18 Ekim 2025 Cumartesi

BİR YOL HİKAYESİ

Yasin Kesürük


1. Bölüm: Yeni Hayat

Okul arkadaşlarıyla görüşmeyeli epey yıl geçmişti aradan. Yüz yüze görüşemiyorlardı belki ama arkadaşlarının çoğunu gazetelerde, ekranlarda görebiliyordu. Hepsi de önemli kişiler olmuştu kimi siyasetçi kimi bilim adamı kimi sanat adamı. Onun bu halini arkadaşları görse tanımazlardı ama o tüm arkadaşlarını hatırlıyordu. Geçmişi düşünmek için çok zamanı vardı. Günün sadece birkaç saatini uyuyarak geçiriyor, onun dışında yollarda direksiyon sallıyordu. Üstelik sadece şehirden şehre değil ülkeden ülkeye bile taşımacılık yaptığı oluyordu. Ne bir yakını kalmıştı etrafında ne de bir dostu. 
Her şey lise yıllarında okul bahçesinin kenarına park etmiş bir tırı görmesiyle başlamıştı. Tır değil de bir uzay gemisi gibiydi. Her tarafında farklı lambalar, değişik desenler ve resimler vardı bu tırın. Üstelik kasasının arkasında neredeyse bir deftere sığacak kadar anlamlı sözler vardı. Her gelip geçişinde bu sözlerden birkaçını ezberlemiş hatta edebiyat öğretmenine kendi ifadeleri gibi bu sözleri aktarmış ve edebiyat dersinden hayli yüksek notlar almıştı. Bir tırdan ötesiydi gördüğü şey ve o günlerde başlamıştı bu sevda. Arkadaşları sürekli geleceğe dair üniversite planları yaparken o, gelecekteki tırını hayal ediyor ve içini nasıl süsleyeceğini, arkasına neler yazacağını planlıyordu. Ta o yıllarda bulmuştu tırına koyacağı ismi. Pişman mıydı arkadaşları gibi önemli bir insan olmadığı için?.. Değildi. Mutsuz muydu şu an yaptığı işten?.. Değildi. Aslında yapabileceği başka bir iş var mıydı, bunu bile düşünmemişti. Tırı onun dostuydu, tırı onun arkadaşıydı, eviydi, dünyasıydı. Bazen konuştuğu bile oluyordu onunla. Özellikle yokuşlarda, karlı ve buzlu yollarda konuşurdu onunla ve tırı onu anlarmış gibi tepki verirdi.
Yıllarca yollarda maziyi düşünmüştü, geleceği de düşünmüştü elbette fakat bu yolculukta içinde garip bir his vardı. Daha önce hiç gitmediği bir ülkeye teslim etmesi gereken yükü taşıyordu. İlk kez Güllü bu kadar nazlı ilerliyordu. Güllü, onun tırına verdiği isimdi. Onu en çok gül desenleriyle süslemişti ve zaten rengi de kırmızı bir gül gibiydi. Yolculuğun henüz ilk günündeydi fakat günlerce yolculuk yapmış gibi yorgun hissediyordu kendini. Güllü de en az kendisi kadar yorgun gibiydi. Belki mola vermeliydi bir yerlerde fakat yol uzundu. Bir kahve içmenin iyi geleceğini düşündü ve gözünü yoldan ayırmadan kendine bir kahve hazırladı. Kahvenin kokusu bile iyi gelmişti. İçmeden önce birkaç kez kahveyi kokladı ve ardından ilk yudumunu aldı. İlk yudumdan sonra kısa bir anlığına gözlerini kapatma ihtiyacı hissetti. Gözlerini tekrar açtığında yeni bir dünyaya doğmuş gibi oldu. Yola hayretle baktı, dikiz aynasından kendine baktı, sanki bir yabancı bakıyordu aynadan kendine. Aynanın hemen üzerindeki saate göz ucuyla baktı. Saat 16.50’yi gösteriyordu. Bu garip araçta ne aradığını düşündü. Yerim burası olmamalıydı, diye içinden geçirdi. Tekrar aynadan kendine baktı, gördüğü yüze ve gözlere karşı içinde bir acıma hissi başladı. Böyle olmamalıydı, bu hayat kendi hayatı olmamalıydı, kaç kez kendine sorduğu soruları yineledi: Pişman mıydı arkadaşları gibi önemli bir insan olmadığı için?.. Evet. Mutsuz muydu şu an yaptığı işten?.. Hem de çok... Aslında yapabileceği başka bir iş var mıydı, elbette vardı. Yaptığı bu iş, iş bile sayılmazdı. Yıllarca diyar diyar gezmiş ve neyin sahibi olmuştu ki? Ne bir ailesi vardı ne de evi? Akşamları oturup izleyeceği bir dizi yoktu, taraftarı olacağı bir futbol takımı da yoktu. Üzerindeki kıyafetlere gözü ilişti, beş yıldır aynı montu giydiğini hatırladı. Bir an Güllü’yü yolun kenarında bırakıp otostopla kaçırdığı hayata dönmeyi düşündü. Güllü, bunu hissetmiş olmalı ki iyice yavaşladı ve hareketsiz kaldı. Bu esnada Güllü’yle konuşacaktı ki tırına ne kadar saçma bir isim verdiğini anladı. Başka tır sahipleri Rüzgar, Şimşek, Kurt gibi isimler verirken bindiği araca kendi Güllü ismini vermişti. Güllü, dedi içinden. Gül-lü… Okul bahçesindeki gülleri hatırladı. Her bahar bir cennet bahçesine dönerdi okul bahçesi bu güllerle. Üstelik kokusu olan pembe güllerdi bunlar. Gül suyunu hatırladı, gül şerbetini hatırladı, gül ve bülbül hikayesini hatırladı. Güllü, yolun kenarında öylece nefes nefese kalmıştı. Belki de bu bir fırsattı onun için, ilahi bir işaretti. Her şeyi bırakmalı ve başa dönmeli kendine güzel bir hayat kurmalıydı. Ev, bahçe, spor araba almalıydı. Üstelik tüm bunları alabilecek birikimi de zaten vardı. Yeni bir hayata eski kıyafetlerinden kurtularak başlamalıydı. Montunu çıkardı ve yan koltuğa bıraktı, araçtan indi. İnerken el frenini çekti fakat kontağı kapatmadı. Bilmediği bir yol vardı önünde, nereye çıkacağını da bilmiyordu bu yolun. Yürümeye başladı. Geriye dönmek, Güllü ile vedalaşmak istedi ama geriye dönmek imkansızdı artık. Sırtından büyük bir yük inmiş gibiydi. Adımlarını hissetmiyordu bile. Kuş kadar özgür olduğunu düşündü. Ayaklarına sahip olamıyordu, hızlanıyor, hızlanıyordu…. Sonunda koşmaya başladı, bilmediği bir yolda, bilmediği bir hayata doğru.

2. Bölüm: Sanrı
Gökyüzü açıktı ve hava güzeldi ancak kuş sesi duymuyordu, rüzgârı hissetmiyordu koşmasına rağmen. Kulağında Güllü’nün sesine benzer bir ses yankılanıyordu. Ara sıra korna sesine benzeyen sesler duyuyordu fakat yolda kimse yoktu. Geriye döndü baktı, tırından hayli uzaktaydı. Küçücük kalmıştı kocaman yolun ortasında tırı. Koşmaya devam etmek istedi fakat bu kez de ayakları yere çivilenmiş gibiydi. Adım atamıyordu. Kocaman bir yolun ortasında öylece kalakalmıştı. Ne aracının yanına dönebiliyordu ne de aracı ona doğru gelebilirdi. İstemsizce yere çöktü. Çaresizliğin tam ortasında olmak, böyle bir şeydi. Gözelerini bir anlığına kapadı ve açtığında yeniden tırın içinde buldu kendini. Bir elinde kahve vardı ve kokusu gayet güzel geliyordu kahvenin. Aynaya baktı kısa bir süre ve aynanın üzerindeki saate gözü kaydı. Saat 16.51’i gösteriyordu ve karşı yoldan gelen bazı araçlar korna çalarak geçiyordu yanından. Bunca şeyin bir dakikada yaşanmış olması nasıl mümkün olabiliyordu, anlayamadı. Kahvesinden birkaç yudum daha aldı. Yola odaklandı. İlk kez böyle bir şey yaşamıştı. Belki de meslek onu yormaya başlamıştı. Belki biraz dinlenmek iyi gelecekti. Bir süre düşündükten sonra asıl meselenin fazla düşünmek olduğuna karar verdi. Çok fazla düşünmemeliydi hele de böyle yollarda. Yola odaklanmak ve vazifeyi tamamlamak en iyisiydi. 
Müzik dinlemek iyi gelebilirdi böyle durumlarda. Gözünü yoldan ayırmadan radyoyu açtı. Sakin bir türküydü radyoda çalınan eser:
Yollar seni gide gide usandım
Ayağıma diken battı gül sandım
Ben de seni bir vefalı yâr sandım

Ayağında gerçekten de diken batmış gibi bir sızı vardı ve hayli ağırlaşmış hissediyordu ayaklarını. Göz ucuyla anlık ayaklarına baktı. Her iki ayakkabısı da parçalanmaya yüz tutmuş ve asfalt lekeleriyle doluydu. 
3. bölüm: Tuhaf Karşılaşma
Yıllarca yollarda maziyi düşünmüştü, geleceği de düşünmüştü elbette fakat bu yolculukta içinde garip bir his vardı. Yol bitmek bilmiyordu. Bu ülkeye ilk kez yolculuk yaptığını hatırladı. Belki de sıradanlığın dışına çıkmanın huzursuzluğuydu bu. Yükünü teslim ettikten sonra her şey eskisi gibi olacaktı. Bu esnada radyoda yeni türkü başlamıştı bile:
Akşam olur karanlığa kalırsın
Derin derin sevdalara dalarsın
Hava kararmaya başlamıştı. Farları açmanın zamanı gelmişti. Derin düşüncelerden çıkmalıydı. Bir mola yeri bulmalı ve elini yüzünü yıkamalı hatta belki biraz uyumalıydı. 
Hava iyice karardığında uzaktan ışıkları yanan bir mola yeri gördü. Yavaşlayarak mola yerinde durdu. Hayli tenha idi etraf. Kendisinden başka kimse yok gibiydi. Aslında bu tenhalık iyiydi dinlenmek için. Araçtan inerken yeniden gözleri ayakkabılarına takıldı. 
Dinlenme tesisinin içine girdiğinde yorgun gözlerle kendisine bakan birini gördü. Zaten bir kişi vardı içerde ve o da kendine bakıyordu. Bu yüzü bir yerden tanıyordu ama nerden? Büyük sessizliğin içinde iyice yaklaştı kendine bakan adama. Bir süre sadece bakıştılar. Sessizliği bozan işletme sahibi oldu:
-Galiba Türk’sünüz. 
Bu iki kelime saatledir yaşadığı dağınık zihnini toparlamaya yetmişti:
-Evet, nereden anladınız?
-Dışardaki araçtan. Nereden gelir, nereye gidersiniz? Nerelisiniz?
Ayaküstü derin bir sohbet başlamıştı bile. Yozgat, ismi geçer geçmez birbirlerine daha dikkatli bakmaya başladı iki yabancı ve işletme sahibi heyecanla sordu:
-Hangi liseden mezunsunuz?
-Atatürk Anadolu Lisesi, 2005 mezunuyum.
-Tesadüfün böylesi… Biz galiba aynı sınıftaydık. İçeriye girdiğinden beri bu yüzü nereden tanıyorum diye düşündüm.
Sohbet ilerledikçe ilerliyordu. İşletme sahibi:
-Senin tır şoförü olman beni şaşırtmadı, dedi. Zaten o yıllarda belliydi bu mesleği seçeceğin. İyi ki diğer arkadaşlar gibi şöhretli biri olmadın. Ben zaman zaman diğer arkadaşlarla ilgili haberleri alıyorum, çoğu mutsuz.
Son cümleyi içinde birkaç kez tekrar etti. Çoğu mutsuz, çoğu mutsuz… Kendi mutlu muydu? Belki de… Mutsuz muydu? Zaman zaman.
Hayat böyle bir şeydi belki de. Sonsuz bir mutluluk nasıl mümkün olabilirdi ki sürekli değişen dünyada, değişen mevsimlerin, takvimlerin, yolların arasında. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder