sivas bilim ve sanat merkezi atölye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sivas bilim ve sanat merkezi atölye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2026 Perşembe

BİÇARE

Semih Yılmaz 
 
Çaresizlik çok kapsamlı bir kelime
Bazen bir sınavda çaresizsin
Bazen bir rüyada
Bazen yazarken
Bazen konuşurken

Çaresiz olmadığında insan
Anlamıyor çaresizliği
Ama bazen bir hastanede
Bazen bir teselliye
Gücü yetmediğinde
Çaresizlik gelip buluyor
İnsanı her şeyden çok yoruyor

Ölüm dışında her şeyin 
Bir çaresi var diyorlar
Demek ki gerçekten
Çaresizlik nedir bilmiyorlar

12 Mayıs 2026 Salı

BİR DÜNYANIN ÖNÜNDE

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM    YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK
 
Hızlı hızlı yürüyebiliyordu fakat henüz uçmayı tam olarak beceremiyordu. Zaten kanatları onu taşıyacak kadar büyük değildi. Oysa çok küçük bir gövdesi vardı ancak kanatları gövdesinden de küçüktü. Kabuğunu kırarak dünyaya merhaba diyeli birkaç hafta olmuştu. Dünyaya gözlerini açar açmaz etrafına bakmıştı ve kardeşlerini görmüştü. O zamanlar hiçbirinin uçabileceğini düşünmemişti fakat kardeşleri artık uçabiliyordu kısa mesafeli de olsa. O, uçamıyordu. Uçamadığını gören annesi de hayli tedirgindi onun için. Kardeşleri artık kendi başlarına beslenmeye başlamıştı fakat o, halen annesinin ona yiyecek bir şeyler getirmesini bekliyordu. Aslında yuvadan inecek olsa beslenme sorunu yoktu fakat annesi onları özellikle Limon adlı kediden uzak durmaları konusunda sürekli uyarıyordu. Limon ne demekti bilmiyordu. Bu ismi, bu kediye kim vermişti, bunu da bilmiyordu. Çok düşünmüşler miydi acaba? Bir gün yuvanın kenarından annesi Limon’u gösterdi. Kocaman bir kediydi ve kocaman dişleri vardı. Yalnızca onların yuvalarına bakmıyordu, uçan her şeyle ilgileniyordu. Rengi sarı ve beyaz karışımı bir şeydi. Çok korkunç görünüyordu. Kardeşlerini ve onu bir hamlede yutabilecek kadar büyük bir ağzı ve uzun bıyıkları vardı. Annesi bile korktuğuna göre tehlikeli biriydi Limon. 
Günler geçiyor fakat o sadece zıplayabiliyordu. Bir türlü kanatlarını kullanmayı öğrenememişti. Annesi usanmış gibiydi ona yiyecek bir şeyler getirmekten. Kardeşleri de hiç kardeş gibi davranmıyordu. Hatta zaman zaman şöyle diyorlardı:
-Seninle yumurtadan çıkan herkes artık kendi başına uçabiliyor. Bu ne tembellik Allah aşkına. 
Bu sözler küçücük kalbini perişan ediyordu. Bir şekilde öğrenmeliydi uçmayı. Gece gündüz demeden kanat çırpmaya başladı. Hatta yuvasının dışına da çıkabiliyordu fakat kendini boşluğa bir türlü bırakamıyordu. Aslında onun korkusu biraz da Limon’du. 
O gün sabahın ilk ışıklarıyla yuvadaki herkes havalanmıştı. Bir süre sağa sola baktı ve yeniden uçma provalarına başladı. Ne yaptıysa bir türlü olmuyordu. Üstelik yuvanın dışına da çıkmıştı ve Limon pusuda bekliyordu. Bir tercih yapmalıydı ya uçmayı öğrenecek ya da Limon’a yem olacaktı. Tüm cesaretini topladı ve kendini aşağı doğru bıraktı. Ne yapsa ne etse bir türlü başaramıyordu. Biraz savrularak biraz uçarak çimler üzerine düştü. Neyse ki bir yeri kırılmamıştı. Çimler üzerinde yürümek ayrı bir keyifti. Sevmişti toprağı, yeşilliği fakat ya Limon? Limon görürse, koşup gelirse... Bir süre kendine saklanacak yer aradı ve ardını döndüğü bir anda Limonun kocaman burnuyla karşılaştı. Limon’un bir patisi havadaydı ve kuyruğunu sallıyordu. Yavaşça ona yaklaştı ve kokladı. Bu esnada gözlerini kapatmıştı küçük serçe. Bir süre gözlerini açmadan bekledi. Gözlerini tekrar açtığında Limon halen başucundaydı ama biraz daha sevimli bir eda ile bakıyordu. Tam kaçmayı düşünmüştü ki Limon önüne geçti. Yön değiştirdi fakat Limon yine önüne geçti. Bu esnada annesi durumu fark etmiş olmalı ki biraz yukarıdan uçarak seslenmeye başladı:
-Yavrum sen ne geziyorsun burada? 
-Uçacağım anne, birazdan uçmayı bekliyorum, dedi.
Bu esnada Limon’un kendine zarar vermek gibi bir düşüncede olmadığını da anladı. Toprakta, çimende yiyebileceği şeyler aramaya başladı. Bir türlü yiyecek bir şey bulamamıştı ve annesi tepesinden ayrılmıyordu. Bir kez daha ardına döndüğünde Limon’un ona yiyecek bir şeyler getirdiğini gördü. Limon’un getirdiği şeyler gerçekten de hoşuna gitmişti. Annesi ise yukarıdan durumu hayretle izliyordu. Limon bir süre sonra uzaklaştı ve annesi yanına gelerek onu uçması için teşvik etmeye başladı. Biraz öz güveni yerine gelmişti. Artık daha yükseğe sıçrayabilecek gücü vardı. Birkaç denemeden sonra havalanmayı başarmıştı. Çok kısa bir süreliğine havada kalmıştı lakin yere çakılması uzun sürmedi. Bir daha, bir daha, bir daha... Hiçbir şey değişmiyordu, hep aynı sonuç. Fakat en azından yuvasının yakınındaki bir duvara kadar uçabiliyordu. Önce duvara doğru uçtu. Bu kez çakılmamıştı. Biraz dinlendikten sonra yuvaya uçtu. Nefes nefese kalmıştı fakat çok mutluydu. Artık annesinin ona yiyecek getirmesine gerek kalmayabilirdi. Kendini çok yorgun hissediyordu. Vakit öğleye yaklaşmıştı. Kardeşleri onu  yuvadan izlemişler ve çok korkmuşlardı. Limon’un bu kadar iyi kalpli bir kedi olması onları şaşırtmıştı. Bir süre bütün aile öğlen uykusuna yattı. Uyandıklarında kardeşlerinden biri sordu:
-Anne, Limon neden kardeşimize zarar vermedi. Hani o tehlikeli biriydi?
Annesi bir süre düşündü. Aslında bu sorunun cevabını o da bilmiyordu. 
-Limon’un tok bir vaktine denk gelmiş olabilir diye düşünüyorum, dedi annesi ve ekledi:
-Bir kez sizden birine iyi davranması onun tehlikeli bir canlı olduğu gerçeğini değiştirmez. Belki de kardeşiniz şanslı bir günündeydi. 
Akşama doğru tüm aile yeniden yuvadan havalandı. Bu kez küçük serçe önce duvara indi, sonra yere kondu. Limon ortalarda yoktu. Birkaç denemeden sonra artık uçuyordu hem de tek hamlede yuvaya çıkabilecek kadar uçabiliyordu. Önünde keşfedilmeyi bekleyen büyük bir dünya vardı. Tehlikelerle ve iyiliklerle dolu bir dünya. 

MEKTUP

 Ertan Abdülkadir Erdoğan 

                            Furkan için
Tam hiç mektup yazmadığımı düşünüyordum ki
Beşinci sınıf, ikinci döneminde
Okulun açıldığı üçüncü haftada
Bir perşembe günü
Dersin yirmi ikinci dakikasında
Ödev gereği bir mektup yazdığımı anımsadım
Sadece ödev gereği
Durdum ve düşündüm
Gerçekten de ben kimseye
Mektup yazmamışım hiç
Dersleri saymazsak eğer

Düşündüm günün birinde yazar mıyım 
Galiba cevabım hayır
Gerçekten de ben kimseye
Hiç mektup yazmadım

9 Mayıs 2026 Cumartesi

BÜYÜK SESSİZLİK

 Kerim Yuvacı 

Bir insan en fazla ne ister
Kimi para kimi şöhret 
Fakat ben sessizlik istiyorum
O kadar da zor değil aslında
Sessiz olmak
Ama nedense zor geliyor
Konuşmadan edemiyor
Bu kolay şey 
İnsana zor geliyor
İstediğim tek şey sadece sessizlik
Büyük bir sessizlik

5 Mayıs 2026 Salı

Hayal

İbrahim Gül 
 
Eğer eski çağlarda yaşasaydım
Bir atım olsun isterdim simsiyah
Belki Kömür koyardım adını
Sürerdim yokuşlar diyerek Allah Allah

Ama eski çağlarda yaşamıyoruz
Atlar artık köylerde bile yok
Her yerde araçlar, motorlar
Gürültüsü olsa da çok

Eski çağlarda değiliz ve ben
Bir arabam olsun istiyorum sarı
Yokuşlarda yorulmasın
Rüzgarlarla yarışsın
Belki Limon koyarım adını

Bir araba, çok şey istemiyorum
Bir araba, at yerine
Gitmek için her an
Canımın istediği yere

ENDİŞE

Ali Çağhan Yılmaz 
Nereye adım atsam ne yana dönsem
Hep içimde bir endişe
Bir korku
Alay edecek sanki kime söylesem

Tam unutacakken onu son anda hatırlamak
Ya da hiç unutmayıp bir korkuyla dolaşmak
Her sene düşüncelerim aynı
Bilmiyorum nasıl olacak

Bakarken bir çeşmeye
Ya da yürürken yağmurlu bir günde
Uyurken, uyanıkken
Eğlenirken, koşarken hep bir endişe içimde
Geçmeyen
 
Sen geldiğin zaman hep aynı şeyler oluyor
Dudağım çatlıyor susuzluktan
Bazen başım dönüyor açlıktan
Korksam da orucumun kaçacağından
Yine de seni seviyorum 
Seviyorum kutlu ramazan

Özgürlük Nedir

Feyza Duran
 
Herkesin dilinde aynı kelime:
Özgürlük...
Kıymetli bence de
Fakat düşünüyorum sokakları görünce
Özgürlük
Dilediğin gibi dolaşmak, gezmek
Her istediğini yapmak mıdır
Özgürlük yasalara uymamak 
Başkalarının hakkını görmemek midir
Özgürlük
Kuralları çiğnemek
Adaletli bilmemek midir
Özgürlük
Başkalarının fikirlerini görmemek
Sadece kendi fikirlerini ifade etmek midir

Herkesin dilinde aynı kelime:
Özgürlük...
Anlamı başka belki de
Bu kelimenin 
Herkesin sözlüğünde 

Yağınca Yağmur

Feyza Duran

Yağınca yağmur
etrafı kaplar bir toprak kokusu
Bazı söylentilerde denilir ki
aslında bu insanın gerçek kokusu

Yağınca yağmur
Değişir zaman duygusu
Tam öğlenin ortasında
Bir bakmışız akşam saatlerinin sonu

Yağınca yağmur
Belki dağlarda bir coşku
Ama dünyanın başka bir yerinde
Belki bir yoksul evde
Yaşanır ıslanmak korkusu

Yağınca yağmur
Kimine bereket kimine rahmet
Kimine yalnızlık kimine uzak bir anı
Yağmur 
Sanki çağırmakta hep yanımızda olmayanı

Yağmur neyse de 
Gök gürültüsü var bir de
Saçak altındaki kuşlara
Beşikteki çocuklara 
Ansızın gelen ürperti

Yağmur yağınca
Doğa kendini yenileyince
Dünya güzel, her şey güzel
Yine de

21 Nisan 2026 Salı

Sessizlik

 Çiğdem Soydağ

Bazı insanları anlamak çok zor
Yalnızca dünya kendilerinin sanıyorlar
Bazıları hayatı böyle yaşıyor
Oysa başkaları da var dünyada

Bir sırada otururken
bir serviste Giderken 
Ya da kocaman okulda
Duymak aynı sesleri ne kötü

Oysa hayat bazen dinginlik istiyor
Bazen durup düşünmek istiyor
Kahkahalar her zaman işe yaramıyor
İnsan kimi zamanlar
Sessizliği dinlemek istiyor

10 Nisan 2026 Cuma

BAŞKA BİRİ

 Ebubekir Çakmak

I. Benzersizliğin Keşfi

Başka çocuklara hiç benzemediğini söylüyorlardı sürekli. Başka çocuklar küçük şeylerle mutlu oluyordu ama o, hiç olmamıştı. Başka çocuklar yemek seçerdi ama o, hiç yemek seçmeyen biriydi. Başka kardeşini kıskanırdı ama o, hiç kıskanmaz aksine çok severdi. Ne zaman yeni birileri gelse evlerine ya da bir düğünde, cenazede birileri görse hep aynı şeyi söylüyorlardı: Bu çocuk başkalarına hiç benzemiyor. 
Henüz dördüncü sınıfa giden bir çocuk, diğerlerinden ne kadar farklı olabilirdi ki? Bazen aynada kendine bakıyordu ama hiçbir fark göremiyordu arkadaşlarıyla kendisi arasında. Mesela boyu Ebubekir’le aynıydı. Saçlarının rengi ise Ferhat saçlarıyla aynıydı. Gözleri Yiğit’in gözlerinin rengindeydi. Peki ama farkı neydi başlarıyla? 
Artık kendisinin başkalarından farklı biri olduğuna neredeyse inanmaya başlamıştı lakin bu farkın ne olduğunu bir türlü bulamıyordu. Annesine, babasına soruyordu benim diğer çocuklardan farkım ne diye. Annesi ve babası tek cevap veriyorlardı: Sen başkasın.
Artık sabahları uyandığından aklında sadece bu mesele vardı yani herkesten farklı olması ve başka olması. Gece uyumadan önce saatlerce düşünüyordu beni diğer çocuklardan farklı kılan özelliklerim neler, diye. Derslerinin diğer arkadaşlarından iyi olması onu farklı kılmıyordu. Konuları çabucak anlaması da onun için bir farklılık değildi. Neydi, onun herkesten farklı olmasını sağlayan şey ne?
Herkeste iki el, iki ayak, iki kulak vardı ve kendisinde de böyleydi bu. 
Herkeste iki göz vardı ve görmeye yarardı, kendisinde de böyleydi. 
Kuşların konuştuklarını kimse anlamazdı, o da anlamazdı. 
Rüzgarın fısıltısını duyar fakat ne dediğini anlamazdı zaten kimse de anlamazdı. 
Başıboş köpek gördüğü zaman irkilirdi ama başıboş köpeklerden arkadaşları da irkilirdi. 
Herkesten onun farklı olmasını sağlayan şey neydi?
Annesine büyük dedelerini sordu, babasına sordu ama diğer dedelerden hiçbir farkları yoktu onların da. En azından anne ve babasının anlattığına göre öyleydi. 
Beşinci sınıfa yaklaşıyordu artık ve yaşıtlarından, arkadaşlarından farklı olduğunu söyleyen insanlar sürekli çoğalıyordu. İlk kez girdiği bir kırtasiyenin sahibi ona bakıp şöyle diyordu: 
-Sen başka bir çocuksun, nerelisin, kimgillerdensin?
Öğretmenleriyle bir müze gezisi yaptıklarında müze görevlisi ona bakmış ve şöyle demişti:
-Sen ne kadar farklı bir çocuksun, nerelisin?
Artık farklı olduğunun söylenmesinden sonra bir de nereli olduğu soruluyordu. Belki de fark buradaydı. Nereli olduklarını biliyordu hatta yaz tatilinde birkaç hafta köyde vakit de geçirirlerdi. Köylerinin diğer köyler arasında farklı bir tarafı, yönü yoktu ki... Köyleri kontların, asilzadelerin, lordların, şehzadelerin yaşadığı ya da yetiştiği bir yer değildi. Olsaydı bilirdi bunu. Köylerinde yalnızca bir cami ve bir okul vardı. Onlar da yeni yapılmış gibiydi. Nereli olduğu çok önemli olmamalıydı. Belki de kırtasiyecinin sorusu üzerinden gitmeliydi: Kimgillerdensin? Kimgillerden olduğunu gerçekten de bilmiyordu. Bunun üzerine yoğunlaşması gerektiğini düşündü. Annesine kalsa Hacalioğlları sülalesindenlerdi. Babasına kalsa Şekeryemezoğlu sülalesinden. Bu iki sülaleden ikisini de tercih etmek istemiyordu ama kimgillerdensin, denildiğinde verecek bir cevabı da olmalıydı. 
Duvarlara bakıyordu, tavana bakıyordu, yüzükoyun yatıp öylece düşünüyordu, farkı neydi başka çocuklardan? Kimgillerden olduğunu adlandıramamıştı, nereli olduğunun çok önemi yoktu. Belki de kendini hiçbir yere ait hissetmemesiydi onu farklı kılan şey. Arkadaşları, akranları hep övünürdü köyleriyle, kasabalarıyla. Hatta sülalesi ile övünenler de vardı. Annesi ve babası da kendi köyleriyle, atalarıyla övünürlerdi. O ise kendini hiçbir yere ait hissetmiyordu. 

DEVAM EDECEK

9 Nisan 2026 Perşembe

IŞIĞIN BÜYÜSÜ

 Yusuf Kerem Köse
 
Renkler olmasaydı dünyada
Her şey cansız gibi görünürdü sanki
Çiçeklerin anlamı olmazdı mesela
Ya da gökyüzünün belki

Çok merak ediyorum bir arı
Çiçeklerin renklerinden mi tanıyor
Yoksa kokularından mı
Tavuslar farkında mı renklerinin
Ve biliyorlar mı renklerin adlarını
Belki de renkler aslında hiç yok
Işığın büyüsü boyuyor onları

8 Nisan 2026 Çarşamba

KÜÇÜK MUTLULUK



Kerim Yuvacı

Her zamanki gibi yine canı sıkkındı. Hayattan bezmiş, hiçbir şeyden zevk almıyordu. İzin günündeydi ama çalıştığı günlere bu kadar karamsar başlamıyordu. Yataktan kalktığı anda eli telefonuna gitti hiç kimseden mesaj gelmemişti. Halbuki dün onun doğum günüydü. İnsanlar onu düşünmese de o herkesin doğum gününü kutlamaya özen gösteriyordu.
Belki moralim yerine gelir, dışarı gezmeye çıkayım diye içinden geçirdi. Gezmeye şehrin en bilindik parkına gidecekti. İstemsiz bir şekilde de olsa arabasına bindi. Tıpkı her şey de olduğu gibi işler yine tersine işliyordu. Trafikte zaman geçmiyor üstüne üslük korna sesleri havada uçuşuyordu. Morali düzelsin diye dışarı çıkmıştı fakat kaoslu ortam, moralini daha da bozmuştu.
Güç bela parka ulaştı. Park her zamankinden daha sessizdi. Bu durum hoşuna gitti , çünkü çevresindeki sesler başını şişirmişti. Parkın böyle sessiz olmasının nedeni çalışma saatleri içerisinde gitmiş olmasıydı. Parkta sadece yaşlı amcalar ve spor yapan teyzeler vardı. Temiz bir bank buldu hemen piknik sepetindeki yiyecekleri çıkarmayı düşündü. Sepeti açtığında birde ne görsün! Dalgınlıkla yiyeceklerin olduğu çanta yerine aynı renkte içerisinde tamir malzemelerinin olduğu çantayı almıştı. Birden “Nasıl olur, o kadar yol geldim sonucu bu mu!” Kendisine çok kızdı. “Neyse” dedi.
Bir şekilde zaman geçirmeliydi. Yanında uzamış olan çimleri alet çantasındaki çim makasıyla budamayı düşündü. Hem halka bir yararı olacaktı hem de zaman geçirecekti. Biraz etrafa bakındıktan sonra çimleri budamaya başladı. Çimler o kadar uzamıştı ki içerisinde fidanlar kaybolmuştu. İş nihayet bitti. İş sonunda bir koca torba çöp çıktı. İşi bitirdiği anda yanına bir kedi geldi. İncelediğinde ayağında kocaman bir yara vardı. Hiç ummadığı bir şekilde kediyi sahiplenmeye karar verdi.
Güne binbir dertle başlamıştı ama sahiplendiği kedi onun tüm moralini yerine getirdi. O andan itibaren kedi artık onun en yakın arkadaşıydı.
Artık işten gelince sosyal medyada zaman geçirmek yerine kedisi ile ilgileniyordu. İşten eve geldiğinde tüm yorgunluğunu alıyordu. Kedi adeta ona ilaç gibi gelmişti. Kedi deyip geçme bazen bir hayvan bile insanın moralini düzeltebiliyor.

7 Nisan 2026 Salı

BENİM SONUM

Dağhan TOY 
 
 
Usandım birilerine benzetilmekten
Herkes beni benzetiyor bir şeye
Kimileri bir kahramana
Kimileri bir animeye

Tamam insan olursa benzettikleri
Sorun yok bence
Fakat diyorlar ki gördüm seni
Sincaplarla ilgili bir filmde

Aynaya bakıyorum böyle denilince
Evet dişlerim güzel
Ve yüzüm, saçlarım şahane
Kime benzediğimden kime ne

Şimdi kafamdaki sorular çok deli
Birkaç sene sonra boyum uzayacak
Sesim değişecek merak ediyorum
Kime benzetecekler beni 

Yakışıklı olduğum kesin
Karizma dersen ötesi yok
Aynaya her bakışımda diyorum ki
İyisin sen iyisin hem de çok

BÖYLE OLMAMALIYDI

Selim Çabuk
 
Binbir düşünceyle başladığım ortaokulun
Bu kadar keyifli olacağını sanmazdım
Günler geceler boyu zihnimde
Kötü senaryolar yazmazdım

Teneffüsler ayrı neşe dersler ayrı 
Düşünmüyorum ortaokulda ne yapılır
Dersler nasıl geçer diye artık
Düşünmüyorum gayrı

Lakin yaklaşıyor bir sınav vakti daha
Herkeste bir telaş ve suskunluk
LGS anıldığında birden
Liseyi düşünüyorum şimdiden

Belki lise de böyle geçer deyip
Teselli buluyorum kendime 
Bir yandan geride kalan çocukluğuma bakıp
Diyorum ki sanki olmamalıydı böyle

25 Mart 2026 Çarşamba

KAKTÜS



Metehan AKKAYA

    Çöl

    Ben, daha hiçbir şey hatırlamazken çöldeydim. Bir anda oluşmuş gibiydim ancak öyle olsam annem, babam belki de ağabeylerim yanımda olacaklardı. Beni yalnız bırakmazlardı. Bir ses geliyordu. Arkama, önüme, sağıma, soluma her yere bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. Boş boş ses duyuyor olamazdım. Acaba annem, babam, ağabeyim veya hiç bilmediğim aile üyelerim olabilir miydi? Sadece yanımda bir kaktüs vardı. Eğer onun konuştuğunu düşünsem arkadaşlarıma, yakınlarıma ve yakın çevreme anlatsam ya hasta olduğumu ya da birilerinin bana şaka amaçlı olarak yapabileceklerini düşündüm o yüzden anlatmamaya karar verdim. Anlatsam dalga geçecek arkadaşlarım bile var. Yakın çevrem o kadar kötü. Ben, onunla konuşmayı denemek istiyordum. Hatta denedim ancak hep aynı şeyleri diyordu
-Skatus… Skatus...
Bu özel gibiydi ama çok sessizdi. Fısıldar gibiydi. Kocaman çölde sadece bir kaktüs vardı. Başka bir ses geliyordu. Gürültülüydü, sanki motor bağırtıyorlardı. Arkama baktım ama hareket edemedim sadece bakabiliyordum. Bir araba vardı uzakta. Hava şartlarına uygun bir araç ve kamyon gibi. Aracın arkasında dorseye benzer bir bölme vardı. Arkasında onlarca kaktüs vardı. Araba bana geliyordu. Korktum kaçmayı denedim ancak felç gibi hareket edemiyordum sadece etrafa dönebiliyordum. Araç yanımda durdu ve önce yanımdaki kaktüsü ve ardından beni aldı. Arabadaki kaktüslerin dikenleri bana batıyor ancak canım acımıyordu. Aralarından biri bana seslendi:
-Hey Katsi burada ne yapıyorsun, senin çoktan dükkânda olman lazım.
-S…s… sen kimsin?
Korkudan kekelemeye başladım, kaktüsle konuşuyordum. Garip ve korkunçtu. Tekrar konuşmaya başladı:
-Saçmalama beni hatırlıyor olmalısın. Kardeş gibiyiz. Sen beni çölde yalnız bırakmamıştın. Nasıl hemen unutursun?
Ben hala korkuyordum. Görmediğim, kaktüslerin arasında olan birisi veya bir kaktüs benimle sohbet ediyordu. Tüylerim diken gibi olmuştu. Ona adını sordum:
-Senin adın ne, sen benim adımın Katsi olduğunu nereden biliyorsun, uyduruyor musun, ben seni neden tanımıyorum?
-Benim adım Katas ve anlamı ailemin geleneklerine göre ölümsüzmüş. Dedim ya ben senin kardeşin gibiyim beni çölde yalnız bırakmadın. Uydurmuyorum. Senin beni tanıman lazım, sonuçta sen beni çölde yalnız bırakmadın. Sorularının cevabı bu şimdi sen söyle sen en son ne yaptın hafıza kaybı falan mı geçirdin niye hiçbir şeyi hatırlamıyorsun benim can sıkıntımı sen düzelttin.
Sonradan aklıma geldi acaba hafıza kaybı mı geçirdim çünkü oluştuğumda aile bireylerim yanımda olurdu. Ben kendimi anlattım:
-Ben daha hiçbir şey hatırlamıyorken oluşmuş gibiydim ancak yanımda kimse yoktu sonra araba geldi beni aldı sonrasını biliyorsun işte
 Anlatmak iyi gelmişti, sonra tekrar:
-Dostum sen kalsat hastalığına yakalanmışsın. Ama merak etme birkaç gün olur sonra geçer, çok nadir bir şekilde insanlarda da görülür ve bazen hep olur. İnsanlarda görülen hastalık daha farklı olur ve bir ömür sürer.
Araba durmuştu ancak şehirler arası bir yolda çölde gider gibi hissediyordum ve zaten hava sıcaktı. Arabanın dorsesinden dışarıya baktım zaten çöldeymişim trafikten dolayı durmuştuk çevirme varmış. Sıra bize gelince korktum yakalanacaktım… çevirme hızlıca geçti ve yakalanmadım şaşırdım ve çok sevindim, yola devam ettik ve çimenli ama solmuş, sararmış çiçeklerle doluydu bir bölgeye gelmiştik. Burası farklı ülkelerin havasını veriyordu. Kendimi kötü hissettim. 
Ancak garip olan bir şey vardı. Şehrin manzarası güzeldi; herkes mutlu değildi. Yanımdaki kaktüslerin birazını alıp çiçekçiye götürdüler. İyi ki beni almadılar. Çiçekçide çalışmak istemiyordum. Ardından tekrar yola koyulduk. Başka bir yere geldik. Bu sefer çimenler diğer yere göre daha da güzeldi sanki her gün sulanıyorlardı. Bu sefer çevirme yerine açık bir kapı vardı ve oradan geçtik. Yeni geldiğimiz ülkenin havası daha iyiydi. Herkes mutluydu, kahkaha atan çocuklar, gülüşen yetişkinler sanki mutluluk ülkesiydi burası. Beni de diğer kaktüsler gibi alıp çiçekçiye verdiler. Ancak ben çiçekçide çalışmak istemiyordum. Yanımdaki Katas hep beni inandırmaya çalışıyordu.

Ülke Macerası

 Katas’a alıştım daha doğrusu diğer kaktüsler hep aynı şeyleri diyorlardı bu yüzden sadece onunla konuşabiliyordum… sonra bir müşteri geldi ve bir tane kaktüs aldı. O “Skatus” demeyi bırakmıştı. Sanki o da konuşmaya başladı “sonunda özgürüm!” diye bağırdı. 
 2. gün:
 2. gün daha sakin geçmişti hatta Katas yanımdan ayrıldı üzüldüm ama tanımıyordum zaten. Yalnız kalmak çok kötü bir histi. Ancak o özgürdü sanırım zaten konuşuyordu…
 5. gün:
 Bugün çiçekçide kavga çıktı. Kavganın sebebi çiçek alan kişinin çiçeğin hemen solduğunu söylemesiydi. Aslında solmamış, sulanmamıştı. Kavga çıkarmak istemeyen çiçekçi bir kaktüs hediye edip kavgayı durdurdu. Uykum gelmişti. Ancak uyuyasım yoktu.
 12. gün:
 Uyandığımda nasıl uyuduğumu anlamadım. Saat 01.43’tü. Başka bir adamın elindeydim korkmalı mıydım bilemedim. Adam beni sevmişti ve seçmişti sanırım demek ki yeni bir evim olabilirdi…

Yerleşim
Beni alan kişi acaba neden aldı. Ben her işi yapan bir temizlikçi mi yoksa bir köle miydim? Evine gittiğimde beni çok güzel bir oyuncu odasına götürdü. Her yer karanlık gibiydi ancak loş bir mor ışık vardı. Beni odada güzel duracak bir yere yerleştirdi. Sanırım kölesi olmuştum. Ya da…

Anlamak
 Her şey birbiriyle uyumluydu. Aslında ben saftım nasıl anlamamıştım. Aklım almıyordu. Ben… ben… kaktüstüm. 

24 Mart 2026 Salı

KEDİLERİN SANATTAKİ YERİ

            
Nil ATEŞ
Bölüm 1: Kediler Sanatta Var mıydı?
Bilimsel araştırmalar, insanların sanatta kedi gördüklerinde beyinlerinde mutluluk ve merak merkezlerinin birlikte aktive olduğunu göstermiştir. Bir resim veya heykeldeki küçük bir kedi detayı, bakış açımızı tamamen değiştirebilir.
Kediler, insan kültüründe ve tarihinde her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Sanat tarihinde, kedilere aklınıza gelmeyecek sembolik anlamlar yüklenmiştir; örneğin Antik Mısır’da kutsal sayılmışlardır. Sembolik olarak özgürlük, zarafet ve gizem simgesi olarak da kullanılmışlardır.
Sokaklarda, kitaplarda, çizgi filmlerde, internette ve evimizde kediler her yerde karşımıza çıkar. Ama ya tablolar, heykeller ve diğer sanat eserleri? Kediler, sandığımızdan çok daha fazla şekilde karşımıza çıkabilir.
Bu bölümde, kedilerin sanattaki yerini ve ne için, nasıl kullanıldığını inceleyeceğiz.
Bölüm 2: Temel Bilgiler
Kedilerin sanattaki yeri, tarih boyunca farklı kültürler ve dönemlerle paralellik göstermiştir. Antik Mısır’da kediler kutsal sayılmış, evleri korudukları ve tanrısal bir simge oldukları düşünülmüştür.
Orta Çağ Avrupa’sında genellikle uğursuzlukla anılsalar da bazen evcil dost olarak sembolize edilmişlerdir. Japonya’da ise iyi şansı ve refahı simgeleyen figürler ortaya çıkmıştır; ünlü örnek “Maneki-neko” (şans kedisi)dir.
Kediler, sanatta belli dönemlerde daha fazla öne çıkmıştır. Orta Çağ’da az yer almış olsalar da, gizli figürler olarak kullanımları dikkat çekicidir. Rönesans’ta ise tablolar genellikle gizli mesaj, zarafet veya ev hayatını simgelemek için kedi figürleriyle zenginleştirilmiştir.
Sadece eski zamanlarda değil, modern sanatta da kediler kendilerine yer bulmuştur. Ressamlar ve illüstratörler kediyi özgürlük, bireysellik ve mizah sembolü olarak sıkça kullanmıştır.
Kedilerin sanattaki yerini daha iyi anlayabilmek için bazı temel terimleri bilmek gerekir:
Motif: Tekrarlanan ve belirli bir anlam yüklenen görsel unsur. Örneğin kedi unsuru, ağaç unsuru veya kutsal ışık unsuru, farklı tablolar arasında farklı veya benzer şekilde tekrar edebilir.
İkonografi: Sanat eserlerindeki sembol ve figürlerin anlamlarını inceleyen disiplin.
Sembolizm: Nesnelerin veya figürlerin, kendi görsel anlamlarının ötesinde başka anlamlar taşımaları. Örneğin, kedi sembolü, güneş sembolü, 3, 7, 5, 40 sayıları veya kare ve kayın ağacı sembolleri.
Bölüm 3: Günümüzde Kediler
Kediler günlük yaşamımızda da her yerdedir. Sokaklarda, evlerde, kitaplarda, çizgi filmlerde ve internet içeriklerinde sıkça karşımıza çıkarlar. Eğer evde bir kediniz varsa, en az bir kez onu gözlemlemiş ve davranışlarını incelemişsinizdir.
Kedilerin en yoğun kullanıldığı alanlardan biri de popüler kültürdür. Garfield, Hello Kitty, internet memeleri (“Grumpy Cat” gibi)… Bunlardan en az birini daha önce duymuş veya görmüşsünüzdür. Bu karakterlerin bazı ortak yönleri vardır: Sevimlidirler, bazen gizemli, bazen de esprilidirler. Aslında bu özelliklerin çoğu, gerçek kedilerden alınmış ve karakterlere dönüştürülmüştür. Evlerimizdeki kediler de çoğu zaman sevimlidir; bazı hareketleri gizemli görünür, bazen de kahkahalara boğar.
İnsan beyninin kedi figürlerine karşı özel bir duyarlılığı vardır. Sanatta veya görsel içeriklerdeki kedi figürleri, beynimizde mutluluk, merak ve dikkat merkezlerini aktive eder. Bu nedenle bir sanat eserindeki kedi, okurun dikkatini çeker ve eseri daha derin bir şekilde algılamasını sağlar.
Sanatçılar, günlük hayatta gördükleri veya etkilendikleri kedilerden ilham almıştır. Örneğin evde beslenen bir kedi ya da sokakta rastlanan bir kedi, ressamın fırçasında bir motife dönüşebilir ve resme anlam katar.

Bölüm 4: Örnekleme ve Analojiler
Kediler için bazı genel benzetmeler ve analojiler vardır; bunlar resimi algılama biçimimizi etkiler.
Kediler özgürlük simgesidir; sanatçının fırçasında kendini ifade etme özgürlüğünü temsil ederler. Aynı zamanda gizem ve merak simgesidirler. Tabloda küçük bir detay olarak izleyicide farklı anlamlar uyandırabilirler. Zarafeti de temsil ederler; hareketleri, duruşları ve tavırları tabloya estetik bir değer katar.
Bu konuda ünlü sanat eserlerinden birçok örnek bulunmaktadır.
Örneğin, Jan van Eyck’in “Arnolfini Düğünü” (1434) tablosunda arka plandaki küçük kedi figürü, evin bereketini ve sahiplerinin sosyal statüsünü simgeler. Édouard Manet’in “Olympia” (1863) tablosunda kedi, resimdeki özgür ve bağımsız karakteri pekiştirir. Tsuguharu Foujita’nın Japon modern resimlerinde ise kediler, hem zarafet hem de mizah unsuru olarak kullanılmıştır.
 
Bölüm 5: İlginç Bilgiler
Rönesans tablolarında kedi figürleri genellikle gizli mesaj iletmek için kullanılmıştır. Örneğin, bazı tabloların arka planındaki kedi, ev yaşamını, sadakati veya evdeki kadın figürüyle ilgili mesajları sembolize edebilir. Orta Çağ’da bazı sanatçılar kedi figürlerini sadece izleyicinin dikkatini çekmek için eklemişlerdir. Bu figürler çoğu zaman gizli ve küçük detaylardır.
Küçük kedi detayları, izleyicide merak, şaşkınlık veya sevimlilik hissi uyandırır. Bu sayede okur, sanat eserine daha uzun süre odaklanır ve eserle bir bağ kurar.
Örneğin Japonya’daki Maneki-neko (şans kedisi) küçük bir figürdür ama güçlü duygusal ve kültürel anlam taşır. Avrupa’daki Rönesans ve Barok tablolarında ise kedi figürleri, bazen bir aile portresinde gizli mesaj iletmek için kullanılmıştır.

Bölüm 6: Temel Bilgilerin Tekrarı
Kediler insan kültüründe ve tarihinde özel bir yere sahiptir. Antik Mısır’da kutsal görülmüş, Orta Çağ’da ya uğursuz ya da evcil bir dost olarak tanımlanmış, Japonya’da ise Maneki-neko olarak iyi şansı temsil etmiştirler.
Sanatta kediler belirli dönemlerde öne çıkmıştır. Orta Çağ’da gizli figürler, Rönesans’ta gizli mesaj ve zarafet, Modern sanatta ise özgürlük, bireysellik ve mizahı temsil etmişlerdir. Takvim değiştikçe kediler, sanatta bambaşka anlamlarla yaşamışlardır.
Kediler bir motiftir, çünkü tekrarlanan bir görsel unsurdur; farklı tablolarda farklı veya benzer şekilde tekrar edebilirler. Aynı zamanda bir semboldür; kendi görsel anlamlarının ötesinde başka anlamlar taşırlar. Ayrıca kediler, ikonografi için de önemlidir. İkonografi, sanat eserlerindeki sembol ve figürlerin anlamlarını inceleyen disiplindir.
Örnekler: Jan van Eyck’in “Arnolfini Düğünü” (1434) tablosunda küçük kedi, evin bereketi ve sosyal statüyü simgeler. Édouard Manet’in “Olympia” (1863) tablosunda kedi, özgür ve bağımsız karakteri pekiştirir.
İnsan beyninde kedi figürleri mutluluk, merak ve dikkat merkezlerini aktive eder. Küçük kedi detayları, izleyicide bağ kurmayı ve eseri daha derin algılamayı sağlar.
Bölüm 7: Bir Sebebi Var mı
Kedilerin kullanıldığı daha az bilinen sanat eserleri de vardır. Örneğin, Giovanni Battista Tiepolo’nun bazı Barok tablolarında kediler genellikle küçük detaylar olarak yer alır; ancak tabloya mizahi veya sosyal mesaj da katar. Japonya’da Edo döneminde ise kediler, günlük yaşam ve şenlik sahnelerinde sıkça kullanılmıştır. Bazen sadece sevimlilik için değil, toplumsal mesaj vermek amacıyla da çizilmişlerdir.
Batı sanatında kediler genellikle gizli mesaj, zarafet veya ev yaşamını temsil eder. Doğu sanatında ise kediler hem şans hem mutluluk hem de bazen mizah unsuru olarak işlev görür. Kedilerin anlamı sadece döneme değil, kültüre de bağlı olarak değişir.
Bazı modern illüstrasyon ve çizgi romanlarda kedi figürleri bilinçli olarak gizli mesaj veya sürpriz öge olarak yerleştirilir. Örneğin, internetteki Easter egg benzeri kedi detaylarını görmüşsünüzdür. Peki bu kediler neden oradaydı? İzleyiciyi ödüllendirmek için mi konulmuşlardı, dikkati toplamak için mi? Mizah unsuru muydu, yoksa gizli mesaj mı taşıyordu? Ve neden özellikle kediler seçilmişti?
Bölüm 8: Sonuç
Kediler, sandığımızdan çok daha fazla şekilde karşımıza çıkabilir. Çok ilginç anlamlar taşıyabilir ve tabloların algılanışına yeni bakış açıları katabilir.
Bu yazı, kedilerin sanatta nasıl kullanıldığını inceledi.
Sanatta kedi figürleri genellikle hangi anlamları taşımıştır? Peki, net bir cevabı var mıdır, yoksa zaman makinesinde bastığımız her tuş yeni bir sayfa mı açar? Cevapları gizli mesaj, zarafet, mizah veya şans olarak sıralayabiliriz. Ama çok daha fazlası da olabilir.
Sizce bir tabloda kedi figürü neden gizli bir şekilde yerleştirilmiş olabilir? Bunun psikoloji ve nörobilimle ilgisi var mıdır, gizem için mi yapılmıştır, yoksa bambaşka bir sebep mi vardır?
Kendi gözlemlediğiniz bir kedi davranışı, bir sanat eserine ilham verebilir mi sizce?
Bir sonraki gördüğünüz tabloya bakarken, kedi figürünün size ne anlattığını düşünün. Belki de fark ettiğinizden çok daha fazlasını anlatıyordur.













18 Mart 2026 Çarşamba

Koşullanmış Psikosomatik Stres Yanıtı

Nil Ateş

Zihin Bedeni Etkileyebilir mi?
Okul mu açıldı, Hastalıklar mı?
Ayça derslerinde başarılı bir öğrencidir. Araştırmayı sever, öğrenmekten keyif alır. Sorun “okulu sevmemek” değildir. Ancak okul açıldığı anda bir şey değişir.
Burnu tıkanır.
Boğazı hassaslaşır.
Halsizlik başlar.
Yaz tatilinde ise sapasağlamdır. Koşar, güler, gelişir.
On beş tatilde tek bir belirti görülmez
Takvim değişir.
Beden değişir.
Belirtiler başlar.
Bu tesadüf müdür?
Yoksa zihin, bazı ortamları fark edilmeden “tehdit” olarak kodlayabilir mi?
Ve bu kodlama bağışıklık sistemini gerçekten etkileyebilir mi?
Bu metin, zihinsel süreçlerin bedensel tepkilere nasıl dönüşebileceğini inceleyen bir analizdir.
Psikosomatik Süreç Nedir?
“Psikosomatik” kavramı, zihinsel süreçlerin bedensel belirtiler oluşturabilmesini ifade eder. Bu, belirtilerin hayali olduğu anlamına gelmez. Aksine, ölçülebilir biyolojik değişimlerin psikolojik süreçlerle tetiklenebilmesidir.
Stres yalnızca bir duygu değildir; aynı zamanda biyolojik bir yanıt mekanizmasıdır. Beyin bir durumu tehdit olarak algıladığında stres hormonları artabilir, otonom sinir sistemi aktive olabilir ve bağışıklık sistemi dengesi geçici olarak değişebilir.
Ortaya çıkan belirtiler gerçektir:
Burun tıkanıklığı
Mukus artışı
Halsizlik
Boğaz hassasiyeti
Mide rahatsızlıkları
Bu belirtiler gribe oldukça benzer. Hatta çoğu zaman “Yine mi hasta oldum?” sorusu akla gelir. Ancak temel fark şudur:
Enfeksiyon genellikle bir virüs ya da bakteri kaynaklıdır ve belirli bir süre içinde seyreder.
Psikosomatik yanıt ise tekrar eden stres mekanizmasının fizyolojik yansımasıdır.
Zihin hastalık “uydurmaz”; ancak alarm sistemini gereğinden uzun süre açık tutabilir.
Bu tür etkileşimler, zihin–sinir sistemi–bağışıklık sistemi ilişkisini inceleyen psikoneuroimmünoloji alanında araştırılmaktadır.
Beyin Nasıl Öğrenir? (Klasik Koşullanma)
20. yüzyılın başında fizyolog Ivan Pavlov, köpeklerle yaptığı deneylerde birlikte tekrar eden olayların beyinde bağlantı kurduğunu göstermiştir.
Başlangıçta doğal refleks şudur:
Yemek → Salya
Ancak her yemek öncesinde zil çalınmaya başlar. Ve eşleştirmeler farklılaşır.
Zil → Salya
Yani beyin, birlikte yaşanan olayları eşleştirir. Buna klasik koşullanma denir.
 Eğer okul ortamı tekrar eden stres deneyimleriyle eşleşmişse, beyin şu bağlantıyı kurmuş olabilir:
Okul → Tehdit
Tehdit algısı başladığında stres yanıtı devreye girer. Bu yanıt bağışıklık dengesini etkileyebilir ve fiziksel belirtilerin ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir.
Burada söz konusu olan, “uydurulan” bir hastalık değil; öğrenilmiş bir fizyolojik alarm tepkisi olabilir. Bu tablo, koşullanmış psikosomatik stres yanıtı olarak değerlendirilebilir.
Hipotezleri Test Edelim
Bilim, ilk açıklamayla yetinmez. Alternatifleri değerlendirir.
Hipotez 1: Mevsimsel enfeksiyon
Kış aylarında enfeksiyonların artması beklenen bir durumdur. Ancak şu sorular önemlidir:
Belirtiler yalnızca okul günlerinde mi başlıyor?
Hafta sonu azalma gösteriyor mu?
Tatil döneminde tamamen kayboluyor mu?
Aynı ortamda bulunan herkes benzer sıklıkta hasta oluyor mu?
Doktor muayenesinde aktif enfeksiyon bulgusu saptanmış mı?
Ayça’nın durumuna bakıldığında:
On beş tatil gibi kışın yoğun olduğu dönemlerde belirtiler belirgin şekilde azalıyor.
Belirtiler çoğunlukla okul günlerinde ortaya çıkıyor.
Hafta sonu azalma gözleniyor. Aynı ortamda bulunan herkes benzer sıklıkta hasta olmuyor.
Doktor muayenelerinde aktif bir enfeksiyon bulgusu saptanmıyor.
Bu veriler enfeksiyon ihtimalini tamamen dışlamaz; ancak tek başına yeterli bir açıklama sunmadığını gösterir.
Hipotez 2: Kalabalık ortam
Kalabalık enfeksiyon riskini artırabilir. Ancak yaz tatilinde sosyal temas artmasına rağmen belirtilerin ortaya çıkmaması, yalnızca “kişi sayısı” değişkeninin açıklayıcı olmadığını düşündürmektedir.
Ayça yaz boyunca daha fazla kursa katılmış, daha fazla sosyal etkileşim yaşamış ve daha fazla misafirliğe gitmiştir. Buna rağmen belirtiler gözlenmemiştir.
Hipotez 3: Gizli enfeksiyon
Belirtiler grip benzeri olduğundan enfeksiyon ihtimali doğal olarak akla gelir. Ancak doktor raporlarında aktif viral ya da bakteriyel enfeksiyon bulgusuna rastlanmamıştır. Ateş, laboratuvar göstergeleri ya da belirgin enfeksiyon belirtileri saptanmamıştır.
Bu durum, belirtilerin tamamen biyolojik olmadığı anlamına gelmez; fakat enfeksiyonun birincil neden olmadığını düşündürür.

Sonuç
Ayça’nın yaşadığı durum, mevcut gözlemler ışığında en olası açıklama çerçevesinde değerlendirilmiştir. Belirtilerin belirli bir ortamla sistematik şekilde eşleşmesi, koşullanmış psikosomatik stres yanıtı olasılığını güçlendirmektedir.
Her birey aynı tepkiyi vermez. Çünkü stres algısı ve duyarlılık düzeyi kişiden kişiye değişir.
Bu tür durumlarda önemli olan, belirtileri küçümsemek ya da “sadece psikolojik” diyerek geçiştirmek değildir. Zihinsel süreçlerin bedensel sistemler üzerindeki etkisi bilimsel olarak araştırılan bir alandır.
Psikoneuroimmünoloji alanındaki çalışmalar, stresin bağışıklık sistemi üzerinde düzenleyici etkileri olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle bazı fiziksel belirtiler yalnızca enfeksiyonla değil, öğrenilmiş stres yanıtlarıyla da ilişkili olabilir.
Elbette bu değerlendirme kesin bir tanı değildir; gözlemsel bir analizdir. Ancak bilim çoğu zaman kesinliklerle değil, güçlü olasılıklarla ilerler.
Ve bazen takvim değiştiğinde değişen yalnızca günler değildir. Beden de öğrenir.
Ama bu her zamna kalıcı değildir. Eğer insan ve zihin, değişmek isterse kendini yeniden kodlayabilir.

28 Şubat 2026 Cumartesi

GÜL VE LALE

 Reyhan Veske

bazen düşünüyorum yeryüzünde
çiçekler olmasaydı
olmazdı belki renkler de
kimi sarı kimi pembe
kimi beyaz kimi kırmızı
çiçekler her yerde

kuşlar ve çiçekler
doğadan taşınır evlere, bahçelere
görmek ister insanları onları her yerde
bazen saksıda toprakta bazen
huzur veriyor insana, rastlamak bir çiçeğe

çiçeklerin hepsi güzel sözüm yok
ama bana sorarsanız gül başka
rengi başka, kokusu başka
bir de dikenleri olmasa

bir de laleleri çok seviyorum
keşke bütün parklarda bahçelerde
laleler olsa
sıra sıra, renk renk laleler
üzerlerinde kelebekler uçuşsa 

PES

elif eslem şimşek
 
 
sensin sınıfı kelebeği
en nazlı prensesi
masallardan çıkmış gibisin
sensin hepimizin neşesi
 
bizi güldürmeyi tek beceren kişi
biraz fazla konuşsa da
bizi çok yorsa da
çok iyi yapıyor bu işi

çok kolayca şiir yazar
ramazanda oruç tutar
ama yine de yorulmaz
tüm sınıfa kafa atar

ilerde büyüyünce o
olmalı mutlaka vekil
mecliste görelim onu
desin ki önümden çekil

adının ilk harfi b’dir
ikinci harfi ise e’dir
yedi harfli bir ismi var
SUS ARTIK BE
KES ARTIK LİN
KÜS ARTIK AY
PES ARTIK
PES 

BEKLENMEDİK KAZA

 Yusuf Kerem Köse
                                                                                "ı"sız lipogram çalışması

Bu kulüp, onun ilk profesyonel basketbol kulübüydü. Küçüklüğünden beri hayaliydi bu kulüpte oynamak. Bu sene 27’sine gelmişti. Normalde basketbolcular 20-25 yaş dönemlerinde basketbolcu olurdu ama o geç keşfedilmişti. Kulübe daha dün girmişti. Henüz bu şehirde bir evi yoktu, bu yüzden caddede bulunan bir otele yerleşti. Hemen otele geçti ve üstünü değiştirdi. Yatağa oturdu. Telefonunu kurcalarken ona mesajlar geldiğini fark etti. Şehirdeki gençler onu tebrik etmiş ve bu kulüpte harika performans göstereceğini söyleyerek ona moral vermişti. Bunu görünce çok mutlu oldu. Günü muhteşemdi resmen. Haftaya ilk antrenman saatine girecek idi. Telefonu yerine koydu ve deri bir uyku çekti…  

Antrenman günü gelmişti. İlk defa kulüpteki diğer oyuncular ile tanışacak idi. Antrenmana ilk girişte diğer oyuncular ona “Merhaba”, “Selam” gibi laflar söylüyordu. Antrenmanda da muhteşem oynuyordu, taraftarlardan top her ona geldiğinde onu takdir edercesine sesler yükseliyorlar idi. Tam bir smaca daha kalkarken beline darbe yiyene kadar her şey mükemmel gibiydi…

Hastanedeydi. Kulüptekiler, sevdikleri, ailesi de orada idi. Onu görünce hemen hepsi bir anda “Geçmiş olsun!” dedi. İlk antrenmandan belini incitmişti. Bu onun moralini bozmuştu. Bu nedenle 3 ay sahalardan uzak kalacak idi. Yine de olaya iyi tarafından bakacak oldu, artık ev almaya vakti var idi.