20 Kasım 2025 Perşembe

KAPILAR VE PENCERELER

 Semih Yılmaz
Yusuf Kerem Köse
Ahmet Emir Koç

Bir cümle bulmak gerekiyordu ama cümle değil kelimeler bile kaçmış, saklanmıştı sadece. Bir cümle ile açılacaktı kapı ama o cümle yoktu. Kapı hep aynı şeyi tekrar ediyordu:
-Bir cümle söyleyin.
Bir cümle bulmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Oysa günlük hayatta sayısız cümle kurarlar ve konuşurlardı düşünmeden. Kırkayağın hikâyesi geçti Emir’in zihninden. Hani sormuşlar kırkayağa ayakların birbirine dolaşmadan nasıl yürüyorsun, diye. Kırkayak o günden sonra yürüyememiş. Böyle bir tutulmaydı yaşadıkları. Yılmaz ise hiçbir şey düşünmüyordu. Kapının önünde her ikisi birbirine bakıyor ve susuyordu.
Kapı her üç dakikada bir aynı şeyi söylüyordu:
-Bir cümle söyleyin.
Günlerden perşembeydi ve bunu söylemek istedi Yılmaz. Nasıl olsa istenilen şey sadece bir cümleydi. Kelimeleri toparladı ve konuştu:
-Bugün günlerden perşembe.
Bu cümlenin ardından kapı hareketlendi ve usulca açıldı. Ardında hiçbir şey görünmüyordu kapının. İlk adımı Emir attı içeriye. Birdenbire dili çözülmüş gibiydi:
-Bu kadar cümle içinde bunu mu buldun Yılmaz, diye tebessüm etti. 
Emir’in ardından içeriye Yılmaz da atım attığı anda kapı kapandı. 
Büyük bir boşlukta duruyor gibilerdi. Hayli aydınlıktı etraf ve gözleri kamaşıyordu. Bir an ikisi de gözlerini kapadı. Tekrar gözlerini açtıklarında karşılarında yeni bir kapının bulunduğunu fark ettiler. Belki de az önceki kapıydı bu ve hiç içeriye girmemişlerdi. Emir bu kez hızlı davrandı:
-Bugün Perşembe değil!
Kapıda hiçbir hareketlenme yoktu. Emir devam etti:
-Bugün pazartesi olabilir.
Üst üste cümleler kurmaya devam ediyordu. Aklına gelen her şeyi söylemeye başladı Emir:
-Bu bir cümle olabilir. Örümcek ne güzel bir yaratık, hatta benim şiirim var onunla ilgili. İnanmazsan sana okuyabilirim. 
Kapı bir türlü açılmıyordu ama zaten kapı bir cümle söyleyin, demiyordu. Yılmaz bunun farkındaydı. Bu kez başka bir şey gerekliydi kapının açılması için. Yılmaz kapının kulpunu tuttu ve kapıyı açtı. Emir:
-Madem biliyordun, beni neden yordun, dedi.
Yılmaz:
-Birden çenen açıldı, üstelik kapıdan herhangi bir ses gelmiyordu. Her kapı senden bir cümle istemeyebilir, bunu unutma. Bazı kapılar yalnızca açmak için vardır. Açar ve içeri girersin. 
Bu esnada yine iki arkadaş kapıdan içeriye adım attı fakat bu kez karanlıktı her yer. Hiçbir şey görünmüyordu. Geriye dönerek buradan çıkmak istediler fakat kapı kapanmıştı. Emir:
-Haydi bakalım Yılmaz kardeşim. Sen kapılardan anlayan birisin. Şu kapıyı aç da geri dönelim, dedi. 
Yılmaz kendinden emin bir şekilde şöyle dedi:
-Her kapı açılır fakat önündeysen. Ardından kapanan kapılar için boşuna çabalama. Bir kapı sen geçtikten sonra kapanmışsa oraya asla dönme. 
Emir bu işten sıkılmaya başlamıştı. Belki de oturup beklemek en iyisiydi:
-Madem öyle ben burada oturacağım, dedi. Sana yeni kapılarla iyi yolculuklar dilerim.
Yılmaz kapılardan geçmeyi seviyordu. Kapıların Efendisi olmak istiyordu. Kapıların ardında yeni dünyalar bulmak, görmek, yaşamak istiyordu. Her kapı bir hikâye demekti. Her hikâyeye bir kapıdan girildiğini biliyordu. Emir genellikle şiir penceresinden bakmayı seviyordu olaylara. Üstelik çerçeveleri örümcek ağıyla kaplı pencerelerden bakmayı seviyordu. 

BÜYÜK SORUN

 
Yusuf Kerem Köse
Semih Yılmaz

Bu sorunun bir çözüm yolu olmalıydı. Hayat, her geçen gün biraz daha sıkıntılı hale geliyordu. Koşuşturmacalar, telaşlar, yorgunluklar üzerine bir de bu dert eklenmişti. Usanmıştı sabahın altısında uyanıp bir saatini yollarda geçirip sekizinde işe başlamaktan. Usanmıştı kahvaltı yapmadan evden çıkmalardan. Usanmıştı bir maçı bile sonuna kadar canlı izleyememekten. Usanmıştı bitmeyen çamaşırlardan, bulaşıklardan. Faturaların biri ödenmeden diğeri geliyordu, marketlerde indirimli ürünlerin biri tükenmeden diğeri geliyordu. Cuma namazının birini kılmadan diğeri geliyordu. Ramazan ayı gelip geçiyordu. Bayramlar gelip geçiyordu. Ara sıra aynada kendiyle karşılaşıyordu ve kendini tanımakta bile zorlanıyordu bazen. Ne zaman aynaya baksa biraz daha değişmiş görüyordu yüzünü. İlk zamanlar alışamadığı gözlüğüne artık alışmıştı. Bazen gözlüğüyle uyuyor bazen gözlüğünü almadan evden çıkıyordu. Gözlüğüyle uyuduğunda rüyaları daha net görebileceğini düşünmüştü ilk zamanlar ama hiç rüya görmüyordu. Bulanık bile olsa bir rüya görmüyordu. 

Bu sorunun bir çözüm yolu olmalıydı. Zaten hep onu bulurdu böyle çetrefilli işler. Arkadaşlarına anlatsa belki sorun olarak bile görmezlerdi. Belki alay ederlerdi. Bu sorunu kimseye söylemeden çözmeliydi ama nasıl?
Evinden bile soğutmuştu onu bu sorun. Evinin kapısı önünde durduğu an aklına geliyordu. Hele de salona geçince yalnızca bu soruna odaklanıyor, hiçbir şey yapamıyordu. Zaten yapması da gerekmiyordu. Belki yanılmışımdır düşüncesiyle balkona çıkıyor fakat kapıyı hızla örtüp yeniden yerine dönüyordu. 
Kocaman şehirde, kocaman binada bu sorun yalnızca onu bulmuşsa bir terslik vardı bu işte. Belki de kasıtlı sorun çıkarıyordu birileri. 
Çorabının birini kaybettiğinde bile bu kadar sorun etmemişti. Çamaşır makinasını sökmüştü belki içinde bir yerlere sıkışmıştır diye. Sonra alt kattaki balkonlara bakmıştı belki rüzgâr uçurmuştur diye. Neyse ki yatağının altından çıkmıştı iki ay sonra çorabının eşi. Bunu bile bu kadar sorun etmemişti. Bir keresinde tükenmez kaleminin kapağını kaybetmişti iş yerinde ve onu da sorun etmemişti bu kadar. Günlerce kalemini cebine koyup evine getirememişti. Günlerce masada beklemişti o kalem fakat hiç bu kadar büyük bir sorun değildi kalemin kapağının kaybolması. Zaten yazlık ceketinin cebinden çıkmıştı kalem kapağı. Hem de tükenmez kalemin artık tükendiği gün bulmuştu kapağını.

Bu sorunun bir çözüm yolu olmalıydı. İllaki birileri daha yaşamıştır benzer sorunu diye düşündü. Madem kimseye soramıyordu, dijital kaynaklardan yardım almalıydı belki de. Saatlerce aradı durdu internet sayfalarında fakat kimse böyle bir sorun yaşamamış gibiydi. Ya da yaşamışlardı ama sorun olarak görmemişlerdi. Belki de artık balkonu kullanmaktan vazgeçmeliydi, en azından bir süreliğine. 
Bu kez kapıyı açmadı, perdenin hemen kenarından baktı balkona. Ürkütmemek gerekiyordu. Bir an göz göze geldiler. O anda bir şeyler hissetti. Anlamlandıramadığı bir şeyler… Belki de bu bir sorun değildi. Anne kuşun yavrularını büyütmesini beklemeliydi hatta zaman zaman onu ürkütmeden balkona yiyecek bir şeyler bırakmalıydı. Bunca balkon arasında gelip de onun balkonuna yuva kurması güzel bir şeydi. Tam derin bir nefes almıştı ki üst komşusu geldi aklına. Ya apar topar halı silkeler ya da balkona bir şeyler düşürür ve zavallı kuşu ürkütürse?..

EV

 Semih Yılmaz

Her gün bitiminde 
Bir kaleye sığınır gibi
Koşuyorum nefes nefese
Özlüyorum evimi

Ne kadar güzel vakit geçirsem de okulda
Parkta, çarşıda
İnsanın bir evinin olması
Çok başka

Eve dönerken anlıyorum
Evsiz insanların hâlini
Evi olmayan çocukların
Gidecek bir yeri olmayanların
Bakışlarındaki çaresizliği

DÖRT SIFIR


Yusuf Ensar Güler

Bir ağabeyiniz varsa şayet hayata iki sıfır önde başlamışsınız demektir. Şahsen ben bu şanslı insanlardan biriyim. Mesela telefon sorununuz olmuyor hiç çünkü onun eski telefonlarını kullanmak size düşüyor. Telefon neyse de kıyafet yokluğu yaşamıyorsunuz hiç. Ağabeyin yıllar önce giyerek eskitemediği ne varsa mutlaka önünüze konuyor. 

Bir ağabeyinin olması insanın evde çeyrek bir öğretmen olması gibi bir şey. En azından anlayamadığınız şeyleri rahatlıkla sorabiliyorsunuz. Aslında bir rehberin önde yürümesi gibi insanın ağabeyinin olması ya da başka bir şehre gittiğinizde size yol gösteren birilerinin olması gibi. Mutlaka bütün ağabeyler için aynı şeyleri söylemek mümkün değil fakat benim ağabeyim için bunları söyleyebilirim. Belki de mesele ağabeyimin benim gibi bir kardeşinin olmasıyla da ilgili. Yani herkese ben gibi bir kardeş de nasip olmayabilir. Ben de kendimce ona yardımcı olmaya çalışıyorum zaman zaman. Ders çalışması gerektiğinde meşgul etmediğim gibi kolay ödevlerinde kıyısından kenarından yardımcı olmaya da çalışıyorum hani, ayıptır söylemesi. Ya da günün herhangi bir saatinde içecek, ekmek vb ihtiyaçlar olduğunda onu yormadan ben gidip alışveriş yapıyorum. Ben olmasaydım bu işler de ona kalacaktı. 

Bir ağabeyiniz varsa şayet hayata iki sıfır önde başlamışsınız demektir. Benim gibi bir kardeşe sahip olan ağabeyler ise hayata üç sıfır önde başlıyor galiba. 


KARANLIK TENEFFÜS

 Kadir Üstündağ

Karanlıkta teneffüse çıkmak nedir bilir misiniz? Genelde dersler gündüz vakti olur ve karanlıkta teneffüse çıkmanın tuhaflığını bilmez öğrenciler fakat ben ve arkadaşlarım bunu haftada bir gün de olsa yaşıyoruz. Perşembe gününün anlamı en çok bu benim için: karanlık teneffüs. Okul bahçesi olabildiğince ıssız ve karanlık. Gündüz vakti yaşanan koşturmacalar, atılan kahkahalar ve çığlıklar sessizliğe bırakıyor bu vakitte yerini. Okulun pencerelerine gündüz vakti baktığınızda içeriyi göremiyorsunuz ama akşam vakti içerisi gayet net görünüyor. Kimseler yokken bahçede sessizce bir gölge gibi süzülüp duvarların altından okulun etrafında bir tur atıyoruz. Hemen yan tarafımızda cadde var ama sanki başka bir ülke gibi orası ve okul bahçesi bir film seti gibi. Bazen birilerinin irkilmesini biz sağlıyoruz camlara vurup saklanarak. Her an karanlıkta parlayan bir çift kedi ya da köpek gözüyle irkilmeniz mümkün. Kedi neyse ama köpek… Bir keresinde karanlık teneffüs keyfimizi bir köpek bölmüştü ve koşarak sınıfa girmek zorunda kalmıştık. Mümkün olsa pencereden girecektik, o kadar korkunçtu. 
Karanlık, her şeyi değiştiriyor. Mekanları, insanları, ruh halinizi de. Gündüz aklınıza gelmeyen hikayeler, evhamlar gelip sizi buluyor karanlıkla beraber. Hiç değilse bir kez olsun gündüz vakti gezdiğiniz yerlere karanlıkta da bakmanızı isterdim. Karanlığın fırçası nasıl değiştiriyor mekanları, görmeniz için. 

FELAKET KOKUSU

Metehan Darıcı
 
Bir şeyler olacağını seziyordum. Havada felaket kokusu vardı. Okul servisinde sezdim bunu ilk kez. Bir servis bu kadar güzel kokamazdı. Aracın içine girer girmez hoş bir benzin kokusuyla karışık yeni boyanmış duvar kokusu insanı mest ediyordu. Gariplikler devam etti, aylardan kasımdı ve yazdan kalma günler yaşanıyordu. Her ne kadar akşamları hava soğusa da ilk kez Sivas’a gelen birileri, sizin abarttığınız soğuklar bunlar mı, diyebilirdi. Perşembe günündeydik ve ders programımız da iyiydi fakat daha iyi bir şey oldu ve dört ders boş geçti. Bunları üst üste ekleyince bir felaket kaçınılmaz diye beklemeye başladım. Sabahtan beri her şey bu kadar yolunda gidemezdi. Boş derslerde mutlaka birileri sakarlık eder ve bir kaza bizi bulur diye endişelendim fakat ilk kez kazasız ve belasız dört ders geride kalmıştı. Üstüne üstlük Başkan, sınıfı çok güzel idare etmiş ve nöbetçi öğretmen yüzü bile görmemiştik. Genelde boş derslerde nöbetçi öğretmenler sınıfa hırsla dalar ve kırk dakikalık bir nasihat çekip giderlerdi. Sanki nöbeti onlara tutturan bizmişiz gibi. Sanki sınır boyunda nöbet tutuyorlar gibi. Neyse ki bu durumları da yaşamadık. Başkan, dersimizin boş olduğunu Müdür Yardımcısı’na söylemeye bile gerek görmedi. Genelde bizi dersin boş olduğunu idareye bildirmekle tehdit eder ve susturmaya çalışırdı fakat herkes suskundu. Bir şeyler ters gidiyordu ve zaman geçtikçe ben her an bir felaket hissiyle tedirgin oluyordum. Normalde arkama her döndüğümde bağıran arka sıradaki eleman gün boyu sesini çıkarmamıştı hatta yanındaki diğer arkadaşımla defalarca konuşmuştum ama bundan bile rahatsız olmamıştı. Hayır, bir terslik vardı bu işte. Normalde ders boyunca su şişesi ile oynayan arkadaşlardan birini test çözerken gördüğümde belki de günün felaketi budur diye düşündüm. Madem sınıf böyle güzeldi, neden ben Başkan olmuyordum ki? Hiçbir sorumluluğum olmayacaktı üstelik öğretmen masasında oturacaktım. Tam bunun hesabını yaparken sınıftaki kız-erkek öğrenci dağılımının beni bu iktidara taşımayacağını hatırladım. Kızlar, bana oy vermezlerdi. Bir kez Başkan olmayı denemiştim ve içimde bir ukde kalmıştı. Benden nefret ettiğini söyleyen herkes ona oy vermişti. Bu düşüncelerle zihnim savaşırken Başkan Yardımcısı’na ilişti gözüm. Normalde Oturan Boğa gibi köşede duran eleman sıraların arasında geziyordu. Galiba kendini Başkan zannediyordu. Evet evet, bir felaket bize doğru yaklaşıyordu fakat neydi bu felaket? 
Herhangi bir olumsuzluk yaşamadan okul bitti. Hava güneşliydi, derslerin çoğu boş geçmişti ve herhangi bir sakarlık yaşanmamıştı. Servise doğru giderken sabahki kokuyu hatırladım. İnşallah o koku silinmemiştir diye içimden geçirdim. Koku biraz azalmıştı lakin yine de hoştu. Bir şeyler olacaktı, seziyordum. Servisteki yerimi aldım. Etrafa laf yetiştirecek konuma yerleştim. Gariplikler devam ediyordu. Servisçi Hintçe şarkı açmamıştı, yol boyu başka şarkı da açmadı. Sanki sessiz bir filmin içinde ilerliyor gibiydim. Ya uyanacaktım bir rüyadan ya da bir felaketle sarsılacaktı bu sakinlik. Bu düşüncülerle eve geldiğimin farkında bile değildim. Servis şoförü öylece durdu kapının önündü. İnmemi bekledi ve acele et, demedi bile. Artık evin önündeydim ve felaketsiz bir gün geçirdiğime şaşkındım. Asansörü çağırdım ve bindim. Gıcırtılarla, inleyen bir canavar sesiyle hareket eden asansör son derece sessizdi. Kendimi bir hikâyenin ana karakteri gibi hissediyordum fakat kendi hikâyesinin dışına düşmüş bir karakter. Hikâyenin unsurları geldi aklıma. Hatta yazılıda bile sorulmuştu. Üç birlik kuralı deniyordu: zaman, mekan, kahraman. Zaman anormaldi, mekânlar garipti, kahraman şaşkındı. Bir felaket bekliyordum, hayat bu kadar güzel olamazdı. 
Evin kapısına geldiğimde kapı kendiliğinden açıldı. Kardeşim kapının arkasındaydı ve tebessüm eder bir halde:
-Hoş geldin ağabey, dedi. Sofra hazır ve ekmeği de ben aldım. 
Daha fazla dayanacak gibi değildim. Hayat, bana bir numara yapıyordu ve ben artık felaket beklemekten yorulmuştum. Belki de hayat gerçekten güzeldi de ben kötü bakmıştım meseleye. 
Kıyafetimi değiştirip mutfağa geçmiştim ki artık hayatın sadece bana tebessüm eden yüzünü görüyordum. Masada kuymak vardı. Tok olsam bile masada duran kuymağa hayır, diyemezdim. Zaten öğlen de yemek yememiştim. Bu kuymak, beni bekliyordu. Artık felaket beklemiyordum ve hayat ne güzel, öğrenci olmak ne güzel, bu ev, bu aile ne güzel… diye içimden şükür sözleri geçiyordu. Masadaki kuymağın mideme inmesi üç dakika kadar sürdü. 
Bu mutluluk hissiyle bir ders çalışma isteği oluşmuştu bende. İlk kez böyle bir şey oluyordu. Genelde ders çalışma isteği gelince bir kenara oturur ve geçmesini beklerdim. Hele de paragraf sorusu gördüğümde kitabı fırlatıp kaçtığım çok olmuştu ama bu kez paragraf dayanmıyordu bana. Çölde kalmış biri nasıl su içerse öyle içiyordum soruları. Kaç saat çalıştım, bilmiyorum. Kaç soru çözdüm, onu da bilmiyorum. Zaman algımı kaybetmiştim, ta ki kardeşimin tatlı sesini duyuncaya kadar:
-Ağabey, akşam yemeği hazır, üstelik Kayseri yağlaması. 
Neşeyle mutfağa geçtim. Yaşamak ne güzel bir şeydi. Bu kez üç beş dakika değil keyif alarak yedim yemeğimi. Yarım saat kadar oturdum sofrada herkesle birlikte. Tam yemeğimi bitirmiştim ki ellerimi silmek için peçete istediğimde annem peçetenin kalmadığını söyledi. O anda oldu her şey. Gün boyu beklediğim felaket gerçekleşmiş gibiydi. Yağlı ellerle kalmıştım masa başında. Çaresizdim. Zaten belliydi bir felaketin yaşanacağı. Ellerimi yıkasam bile bu yağ, yarın okulda sınıfımı bile kokutacak kadar yoğundu. Yine de yıkadım, sildim, kuruladım. Tekrar mutfağa geldiğimde anneme kürdan sordum. 
-Kürdan beş aydır evimizde yok, cevabını alınca sanki elektrik kesilmiş gibi oldu. Gözlerimin önü kararmıştı. Evet, felaketler peş peşe gelmeye başlamıştı. Bir şeyler olacağını sezmiştim zaten çünkü sabah beri havada felaket kokusu vardı.

8 Kasım 2025 Cumartesi

TANSİYON

Zeynep Ada Karadaş
Belinay Coşkun 

Son zamanlarda tansiyonu hiç düşmüyordu. Çayı limonlu içiyordu, tuzu bırakalı seneler olmuştu, bol bol su içiyordu fakat tansiyonu hep yüksekti. Tansiyon ilacı kullanmak istiyordu ama doktorlar gereksiz olduğunu söylüyorlardı. Aslında yaşadığı hayata hayat demek mümkün değildi. Sık sık şöyle bir söz söylerdi:
-Dünyanın tadı tuz, o da kilden ucuz.
Fakat artık dünyasında tuz yoktu. Şeker, eh işte. Bayramlarda ya da ikramlarda. Bol bol su vardı dünyasında. Tatsız, tuzsuz su… Su içerek bir insan nasıl yaşayabilirdi ki. Hele bir de ekmeksizlik yok mu? Eskiden taze somunun arasına makarna, mantı koyarak yemişliği vardı. Kahvaltıda mutlaka ekmek olurdu. Öğlen yemeğinde bir ekmek yemeden kalkmazdı sofradan. Akşam yemeğinde mutlaka salataya ekmek banardı. Pilavı ekmekle yemek en büyük zevkiydi ama şimdi… Salata, çorba belki bir iki dilim çavdar ekmeği, yulaf ekmeği. Oysa çocukluğunda çavdar ve yulafı hayvanlara verirlerdi. Hayır hayır, böyle bir yaşamaya hayat demek çok zordu. Bunca özene ve  dikkate rağmen bu tansiyon işi şimdi nereden çıkmıştı? Son zamanlarda derdini hiçbir doktor anlamıyordu, hiçbir yakını da anlamıyordu. Parkta karşılaştığı yaşlılarla konuşuyordu ve hepsi aynı şeyi söylüyordu:
-Kızartmalardan uzak dur, beyaz et çok sağlıklı, bol bol su iç ve yürüyüş yap. 
Üstelik bunları söyleyenler genelde bastonla yürüyen, ağır işiten ve kalın gözlükleri olan kişilerdi. 
Yaşamak bu olmamalıydı çünkü dünyanın tadı eksikti hayatında. En son ne zaman kavurma yediğini düşündü, hatırlayamadı. Ya yaprak dolması? Tadını bile unutmak üzereydi. Unutmak… Evet son zamanlarda tansiyondan daha beter bir bela idi onun için. Evin kapısını açık unuttuğu oluyordu ya da karşılaştığı kişilerin ismini unutmuş oluyordu. Günlerin adını karıştırıyor pazartesi günü cuma namazına gittiği oluyordu. Öbür dünyaya göçen eşini zaman zaman mutfakta, salonda arıyor dakikalarca sonra eşinin göçtüğünü hatırlıyor ve üzülüyordu. Bazen çocuklarının okuldan gelmesini bekliyor ancak hava kararınca çocuklarının artık ev, iş, çocuk sahibi olduğunu hatırlıyor fakat bu kez de torunlarını özlüyordu. 
Yine de şükür, demeyi biliyordu neyse ki. En azından evin yolunu buluyor, irtibatta olduğu kişilerin isimlerini unutmuyor, temizliğine dikkat ediyor ve kendi yemeğini hazırlayabiliyordu. Üstelik hiç unutmadığı bir şey vardı, son zamanlarda tansiyonu hiç düşmüyordu.
2. Bölüm
O gün beklemediği bir şey oldu. Sabahın ilk saatlerinde kapı sesi ile uyandı. Önce rüya gördüğünü sandı fakat kapı çalıyordu hem de durmadan. Zihnini toparlayamadan yerinden kalktı. Gelen en büyük oğluydu, hem de sabahın bu saatinde. Bir süre hâl hatır sohbeti yaptıktan sonra oğlu babasına:
-Baba, havalar hayli soğudu. Bu yıl kışı birlikte geçirmeyi düşündük seninle. Hem torunlarınla da vakit geçirmiş olursun. Dün gece yola çıktım ve şimdi seni de alırsam akşama bizim evde oluruz, dedi. 
Bu teklifi hiç beklemiyordu fakat mantıklıydı. Kış boyu zaten hayat daha da çekilmez oluyordu. Parka bile gidemiyordu çoğu zaman. Küçücük bir valiz hazırladı kendine. İlaçlarını almayı da ihmal etmedi ve yolculuk başladı. Birkaç saat sürecek bir yolculuktu fakat yine de heyecanlanmıştı ve heyecanlanmak ona hiç iyi gelmiyordu. Tansiyonunun yükselmesinden endişe ediyordu. Oğlu, yolda bir yerlerde kahvaltı yapabileceklerini söyledi. Yolculuğun ilk dakikalarında oğluna dönerek:
-Anneni unutmadık mı, dedi. Onu da götürelim.
Oğlunun bu soru karşısında rengi biraz atmıştı. Birdenbire gerçeği söylemek babasını üzebilirdi:
-Baba, dedi annem zaten bizde. Seni bekliyor. 
Bu cümlenin babasının üzerinde oluşturacağı etkiyi hiç düşünmemişti. Babası önce heyecanlandı, bir süre sustuktan sonra konuştu:
-Kaç yıl olmuştu annen göçeli?..
Yolculuk, suskunluğa bürünmüştü ki kahvaltı zamanının geldiğini söyledi oğlu. Küçük bir dinlenme tesisinde kahvaltıya geçtiler. Önündeki kahvaltı tabağına oğlu tuz döküyordu ki sinirlendi:
-Senin niyetin beni annenin yanına göndermek mi? Tansiyonumun yüksek olduğunu bilmiyor musun? Kahvaltı filan istemiyorum ben, haydi yola çıkalım. 
Bu tavır karşısında oğlu şaşırmıştı:
-Tuz atmadığım yerlerden yersin babacığım, aç karnına devam etmeyelim, dedi. 
Neyse ki bu söze karşılık vermedi babası. Üstelik biraz sakinleşmişti. Gidecekleri şehre ulaştıklarında akşam yaklaşmıştı. Yıllardır görmediği yollardan geçti, her şey ve her yer çok değişmişti. Üstelik rahat bir yolculuk yapmışlardı. Yollar bile değişmişti. Eskiden bu kadar geniş ve rahat değildi yollar. Ara sıra gözleri kapanıyor fakat sonra yeniden uyanıyordu. Hatta bir ara uykusunda sayıklamıştı. Tansiyonum yüksek benim, diye birilerine bir şeyler anlatıyordu. 
Son kez gözlerini kapatıp açtığında bir evin önündeydiler. 
-Geldik baba, dedi oğlu. Haydi torunlarına doğru yürüyelim.
Torunları gerçekten de onu bekliyordu ve çok neşeliydi. Ansızın bir rüyanın içine düşmüş gibiydi. Ne ağrıyan bir yeri vardı ne de yorgunluk hissi. Hayat sanki ona tebessüm ediyor gibiydi. Torunlarıyla vakit geçirdi, akşam yemeği yedi. Onlara masallar anlattı, çay içti. Bir kez bile tansiyonum yüksek, demedi. Böyle giderse sağlığına kavuşacaktı. Baharda yaşadığı şehre tekrar döndüğünde parktaki arkadaşları şaşıracaktı onun dinçliğine, gençliğine. Tebessüm ediyordu bunları düşünüp. 
Artık bol bol su içmeyi bırakmıştı. Çocukların çikolatalarına ortak olmayı da ihmal etmiyordu. Onlarla oynuyor, yürüyor, parkta geziyordu. En önemlisi ekmek yiyordu ve tuz kullanmayı ihmal etmiyordu. Tansiyon kelimesini de unutmuştu bile. İlaçlarını hatırlayınca alıyordu fakat onlara da dikkat etmiyordu. 
Oğlunun evine geldiği üçüncü günün gecesi aniden uykudan uyandı. Önce nerede olduğunu hatırlayamadı fakat biraz düşününce geride kalan üç günü hatırladı. Biraz aç hissediyordu kendini. Susuz hissetmiyordu. Gürültü yapmadan mutfağa geçti ve dolabın önünde durdu. Dolap yemek doluydu. Soğuk yemeğin tadı olmaz, diye düşündü ve bir yandan ocağı açtı. Yemekleri üzerine koyduktan sonra atıştırmaya başlamıştı bile. Bir süre sonra tüm mutfak yemek kokmaya başlamıştı. Hatta hafif dumanlanmıştı mutfak. Oğlu gelmese ocaktaki tencereyi hatırlamayacaktı. Oğlu hızlıca ocağı kapattı, biraz uykulu ve gergindi:
-Keşke bize haber verseydin baba, dedi. Bak neredeyse her şey yanacakmış.
Bu iki cümle içine işlemişti. Oysa sadece açlığını yatıştırmak istemişti. Sessizce yatağına döndü ama kah uyudu kah uyandı. Belki de evine dönse iyi olacaktı. 
Kahvaltı vakti, geldiğinden beri ilk kez tansiyonunu hatırladı:
-Benim tansiyonum çok yüksek, biriniz ölçsün, dedi oğlu ve gelinine. 
Tansiyonu gerçekten de yüksekti. Apar topar hastaneye götürdüler onu. Hastanede durumun ciddi olduğunu söyledi doktorlar ve tahliller, ölçümler, serumlar sonrası gidebileceğini ancak tansiyonuna dikkat etmesi gerektiğini tembihlediler. 
Hayat yeniden tatsız, tuzsuz bir hâle dönmüştü. Torunlarının neşesi de yoktu. Bir an önce evine dönmeliydi. Aradan yalnızca bir gün geçmişti ki sabah kahvaltıda yine aynı şeyler yaşandı:
-Benim tansiyonum yüksek, dedi. Beni hastaneye götürün. 
Hastanede yine aynı şeyler yaşandı. Doktorlar hatırlamıştı onu. Bir yaklaşarak:
-Canını sıkan bir şey mi var amca, dedi. Biz daha birkaç gün önce seni normale döndürmüştük. 
Düşündü, canını sıkan bir şey mi vardı? Canı nasıl sıkılırdı insanın, neye sıkılırdı?
-Canım çok sıkılıyor, dedi. Arkadaşlarım var ya iş arkadaşlarım. Beni bir türlü anlamıyorlar. Yine mesai yazmışlar cumartesi ve pazar günü için. Oysa hafta sonu çocuklarımla pikniğe gidecektik.
Doktor durumu anladı:
-Bunlara canın sıkılmasın amca, dedi. Başka zaman gidersiniz.
Bu esnada oğlunun gözleri dolmuştu. Gün sonunda yeniden eve döndüler. Belki babasını evinde bırakmalıydı ama buna da vicdanı el vermezdi bundan sonra. 
Ertesi gün, ertesi gün ve sonraki günler hep hastanede geçiyordu vakit ve nihayet doktorlar onun hastaneye yatması gerektiğini söylediler. 
Kış boyunca yoğun bakımda kaldı. Zaman zaman gözlerini açıyor, oğluna ve ziyarete gelen torunlarına bakıyordu. Hiçbir şeye anlam veremiyor ve çoğunu tanımıyordu etrafındaki insanların. Tam kış bitmiş ve artık bedenen kendini iyi hissetmeye başlamıştı, üstelik yoğun bakımdan da çıkmıştı ki yatağının hemen ucundaki sandalyede eşinin oturduğunu gördü. Eşi elini uzatmış:
-Haydi gidelim diyordu. 

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Mahmut Eray Erbaş, Hayrettin Eymen Bulut

                                                                                 11 Kasım 2025 Bilsem Ziyareti Anısına...

 Bazen ara vermek gerekir bazı şeylere ancak o aradan sonra değişir her şey. Siz değişirsiniz, eşyalar değişir, duygular ve mekanlar değişir. Mezun olduğunuz ilkokul asla bıraktığınız yerde kalmaz. Ortaokulunuz da kalmaz. Eski eviniz varsa şehrin bir yerlerinde onun önünden geçerken orada bıraktığınız günleriniz gelir aklına. O evin kokusu gelir ama her şey değişmiştir. Dış görünüşü, boyası ve içi, içindeki eşyalar ve en önemlisi insanlar.
Hiçbir yere ait değiliz belki de. Her yerde misafiriz, her yerde göçebe. Yine de insan için yaşanmışlıklar önemli. Bir mekanda geçirilen saatler, günler. 
Biz ayrılırız, mekânlar kalır. Biz ayrılırız, bir parçamız orada kalır hem de sonsuza kadar. Yaşamak bu biraz da. Ara vermek, ayrılmak, döndüğünde bulamamak ve çokça anı biriktirmek. Anılarımız kadar varız dünyada. Anılarımız kadar yokuz.