Ebubekir Çakmak
I. Benzersizliğin Keşfi
Başka çocuklara hiç benzemediğini söylüyorlardı sürekli. Başka çocuklar küçük şeylerle mutlu oluyordu ama o, hiç olmamıştı. Başka çocuklar yemek seçerdi ama o, hiç yemek seçmeyen biriydi. Başka kardeşini kıskanırdı ama o, hiç kıskanmaz aksine çok severdi. Ne zaman yeni birileri gelse evlerine ya da bir düğünde, cenazede birileri görse hep aynı şeyi söylüyorlardı: Bu çocuk başkalarına hiç benzemiyor.
Henüz dördüncü sınıfa giden bir çocuk, diğerlerinden ne kadar farklı olabilirdi ki? Bazen aynada kendine bakıyordu ama hiçbir fark göremiyordu arkadaşlarıyla kendisi arasında. Mesela boyu Ebubekir’le aynıydı. Saçlarının rengi ise Ferhat saçlarıyla aynıydı. Gözleri Yiğit’in gözlerinin rengindeydi. Peki ama farkı neydi başlarıyla?
Artık kendisinin başkalarından farklı biri olduğuna neredeyse inanmaya başlamıştı lakin bu farkın ne olduğunu bir türlü bulamıyordu. Annesine, babasına soruyordu benim diğer çocuklardan farkım ne diye. Annesi ve babası tek cevap veriyorlardı: Sen başkasın.
Artık sabahları uyandığından aklında sadece bu mesele vardı yani herkesten farklı olması ve başka olması. Gece uyumadan önce saatlerce düşünüyordu beni diğer çocuklardan farklı kılan özelliklerim neler, diye. Derslerinin diğer arkadaşlarından iyi olması onu farklı kılmıyordu. Konuları çabucak anlaması da onun için bir farklılık değildi. Neydi, onun herkesten farklı olmasını sağlayan şey ne?
Herkeste iki el, iki ayak, iki kulak vardı ve kendisinde de böyleydi bu.
Herkeste iki göz vardı ve görmeye yarardı, kendisinde de böyleydi.
Kuşların konuştuklarını kimse anlamazdı, o da anlamazdı.
Rüzgarın fısıltısını duyar fakat ne dediğini anlamazdı zaten kimse de anlamazdı.
Başıboş köpek gördüğü zaman irkilirdi ama başıboş köpeklerden arkadaşları da irkilirdi.
Herkesten onun farklı olmasını sağlayan şey neydi?
Annesine büyük dedelerini sordu, babasına sordu ama diğer dedelerden hiçbir farkları yoktu onların da. En azından anne ve babasının anlattığına göre öyleydi.
Beşinci sınıfa yaklaşıyordu artık ve yaşıtlarından, arkadaşlarından farklı olduğunu söyleyen insanlar sürekli çoğalıyordu. İlk kez girdiği bir kırtasiyenin sahibi ona bakıp şöyle diyordu:
-Sen başka bir çocuksun, nerelisin, kimgillerdensin?
Öğretmenleriyle bir müze gezisi yaptıklarında müze görevlisi ona bakmış ve şöyle demişti:
-Sen ne kadar farklı bir çocuksun, nerelisin?
Artık farklı olduğunun söylenmesinden sonra bir de nereli olduğu soruluyordu. Belki de fark buradaydı. Nereli olduklarını biliyordu hatta yaz tatilinde birkaç hafta köyde vakit de geçirirlerdi. Köylerinin diğer köyler arasında farklı bir tarafı, yönü yoktu ki... Köyleri kontların, asilzadelerin, lordların, şehzadelerin yaşadığı ya da yetiştiği bir yer değildi. Olsaydı bilirdi bunu. Köylerinde yalnızca bir cami ve bir okul vardı. Onlar da yeni yapılmış gibiydi. Nereli olduğu çok önemli olmamalıydı. Belki de kırtasiyecinin sorusu üzerinden gitmeliydi: Kimgillerdensin? Kimgillerden olduğunu gerçekten de bilmiyordu. Bunun üzerine yoğunlaşması gerektiğini düşündü. Annesine kalsa Hacalioğlları sülalesindenlerdi. Babasına kalsa Şekeryemezoğlu sülalesinden. Bu iki sülaleden ikisini de tercih etmek istemiyordu ama kimgillerdensin, denildiğinde verecek bir cevabı da olmalıydı.
Duvarlara bakıyordu, tavana bakıyordu, yüzükoyun yatıp öylece düşünüyordu, farkı neydi başka çocuklardan? Kimgillerden olduğunu adlandıramamıştı, nereli olduğunun çok önemi yoktu. Belki de kendini hiçbir yere ait hissetmemesiydi onu farklı kılan şey. Arkadaşları, akranları hep övünürdü köyleriyle, kasabalarıyla. Hatta sülalesi ile övünenler de vardı. Annesi ve babası da kendi köyleriyle, atalarıyla övünürlerdi. O ise kendini hiçbir yere ait hissetmiyordu.
DEVAM EDECEK
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder