25 Şubat 2026 Çarşamba

İKİ

Zeynep Ayten 

I.
Gecenin en karanlık saati... Apartmandaki bütün ışıklar sönmüş, sadece 3. kattaki bir daireden ufak bir ışık süzülüyor. Ufak bir masa lambası, bırakın masayı aydınlatmayı, kendi çevresine bile ışık vermekte zorlanıyor.
Masa lambasının karşısında kitaplarımı karıştırıyorum. Yıllar önce okuduğum kitaplar, beni o günlere götürürken hiç de zorlanmıyorlar. Altını çizdiğim cümlelere, sayfalara aldığım notlara bakıyorum. Hepsi başka bir bana ait bu cümlelerin. 
Gözlerim kapanmak üzereyken yeni bir kitap açıyorum. Bu kitap diğerlerinden farklı. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu göremediğim kitaplardan biri. İçinden bir şey çıkmayacağını bilsem de karıştırmaya devam ediyorum. Sayfaları hızlı hızlı geçerken gözüme bir kâğıt çarpıyor. Başta anlam veremiyorum çünkü bu kitabın ilk yirmi sayfasını bile çok zor okumuştum zamanında. Sonra da bir köşede yıllarca bekletmiştim. Son sayfalara değil kâğıt koymak, açtığımı bile hatırlamıyorum. Tekrar o kâğıdı arıyorum. İlk başta bununun rüya olduğunu bile düşünüyorum. Fakat aramaya devam ediyorum ve tekrar o kâğıdı buluyorum. 
"Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." diye başlayan yazıyı okuyorum. Şimdiye kadar kitapları nerede okuduğumu bile hatırlarken bu yazıyı ne zaman yazdım ne zaman kitabımın arasına koydum, en önemlisi de ne zaman böyle bir olayı yaşadım hatırlayamıyorum. Tek bildiğim bu yazının benden başkasına ait olamayacağı. Arka sayfayı çevirdiğimde tarih ve imzamı görüyorum. İmzamı görünce benim yazım olduğuna emin olsam bile tarihi görünce şaşkınlığım daha da artıyor. Çünkü tarih bundan tam 1 ay öncesini gösteriyor. Kâğıdı tekrar ve tekrar okuyorum. Çünkü bu imkânsız. Her ne kadar hatırlamasam da bunu ben yazmışım. Fakat bu tarihe bir anlam veremiyorum zira geçen ay hangi kitabı okuduğumu biliyorum. Ve bu olayı yaşamadığıma eminim. Çünkü böyle bir olayı yaşasam bitiremediğim bir kitabın arasına değil günlüğüme yazardım. Hızlıca yılların yorgunluğunu taşıyan günlüğümü alıyorum. Sayfaları karıştırıp aynı günü arıyorum. Yıllardır her gün yazdığım, hiçbir zaman atlamadığım günlüğümü bazı günler yazmadığımı fark ediyorum. O günlerde ne olduğunu hatırlamaya çalışıyorum fakat nafile. En ufak bir şeyi bile hatırlayamıyorum. Kâğıdı yeniden kitabın arasına koyuyorum, kitabı da aldığım yere değil başucuma koyuyorum ve cılız lambayı söndürerek yorgun düşen zihnimi uykunun kollarına teslim ediyorum. 
II.
Uyandığında dışarısı aydınlanmıştı ve uyuduğu süre boyunca yastığında başını rahatsız eden bir nesne vardı. Eliyle uzandı, bir kitaptı onun ara sıra uykusunu bölen. Kalın ciltli ve hacimli bir kitap. Gözlerini yeniden kapatarak kitabı el yordamıyla yastığından uzaklaştırdı. Bu kitabın buraya nereden gelmiş olacağını düşünmek bile istemiyordu, uykusu vardı. Uyumaya çalıştı fakat dışardan gelen aydınlık buna mâni oluyordu. Kalkmak zorundaydı, dükkânı açmayı geciktirmemeliydi. Bu saatte müşteri geldiği hiç olmamıştı ama yine de dükkânı erken açmanın berekete vesile olacağına inanıyordu. Gün boyu birkaç yaşlı ve birkaç öğrenci dışında kimse uğramıyordu ki zaten. Dükkâna gelen insanların tavrını artık ezberden biliyordu. Hiçbir yerde bulamadıkları kitapları raflarda bulunca sevinmek yerine bir de pazarlığa tutuşuyorlardı. Kitapların tozlu olduğundan bahsediyorlardı, kimi sayfaların çizili olmasına bahane buluyorlardı. Böyle zamanlarda kitabın satılık olmadığını söyleyerek müşterinin elinden alıyor ve arka raflardan birine koyuyordu. Daha sonra aradığında o kitabı bir daha bulamıyordu. Bazı insanlar onun bu garip ve huysuz tavırlarına alışık oldukları için umursamazlardı fakat bazı insanlar bu tavırları yüzünden bir daha buraya gelmeyeceklerini söyleyerek çıkıp giderlerdi. Sürekli buraya gelen insanlardan dikkatli olanların fark ettiği tuhaf bir durumdu bu. Onu daha yakından tanıyan bir arkadaşı ise her şeyin farkındaydı ve senelerdir onu böyle seviyor, idare ediyordu.  Fakat son zamanlarda hep sıkıntı, hep isyan, hep huysuzluk hakimdi kitap dolu duvarların arasında. 
Koşa koşa geldiği dükkanını açmıştı ve neredeyse her gün gelen doktor arkadaşı içeriye girmek üzereydi. Kapının açıldığını fark edince seslendi:
-Doktor Bey bugün geciktiniz. 
-Asıl geciken sizsiniz sahaf bey. Ben bir saat önce gelmiştim ama dükkân kapalıydı. 
Bu sözler kapı eşiğinden fırlatılmış oklar gibiydi. Öfkeyle doktora bağırdı:
-Madem kitap almayacaksın o zaman terk etmelisin burayı. Benimle bu kadar samimi olacak, bana espri yapacak cesareti nereden buluyorsun?
Doktorun beklediği cevaptı aslında, onun sorduğu bu sorular. Kaç zamandır anlam veremediği bir durumun adını koymak üzereydi. Hiç kızgın ve kırgın değildi karşısında duran adama aksine şefkatle bakıyordu lakin adam devam ediyordu:
-Sizin okumak ya da kitap aramak gibi bir derdinizin olmadığı besbelli. Eğer sadece çay içmeye geldinizse o da burada yok ama yan tarafta içebilirsiniz. 
Doktor bir süre konuşmadan dinledi, cebinden çıkardığı defterini notlar aldı ve tebessümle ayrıldı dükkândan. Gün boyu dükkâna uğrayan herkes benzer bir şekilde karşılandı. Kimi alışıktı bu duruma kimi bir daha bu dükkâna gelmek mi, tövbe… diyerek ayrıldı. Önünde bir defter vardı ara sıra bir şeyler karaladığı. Akşam karanlığı çökmeye başladığında defterine bir cümle yazdı “Bugün hayatımın en garip günüydü. Bazılarının hayal bile edemeyeceği bir şey yaşadım." Anlamsızca bu defter sayfasını kopardı ve ikiye katladı. Raflar arasında dolaşırken diğerlerinden farklı bir kitap gözüne ilişti. Büyük bir istekle alıp bir türlü sonunu getiremediği kitaplardan biriydi bu. Kitabı biraz karıştırdı ve rastgele bir sayfaya elindeki kâğıt parçasını koyarak kitabı kolunun altına aldı, dükkândan dışarıya çıktı. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder