25 Ekim 2025 Cumartesi

Büyük Değişim

 

Kadir Üstündağ

Bir kapıyı açtığında artık
Seni görebiliyorlar doğrudan doğruya 
Hatta bir selam bekliyorlar senden
Dikkatli bir bakışla

Ya da basketbol maçı yaparken
Artık pota sana bakmıyor tepeden
Topu elinde çevirebiliyorsun dakikalarca
Böyle değildin eskiden

Evet eskiden yani
Birkaç sene öncesi
Pek de görmezdi oynarken 
Kimseler seni

Şimdi artık büyümüşsün biraz
İnsanlar farkında varlığının
Oyunlarda yokluğunun
Farkında herkes kim olduğunun

Herkes çok değiştin diyor
Bakıyorum aynaya
Aynı yüz aynı bakış
Saçlarım uzamış sadece biraz daha

Sadece iki senede mi oldu bunlar 
Diye düşünüyorum
Yetişkin biri olacağım yılları
Hayal bile edemiyorum

UZAYLILAR GELDİĞİNDE

 



Aden Mira Kartal

Son yıllarda herkeste aynı endişe
Ya uzaylılar dünyamıza gelirse
Gelsinler diyorum
Bundan bize ne

Şayet iyi yaratıklarsa
Misafir eder ağırlarız
İyilikten, güzellikten anlıyorlarsa
Birlikte güzel şeyler yaparız

Yok kötü niyetlilerse
Yapacak bir şey yok
Bakarız icabına
Göndeririz hepsini
Geldikleri uzaya

ESKİDEN

 

 Elif Erva Ağar

Arkadaş deyince aklıma
Unutulmamak gelirdi
Birlikte gülmek, eğlenmek
Birlikte yürümek gelirdi

Arkadaş deyince aklıma
Bir bisküviyi ikiye bölmek
Birlikte yemek gelirdi
Arkadaş deyince aklıma
Okula gelmediğim gün
Üzülen, arayan, soranlar gelirdi
Neden okula gelmedin diye
Üzülenler gelirdi

Ama bunlar hep kaldı eskide
Unutulmak ne kötüymüş 
Bir gün okula gelmeyince

HERKESİN BİR DERDİ VAR AMA BİZİMKİ BAŞKA


Metehan Darıcı


Herkesin bir derdi var ve mutlaka öğrencilerin de derdi var. Öğrencinin derdi ne diye soracak olursanız elbette dersler ve sınavlar. Ders dert olur mu, dediğinizi duyar gibiyim. Aslında olmamalı ama öğretmene ve konuya göre dert olabiliyor. Sınav dert olur mu, diye soracak olursanız her dersin mutlaka sınavı olmalı, bu doğal bir durum. Dert olan sınav, ortak sınav adı verilen sınav tipi. Zaten her dersin kendi sınavı var ve öğretmenler işledikleri konulardan hareketle sorular hazırlayarak bu sınavı yapıyor. Sınavda nelerin sorulabileceğini bilen bir öğrenci birazcık çalışarak bu sınavı dert olmaktan çıkarabiliyor. Soruları bilmese de konuları biliyor ve o yönde çalışıyor. Başarılı olmak ya da olmamak öğrencinin elinde. Bir dersin anlaşılıp anlaşılmadığını ölçmek için bu düzen yeterli iken bir de ayrıca ortak sınavlar yapılıyor. Bu sınavların sorularını hazırlayan kişiler bir kez bile bizi görmemiş ve görmeyecek olan kişiler. Mesela Türkiye’nin en doğusunda ya da batısında bir şehre bağlı köyde eğitim alan çocuklar da bu sınava giriyor büyük şehirlerden birinde lüks bir kolejde eğitim alan çocuklar da. Bu soruları hazırlayan kişiler her iki yerde eğitim alan çocukları düşünmeden kendi zihinlerindeki öğrenci portresine göre sorular hazırlıyorlar. Sonuç olarak bazıları için anlamsız ve basit sorulardan oluşuyor sınav bazıları için ise hayatlarında ilk kez karşılaştıkları kavramlardan, konulardan. 
Aslında bu durum öğretmene ve yaptığı sınavlara güvensizliğin de bir belirtisi gibi. Üstelik ortak sınavların maliyeti ve harcanan zaman düşünüldüğünde biraz daha manzara garipleşiyor. Sonra ne mi oluyor? LGS adı verilen bir sınavda yeniden öğrenciler ter döküyor. Ortak sınavlarda ya da diğer sınavlarda elde edilen başarılar ve başarısızlıklar bir kenara atılıyor. Bu sınavlarda yaşanan stresler de bir kenarda kalıyor ve yepyeni bir dertle öğrenci karşı karşıya kalıyor. Sonunda çoğu öğrenci istediği liseye gidemeden bahtına düşene razı oluyor. Tam da biraz nefes almışken birkaç sene sonra yeni bir sınav YKS…
Büyükler çoğunlukla çocukluğun ne kadar güzel bir şey olduğunu söyleyip dururlar. Ah, yeniden çocuk olsam, derler. Galiba bilmiyorlar bu çağda çocuk olmanın ne kadar zor olduğunu. 
Herkesin bir derdi var ve öğrencilerin derdi herkesinkinden daha büyük. Sürekli devam eden bir döngü. Sınavlar, sınavlar, sınavlar… Üniversite bitse bile bitmeyen sınavlar. 

24 Ekim 2025 Cuma

Geçmiş ve Geleceğin Kesiştiği Yer

Nurgül Asya Kılcı

Sıcak bir yaz günüydü, arkadaşlarıyla parka gitmeye karar vermişti. Hep birlikte piknik yapmayı planlıyorlardı. Bulaşacakları saat gelmişti bile. Fakat parkın girişine geldiklerinde her şey normal görünse de havada tuhaf bir sessizlik vardı. Kuşların cıvıltısı bile sanki boğulmuş gibiydi.

Piknik alanına doğru yürürken yerden hafifçe yükselen ince bir sis tabakası fark ettiler. Sis, adeta canlıymış gibi etraflarını sarıyor, yollarını belirsizleştiriyordu. Arkadaşlar birbirlerine baktı:

-Daha önce böyle bir sis görmedim hiç, dedi biri.

Tam o sırada, uzaktan hafif bir fısıltı duyuldu; anlamak imkansızdı ama kelimeler kulağa eski ve gizemli bir dilde söyleniyormuş gibi geliyordu. Kalpler hızla çarparken ekibin gözleri parkın derinliklerinde, ağaçların arasında beliren eski, terk edilmiş bir kulübeye takıldı.

-Girmeli miyiz, diye sordu biri. Sesinde hem merak hem de ürperti ve korku vardı.

Arkadaşlar adım adım kulübeye doğru ilerlerken sis daha da yoğunlaştı ve etraflarını tamamen sardı. İçeriye girdiklerinde zaman donmuş gibiydi ve içerde eski bir masa üzerinde yarım kalmış bir oyun ve duvarda garip semboller gördüler. Fakat en dikkat çekici olan şey, kulübenin tam ortasında, yerden hafifçe yükselen ve puslu bir ışık saçan küçük bir kutuydu.

Bir şey, onları o kutuya doğru çekiyordu... Ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.

Kulübenin içinde, puslu ışık saçan küçük kutuya doğru yaklaştılar. Kutunun üzeri eski ve kararmış deriyle kaplıydı, üzerinde garip işaretler kazınmıştı. Kutuyu açmaya çalışan ilk kişinin eli titredi ama merak galip geldi. Kutunun kapağı yavaşça aralandığında içinden incecik, el yazısıyla yazılmış bir parşömen çıktı.

Parşömenin üstünde eski bir harita vardı. Harita, bulundukları parkı gösteriyordu ama normal haritalardan farklı olarak parkın derinliklerinde hiç bilinmeyen bir bölme işaretlenmiş ve bir şöyle yazılmıştı: Gölgelerin Kapısı.

-Burası parkta herkesin bildiği ama görmezden geldiği bir yer, dedi haritayı inceleyen arkadaşlardan biri. Ardından ilave etti:

-Belki de insanların burayı bilmemeleri için gizlemişler.

Haritayı yanlarına alarak buradan ayrıldılar, adımlarını bu gizemli bölmeye doğru çevirdiler. Haritadaki işaretleri takip etmeye başladılar. Sis hâlâ çevrelerindeydi ve bu sis içinde şekiller, gölgeler hareket ediyordu. Bazen bir gölge hızlıca kayboluyor bazen de uzaklardan fısıltılar geliyordu.

Yürürken ağaçların arasında eskiden yapılmış ama zamanla doğanın yuttuğu eski taş duvarlar gördüler. Haritaya göre bu taş duvarlar Kapıya giden yolun işaretleriydi.

En sonunda taş duvarların arasında küçük, gizli bir geçit buldular. Geçit, yosun ve sarmaşıklarla neredeyse tamamen kaplanmıştı. Arkadaşlardan biri cesaretini toplayıp geçidin içine adım attı.

İçerisi karanlık ve soğuktu. Neyse ki yanlarında fener vardı ve fenerlerin aydınlattığı yolda ilerlediler. Geçidin sonunda, eski taştan bir kapı vardı; kapının üzerinde aynı kutuda gördükleri işaretler vardı. Kapıyı itince kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.

İçeride büyükçe bir oda vardı ve odanın tam ortasında, eski bir tahta sandık duruyordu. Sandığın üstünde bir not vardı:

Sandığı arayan, hazır ol! Bu kapıdan geçince hayatın bir daha asla aynı olmayacak.

Arkadaşlar birbirlerine baktılar. İçlerinden biri cesurca sandığın kapağını kaldırdı. Sandığın içi, antik görünümlü, parıldayan nesnelerle doluydu. Ama dikkatlerini çeken, sandığın tam ortasında duran küçük, siyah bir kitabın üzerindeki yazıydı: Zamanın Anahtarı.

Tam o anda, kapı kendiliğinden kapandı ve oda birden titremeye başladı.

Oda titrerken arkadaşlar birbirlerine sıkıca tutundular. Zamanın Anahtarı adlı siyah kitabı açmaya cesaret eden en meraklı olanı, parmakları hafifçe titreyerek kapağı kaldırdı.

İç sayfalar sararmış ve eskiydi. Kitabın ilk sayfası eski bir yazıyla yazılmıştı ama bu yazının altında günümüz alfabesi ve diliyle bir yazı daha vardı, şunlar yazıyordu:

Bu kitap, zamanı bükme gücüne sahip kadim bir sırdır.

Onu açan kişi, geçmişle gelecek arasında bir yolculuğa çıkar ancak uyarılır.

Bu yolculuk kolay değildir ve geri dönüşü her zaman garanti değildir.

Birden odanın içindeki ışıklar değişmeye başladı; duvarlarda gölgeler kıpırdıyor sanki odaya gizlenmiş başka varlıklar onları izliyordu. Kitabı açan arkadaş, içindeki ilk sayfayı çevirdiğinde sayfadan hafif bir rüzgâr esti sanki kitap canlıymış gibi.

-Burası... burada bir harita var, dedi.

Harita, parktaki gizemli bölmeden çok daha büyük bir alanı gösteriyordu ve haritanın ortasında devasa bir saat sembolü vardı. Saatin ibreleri garipçe hareket ediyordu, bazen ileriye bazen geriye gidiyordu.

Birdenbire sandığın içinden yumuşak bir ses yükseldi:

-Seçiminizi yapın: Geçmişi değiştirmek mi, yoksa geleceği görmek mi?

Arkadaşlar birbirlerine baktılar. Her biri kendi içinde bu ikilemde tereddüt etti.

-Ya bir şeyleri bozarsak, dedi biri korkuyla. Ya zamanda takılıp kalırsak?

Bir diğeri ise gözleri parladı:

-Belki de cevaplar burada, ailelerimizin, hayatlarımızın gizemleri burada saklı.

Tam o anda, oda aniden karardı ve zaman adeta dondu. İçlerinden biri fısıldadı:

-Bu kitabı kullanmalıyız. Ama önce, ne yapmak istediğimize karar vermeliyiz.

Tam bu sırada, kapı sertçe çarptı ve odanın köşesindeki eski saat, aniden çalışmaya başladı. Dakikalar hızla akmaya başladı, zaman onları içine çekiyordu.

Birden kendilerini, saat sembolünün ortasında buldular, etraflarındaki dünya şekil değiştirmeye başladı. Geçmişin ve geleceğin görüntüleri birbirine karışıyor, eski anılar ve henüz yaşanmamış olaylar gözlerinin önünde beliriyordu.

Ve işte o an, içlerinden biri ileriye doğru adım attı ve yüksek sesle konuştu:

-Artık seçim zamanı... Zamanın Anahtarı’nın sırrı bizimle.

Arkadaşların gözleri, etraflarında dönen zamanın akışına şaşkınlık ve hayranlıkla bakıyordu. Her biri farklı anılar, olasılıklar ve geleceğin muhtemel görüntüleri arasında savruluyordu. Fakat zamanın bu karmaşasında en belirgin olan, o anın ne denli kırılgan ve önemli olduğuydu.

İleri adım atan kişi, elindeki kitabı sımsıkı kavrayarak konuştu:
-Biz burada sadece izleyici değiliz. Bu bizim seçimimiz. Geçmişteki hatalarımızı düzeltebilir, sevdiklerimizi koruyabilir veya geleceğe dair bilinmezlikleri görebiliriz. Ama unutmamalıyız, her seçim bir bedel getirir.

Diğerleri sessizce onu dinliyordu. Oda, aniden eski saatten yayılan mavi ışıkla doldu ve zamanın içinde yavaş yavaş kaybolan görüntüler netleşmeye başladı. Bir an için, herkes kendi hayatından en çok pişman olduğu veya merak ettiği anı düşündü.

Tam o sırada, karanlık köşeden bir ses yükseldi:
-Zamanın Anahtarı sadece bir araçtır. Onu kim kullanırsa, o anın kaderi belirlenir. Ama dikkat edin... Kaderin iplerini oynatmak, dengeleri bozabilir.
Ses, kulübede gördükleri puslu ışıkla parlayan kutudan geliyordu.

Arkadaşlar birbirlerine baktı, kimse bu sesi daha önce duymamıştı. İçlerinden biri cesaretini toplayarak sordu:
-Peki ya geri dönüş olmazsa? Ya birini kurtarırken bir başkasını kaybedersek?

Ses bir an sustu, sonra yanıt verdi:
-İşte tam da bu yüzden karar sizin. Zaman yolculuğu bir ödül değil, bir sınavdır.

Bir süre sessizlik oldu. Sonra, en genç olanı ağır ağır kitabı kapattı ve dedi ki:
-Bence önce geleceğe bakalım. Belki orada yapmamız gerekenleri, doğru yolu görebiliriz.

Bir başkası ise şöyle dedi:
-Ben geçmişe gitmek istiyorum. Yapamadıklarımızı düzeltebilmek, belki hayatlarımızda yeni bir sayfa açabilir.

Üçüncüsü derin nefes aldı:
-Ya ikisini birden yapabilirsek? Belki de kitabın sırrı tam da bunu yapabilmektedir.

Tam o sırada, odanın içindeki ışıklar tekrar titremeye başladı ve zamanın içinde hareket eden saat sembolü, birden parıldamaya başladı. Saatin ibreleri hızla dönüyor, sonra duruyor ve yeniden dönüyordu.

Arkadaşlar, ellerini tutuşarak kitabı bir kez daha açtılar. İç sayfalar hafifçe parladı ve ortaya yeni bir mesaj çıktı:
Zamanın Anahtarı, sadece cesur olanlara iki yol sunar: Geçmişin gölgeleriyle yüzleşmek ya da geleceğin ışığında yol bulmak.

Ama unutmayın, her yolculuk dönüşü olmayan bir kapıdır.

O anda, odanın sınırları yavaşça çözülmeye başlamıştı ve onları bekleyen yeni maceranın kapısı aralanmıştı…

 


 


23 Ekim 2025 Perşembe

EFSANE ŞAİR


Yusuf Kerem
Hayatında ilk kez şiir yazmıştı hem de ne şiir… Şiir değil efsaneydi yazdığı. Okuyan bir kez daha okuma ihtiyacı hissediyordu. Kulaktan kulağa yayılıyordu onun şiirinin adı. Bir an önce birkaç şiir daha yazmalı ve kitap çıkarmalıydı. Üç gün içinde bir kitap hacmi tutabilecek kadar şiir yazmıştı. Şiirlerini kitaplaştırmadan önce paylaşmalıydı ve öyle de yaptı. İnternetteki bütün platformlarda yerini aldı ve her gün üç şiir paylaştı. Hem de paylaştığı şiirleri görsellemişti. Artık tanınan bir şairdi o. Bir yerlere gittiğinde mutlaka soruyorlardı:
-O şiiri yazan sensin değil mi?
Ya da yolda yürürken birileri aralarında fısıldıyor ve birbirlerine şöyle diyordu:
-Yolu açalım lütfen, büyük şair geçiyor.
Üzerindeki ağırlık git gide büyüyordu ve kitabını da sonunda bastırmıştı. Etrafındaki insanlara ne kadar önemli şiirler kaleme aldığını söylüyor ve kitabı almaları için onları ikna ediyordu. Hatta bazılarına birkaç kitap satıyor ve ilave ediyordu:
-Zarar etmezsin merak etme. Üstelik şairinden imzalı bu kitaplar. 
Şöhreti git gide büyüdü ve il dışına kadar ulaştı. Hatta bir gazetede haftalık yazılar yazmaya da başladı. Konu sıkıntısı çekmiyordu hiç. Etrafına bakıyor ve yazıyordu: eğitimin sorunları, trafik ve şiir, edebiyatın küçümsenemeyecek gücü, şairleri niçin sevmeliyiz, niçin şiir okumalıyız, şiir karın doyurur mu, son kitabımın tanıtımı, arkadaşım kitap yazdı siz de okuyun… 
Kitaplar yeni kitaplara taşıdı onu. Şiir programlarının vazgeçilmez elemanıydı. Hatta bazı kurumlar ödül bile vermişti ona. Artık her yerde büyük şair havasıyla geziyordu. Otobüse binecek olsa:
-Bu otobüste bir şair var, ona göre yolculuğun tadını çıkarın, diyordu. 
Manava gittiğinde:
-Bana şiir gibi ıspanak ve pırasa ver çünkü bir şair yiyecek bunları, diyordu. 
Süt almak için yakın köylerden birine gittiğinde:
-Bu sütün kıymetini bil çünkü bir şair içecek bu sütü, diyordu.
Pazara gittiğinde artık pazarcılar şöyle bağırıyordu:
-Büyük şair bizden alıyor, siz de bizden alın!
Yaşamayı seviyordu ve sürekli şiir yazıyordu. Şiir yazmadığı zamanlarda da şiirle ilgili şeyler yazıyordu. Artık o, yürüyen bir şiirdi. 
Bu noktaya geleceğini hiç düşünmemişti o ilk şiiri yazarken. Bir şiir, onun hayatını değiştirmişti. Şimdi onlarca şiiri vardı. Belki de yüzlerce…
Sabahın ilk saatleriydi. Hemşire elinde birkaç ilaçla odadan içeriye girdi ve masanın üzerinde dünden kalan ilaçları gördü:
-Biz haftalardır burada sizin iyileşmeniz için çaba sarf ediyoruz ama siz ilaçlarınızı bile içmiyorsunuz. Lütfen bize de kendinize de saygılı olun. 
Hemşirenin söylediklerinden pek bir şey anlamamıştı. Masanın üzerindeki defteri aldı ve son sayfasını açarak hemşireye uzattı:
-Yeni şiirimi okumak ister misiniz?
Hemşire tebessümle defteri aldı ve şiiri okudu. 
-Bu sadece bir şiir değil, mükemmel bir şey olmuş. Efsane bir şairsiniz ama lütfen şu ilaçlarınızı için, dedi. 

