9 Ekim 2025 Perşembe

ANAHTAR

 Kadir Üstündağ

Her kapının bir anahtarı var
Her anahtarın kapısı
Bazı kapılar içerden kilitli
Bazı kilitlerin üzerinde kalmış pası

Bir kilit var önümde 
Anahtarını bulamadığım
Durup durup karşıma çıkan bir kapı var 
Bir türlü eşiğini atlayamadığım

Kapılar ve kilitler
Kilitler ve kapılar
Galiba hayat bundan itibaren
Hep böyle geçecek
Kilitli kapılar bakalım
Ne zaman beni içine çekecek

BİR FEN DERSİ SORUNU

 Yusuf Ensar Güler 

Aslında çoğu fen konusu
Çok sıkıcı doğrusu
Fakat kara delikler çekti dikkatimi
Sadece dikkatimi değil 
Her şeyimi
Kendi içine çökmüş 
O da benim gibi

Diyorlar ki
Kara deliğe düşen hiçbir şey
Çıkamaz geri
Ben bir fen dersinde buraya düştüğümden beri
Çalışıyorum şimdi çıkmaya
Deli gibi


TUHAFLIK

Metehan Darıcı

Bilgisayarı açıyorum
Her şey İngilizce
Çarşıya çıkıyorum
Tabelalar İngilizce

Markete giriyorum
Ürünler İngilizce
Okula gidiyorum
Dört saat İngilizce

Yine de İngilizce konuşamıyorum
Alışveriş yapıyorum, oyun oynuyorum
Çarşıda geziyorum
Her yer İngilizce

Tarih dersini hatırlıyorum
Birinci Dünya Savaşı
İtilaf Devletlerine bakıyorum
Karşıma geliyor İngiltere 
Biz bunları her türlü yenmemiş miydik
Neden her yer İngilizce 

AKŞAM

Semih Yılmaz

Eğer akşam olmasaydı
Hepimiz bir sofrada oturamazdık
Babam işten gelemezdi mesela 
Akşam olmasa
Ben mahsur kalırdım okulda

Eğer akşam olmasaydı
Gece de gelmezdi ardından
Uykular yalan olurdu, rüyalar yalan
Hatta geçmezdi günler salıdan çarşambaya
Perşembeden cumaya

Eğer akşam olmasaydı
Anlamı olmazdı sabahın, öğlenin
Ve uzayan gecenin

Bence her şey akşama ayarlı
Ödevler, yemekler, buluşmalar, sohbetler
Bence her şey akşamda saklı

BAŞLAMADAN JÜBİLE

 

Ahmet Emir Koç

Sonunda şansım yaver gitmişti ve bir örümcek tarafından ısırılmayı başarmıştım. Gariban örümcek kendini öldüreceğimi zannedip yalvaran gözlerle bana bakmıştı ama ben onu öldürmek yerine eğilip öpmüştüm ve şöyle demiştim:
-Teşekkür ederim güzel örümcek. Senin ömrün boyunca tüm bakımların artık bana ait. İstediğin yere istediğin büyüklükte ağ yapabilirsin.
Örümcek şaşırmış ve bir süre sonra ani hareketlerle uzaklaşmıştı bende. Onun uzaklaşmasını izledikten sonra artık süper güçlerimi deneyebilirdim. Balkona çıktım ve karşı binaya doğru kolumu uzatarak ağ fırlatmaya çalıştım fakat bir türlü olmuyordu. Belki de henüz bu yeteneğim yüklenme aşamasındaydı. Bir süre sonra annem içerden seslendi:
-Akşam yemeği hazır…
Tıpkı Örümcek Adam gibi koştum, yuvarlandım ve masanın dibine çömeldim:
-Kahraman oğlun geldi anne, dedim.
Annem bir şey anlamadı söylediklerimden. Zaten anlamasını da beklemiyordum. Annem gayet sakin:
-Yine mi arkadaşlarınla süper kahraman oyunları oynadın, dedi.
-Bu kez olay bambaşka anneciğim, bu bir oyun değil. Yeteneklerime sen de inanamayacaksın diyerek kolumu tavana doğru uzatmaya başladım. Bir, iki, üç denemeden sonra annem kolumdaki böcek ısırığını fark etti ve kolumdan tutarak beni ilkyardım dolabına doğru sürüklemeye başladı.
Direnmem nafileydi. Önce bir güzel dezenfekte etti ısırık bölgesini ve ardından da krem sürdü.
Ben çaresiz izliyordum onun müdahalesini. Bütün yeteneklerimin aşama aşama silindiğini hissediyordum. Üzülerek anneme baktım:
-Anne, dünya senin yüzünden bir kahramandan oldu.
Annem anlamıyordu.
Örümcek, duvarın kenarından sessizce bizi izlemeye devam ediyordu, galiba gülüyordu.

YILDIZELİ'NE DOĞRU

Semih Yılmaz, Yusuf Kerem Köse, Ahmet Emir Koç

1. Zor Yolculuk


Hava git gide soğuyordu ve akşam yaklaşıyordu. Büyük bir kar çölünün ortasında gibiydim. Her taraf bembeyazdı. Saatlerdir yürüyordum ve gece bastırmadan Yıldızeli’ne ulaşmalıydım. Aslında daha önceden bu yolu çok yürümüştüm fakat bahar ya da yaz mevsimiydi o zamanlar ve hiç bu kadar soğuk olmamıştı. Ara sıra rüzgarın uğultusuna uzaktan kurt sesleri eşlik ediyor gibiydi. Bu dağlarda kurt, ayı, domuz gibi yabani hayvanların çokça bulunduğunu duymuştum.
Kafamdan bu olumsuz düşünceleri atarak yürümeye devam etmek zorundaydım. Geceyle birlikte buraya yoğun bir sis iniyordu ve hepten kaybolma ihtimalim yükseliyordu. Var gücümle adımlarımı hızlandırdım, bata çıka karlar içinde yol alıyordum. Üşümeye başlamıştım ama bir yandan da terliyordum. Ayaklarım, paçalarım çoktan ıslanmıştı, üstelik acıkmıştım da. Anayola indikten sonra işim kolaydı. Mutlaka sığınacak bir yerler bulurdum ya da otostopla yola devam ederdim fakat doğru yolda olduğumdan bile emin değildim. Bu düşüncelerle ilerlerken hava tamamen karardı. Belki de havanın kararması lehimeydi. Şayet sis çökmezse ilçenin ışıklarını görebilirdim. Hava nihayet kararmıştı. Karanlık umudumu azaltmaya başlamıştı. Belki de Yıldızeli’ne ulaşamadan kaybolup donacaktım bu dağ başında. Aklıma güzel yemekler geliyordu, sıcak içecekler ve bir yandan uyku gözlerimi zorluyordu. Kalan son gücümle birkaç adım daha atmıştım ki birdenbire yuvarlanmaya başladım. Artık ne dizlerime gücüm yetiyordu ne de kollarıma. Ne kadar yuvarlandığımı bilmiyorum artık bu yolculuğun bittiğini düşünüp gözlerimi kapatmıştım. Böyle bir şekilde hayatla vedalaşacağım hiç aklıma gelmemişti. Belki cesedimi bahara kadar kimse bulamayacaktı. Düşündüğüm son şeyler bunlardı. 
Gözlerimi açtığımda gaz lambasının aydınlattığı bir odadaydım. Odanın ortasında kocaman bir soba vardı ve etrafta kimseler yoktu. Dışarısı hâlen karanlıktı ve köpek sesleri geliyordu. Yerimden güç bela doğruldum. Lambaya yaklaşarak ellerime, dizlerime baktım. Sıyrılmıştı ve bacaklarımdan biri çok fena ağrıyordu. Bir süre sonra büyük ahşap kapı gıcırtıyla açıldı, kapının önünde yüzü tam görünmeyen yaşlı bir kadın duruyordu:
-Seni evimin biraz ilerisinde köpeklerim buldu. Kimsin, buralarda niçin dolaşıyorsun, in misin cin misin, dedi.
Şaşkındım. 
-Adım Demir. Yıldızeli’ne gidecektim. Veterinerim. Köylerden birine çağrılmıştım. İşim bitti ve yola çıktım ancak Yıldızeli’ne varamadım bir türlü. 
-Yıldızeli mi? Yıldızeli buraya çok uzak, gerçeği söyle, dedi kadın. 
Şaşkınlığım iyice artmıştı. Belki de düştüğüm yerde bayılmıştım ve garip hayaller, rüyalar görüyordum. Tam konuşmak için kendimi toparlamıştım ki gözlerim ağırlaştı ve yeniden kapandı. 
Tekrar uyandığımda her yer aydınlıktı. Kapı yeniden açıldı, bu kez kapının önünde bekleyen bir dedeydi. Şefkatle bana doğru baktı ve konuştu:
-Yıldızeli ha? Demek Yıldızeli’ne giderken buraya düştün. Hayli ilginç, dedi. 
-İlginç olan ne, diye sordum. 
Cevap vermedi. Biraz sonra kahvaltı yapalım ve sen de bize gerçekleri anlat, dedi. 
Yerimden doğrulmaya çalıştığımda bacağımın ağrısını hissettim. Dede, tebessüm ederek:
-En az yirmi gün bizimlesin, dedi. O bacak fena kırılmış ve onu sarmamız lazım bugün.
Hemen ardında duran ince çubukları ve kabukları gösterdi:
-Bunlarla saracağız hem de, diye ilave etti. 
Yaşadığım için sevinmeli miydim yoksa bacağımın kırıldığı için üzülmeli miydi ya da bu garip yere düştüğüm için endişelenmeli miydim?.. Kafam karmakarışıktı. Konuşacağım, soracağım şeyler yanlış anlaşılmaya neden olabilirdi. Belki de gerçekten iyi niyetli insanlardı bunlar ve bana yardım etmeye çalışıyorlardı. Ben sadece yerdeki kilimin desenlerine bakıyordum. Bu şekilde kilim deseni hiç görmemiştim. Bu esnada yaşlı kadın elinde küçük bir tepsi ile içeriye girdi. Çay ve kahvaltı vardı tepside. Kahvaltılıklar arasında ilk kez gördüğüm şeyler vardı. Tepsiye garip garip baktığım görünce yaşlı kadın:
-Bunları yemezsen iyileşemezsin, dedi.
Oda çok sessizdi. Bu sessizlik ve aydınlık beni derinden etkiliyor, hareketsiz bırakıyordu. Kahvaltımı bitirdim ve çayımı içtim. Artık kırık bacağımın sarılmasına gelmişti sıra. Yaşlı adam içeriye girdi, önümdeki kahvaltı malzemelerini geriye çekti, gözlerime baktı ve biraz endişeyle:
-Dayanabilecek misin, önce kırık kemiği yerine oturtmamız gerekecek biraz canın yanacak, dedi. 
Çaresizdim. Yaşlı adamın bembeyaz elbisesi dikkatimi çekmişti. Özenle bacağıma bastırdı, bağıracak oldum fakat sesim çıkmıyordu sanki. Biraz acı duydum, hemen ardından ağaç kabukları ve çubuklarla bacağımı sarmaya başladı yaşlı adam. Birazcık olsun rahatlamıştım, ağrım hafiflemişti. Belki de kahvaltının ve sıcağın etkisiyle uykum geliyordu, gözlerimi açamıyordum bir türlü. Kendimi rahat, huzurlu bir uykunun kollarına bıraktım. 

2. Bölüm: Derin Uyku
Kaç saat kaç gün geçti bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda kocaman bir odadaydım. Oda sıcacıktı ama yaşlı insanların bulunduğu yer değildi burası. Duvarlar boyalı, tepede floresan lambalar vardı. Sağımda ve solumda büyük yataklar vardı. Bir hastaneyi andırıyordu burası. Kolumdaki damar yolunu fark ettim, başucumda bir serum vardı ve damar yoluna bağlıydı. Her tarafım ağrıyordu. Doğrulmak istedim ayağımdaki kocaman alçıyı fark ettim. Oysa bacağım çubuk ve kabuklarla sarılmıştı. Acıkmıştım da… Bir süre olan biteni anlamaya çalıştıktan sonra yakınlardan bir ses geldi:
-Hasta kendine geliyor. Oda 3’e acil bakar mısınız?
Birkaç dakika sonra etrafımda kıyafetlerinden sağlık görevlisi olduğu belli olan üç kişi belirdi. Biraz yaşlıca olan sordu:
-Demir Bey, nasılsınız? Kendinize geldiniz mi biraz? 
Şaşkındım. Biraz kekeleyerek sordum:
-Bu bu buraya nasıl geldim? Bana ne oldu? Yaşlı iki kişinin evindeydim en son.
Bu esnada yine genç bir hemşire söze girdi:
-Üç gündür ayılmanızı bekliyoruz. Yıldızeli’ne çok yakın bir yerde donmak üzereyken sizi ilçe sakinleri bulmuş. Buraya geldiğinizde donmak üzereydiniz ve bir süre sayıkladınız. 
-Beni iki yaşlı insan buldu ve onlar kahvaltı verdi, bacağımı sardı, benimle ilgilendiler, dedim. 
Diğer sağlıkçı söze girdi:
-Galiba hâlen kendine gelememiş Demir Bey. 
Kadın sağlıkçılardan biri tebessüm ederek:
-Sizinle baygın olduğunuz süreçte ilgilenen bendim ama yaşlı ifadeniz biraz beni üzdü doğrusu, dedi ve ilave etti, kendinizi iyi hissedinceye kadar misafirimizsiniz. Zaten Sivas-Ankara yolu da kapandı kar yağışı nedeniyle ve bir haftadan önce açılmaz. 
Uykum geliyordu fakat uyumak istemiyordum. Uyanınca yeni bir odada gözlerimi açmaktan ve tanımadığım insanlarla karşılaşmaktan endişe ediyordum. Bütün çabama rağmen gözlerim kapanmaya başlamıştı bile. 
.

