6 Aralık 2025 Cumartesi

Sivas’ta Bir Karacaoğlan


Kadir Üstündağ

Büyük ya da küçük insanları anlamak çok zor. Akranlarımı anlayabiliyorum, en azından bazen. Kimi şaka derdinde kimi komiklik yapma çabasında fakat büyüklerin de aynı tavrı takınması bazen can yakabiliyor. 
Ne var yani birazcık esmersem? Karacaoğlan öyle demiyor mu: 
Beni 'kara' diye yerme
Mevlam yaratmış hor görme
Ala göze siyah sürme
Çekilir kara değil mi
Demek ki sadece günümüzün sorunu değil bu yüzyılların sorunu, insanı rengine göre sınıflandırmak ve alaycı bir tavır takınmak. 
Neler duymadı bu kulaklar? Kabilemi de sordular farklı farklı isimler de verdiler. Basit esprilerine malzeme yaptılar. Kahveye benzettiler, kömüre benzettiler, zeytin dediler. Oysa ben sadece birazcık esmerdim ve bundan hiç şikayetçi değildim. 
Irkçılık aslında biraz da bu değil mi? 
Neyse ki çok ciddiye almıyorum söylenenleri. Neyse ki ben kendimden memnunum. Neyse ki tenimden dolayı benimle alay edenlerin ya da beni şaka konusu yapanların sadece seviyelerini ortaya koyduğunu düşünüyorum. 
Karacaoğlan var neyse ki:
İller de konup göçerler
Lale sümbül biçerler
Ağalar beyler içerler
Kahve de kara değil mi

Ablalar ve Erkek Kardeşler

 
Elif Erva Ağar
Bir insanın kardeşinin olması ona fazladan bazı sorumluluklar yükler fakat bu kardeş erkek ise ve siz de abla iseniz sorumluluklar da bambaşka oluyor hayat da.  Buna inanmayan herhangi birileri önce bir erkek çocuğun odasını ziyaret etmeli sonra da ablasının odasını. Benim için odamın düzeni ve temizliği ne kadar önemliyse kardeşim için o kadar önemsiz. Kendi odama girdiğimde kuş sesi eksik sadece o kadar ferah ve serin fakat onun odasına adım attığımda sanki bir mağaraya giriyor gibiyim. Etrafta tek eşi kaybolmuş çoraplar, bir hafta öncesinden kalan dibi yosunlanmış bardaklar, ambalaj atıkları… Benim odamda da kahve içiyorum, çay içiyorum ya da bir şeyler tüketiyorum fakat en fazla ertesi gün her şey yerli yerinde oluyor lakin erkek kardeş öyle mi? Ya siz taşırsınız onun bulaşıklarını ya da anneniz. Ya siz toplarsınız onun giysilerini ya da anneniz. Mesele belki cinsiyet meselesi değil de küçük kardeş olmakla ilgili ama bana pek öyle gelmiyor. 
Bir de ödev konusu var ki evlere şenlik. Gün boyu ödev konusu hiç aklında yokken uyumadan önce bir sancı tutuyor kardeşimi, ödev sancısı. Yarına bitmesi gereken ödevler. Sadece akşam mı tutuyor bu sancı? Bazen de sabahın ilk saatlerinde hatırlanıyor ta bir hafta öncesinden verilmiş ödevler. Tabi sorumluluk kimde, bende yani ablada. 
Küçük kardeş olduğunun farkında olan birinden daha tehlikeli kim olabilir ki? Karşına alıp konuşsan sadece bir cümle ile işin içinden çıkabiliyor:
-Ama ben senin küçüğünüm. 
Ya da aynı cümleyi aile büyüklerinden de duymak mümkün:
-Kızım, o senin kardeşin. İdare et, ablalık yap ona.
Bu saydıklarım yanında iyi tarafı yok mu diyeceksiniz abla olmanın? Var elbette birazcık ama çok az. Kırk günde bir sevimliliği tutuyor mesela. Dönüp yüzüne bakıyorum, gerçekten sevimli. İyi ki benim kardeşim var, diyorum içimden. Yanağından bir makas almaya çalışıyorum ve büyü bozuluyor bir anda ejderhaya dönüşüyor. Kardeş işte, ne yaparsın? 
Her şeye rağmen o olmasaydı evde daha yalnız olurdum, diye düşünüyorum. Her şeye rağmen iyi ki var. Her şeye rağmen evde bir ejderha olduğunu bilmek güzel bir duygu. 

SESSİZ FERYAT

 Yusuf Ensar Güler

Matematik dersi neredeyse çoğu öğrencinin kâbusu. Uzaktan bakıldığı zaman çok gerekli gibi görünse de bizi zorlayan, aklımızı başımızdan alan, saçlarımızı döken, çocuk yaşta ihtiyarlatan, hayattan bezdiren derslerin başında geliyor. Aslında yalnızca matematik değil, her öğretmen kendi dersi olmasa hayatın anlamsız olduğu düşüncesinde. Sorsanız birilerine noktalama işaretlerini bilmeyen birinin yaşaması, oksijen israfı. Ya da uzay araştırmalarından haberdar olmayan bir öğrencinin kantinden parasıyla su almaya bile hakkı olmamalı. Cebirsel ifadeleri öğrenmeyen öğrenci, sınıf kapısından içeriye adım atmamalı. Böyle uzayıp gitse de en can yakanı okulun her döneminde matematik galiba. 
Dört işleme amenna. En azından alışverişlerde ya da ailemizin bize verdiği harçlık hesabında işe yarıyor, eyvallah. Bu ve benzer konular dışındakilerin neredeyse tamamı hep artı bir net için ve ortalama puanının düşmemesi için. 
Anlamak zor haritadan onca dağ ve ırmak ismini ezberleyip de bir kez bile dağ yürüyüşü yapmamanın bize nasıl bir faydası olacak. Anlamak zor bulutların, rüzgarların isimlerini ezberleyip de bir kez bile yağmurda ıslanmamanın bize ne faydası var? 
Okul, baştan sonra gereksiz bir kurum demek inkâr olur. Okul da gerekli, dersler de gerekli. Öğretmenler de gerekli ama sanki bizi biraz gereğinden fazla zorluyorlar. Artık boş bir muhabbetten çok daha fazla anlam ifade ediyor “gerçek hayatta bu bilgiler ne işimize yarayacak?” sorusu. 
Her geçen gün gerçek hayattan uzaklaşıyor ve şıklar arasına, formüller arasına, ezberler arasına sıkışıyor hayatımız. İmdat, desek duyan olmuyor. Kahvaltı masasına bile testlerle oturmaktan yorulmuş bir neslin feryadı bu. Kimse duymasa da. 

KORKUTAN SEVGİ

 Belinay Coşkun

İnsan sevdiği canlıdan korkar mı
Ben korkuyorum
Zarar vermeyeceğinden eminim
Ama yine de çekiniyorum

Kedilerden bahsediyorum elbette
Her yerde gördüğümüz kedilerden
Seviyorum onları ama
Ürperiyorum biraz da bilmem neden

Belki de hepsi sevdirseydi kendini
Bu kadar çekinmezdim onlardan
Fakat bazıları aniden hırçınlaşıyor
Tırnak atıyor durmadan

Yine de sevimliler ve süslüyorlar
Evleri, okulları, sokakları
Düşünüyorum onlar olmasıydı
Nasıl severdim bu dünyayı

BİR İSPAT ÇABASI

 Belinay Coşkun

Kalem sadece yazmak için kullanılmaz
Mesela ben saçlarımı 
Onunla topluyorum
Ya da karıştırmak istediğimde boyaları
Hemen ters çeviriyorum

Bir oklava yalnızca hamur açarken kullanılmaz
Ben onunla kaybettiğim bir eşyayı
Bulunca erişemediğim bir yerde
Uzanıp alıyorum

Bir bardak sadece su içmek için değildir
Mantı yaparken mesela
Kesmek için bardağı kullanabilirim
Ya da masamda kalemlik yoksa
Kalemlerimi ona koyabilirim

Bir çoraptan top yapabilirim
Sandalyeyle oyun kurabilirim
Örtüden çadır açabilirim
Minderlerden sandal yapıp
Okyanuslara bile açılabilirim

Eşyalar yalnızca gördüğümüzden ibaret değil
Bunu size ispat edebilirim. 

BİR YOL HİKAYESİ

Sami Yusuf Avcı


Sıkılıyorum ve yine sıkılıyorum. Ben şu anda 4 kişi ile bir uzay aracının içindeyim. Buraya para vererek değil gönüllülük esasına göre geldim. İçerisinde bulunduğum uzay gemisinin sahibi yani Elon Musk beni ve arkadaşlarımı yapmış olduğu birçok deneme sınav ve de elemelerden geçirerek getirdi. Ama şu an da pişmanım ve bence sadece ben değil mürettebatın hepsi pişman. Nedeni ise uzay gemimizde bir sorun çıktı geminin kontrolü, hareket kabiliyeti bizde değil hatta kimsede değil, yok bile. O yüzden 163 gündür bilmediğimiz yerlere gidiyoruz süzülüyoruz durgun okyanusta süzülen kruz gemisinde tek başına giden gemi kaptanı gibiyim ucu bucağı görünmeyen okyanus gibi.
Direksiyonun bozuk parçası ise 1 dakikasının normal Dünya`da 1 yıla eşit olduğu bir buz gezegeninde bulabileceğimizi düşünüyoruz.  Ama boş bir buz gezegeninde bir direksiyon parçasının ne işi var dediğinizi duyar gibiyim ve haklı da bir soru. Alejandro’nun dediğine göre birkaç yıl önce yanlışlıkla oraya düşen bir uzay aracının olduğunu hatırladığını söyledi ve umarız ki o direksiyon parçası bozuk patlamış ya da yanmamıştır. Yanımda oturan Rika`nın bilgilerine göre bu buz gezegeni tam da süzüldüğümüz yöndeymiş. Yani 164`üncü güne girmeden oradayız. Boşlukta süzülürken karşımızdaki dev buz gezegeni olduğunu düşündüğümüz gezegen beni endişeye sevk etti. Daha fazla endişelenmemek için arkadaşlarıma baktım Rika`nın gözlerinden pişmanlık akıyordu. Eminim ki aklında ikiz bebekleri ve onu çok seven kocası vardı. Alejandro`nun ise hiçbir derdi yok, bir elinde antika bir pusula, bir elinde ise harita nasıl iniş yapacağımızı ve daha önce buraya düşen uzay aracının nerede olduğunu düşünüyordu herhalde. Maria ise ilk işine çıkan genç biriydi ve çok heyecanlıydı. Ben sıkılıyorum ve yine sıkılıyorum.
Buz gezegenine yaklaşık 7 saat kalmıştı, artık bu işin sonuna gelmiştik. 164 gün sonra tanımadığımız bilmediğimiz bir yer olsa da artık uzay aracından ineceğiz.
Tecrübeli olan Rika, Maria ile sohbet ediyordu. Ben de Alejandro ile sohbet ediyordum. Alejandro ve asistanım Rika ile uzun süredir iş yaptığım için onları yakından tanıyordum ama Maria... O biraz sinsi gibiydi gözü sürekli asistanımın üzerindeydi. Korkuyordum ve bu durum beni istemsiz bir endişeye sevk ediyordu. Elinde kahve ile Rika yanıma geldi bana da kahve getirmişti bu kadar gün ve olaydan sonra yaşadıklarını dışa yansıtmamaya çalışan tek kişiydi Rika. Yanıma oturdu ve kahvesini yudumlamaya başladı:
-Demek bu yolculuk sona eriyor ve ayağımız yere değecek.
 Ben:
-Nihayet, demekle kaldım. 
Rika mutluydu ama ben sıkılıyordum ve yine sıkılıyorum.
Alejandro:
-Hadi beyler, hanımlar Buz gezegeni soğuk ve yorucudur diye seslendi ve biraz dinlenmemiz gerekiyor o yüzden uyku vakti, dedi.

Alejandro ile beraber kaldığımız odamıza gittik o kadar yorgundum ki hemen uyumuşum.
Başımda Rika beni uyandırmaya çalışıyordu:
-Theo, Theo hadi uyan Theo geç kalacağız.
En son büyük bir ses duydum gözümü açtığımda kulaklarım çınlıyordu ayıldım ve baktım arkadaşlarıma. Onlar da ayılmaya çalışıyorlardı:
-Rika, Alejandro, Maria neredesiniz?
 Bir ses geldi:
-Buradayız
Nihayet onları gördüm ayaklandım ve:
-Ne oldu, dememe kalmadı, Alejandro:
-İndik
-Beni neden uyandırmadınız?
Rika cevapladı:
-Denedik ama uyanmadın nedenini biz de anlamadık.
Dışarı çıkmadan önce acil durumlar için üretilmiş sıcağa, soğuğa veya benzeri şeylere dayanıklı giysilerimizi giyindik. Artık çıkmaya hazırdık. Sırayla çıktık.  
Her ne kadar dayanıklı kıyafet olsa da uzay aracının kapısı açılır açılmaz yakarcasına bir soğuk resmen vücudumuzu kesti. Ama buzla kaplı olsa da sabit bir zemine basmayalı 165 gün oldu ve bunun heyecanı ile teneffüse çıkan bir çocuk gibi hissettim kendimi.
Sanki üzerime ağırlık çökmüş gibiydi, sadece ben değil ekip arkadaşlarımda aynıydı hepimiz hantallaşmıştık. Evet bu yerçekimi olmalı vücut ağırlığımız bize ağır geldi. Doğa olayları vardı rüzgâr ve rüzgârla birlikte fırtına kopuyordu resmen. Kimi yerde göz gözü görmüyordu. Birbirimizle irtibatımız var ama sinyal maksimum 30 metre. Aramızdaki mesafe açılır ve bu tipi de birbirimizi kaybederiz diye uçlarında halka olan iplerimizi birbirine bağlayarak kenetlendik. Yer çekimi Rika’yı çok çekmiş olacak ki Rika dengesini kaybetmiş yerde sürükleniyordu. Zaten ufak tefek biriydi. Biz de kendi yükümüz yetmezmiş gibi Rika’yı da taşıyormuşuz meğer. En arkamızdan gelen Maria’nın bağrışıyla durumu fark ettik ve Rika’nın kalkmasını sağladık. Üzerimizden bir Rika yükünü atmış olduk Maria’nın bağırışıyla.
Gezegendeyiz ve bizim buralardan kurtuluş reçetemiz olan uzay aracını aramamız gerekiyordu. Küçük bir tanıma, tanımlama, anlama, anlamlandırma gezisinden sonra aracımıza döndük. Durumu değerlendirip bir plan dahilinde hareket edip reçetemizi bulmamız gerekiyordu.
Gezegen ile alakalı genel bilgi bankamızdan bilgiler elde ettik. Buraya bizden önce gelen aracın gönderdiği bilgiler eşliğinde yolumuzu belirledik. Burada zaman kavramı neredeyse yok gibiydi.
Planımıza göre bizi araçta birinin beklemesi gerekiyordu. Maria araçta kaldı, Rika ben ve Alejandro yola çıkacaktık.
Biraz dinlendik ve harekete geçme vakti geldiğini düşünüp yola koyulduk. Bir masalın içinde gibi az gittik uz gittik dere tepe düz gittik diyebilirim. Alejandro:
-Çocuklar görüyorum gelin çabuk.
Hepimiz birden koşturduk. Bir uzay aracı bekliyorduk fakat demir yığınından eve benzeyen bir yapı gördük. Sanırım buraya düşen topluluk birkaç dünya gününe dayanmış ve tipiden korunmak için bir barınak yapmışlar. İçine girdik ve aman Allah’ım insanlar vardı ama bizim 1 günümüz bu gezegende 1 yıl değil mi? İlk önce Alejandro bizim uzay aracımızdan aldığı bıçağı ile onlara yaklaşıp:
-Kalkın kaldırın ellerinizi, dedi.
2 kişi de ayağa kalktı:
-Biz masumuz lütfen bize zarar vermeyin.
Alejandro:
-Size zarar vermeyeceğim ama şimdilik. Hey Rika, Theo arayın üstlerini.
Rika ile beraber 2 kişinin de üstünü aradık. Bir şey bulamadık. 5 kişi oturduk sohbet ediyorduk. Onları bir nevi sorguya çekiyorduk. Meğer Dünya’da ki bir yıl Buz gezegeninde bir aya eşitmiş. Yani bizim 3 yıl önce buraya düşen Anka-23 aracı 3 aydır buradaymış hâliyle araçlarında 3 aylık yiyecek, içecek gibi malzemeleri olduğundan rahatça yaşamışlar.
Alejandro:
-Theo, artık şu bozuk parçayı alsak mı?


DEVAM EDECEK

4 Aralık 2025 Perşembe

BÜYÜK OYUN

 Yasin Kesürük

Oyun denildiğinde aklınıza ne geliyor? Büyük ihtimalle çoğu insanın aklına öncelikle dijital ortamlardaki oyunlar gelecektir. Telefonlarda, tabletlerde ve bilgisayarlarda oynanan ve günümüzde kimi insanların boş iş olarak gördüğü kimileri için ise hayatın anlamı sayılabilecek bir uğraş. Teknolojinin bir kısmı müzik ve sinema üzerinden ilerliyor büyük kısmı ise oyunlar üzerinden. Hatta artık oyunlar sinema ve müzik kısmını da içeriyor. Oyunların da senaryosu, jenerik müziği var. Oyunlar hayatın asıl noktası olma yolunda ilerliyor. Oyun eksenli diziler, filmler bile çıkıyor. 
Oysa bundan yirmi otuz sene önce oyun denilince aklınıza ne geliyor sorusu yöneltildiğinde mahalle aralarında oynanan oyunlar gelirdi ihtimal insanların aklına. Bazen iki taş bir çomak bazen sadece bir ip ya da yere şekiller çizebilen bir tebeşir… Bazen hiçbir şeye gerek kalmadan oynanan oyunlar…  Hayal gücüne bağlı oyunlar, strateji oyunları, zeka oyunları, belli bir düzlemde oynanan tavla, satranç gibi oyunlar… 
Bir de folklor oyunları var elbette. İhtimal yine eski yıllarda yöreden yöreye değişen, renkli ve çok sesli oyunlar. 
Oyun kelimesi çağlardan çağlara bile değil yıllardan yıllara göre anlam değiştiren, yeni anlamlar kazanan bir yapıya sahip. 
Belki de gerçek oyun hayatın ta kendisi. Her şeyiyle öyle örtüşüyor ve gerçekçi ki. Tıpkı günümüzdeki oyunlarda olduğu gibi her şey bir simülasyon hâlinde yaşanıyor. Mekanlar, kahramanlar, sonuçlar, dostlar, düşmanlar… Ya da hayatımızı mı oyun haline getirmeye çalışıyoruz acaba? Daha mutlu olmak için ve hayatımızı daha yaşanılabilir kılmak için… Her dönemde oyun algısının hiç değişmemesinin sebebi belki de bu: Hayat bir kurmaca oyundan ibaret aslında. Yani hayat ve oyun ikisi de bir gerçeğin iki farklı ismi ya da bir simülasyonun iki farklı ismi. Hayatın yerine oyunu, oyunun yerine hayatı rahatlıkla koyabiliyoruz ve bu yüzden oyunlar hayatımızda hep olacak, sokak aralarında, ekranlarda, kağıtlarda ya da zihinlerde. Oyunlarla yaşayacak insanlık, sonsuza kadar. 
Oyun, denildiğinde sizin aklınıza ne geliyor bilmem lakin benim aklıma çok şey geliyor. Hayatın kendisi geliyor, yaşananlar ve yaşanma ihtimali olanlar geliyor. Her şey koca bir oyun hatta yazmak bile. 


AİT OLUNAN YER

Asya Zoroğlu


Yıllarca savrulur insan yel ile
Savaşır durmadan acı sel ile
Konuşur dertleri yanık tel ile
Hasret çeker bilinmedik el ile

Fırtına diner, deniz durulur,
Her parça yerine tam oturur,
Benlik o sükûnet ile korunur,
İnsan ait olduğu yerde bulunur.