiğinizden çok daha fazlasını anlatıyordur.













18 Mart 2026 Çarşamba

Koşullanmış Psikosomatik Stres Yanıtı

Nil Ateş

Zihin Bedeni Etkileyebilir mi?
Okul mu açıldı, Hastalıklar mı?
Ayça derslerinde başarılı bir öğrencidir. Araştırmayı sever, öğrenmekten keyif alır. Sorun “okulu sevmemek” değildir. Ancak okul açıldığı anda bir şey değişir.
Burnu tıkanır.
Boğazı hassaslaşır.
Halsizlik başlar.
Yaz tatilinde ise sapasağlamdır. Koşar, güler, gelişir.
On beş tatilde tek bir belirti görülmez
Takvim değişir.
Beden değişir.
Belirtiler başlar.
Bu tesadüf müdür?
Yoksa zihin, bazı ortamları fark edilmeden “tehdit” olarak kodlayabilir mi?
Ve bu kodlama bağışıklık sistemini gerçekten etkileyebilir mi?
Bu metin, zihinsel süreçlerin bedensel tepkilere nasıl dönüşebileceğini inceleyen bir analizdir.
Psikosomatik Süreç Nedir?
“Psikosomatik” kavramı, zihinsel süreçlerin bedensel belirtiler oluşturabilmesini ifade eder. Bu, belirtilerin hayali olduğu anlamına gelmez. Aksine, ölçülebilir biyolojik değişimlerin psikolojik süreçlerle tetiklenebilmesidir.
Stres yalnızca bir duygu değildir; aynı zamanda biyolojik bir yanıt mekanizmasıdır. Beyin bir durumu tehdit olarak algıladığında stres hormonları artabilir, otonom sinir sistemi aktive olabilir ve bağışıklık sistemi dengesi geçici olarak değişebilir.
Ortaya çıkan belirtiler gerçektir:
Burun tıkanıklığı
Mukus artışı
Halsizlik
Boğaz hassasiyeti
Mide rahatsızlıkları
Bu belirtiler gribe oldukça benzer. Hatta çoğu zaman “Yine mi hasta oldum?” sorusu akla gelir. Ancak temel fark şudur:
Enfeksiyon genellikle bir virüs ya da bakteri kaynaklıdır ve belirli bir süre içinde seyreder.
Psikosomatik yanıt ise tekrar eden stres mekanizmasının fizyolojik yansımasıdır.
Zihin hastalık “uydurmaz”; ancak alarm sistemini gereğinden uzun süre açık tutabilir.
Bu tür etkileşimler, zihin–sinir sistemi–bağışıklık sistemi ilişkisini inceleyen psikoneuroimmünoloji alanında araştırılmaktadır.
Beyin Nasıl Öğrenir? (Klasik Koşullanma)
20. yüzyılın başında fizyolog Ivan Pavlov, köpeklerle yaptığı deneylerde birlikte tekrar eden olayların beyinde bağlantı kurduğunu göstermiştir.
Başlangıçta doğal refleks şudur:
Yemek → Salya
Ancak her yemek öncesinde zil çalınmaya başlar. Ve eşleştirmeler farklılaşır.
Zil → Salya
Yani beyin, birlikte yaşanan olayları eşleştirir. Buna klasik koşullanma denir.
 Eğer okul ortamı tekrar eden stres deneyimleriyle eşleşmişse, beyin şu bağlantıyı kurmuş olabilir:
Okul → Tehdit
Tehdit algısı başladığında stres yanıtı devreye girer. Bu yanıt bağışıklık dengesini etkileyebilir ve fiziksel belirtilerin ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir.
Burada söz konusu olan, “uydurulan” bir hastalık değil; öğrenilmiş bir fizyolojik alarm tepkisi olabilir. Bu tablo, koşullanmış psikosomatik stres yanıtı olarak değerlendirilebilir.
Hipotezleri Test Edelim
Bilim, ilk açıklamayla yetinmez. Alternatifleri değerlendirir.
Hipotez 1: Mevsimsel enfeksiyon
Kış aylarında enfeksiyonların artması beklenen bir durumdur. Ancak şu sorular önemlidir:
Belirtiler yalnızca okul günlerinde mi başlıyor?
Hafta sonu azalma gösteriyor mu?
Tatil döneminde tamamen kayboluyor mu?
Aynı ortamda bulunan herkes benzer sıklıkta hasta oluyor mu?
Doktor muayenesinde aktif enfeksiyon bulgusu saptanmış mı?
Ayça’nın durumuna bakıldığında:
On beş tatil gibi kışın yoğun olduğu dönemlerde belirtiler belirgin şekilde azalıyor.
Belirtiler çoğunlukla okul günlerinde ortaya çıkıyor.
Hafta sonu azalma gözleniyor. Aynı ortamda bulunan herkes benzer sıklıkta hasta olmuyor.
Doktor muayenelerinde aktif bir enfeksiyon bulgusu saptanmıyor.
Bu veriler enfeksiyon ihtimalini tamamen dışlamaz; ancak tek başına yeterli bir açıklama sunmadığını gösterir.
Hipotez 2: Kalabalık ortam
Kalabalık enfeksiyon riskini artırabilir. Ancak yaz tatilinde sosyal temas artmasına rağmen belirtilerin ortaya çıkmaması, yalnızca “kişi sayısı” değişkeninin açıklayıcı olmadığını düşündürmektedir.
Ayça yaz boyunca daha fazla kursa katılmış, daha fazla sosyal etkileşim yaşamış ve daha fazla misafirliğe gitmiştir. Buna rağmen belirtiler gözlenmemiştir.
Hipotez 3: Gizli enfeksiyon
Belirtiler grip benzeri olduğundan enfeksiyon ihtimali doğal olarak akla gelir. Ancak doktor raporlarında aktif viral ya da bakteriyel enfeksiyon bulgusuna rastlanmamıştır. Ateş, laboratuvar göstergeleri ya da belirgin enfeksiyon belirtileri saptanmamıştır.
Bu durum, belirtilerin tamamen biyolojik olmadığı anlamına gelmez; fakat enfeksiyonun birincil neden olmadığını düşündürür.

Sonuç
Ayça’nın yaşadığı durum, mevcut gözlemler ışığında en olası açıklama çerçevesinde değerlendirilmiştir. Belirtilerin belirli bir ortamla sistematik şekilde eşleşmesi, koşullanmış psikosomatik stres yanıtı olasılığını güçlendirmektedir.
Her birey aynı tepkiyi vermez. Çünkü stres algısı ve duyarlılık düzeyi kişiden kişiye değişir.
Bu tür durumlarda önemli olan, belirtileri küçümsemek ya da “sadece psikolojik” diyerek geçiştirmek değildir. Zihinsel süreçlerin bedensel sistemler üzerindeki etkisi bilimsel olarak araştırılan bir alandır.
Psikoneuroimmünoloji alanındaki çalışmalar, stresin bağışıklık sistemi üzerinde düzenleyici etkileri olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle bazı fiziksel belirtiler yalnızca enfeksiyonla değil, öğrenilmiş stres yanıtlarıyla da ilişkili olabilir.
Elbette bu değerlendirme kesin bir tanı değildir; gözlemsel bir analizdir. Ancak bilim çoğu zaman kesinliklerle değil, güçlü olasılıklarla ilerler.
Ve bazen takvim değiştiğinde değişen yalnızca günler değildir. Beden de öğrenir.
Ama bu her zamna kalıcı değildir. Eğer insan ve zihin, değişmek isterse kendini yeniden kodlayabilir.