2 Ekim 2025 Perşembe

DAĞIN ZİRVESİNE YOLCULUK

 Kadir Üstündağ, Yusuf Ensar Güler, Metehan Darıcı

1. Bölüm

Kara Kadir derlerdi ona. Biraz esmer olmasının bu isimle çok bir alakası yoktu. Evet, geceleri fark edilmeyecek kadar esmerdi fakat yine de bu kara sıfatı onun hayatının özeti gibiydi. Kara kara düşünmeyi severdi mesela. Gözü karaydı, gözünü daha da kararttığında etrafında kimse kalmazdı. En sevdiği şair Karacaoğlan'dı. Kara buğday unundan yapılmış ekmek dışında ekmek yemezdi.  Renkli ayakkabı giymezdi. Renkli kıyafet de giymezdi.

Annesi onu zaman kara koyun yününden yapılmış bir yastıkta uyutmuştu. Belki de burada başlamıştı hayatındaki karanın yeri. Bahtı kara mıydı? Henüz değil çünkü henüz liseye geçiş sınavına girmemişti. Bu sınavdan sonra belli olacaktı bahtının kara mı ak mı olduğu.

Küçücük bir kasabaydı yaşadığı yerleşim merkezi. Çok az arkadaşı vardı ve çok fazla işi vardı. Özellikle yaz mevsimine doğru tarla, bostan, bahçe işlerinden bitkin düşüyordu. Yaz mevsimi geldiğinde en yakın arkadaşı köpeği Karabaş'tı. Köpeğinin adını aslında Pamuk koymuşlardı, bembeyazdı çünkü ama Kadir bu ismi sevmediği için onun adını Karabaş koymuştu. Hatta ismini Karabaş koyduktan sonra köpeğini siyaha boyamıştı.

Yine bir yaz mevsimi geride kalmıştı. Okullar açılmak üzereydi ve Kara Kadir'in okula gitme isteği hiç yoktu fakat buna mecburdu. Üstelik artık 8. sınıfa başlayacaktı. Çetin bir eğitim öğretim yılı onu bekliyordu. Bu düşüncelerle evlerinin önündeki dağa uzun uzun baktı. Ardından Karabaş'a seslendi. Kendine küçük bir azık çıkını hazırladı ve okul açılmadan önceki son gezisini yapmaya karar verdi. Bu dağı çocukluğundan beri bilir, zaman zaman eteklerine gider hayvanları otlatırdı fakat hiç zirvesine çıkmamıştı. Bu dağın zirvesine dair efsaneler vardı. Yıllar önce bu dağa gidip geri gelmeyenler olduğu gibi değişim yaşayarak gelenler olduğundan da bahsedilirdi hep. Yine de kimse bu dağın zirvesini merak etmezdi. Kimsenin bu dağa gitmesini de pek hoş karşılamazlardı. Aniden verdiği bu kararı uygulamak için en iyi zaman bu günlerdi.

Karabaş önde Kara Kadir arkada yolculuk başlamıştı bile. Bir endişe vardı Kadir'in içinde. Adını koyamadığı bir endişe... Karabaş da değişik davranıyor sanki biraz ürkerek yürüyordu. Yol boyunca hiçbir şey düşünmedi Kadir. Sanki bir büyüye kapılmış gibiydi. Sanki dağda onu çağıran bir şeyler var gibiydi. Oysa defalarca dağın yakınına gitmişti fakat bu kez her şey çok farklıydı. Dağa yaklaştıkça garip sesler ve hışırtılar duymaya başladı. Belki yabani hayvanlar bu sesleri çıkarıyordu fakat yine de ürpertici gelmeye başlamıştı her şey. Biraz dinlenmek iyi olur, diye düşündü. Üstelik acıkmıştı da. Bulduğu büyük bir kaya parçasının üzerine oturdu. Çıkınını açtı ve bir şeyler yemeye başladı. Karabaş'a da onun yiyebileceği şeylerden vermeyi unutmadı. Biraz susamıştı, etrafta bir akarsu, göze, pınar bulabilmek ümidiyle etrafına bakınmaya başladı. Su bulunan yerlerin biraz daha yeşil olabileceği düşüncesiyle etrafında yeşil bir yer aradı. Biraz uzakta otlar diğer yerlere göre daha yeşil görünüyordu. Çıkınını topladı ve Karabaş'la o tarafa doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça tahmininin doğru olduğunu fark etti. Gerçekten de az ötede bir pınar gördü. Bu pınarı daha önce hiç görmemişti. Hayli eski görünüyordu. Kurnası yosun bağlamıştı. Yeniden ürkmeye başladı ama susamıştı da. Susayan yalnızca kendisi değildi tabi. Pınarın başına vardığında avucuyla birkaç yudum su aldı. Daha önce böyle bir su içtiğini hatırlamıyordu. Tadı biraz farklıydı ancak içtikçe içesi geliyordu. Iki avucunu pınarın önüne bir tas gibi tuttu ve uzun süre içti, içti, içti. Artık su içemeyecek kadar şiştiğini hissettiğinde kenara çekildi. Bu kez de Karabaş sudan uzun uzun içmeye başlamıştı. Suyun hemen yukarısındaki boşluğa önce oturdu, sonra uzandı. Gökyüzü açıktı, yakınlardan kuş sesleri geliyordu. Çimen ve çiçek kokuları ruhuna işliyordu. Karabaş da su içmeyi bitirmiş Kadir'in yanına uzanmıştı. Kadir büyük bir huzur okyanusunda yüzüyor gibiydi fakat yol uzundu. Bir an önce doğrulmalı ve yola devam etmeliydi. Uzandığı yerden kalkmaya çalıştı fakat gövdesi kocaman bir beton kitlesi gibiydi. Bir türlü başını yerden kaldıramıyordu. Ellerini de hareket ettiremiyordu. Çaresizce Karabaş'a baktı. Karabaş etrafında dolaşıyordu fakat Kadir hareket edemiyordu. Bir süre sonra Karabaş havlamaya başladı. Kadir yerinden kalkma çabasıyla bitkin düşmüştü. Artık pes etmek üzereyken etraftan sesler duymaya başladı. Ayak sesleri git gide yaklaşıyordu. Her adımda yoldaki çöplerden, çalılardan sesler geliyordu. Bir süre sonra Karabaş iyice hırçınlaşmıştı ve etrafında kocaman gölgeler belirmeye başlamıştı. Doğrulabilse gölgelerin kime ait olduğunu görebilecekti fakat hiçbir şey göremiyordu. Bağırmak istedi. Yardım çağırmak istedi fakat sesinin çıkmadığını fark etti. Yeniden kendini çaresizliğin kollarına bıraktı ve gözlerini kapattı.

Birkaç dakika gözleri kapalı bekledikten sonra bir elin kendini sarstığını hissetti. Gözlerini açtığında yanında kendiyle yaşıt bir çocuğun durduğunu gördü. Çocuk Kadir’e bakarak:

-İyi misin Kadir, dedi.

Kadir ürkerek:

-Tanışıyor muyuz, kimsin, nereden geldin sorularını peş peşe sordu.

-Yola birlikte çıktık, beni nasıl tanımazsın, dedi karşısında duran çocuk.

Kadir’in zihni karışmıştı. Yola Karabaş’la çıkmıştı. Gözleri Karabaş’ı aradı ama bulamadı.

-Ben yola Karabaş’la çıkmıştım ve seni ilk kez görüyorum, dedi Kadir.

Bu cümlelerin ardından çocuk ellerine, ayaklarına baktı ve bir çığlık attı.

-Ben Karabaş’tım zaten ve artık senin gibi bir insan olmuşum.

Kadir, bu saçmalığa anlam veremiyordu. Bu yaşadıklarının bir rüya olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Çocuk devam etti:

-Birlikte gitmeye çalıştığımız dağa yıllar önce ben de senin gibi gitmeye karar vermiştim. Duymuşsundur o dağdan kimilerinin dönmediğini kimilerinin de değişim yaşadığını. Bu dağın zirvesine ulaştıktan sonra ben bir köpeğe dönüştüm. Aylarca dolaştım ve yeniden yaşadığım yere döndüm ama kimse beni tanımadı. Sen sahip çıkınca senin yanında yaşamaya başladım.

Kadir anlatılanlara inanmak istemiyordu. Zihni iyice karışmıştı ve hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Yeniden gözlerini kapattı. Bir süre dalgın vaziyette kaldıktan sonra yeniden uyandı. Bu kez başucunda Karabaş duruyordu. Garip gözlerle ona bakıyordu. Az önce yaşadığı şeyin bir sanrı olduğunu fark etti. İlerde içecekleri su olmayabilirdi. Kadir, matarasını suyla doldurdu. İçtiği suya baktı, belki de suyun etkisiyle böyle bir şey yaşamıştı. Bu kez sorunsuz bir şekilde yerinden kalktı, bedeni dinlenmişti fakat kafası allak bullak olmuştu. Gün bitmeden dağın zirvesine ulaşması gerekiyordu. Karabaş suskundu. Karabaş önde Kadir arkada yeniden yola koyuldular.

Öte yandan Kadir’in ailesi, Kadir ve Karabaş’ın ortadan kaybolduğunu fark etmişlerdi. Hiç bu kadar uzun süre ortadan kayboldukları olmamıştı. Annesini bir endişe ve telaş sarmaya başlamıştı bile. Aklına türlü türlü senaryolar geliyordu ve bu senaryolar hiç iyi değildi. Annesinin aklına gelen senaryolar arasında Kadir’in dağa gitmiş olma ihtimali de vardı. En iyisi bir süre daha beklemek, Kadir ve Karabaş ortaya çıkmazsa onları aramak için harekete geçmekti. Zaman geçmek bilmiyordu. Annesi, beş dakikada bir saate bakıyor ardından etrafı kolaçan ediyordu fakat ortalıkta kimseler görünmüyordu.

Kadir uyumuş olmanın verdiği dinçlikle hızla yürüyordu. Dağın zirvesine ulaşmasına az kalmıştı. Bu yolculuğa niçin çıktığını bile unutmuştu, geri dönmek de istemiyordu. Garip hisler taşıyordu içinde. Kasabadaki hayatını düşünmeye başladı. Okul, ders, bahçe bostan işleri… Hayatını sorgulamaya başladı. Ne içindi bunca çaba? Yaşadığı kadarıyla ömrünü gözlerinin önüne getirdi. Geride kendisinden bir şeyler kalmış mıydı, hayır. Gelecekte yapıp işleyeceklerinden geriye bir şeyler kalacak mıydı, hayır. Etrafına baktı, ağaçlardan geriye bile kalan şeyler vardı. Hatta ağaçların bir kısmı insanlardan daha çok yaşıyordu. Üstelik dallarında kuşlar barınıyor, meyvelerini insanlar tüketebiliyordu. Derin soruların içinde bulmuştu kendini. Bu sırada azık çıkınından gelen hışırtıyı duydu. Belki de bir köstebek, böcek ya da yılan girmişti çıkınına. Önce biraz irkildi. Sonra çıkını kenara bıraktı ve usulca düğümünü çözdü. Gördüklerine inanamıyordu. Çıkınındaki elmalar yeşermiş hatta küçük birer ağaç fidanı gibi duruyordu. Bir süre izledi, yeni yeni filizlenen yaprakları gördü. Onun bu endişeli izleyişine Karabaş da dahil oldu. Çıkınındaki elma fidanlarını hemen kenarda bir yere dikti ve çıkınını tekrar bağlayarak yoluna devam etti. Artık neredeyse dağın zirvesine birkaç adım kalmıştı. Güneş, etkisini kaybetmeye başlamıştı. İkindi vakti olmuştu ve geri dönüş için çok az zamanı kalmıştı.

Dağın zirvesine ulaştığını düşündüğü bir noktadan bakınca biraz ilerde eski bir kulübe gördü. Aslında dönmesi gerektiğini biliyordu fakat kulübenin içini de görmeden gitmek istemiyordu. Yorulmuştu. Kalan son gücüyle kulübeye doğru ilerledi. Kulübenin kapısı yıllardır açılmamış gibi görünüyordu. Pencereleri kirden, örümcek ağlarından tamamen kapanmış gibiydi. Biraz tedirgin eden bir havası vardı buranın ancak merakına engel olamıyordu. Kulübenin kapısını araladı. Kapı gıcırtıyla açıldı. İçerdeki eşyalar yıpranmış, tozlanmıştı. Her yer toz, toprak ve örümcek ağı ile doluydu. Raflarda kocaman, kalın kitaplar vardı. Rafların bazılarında içi renkli sıvılarla dolu şişeler vardı. Koltuklardan en temiz gördüğüne oturdu. Karabaş da yanına oturdu. Dışarda güneş batmak üzereydi. Tekrar yola çıkmaya gücü kalmamıştı. Belki de geceyi burada geçirmeli ve sabah yola çıkmalıydı. Raflardan birinde gördüğü gaz lambasını eline alarak sildi, temizledi. Lambayı yakmak için kibrit ya da çakmak gerekliydi. Neyse ki yanında küçük bir çakı ve çakmak her zaman bulundururdu. Gaz lambasını yaktı ve bulunduğu koltuğa iyice yayılarak oturdu.

Kadir’in annesi tüm kasabayı ayağa kaldırmıştı. Kasabalı, ellerinde fenerlerle, meşalelerle Kadir’i arıyordu. Kasabada olmadığı anlaşılmıştı kasabanın yakınlarında da Kadir ve Karabaş’a dair bir iz yoktu. Akşam, geceye doğru ilerliyordu. Kadir ise derin bir uykuya çoktan dalmıştı. Rüyasında Karabaş’ın insana dönüştüğünü görüyordu, dağın zirvesinden başka dünyalara açılan kapılar görüyordu, çığlık çığlığa kendisini arayan insanlar görüyordu, annesini görüyordu, babasını görüyordu fakat onlara bir türlü ulaşamıyordu.

 

Gecenin ilerleyen saatlerinde  Kadir’in ailesi daha önceden Kadir’in su içtiği ve dinlendiği yere ulaşmıştı. Burada bir şeyler olduğunu fark ettiler. En azından etrafta kırılmış dal parçaları, ezilmiş otlar ve ayak izleri vardı. Kadir’in buradan geçmiş olma ihtimali çok yüksekti. Ailenin ve kasabalıların en büyük endişesi Kadir’in dağın zirvesine çıkmış olmasıydı. Dağa doğru ellerinde fenerler ve meşalelerle kasabalı ilerlemeye başladı. Kadir uyumaya devam ediyordu, Karabaş ise arada bir gözlerini açıyordu. Bir süre sonra kasabalılar ve ailesi Kadir’in bulunduğu kulübeye ulaştılar. İçeriye girdiklerinde Kadir mahmur gözlerle etrafa bakınmaya başladı. Anne ve babasını karşısında görünce hayli şaşırmıştı fakat babası ona yaklaşarak:

-Buralarda 12-13 yaşlarında esmer bir çocuk gördünüz mü, diye sordu. Yanında da bir köpek olmalı. Bu esnada Karabaş yerinden kalktı ve Kadir’in babasının yanında dolaşmaya başladı fakat bu kez de annesi devam etti:

-Sabahtan beri kayıp yavrum. Buralardan geçmiş olabilir, gördünüz mü onu?

Kadir, söylenenlere anlam veremiyordu.

SELA

 Zeynep Ayten
Yeni bir mesajın titrettiği telefonu, onu hayallerinden sıyırıp bu dünyaya döndürmüştü. Telefonunu alıp mesajı okudu. Diğer mesajlar gibi değildi bu. Farklıydı, gizemliydi, daha önce hiç görmediği tarzdaydı. Mesajı gönderen kişi, onu bir yere çağırıyordu. Zaten her gün geçtiği, avucunun içi gibi bildiği bir yere. Fakat mesajda ne bir zaman bilgisi vardı ne de bir isim. Ne zaman gidecekti, buna dair de bir bilgi yoktu? Peki onu kim çağırıyordu, neden çağırıyordu? Gitmeli miydi? Dakikalarca düşündü. Gecenin bu saatinde gidemeyeceğine göre yarın ilk iş oraya gidecekti. Zaten mesajda hemen gitmesini isteyen bir ifade de yoktu. 

