18 Ekim 2025 Cumartesi

SON YOLCULUK

 


ZEYNEP AYTEN
Ununu elemiş, eleğini asmıştı. Yaşayacağım her şeyi yaşadım, diyordu kendi kendine. Mutluluğu da yaşamıştı, acıyı da. Neler görmüştü kısacık ömründe. Kısacık ömür… Hayır, ömür hiç de kısacık değildi. Depremler görmüştü, salgın hastalıklar görmüştü, savaşlar görmüştü, kıtlık görmüştü. Nasıl kısacık olurdu ki ömür. İki çocuk yetiştirmişti bu uzun ömründe ve bir çocuğunu da kendi elleriyle vermişti toprağa. Yalnız çocuğunu mu? Annesini, babasını, eşini de… 
Artık yapacak bir işi yoktu eksik günlerini tamamlamaktan başka. Nasılsın diye sorduklarında böyle cevap veriyordu:
-Eksik günlerimi tamamlıyorum.
Kaç günü kalmıştı bu dünyadan gitmek için bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. Gitmek için acelesi de yoktu. Şükürsüzlerden olmamak için diye şikâyet etmiyordu. 
Her sabah gün doğmadan kalkıyor ve namazını kılıyor ardından yaz, kış demeden pencereleri açıyordu bir süre. Evin içinde bereket ve sağlık olsun, diye yapıyordu bunu. Ardından eski radyosunun başına geçiyor ve bir önceki günün haberlerini dinliyordu. Hiçbir şey anlamıyordu haberlerden ama yine de dinliyordu. Bir şey anlamıyordu çünkü ne dünya gündeminden ne de ülke gündeminden haberdardı. Öğleye kadar kahvaltı yapıyor, mevsimlerden yaz ise balkonu yıkıyor, bir süre yoldan gelip geçenleri izliyordu. Bir zamanlar bu yollarda kendi de yürümüştü. Telaşlı adımlarla koşuşturmuştu oradan oraya ama artık telaş bitmişti ve kendini hayatın kenarında hissediyordu. Hemen evlerinin önündeki ağacın küçücük bir fidan olduğu zamanları bile biliyordu. Şimdi kocaman bir ağaç olmuştu ve onlarca serçe sabah bu ağacı şenlendiriyordu. 
Öğle vakti geldiğinde yarım saat önceden camiye çıkıyor, yolda kendini tanıyanlarla sohbet ediyor, namazın ardından bir süre parkta oturuyor ve ikindi vakti yeniden camiye gidiyordu. Akşam, sabah ve yatsı namazlarını yalnızca havalar iyi olduğunda camide kılıyordu, diğer zamanlarda evinde kılmaya çalışıyordu. 
Günde iki kez yemek yiyordu. Zaman zaman da oruç tutuyordu. Sabah namazına erken kalktığı günler oruca niyetleniyordu. 
Çocukları vefasız değildi. Zaman zaman torunlarını alıp onu ziyarete geliyorlardı. Torun sevgisi başkaydı. Evlat sevgisi de başkaydı ama torun sevgisi, evlat sevgisinden çok farklı bir duyguydu. Uzun zaman olmuştu torunlarını görmeyeli. Kolay değildi başka bir şehirden sırf dedelerini görmek için gelmek, dönmek. Okullar açık olduğunda bile ara tatillerde mutlaka uğrarlardı ama ara tatil geride kalmıştı ve iki çocuğu da ziyarete gelmemişti. 
Bir kez de kendisi gitmeliydi belki onları ziyarete. Her çocuğunun yanında bir hafta kalsa hem zaman geçer hem de torunlarını sevmek için bol bol vakit olurdu. Bir yatsı namazı sonrası böyle düşündü. Erkenden kalkacak, otogara gidecek ve çocuklarının yaşadığı şehre bir bilet alacaktı. Geceden ilaçlarını hazırladı, küçük bir valiz yaptı kendine. Birkaç kez valizi kaldırıp ağırlığına baktı ve taşıyabileceğinden emin olduğu kadar yanına kıyafet aldı. Ertesi sabah namazı kıldıktan sonra güzel bir kahvaltı yaptı ve usul adımlarla dışarıya çıktı. Sokak, yeni yeni hareketleniyordu. Komşularından biri elinde valizle görünce nereye gittiğini sordu. Otogara, dedi. Çocuklarımı ziyaret edeceğim. Komşusu onu hem otogara götürdü hem de biletini alarak yolculuk yapacağı otobüse yerleştirdi. Dünyada halen güzel insanların olduğunu görmenin huzuru iyi gelmişti. Bir de torunlarına ulaşsa daha ne isterdi ki?
Bir süre sonra otobüs yolculuğu başladı. Muavin sırayla yolculara nerede ineceğini soruyor ve elindeki kağıda notlar yazıyordu. Sıra kendine geldiğinde ne cevap vereceğini bilemedi ve büyük oğlunun adresini cebinden çıkararak muavine uzattı. Muavin otobüsün bu adrese çok uzak bir yerde duracağını söyledi ancak adresin yanındaki numarayı arayarak oğluna haber verebileceğini belirtti. Aslında sürpriz yapmayı düşünüyordu ama maceraya gerek yoktu. Muavinden rica etti ve oğlunu aramasını, kendini almasını söyledi. Muavin kısa bir görüşmeden sonra telefonu uzattı. Oğluyla bir süre konuştuktan sonra bu sorunu da halletmişlerdi. Oğlunun heyecanı ve mutluluğu sesinden belliydi. Muavin de iyi bir çocuktu sağ olsun. Hemen halletmişti işini. Sabah beri hep iyi niyetli insanlarla karşılaştığı için şükretti. Birkaç saat yolculuğun ardından nihayet otobüs durdu. Otobüsten indiğinde oğlu ve torunlarının kendine doğru koştuğunu hissetti.  Keşke daha önce düşünseydim ve arada bir gelip çocukları ben ziyaret etseydim, diye düşündü. Bu kadar kolay olacağını aklından geçirmemişti. 
Oğlunun evine ulaştıklarında sanki bir bayram günüydü. Herkes çok mutluydu. Oğlu:
-Aslında bu hafta gelecektik sana baba fakat ummadığımız işler çıktı. Haftaya bile gelmemiz zordu, çok güzel oldu senin bu ziyaretin, dedi. 
Torunları etrafından ayrılmıyordu. Akşamın nasıl olduğunu anlamadı. Yorgundu ve uykusu da  gelmişti. Kaç zamandır yemediği kadar güzel yemekler yemişti. Sanki ömrü tazelenmiş gibiydi. Ertesi güne dair torunlarıyla planlar yaptı. Torunları sürekli sorular soruyordu:
-Dede sen kaç yaşındasın, İkinci Dünya Savaşı’nı gördün mü, sakalların neden bu kadar beyaz, gözlüklerin neden bu kadar kalın camlı?..
Soruların bir kısmına cevap vermek hayli zordu ama keyif alıyordu onlarla konuşmaktan. Misafirliğinin üçüncü gününde bir sakinlik çöktü üzerine. Çocuklar da okula gitmişti zaten. Vakit geçmek bilmiyordu. Yakındaki camiye gitmek ve birileriyle tanışmak belki iyi gelir, diye düşündü. Öğlen namazı için hazırlandı. Yine usul adımlarla dışarıya çıktı. Ne bir caddenin adını biliyordu ne sokağın fakat gideceği caminin minaresi görünüyordu. Camiye ulaştığında hemen yanında güzel bir park olduğunu fark etti. Yaşadığı şehirdeki parka hiç benzemiyordu burası, yemyeşildi ve rengarenk bankları vardı. Biraz banklardan birinde dinlenip camiye öyle girmeye karar verdi. Banklardan birine oturmuştu ki ezan başladı. Hızlıca yerinden doğruldu ve camiye doğru yürüdü. Cami hayli büyük ve aydınlıktı. Sadece iki saf olacak kadar cemaat vardı içerde. Namaz bittiğinde yerinden kalkamadığını hissetti. Birkaç kişi etrafına toplanmış ve yardım etmeye çalışıyordu fakat nafile. Bir türlü yerinden kalkamıyordu. Bulunduğu yere uzandı. İçinde bir huzur vardı. Ununu elemiş, eleğini asmıştı. Yaşayacağım her şeyi yaşadım, dedi kendi kendine ve gözlerini kapadı. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Ertesi gün sadece bir kez öğle namazı kıldığı camiden onun selası verildi. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder