Semih Yılmaz, Yusuf Kerem Köse, Ahmet Emir Koç
1. Zor Yolculuk
Hava git gide soğuyordu ve akşam yaklaşıyordu. Büyük bir kar çölünün ortasında gibiydim. Her taraf bembeyazdı. Saatlerdir yürüyordum ve gece bastırmadan Yıldızeli’ne ulaşmalıydım. Aslında daha önceden bu yolu çok yürümüştüm fakat bahar ya da yaz mevsimiydi o zamanlar ve hiç bu kadar soğuk olmamıştı. Ara sıra rüzgarın uğultusuna uzaktan kurt sesleri eşlik ediyor gibiydi. Bu dağlarda kurt, ayı, domuz gibi yabani hayvanların çokça bulunduğunu duymuştum.
Kafamdan bu olumsuz düşünceleri atarak yürümeye devam etmek zorundaydım. Geceyle birlikte buraya yoğun bir sis iniyordu ve hepten kaybolma ihtimalim yükseliyordu. Var gücümle adımlarımı hızlandırdım, bata çıka karlar içinde yol alıyordum. Üşümeye başlamıştım ama bir yandan da terliyordum. Ayaklarım, paçalarım çoktan ıslanmıştı, üstelik acıkmıştım da. Anayola indikten sonra işim kolaydı. Mutlaka sığınacak bir yerler bulurdum ya da otostopla yola devam ederdim fakat doğru yolda olduğumdan bile emin değildim. Bu düşüncelerle ilerlerken hava tamamen karardı. Belki de havanın kararması lehimeydi. Şayet sis çökmezse ilçenin ışıklarını görebilirdim. Hava nihayet kararmıştı. Karanlık umudumu azaltmaya başlamıştı. Belki de Yıldızeli’ne ulaşamadan kaybolup donacaktım bu dağ başında. Aklıma güzel yemekler geliyordu, sıcak içecekler ve bir yandan uyku gözlerimi zorluyordu. Kalan son gücümle birkaç adım daha atmıştım ki birdenbire yuvarlanmaya başladım. Artık ne dizlerime gücüm yetiyordu ne de kollarıma. Ne kadar yuvarlandığımı bilmiyorum artık bu yolculuğun bittiğini düşünüp gözlerimi kapatmıştım. Böyle bir şekilde hayatla vedalaşacağım hiç aklıma gelmemişti. Belki cesedimi bahara kadar kimse bulamayacaktı. Düşündüğüm son şeyler bunlardı.
Gözlerimi açtığımda gaz lambasının aydınlattığı bir odadaydım. Odanın ortasında kocaman bir soba vardı ve etrafta kimseler yoktu. Dışarısı hâlen karanlıktı ve köpek sesleri geliyordu. Yerimden güç bela doğruldum. Lambaya yaklaşarak ellerime, dizlerime baktım. Sıyrılmıştı ve bacaklarımdan biri çok fena ağrıyordu. Bir süre sonra büyük ahşap kapı gıcırtıyla açıldı, kapının önünde yüzü tam görünmeyen yaşlı bir kadın duruyordu:
-Seni evimin biraz ilerisinde köpeklerim buldu. Kimsin, buralarda niçin dolaşıyorsun, in misin cin misin, dedi.
Şaşkındım.
-Adım Demir. Yıldızeli’ne gidecektim. Veterinerim. Köylerden birine çağrılmıştım. İşim bitti ve yola çıktım ancak Yıldızeli’ne varamadım bir türlü.
-Yıldızeli mi? Yıldızeli buraya çok uzak, gerçeği söyle, dedi kadın.
Şaşkınlığım iyice artmıştı. Belki de düştüğüm yerde bayılmıştım ve garip hayaller, rüyalar görüyordum. Tam konuşmak için kendimi toparlamıştım ki gözlerim ağırlaştı ve yeniden kapandı.
Tekrar uyandığımda her yer aydınlıktı. Kapı yeniden açıldı, bu kez kapının önünde bekleyen bir dedeydi. Şefkatle bana doğru baktı ve konuştu:
-Yıldızeli ha? Demek Yıldızeli’ne giderken buraya düştün. Hayli ilginç, dedi.
-İlginç olan ne, diye sordum.
Cevap vermedi. Biraz sonra kahvaltı yapalım ve sen de bize gerçekleri anlat, dedi.
Yerimden doğrulmaya çalıştığımda bacağımın ağrısını hissettim. Dede, tebessüm ederek:
-En az yirmi gün bizimlesin, dedi. O bacak fena kırılmış ve onu sarmamız lazım bugün.
Hemen ardında duran ince çubukları ve kabukları gösterdi:
-Bunlarla saracağız hem de, diye ilave etti.
Yaşadığım için sevinmeli miydim yoksa bacağımın kırıldığı için üzülmeli miydi ya da bu garip yere düştüğüm için endişelenmeli miydim?.. Kafam karmakarışıktı. Konuşacağım, soracağım şeyler yanlış anlaşılmaya neden olabilirdi. Belki de gerçekten iyi niyetli insanlardı bunlar ve bana yardım etmeye çalışıyorlardı. Ben sadece yerdeki kilimin desenlerine bakıyordum. Bu şekilde kilim deseni hiç görmemiştim. Bu esnada yaşlı kadın elinde küçük bir tepsi ile içeriye girdi. Çay ve kahvaltı vardı tepside. Kahvaltılıklar arasında ilk kez gördüğüm şeyler vardı. Tepsiye garip garip baktığım görünce yaşlı kadın:
-Bunları yemezsen iyileşemezsin, dedi.
Oda çok sessizdi. Bu sessizlik ve aydınlık beni derinden etkiliyor, hareketsiz bırakıyordu. Kahvaltımı bitirdim ve çayımı içtim. Artık kırık bacağımın sarılmasına gelmişti sıra. Yaşlı adam içeriye girdi, önümdeki kahvaltı malzemelerini geriye çekti, gözlerime baktı ve biraz endişeyle:
-Dayanabilecek misin, önce kırık kemiği yerine oturtmamız gerekecek biraz canın yanacak, dedi.
Çaresizdim. Yaşlı adamın bembeyaz elbisesi dikkatimi çekmişti. Özenle bacağıma bastırdı, bağıracak oldum fakat sesim çıkmıyordu sanki. Biraz acı duydum, hemen ardından ağaç kabukları ve çubuklarla bacağımı sarmaya başladı yaşlı adam. Birazcık olsun rahatlamıştım, ağrım hafiflemişti. Belki de kahvaltının ve sıcağın etkisiyle uykum geliyordu, gözlerimi açamıyordum bir türlü. Kendimi rahat, huzurlu bir uykunun kollarına bıraktım.
2. Bölüm: Derin Uyku
Kaç saat kaç gün geçti bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda kocaman bir odadaydım. Oda sıcacıktı ama yaşlı insanların bulunduğu yer değildi burası. Duvarlar boyalı, tepede floresan lambalar vardı. Sağımda ve solumda büyük yataklar vardı. Bir hastaneyi andırıyordu burası. Kolumdaki damar yolunu fark ettim, başucumda bir serum vardı ve damar yoluna bağlıydı. Her tarafım ağrıyordu. Doğrulmak istedim ayağımdaki kocaman alçıyı fark ettim. Oysa bacağım çubuk ve kabuklarla sarılmıştı. Acıkmıştım da… Bir süre olan biteni anlamaya çalıştıktan sonra yakınlardan bir ses geldi:
-Hasta kendine geliyor. Oda 3’e acil bakar mısınız?
Birkaç dakika sonra etrafımda kıyafetlerinden sağlık görevlisi olduğu belli olan üç kişi belirdi. Biraz yaşlıca olan sordu:
-Demir Bey, nasılsınız? Kendinize geldiniz mi biraz?
Şaşkındım. Biraz kekeleyerek sordum:
-Bu bu buraya nasıl geldim? Bana ne oldu? Yaşlı iki kişinin evindeydim en son.
Bu esnada yine genç bir hemşire söze girdi:
-Üç gündür ayılmanızı bekliyoruz. Yıldızeli’ne çok yakın bir yerde donmak üzereyken sizi ilçe sakinleri bulmuş. Buraya geldiğinizde donmak üzereydiniz ve bir süre sayıkladınız.
-Beni iki yaşlı insan buldu ve onlar kahvaltı verdi, bacağımı sardı, benimle ilgilendiler, dedim.
Diğer sağlıkçı söze girdi:
-Galiba hâlen kendine gelememiş Demir Bey.
Kadın sağlıkçılardan biri tebessüm ederek:
-Sizinle baygın olduğunuz süreçte ilgilenen bendim ama yaşlı ifadeniz biraz beni üzdü doğrusu, dedi ve ilave etti, kendinizi iyi hissedinceye kadar misafirimizsiniz. Zaten Sivas-Ankara yolu da kapandı kar yağışı nedeniyle ve bir haftadan önce açılmaz.
Uykum geliyordu fakat uyumak istemiyordum. Uyanınca yeni bir odada gözlerimi açmaktan ve tanımadığım insanlarla karşılaşmaktan endişe ediyordum. Bütün çabama rağmen gözlerim kapanmaya başlamıştı bile.
.