Mesaj yüzünden gece boyunca gözüne uyku girmedi, sabahı zor etmişti. Güneşin ilk ışıkları odasına girmeye başladığında daha fazla sabredemedi. Hızlıca hazırlanıp kahvaltı bile yapmadan evden ayrıldı. Yanına sadece telefonunu almıştı. Sabırsızlığın verdiği aceleyle mesajda yazan konuma ulaştı. Etrafa dikkatlice baktı fakat ortalıkta kimse yoktu. Erken mi gelmişti, yoksa tam tersine geç mi kalmıştı? Belki de mesaj geldiği anda gitmeliydi. Bu şans -veya tehlike- için geç kalmıştı belki de. Beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu. Bekledi, bekledi… Bekledi... Ama ne gelen vardı ne giden. Saatlerce bir kenarda oturdu, etrafına bakındı. Sonra mesaja tekrar bakması gerektiğini düşündü. Belki de yanlış yerde bekliyordu. Mesajı açtı, tekrar okudu. Mesajın bir de devamı vardı. Karşısındaki kütüphanenin içine girmeli ve en sevilen yazarı bulmalıydı. Ama nasıl? Bunları düşünerek kütüphanenin kapısından içeri girdi. Aklına gelen ilk -ve en basit- fikirle bir görevliye sordu. Görevlinin adını verdiği yazar "Yavuz Bülent Bakiler"di. Doğru ya Sivas'ta böyle bir edebiyatçıdan başka kim sevilirdi ki?
Yavuz Bülent Bakiler'in kitaplarını aramaya başladı. Yarım saat sonra bütün kitaplarını önündeki masaya yığmış kitaplara bakıyordu. Fakat sadece bakıyordu. Kitapların çoğunun sayfası bile açılmamıştı. Oysa Yavuz Bülent’i herkes tanır ve severdi bu şehirde. Belki de bu kitaplar henüz konmuştu buraya. Yoksa okunmaması, sayfaların eskimemesi mümkün değildi. Yavuz Bülent’in bazı şiirleri ders kitaplarında bile vardı. Sivas’ta Yoksul Çocuklar adlı bir şiiri öğretmen birkaç kez ders kitabından okumuştu ve çok sevmişti o şiiri. Bu düşüncelerle kitapların sayfalarını karıştırmaya başladı. Bu esnada Harman adlı kitabı karıştırırken birdenbire gözüne bir not ilişti. Kitabın ortalarında bir yerde kurşun kalemle yazılmış bir nottu bu. Tekrardan sayfaları yavaşça çevirmeye başladı ve notu buldu: 
“Buraya kadar doğru geldin ancak burada bitmiyor. Beş sayfa sonraki şiiri oku ve yeni mesajı bekle.” 
Demek ki bu kitapları mesajı gönderen kişi buraya bırakmıştı. Kütüphaneci ile birlikte çalışıyor bile olabilirdi. Beş sayfa sonraki şiiri açtı ve okudu. Şiir, seneler önce öğretmeninin ders kitabından okuduğu şiirdi: Sivas’ta Yoksul Çocuklar. Şiiri birkaç kez okuduktan sonra yeni mesajı beklemesi gerektiğini hatırladı. Şiirin fotoğrafını çekti ve kütüphaneden ayrıldı. Bir süre yeniden kütüphanenin önünde oturdu ve kendisine gelen mesajları birkaç kez daha okudu. Sonra fotoğrafını çektiği şiiri okumaya başladı. Fotoğrafa dikkatle baktığında şiirde geçen Ulu Cami ifadesinin altının hafifçe çizili olduğunu fark etti. Belki de Ulu Cami’ye gitmeliydi. Zaten çok uzakta değildi Ulu Cami. Üstelik sabah saatlerinde güvercinler bambaşka bir hava katardı cami bahçesine. Telefonunu cebine koyarak Ulu Cami’nin yolunu tuttu. Cami bahçesine ulaştığında içine hafif bir huzur dolmuştu. Hatta bir ara buraya niçin geldiğini bile unuttu. Güvercinler, güller derken yeniden hatırladı niçin burada olduğunu. Belki de yeni mesaj gelmiştir, düşüncesiyle telefonuna baktı. Telefonu kapanmıştı. Gece boyunca şarja takmamıştı zaten. Biraz çaresiz hissediyordu ama yapacağı bir şey yoktu. Bir süre daha oturup evine dönmek en iyisiydi. Bu esnada minarelerden sala sesi yükselmeye başladı. Genelde yaşlıların gösterdiği bir titizlikle salayı dinledi. Şehrimizin büyük kültür adamlarından şair Yavuz Bülent Bakiler Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 30 Eylül Salı günü… Devamını dinleyemedi bile. Hayli şaşkındı. Evine dönmekten başka çaresi yoktu. Evine ulaşır ulaşmaz telefonunu şarja taktı ve ardından mesaja yeniden baktı. Mesaj kutusu boştu. Telefonunu birkaç kez kapatıp yeniden açtı fakat herhangi bir mesaj göremedi. Pencereden dışarıya baktı, ne çabuk akşam olmuştu, anlayamadı. Yorgundu. Biraz uyumanın her şeye iyi geleceğini düşündü. Telefonunu şarjda bırakarak uzandı. Bir süre sonra telefonun titreşimiyle uyandı. Göz ucuyla telefonuna baktı. Telefonun alarmıydı çalan. İki kez ertelemişti üstelik. İlk kez çalmasının üzerinden on dakika geçmişti bile. Hızla yatağından doğruldu ve dışarıya çıkmak için hazırlandı. Telefonuna son bir kez daha baktı. Herhangi bir yeni mesaj yoktu. 
Sıradan bir gün geçirdiğini düşünüyordu ki öğlen vakti minarelerden yükselen bir sela ile irkildi. Şehrimizin büyük kültür adamlarından şair Yavuz Bülent Bakiler Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 30 Eylül Salı günü…