SONUCU OLMAYAN ARAYIŞ

 


Semih Yılmaz
Ben Öykü… Arıyorum hem de günlerdir arıyorum ama onu bir türlü bulamadım. Yollarda aradım onu, sokaklarda aradım, parklarda aradım ama bulamadım. Sınıflarda aradım, köy ve kasaba okullarında aradım, yoktu. Belki çok yakınımdadır, bir markette rastlarım ona diye düşündüm fakat nafile. Okul dönüşü servislerde aradım, futbol maçlarında tribünlerde aradım. Yoktu, hiçbir yerde yoktu. Akrabaları ihmal etmedim onu ararken fakat orada da bulamadım. Nereye saklanmıştı ya da nereye gitmişti benden habersiz bilmiyordum. 
Oysa o olmadan benim varlığım bir hiçti. Benim varlığımı ona bağlayanlar vardı lakin o yoktu işte.
Son birkaç günün tüm haberlerini gözden geçirdim. Bu yetmiyor gibi kitaplar okudum, dergiler karıştırdım fakat bir türlü karşıma çıkmadı. 
Ben Öykü…
Kahramanını arayan ama bulamayan bir öyküyüm. 

BİR BAŞLAYAMAMA SORUNSALI


Ahmet Emir Koç

Neden benden başlandığını bilmiyordum. İlk sırada ben mi vardım? Hayır. Önce ben mi gelmiştim? Aksine en son ben gelmiştim kan ter içinde ve koşarak. Daha saçımın teri bile kurumamıştı. Nefesimi yeni toparlamaya çalışıyordum. Üstelik diğerleri çok rahat görünüyordu. Tam birkaç yudum su içmiştim ki o cümle kulaklarımda çınladı:
-Senden başlıyoruz. 
Benden başlamayın, dedim ama sanki söylediklerim duyulmuyordu. Biraz sonra bana sıra gelsin, dedim fakat kâr etmedi. Diğerleri rahattı. Hatta biri telefonunu çıkarmış oynuyor muydu? Hayır, bu kadar olamaz. Telefonu önünde açıktı. Diğeri elindeki su şişesini inceliyordu. Bir balıkçıl kuşu gibi suyu yavaş yavaş içiyordu. Böyle bir şey duymuştum, balıkçıl kuşları suyun biteceği korkusuyla suyu az içermiş. Bu bilginin kaynağı neresi acaba? Balıkçıl kuşuna gidip:
-Affedersiniz ama sizi su içerken pek görmüyoruz, bunun bir sebebi var mı, diye mi soruldu ve balıkçıl kuşu şöyle mi cevap verdi:
-Suyun bitmesinden korkuyorum yoksa çok susadım ama bu su bitmemeli. 
Zihnimde tam bu tablo varken yeniden aynı sözü duydum:
-Önce senden başlıyoruz. 
İtirazlarım duyulmuyordu. Karar kesindi. Benden başlanacaktı. Oysa daha önceden de benden başlanmıştı ama kabullendim. Peki, dedim benden başlayalım. 
Aklımda hiçbir şey yoktu. Örkümcek, diyecek oldum, galiba çok ciddiye alınmadı. Örkümcek 3, dedim. Herkes alaycı gözlerle baktı. 
Benden başlanmıştı bile. 
Acayip susamıştım. Biraz su içip yazmaya başladım. İlk yazan ben olmuştum sınıfta. Ne mi yazdım? Az önce okuduğunuz şeyleri.