Selim Çabuk
Ortaokul bitmiş nihayet liseye başlamıştı Naim. Sınav kaygıları geride kalmıştı ve 9. Sınıfa kendine yeni bir düzen kurabilmeyi başarmıştı. Okul basketbol takımındaydı, üstelik oyun kurucu oynuyordu. Boyu çok uzun değildi, çok güçlü de değildi ama oyunu iyi oynuyordu. Tek sorunu şuydu: Kritik anlarda fazla düşünüyordu. Böyle durumlarda çabuk karar vermesi hayati önem taşıyordu fakat o böyle zamanlarda tutulup kalıyordu bazen.
Onca çabadan, maçtan sonra nihayet ilçe finaline çıkmışlardı. Rakip okul, iki senedir şampiyondu. Fizik olarak güçlü, sert savunma yapan çocuklarla doluydu karşı taraf. Maçtan bir hafta önce okulun koçu maça çıkacak ilk beşi açıkladı.
Naim yoktu. Yedeklerde vardı adı ama ilk beşte değildi. Moral bozucu bir durumdu bu onun için. Henüz bu okulda ilk senesiydi fakat oyunculuğundan emindi. Antrenman çıkışı tek başına salonda kaldı. Serbest atış çizgisine geçti. Topu sektirdi. Attı. Kaçtı. Bir daha attı.
Kendi kendine mırıldandı:
-Demek ki güven vermiyorum.
Günün kalan kısmında kendine söylediği bu cümle yankılandı durdu zihninde: Güven vermiyorum. İlk beşte yer alan isimler sürekli beyninde dolaşıyordu. Kendinden daha mı iyi oynuyordu bu isimler? Belki de…
Ertesi gün okula gittiğinde Naim’i üzgün gören koç onu yanına çağırdı.
-Küsmek serbest, dedi koç. Ama bahane üretmek yasak.
Naim sustu. Bu cümleleri yorumlayabilecek kadar duru değildi düşünceleri. Anlamadığını gören Koç devam etti:
-Yetenek sorunun yok. Ama baskı gelince topu fazla tutuyorsun. Hızlı karar vermiyorsun. Basketbol evet teknikle oynanır fakat aynı zamanda bazen cesaret oyunudur.
Bu açıklamadan sonra ilk beşte neden yer alamadığını anlamıştı Naim. Bu eksiğini zaten biliyordu ve telafi etmesi gerektiğini kabullendi. O günden sonra Naim farklı çalıştı. Sadece şut değil, süreli karar antrenmanı yaptı. Arkadaşına savunma yaptırdı. 5 saniye kuralıyla hücum kurdu. Top elindeyken düşünme süresini kısalttı. Nihayet final günü geldi. Salon doluydu. İlk yarı başa baş geçti. Üçüncü çeyrekte fark 10 sayıya çıktı. Koç molada sinirliydi. Oyun istediği gibi ilerlemiyordu ve karşı taraf hayli baskın oynuyordu. Takımdaki çocuklar kan ter içindeydi. Dördüncü çeyreğin başında ilk beş yorulmuştu. Koç Naim’e baktı:
-Hazır mısın?
Naim derin nefes aldı.
-Hazırım Hocam, hem de hiç olmadığım kadar.
Naim sahaya girdiğinde skor 52-44’tü. İlk hücumda topu aldı. Savunma baskı yapıyordu. Eski Naim olsa geri dönerdi fakat yaptığı antrenmanların karşılığını vermenin tam zamanıydı. Bu sefer hızlandı, perdeyi kullandı, potaya gidip asist çıkardı. Tabela anında değişti: 52-46. Oyun alanında rüzgar gibi esiyordu, sonraki pozisyonda top çaldı. Hızlı hücum… Sayı. Tabela yine değişti: 52-48.
Salon hareketlenmişti Naim’in oyuna girişiyle. Okulunun umudu artmıştı ve Koç yerinde duramıyordu. Tezahüratlar, alkışlar Naim içindi. Maçın bitimine 12 saniye kala skor 60-59’du. Aradaki fark kapanmıştı ve top onlardaydı. Koç mola aldı, bastırmaya çalıştığı heyecanla konuştu:
-Son top Naim’de başlayacak. Ama zorlamayacaksın. Doğru olanı yap.
Sahaya döndüler. Son 10 saniye… Naim topu getirdi. 7 saniye… Savunma üstüne geliyordu. 5 saniye…
Şut mesafesindeydi ama savunma elini kaldırmıştı. 3 saniye… Sol köşede takım arkadaşı boş kaldı.
Bir anlığına göz göze geldiler. Naim bu kez şut atmadı. Pas verdi. Top havadayken süre bitti. Buzzer. Top çemberden geçti. 62-60. Takım sahaya koştu. Sayıyı atan oyuncu sevinçten bağırıyordu. Ama Koç doğrudan Naim’in yanına geldi.
-İşte bu,” dedi. Büyümek dediğin şey bu.
O gün Naim onca çabasına rağmen yıldız olamadı. Tebrikler çoğunlukla pas verdiği arkadaşınaydı. Takım olmanın, takımla hareket etmenin ve başarmanın mutluluğunu yaşıyordu sadece. Güven duyulmanın onurunu yaşıyordu. Artık Koç’un ve takımın en güvendiği oyunculardan biri hâline gelmişti.
Onca çabadan, maçtan sonra nihayet ilçe finaline çıkmışlardı. Rakip okul, iki senedir şampiyondu. Fizik olarak güçlü, sert savunma yapan çocuklarla doluydu karşı taraf. Maçtan bir hafta önce okulun koçu maça çıkacak ilk beşi açıkladı.
Naim yoktu. Yedeklerde vardı adı ama ilk beşte değildi. Moral bozucu bir durumdu bu onun için. Henüz bu okulda ilk senesiydi fakat oyunculuğundan emindi. Antrenman çıkışı tek başına salonda kaldı. Serbest atış çizgisine geçti. Topu sektirdi. Attı. Kaçtı. Bir daha attı.
Kendi kendine mırıldandı:
-Demek ki güven vermiyorum.
Günün kalan kısmında kendine söylediği bu cümle yankılandı durdu zihninde: Güven vermiyorum. İlk beşte yer alan isimler sürekli beyninde dolaşıyordu. Kendinden daha mı iyi oynuyordu bu isimler? Belki de…
Ertesi gün okula gittiğinde Naim’i üzgün gören koç onu yanına çağırdı.
-Küsmek serbest, dedi koç. Ama bahane üretmek yasak.
Naim sustu. Bu cümleleri yorumlayabilecek kadar duru değildi düşünceleri. Anlamadığını gören Koç devam etti:
-Yetenek sorunun yok. Ama baskı gelince topu fazla tutuyorsun. Hızlı karar vermiyorsun. Basketbol evet teknikle oynanır fakat aynı zamanda bazen cesaret oyunudur.
Bu açıklamadan sonra ilk beşte neden yer alamadığını anlamıştı Naim. Bu eksiğini zaten biliyordu ve telafi etmesi gerektiğini kabullendi. O günden sonra Naim farklı çalıştı. Sadece şut değil, süreli karar antrenmanı yaptı. Arkadaşına savunma yaptırdı. 5 saniye kuralıyla hücum kurdu. Top elindeyken düşünme süresini kısalttı. Nihayet final günü geldi. Salon doluydu. İlk yarı başa baş geçti. Üçüncü çeyrekte fark 10 sayıya çıktı. Koç molada sinirliydi. Oyun istediği gibi ilerlemiyordu ve karşı taraf hayli baskın oynuyordu. Takımdaki çocuklar kan ter içindeydi. Dördüncü çeyreğin başında ilk beş yorulmuştu. Koç Naim’e baktı:
-Hazır mısın?
Naim derin nefes aldı.
-Hazırım Hocam, hem de hiç olmadığım kadar.
Naim sahaya girdiğinde skor 52-44’tü. İlk hücumda topu aldı. Savunma baskı yapıyordu. Eski Naim olsa geri dönerdi fakat yaptığı antrenmanların karşılığını vermenin tam zamanıydı. Bu sefer hızlandı, perdeyi kullandı, potaya gidip asist çıkardı. Tabela anında değişti: 52-46. Oyun alanında rüzgar gibi esiyordu, sonraki pozisyonda top çaldı. Hızlı hücum… Sayı. Tabela yine değişti: 52-48.
Salon hareketlenmişti Naim’in oyuna girişiyle. Okulunun umudu artmıştı ve Koç yerinde duramıyordu. Tezahüratlar, alkışlar Naim içindi. Maçın bitimine 12 saniye kala skor 60-59’du. Aradaki fark kapanmıştı ve top onlardaydı. Koç mola aldı, bastırmaya çalıştığı heyecanla konuştu:
-Son top Naim’de başlayacak. Ama zorlamayacaksın. Doğru olanı yap.
Sahaya döndüler. Son 10 saniye… Naim topu getirdi. 7 saniye… Savunma üstüne geliyordu. 5 saniye…
Şut mesafesindeydi ama savunma elini kaldırmıştı. 3 saniye… Sol köşede takım arkadaşı boş kaldı.
Bir anlığına göz göze geldiler. Naim bu kez şut atmadı. Pas verdi. Top havadayken süre bitti. Buzzer. Top çemberden geçti. 62-60. Takım sahaya koştu. Sayıyı atan oyuncu sevinçten bağırıyordu. Ama Koç doğrudan Naim’in yanına geldi.
-İşte bu,” dedi. Büyümek dediğin şey bu.
O gün Naim onca çabasına rağmen yıldız olamadı. Tebrikler çoğunlukla pas verdiği arkadaşınaydı. Takım olmanın, takımla hareket etmenin ve başarmanın mutluluğunu yaşıyordu sadece. Güven duyulmanın onurunu yaşıyordu. Artık Koç’un ve takımın en güvendiği oyunculardan biri hâline gelmişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder