25 Aralık 2025 Perşembe

HAYATIN GERÇEK ANLAMI

Metehan Darıcı

Türkçe bir kelime olduğunu öğrendiğimde daha çok sevdim onu. Zaten uyku dışında vaktim hep onunla geçiyor. Derslerde, okul yolunda, evde, çarşıda, markette… her yerde onunlayım. Bana bir tazelik veriyor onunla olmak üstelik kendimi enerji dolu hissediyorum. Cebimde de o var, çantamda da. Odamın bir kısmını depo yaptım onun için. 
Evden çıktığımda yanımda olmazsa rahat edemiyorum. Bu yüzden ceplerimde, çantamda, kalemliğimde hep o var. 
Sakızdan bahsediyorum. Sakız olmadan yaşayabileceğimi düşünmüyordum. En yakın arkadaştan daha gerekli benim için. Aç durabilirim, susuz da kalabilirim ama sakızsız asla. Üreticiler de bu durumun farkında galiba, sürekli yeni sakızlar çıkarıyorlar ama ben naneli olandan vazgeçemiyorum. 
Zaman zaman sakız çiğnememem gereken mekanlarda zor durumda kalmamak için yuttuğum da oluyor sakızları. Bunun için bir beceri bile geliştirdim. Fark edildiğim anda aniden yutabiliyorum sakızı. 
Her şeyin fazlası zarar derler, belki bu sakızların da zararı vardır ama bir kere bulaştım bu işe. Eskiden doğal sakızlar varmış, tamamen bitkisel olan. Belki günün birinde bu tür sakızlardan bulurum ve sağlığıma da bir katkısı olur bu alışkanlığın diye düşünüyorum. 
Bir de  sakız fabrikası görmek istiyorum. Nasıl üretildiğini görmek ya beni daha çok sakıza yaklaştırır ya da uzaklaştırır sakızdan. 
Eskiden bozuk para çıkmayınca bakkallar sakız verirmiş müşteriye. Keşke bu gelenek yine devam etse. Şimdi aklıma geldi, demek ki sakız gerçekten önemli bir şeymiş. Yoksa niye yıllarca para üstü olarak verilsin ki. Hem şimdilerde diş temizliği işini kolaylaştıranlar da var. 
Sakız, bence hayatın anlamı. 

İLAHİ SÖYLEYEN DEVE


Semih Yılmaz

 Babaannem ve dedem hayli heyecanlı görünüyorlardı. Onları hiç bu kadar durgun ve mutlu görmemiştim. Mutlu ve heyecanlı üstelik. Durup durup elimi eline alıyordu babaannem ve güzel sözler söylüyordu. Dedem ise sürekli güzel dualarda bulunuyordu. Arada bir kapı çalıyor, komşular ya da akrabalar geliyor, bir süre oturup vedalaşıyorlardı. Bayramlara benziyordu ama bayram değildi. Bayramlara benziyordu ama şeker ve kolonya yoktu. Bayramlara benziyordu ama sarma ve baklava da yoktu. Kahve ve çay bile yoktu. İnsanlar sadece geliyor ve ayrılırken:
-Bizden de selam söyleyin. Allah bize de nasip etsin gibi şeyler söylüyorlardı. 
Selam kime  söyleniyordu, nasip olması istenen şey neydi bir türlü anlamıyordum. Nihayet evden ayrılma vakitleri gelmişti babaanne ve dedemin. Kocaman iki valizleri vardı. Sanki il dışına okumaya gidiyorlardı. Valizlerde ne olduğunu da merak etmiyor değildim ama kimse bana bir şey söylemiyordu. Yola çıktığımızda heyecan, mutluluk ve huzur herkesin gözlerinden okunuyordu. Havaalanına ulaştığımızda dedem ve babaannem gibi başka ihtiyarlar da gördüm orada. Belli ki herkes aynı yere gidiyordu. Onca kalabalıkta arkadaşım Yusuf’u fark ettim. Onun da yanında dedesi ve ninesi olduğunu düşündüğüm kişiler vardı. Kalabalıktan ayrılarak yanına ulaştım. Yusuf:
-Senin deden ve ninen de mi umre yolcusu, diye sordu. 
-Evet, dedim. Galiba umre yolcusu. 
Anlamıştım dedem ve ninemin nereye gittiğini. Aniden gelişen bir program olduğu için galiba meseleden habersiz kalmıştım ve Yusuf’a durumu fark ettirmeden tekrar ailemin yanına döndüm. 
Bir süre sonra valizler teslim edildi, ayrılık sahneleri yaşanmaya başladı. Farklı bir ayrılık havasıydı bu. Gidenler de mutluydu, kalanlar da. Kalanların hepsi mutlu olmayabilir tabi. İçlerinde daha önce umreye, hacca gitmiş olanlar ya da niyetlendiği halde gidemeyenler de vardı mutlaka. Bu esnada detayları da öğrendim. Yirmi günlük bir umre imiş dedem ve ninemin gittiği. Bu esnada kardeşim dedeme yaklaşmış bir şeyler konuşuyordu. Aslında daha çok bir şeyler sipariş ediyor gibiydi. İlahi söyleyen ışıklı deve getirmesini istiyordu dedemden. Çocukluk işte, diye düşünecektim ki belki ben de bir şeyler istemeliyim, diye aklımdan geçti. Ne isteyeceğimi bilmiyordum. Tablet getiren, telefon getiren, tespih ve seccade getiren umreciler olduğunu biliyordum. Dedemin sağında solunda dolaşmaya başladım. Dedem durumu fark edince sordu:
-Sana ne getirelim?
Biraz düşündüm, bir şey isteyemedim. 
-Bana bir şey getirme, sadece benden de selam götür dedeciğim. 
Dedem sarıldı, babaannem de sarıldı ve ellerini öptüm. Vedalaştık. 
 

45 DAKİKA

Ahmet Emir Koç, Semih Yılmaz, Yusuf Kerem Köse

Geceden beri bir şey yememiştim, içmemiştim. Sabah her şey yolundaydı fakat alışkanlıklardan vazgeçilmiyor. Uyanır uyanmaz mutfakta bulmuştum kendimi. Bir şey yiyemezdim, içemezdim de. Hazırlığımı yaptım ve yola çıktım. Akşama halı saha maçımız vardı ve günlerdir tüm ekip bu maçı bekliyordu. Hatta dışardan maçı izlemeye gelenler de olacaktı. Akşama kadar dayanmalı, direnmeliydim ve gün içinde çok yorulmamalıydım. Gün içinde gerçekten de çok yorulmadım. Hatta sadece ofisimde oturdum. Bir fark vardı her günden: çaysızlık. Aslında akşama doğru biraz acıkmıştım ama sadece biraz acıkmıştım. Abartmaya gerek yoktu. 
Halı saha maçının başlamasına bir saatim vardı ve sahaya doğru yola çıktım. Gerçekten de tanıdığım, tanımadığım kim varsa gelmişti maça. Herkes heyecanlıydı ve benden de çok iyi bir oyun sergilememi bekliyorlardı. 
Maç başlamıştı ve ilk on dakikasında önce susamış sonra ise açlığı iyice hissetmeye başlamıştım. Ayağıma gelen topları kaçırıyordum ve koşmakta da güçlük çekiyordum. Başım dönmeye başlamıştı. Takım arkadaşlarım bana öfkeyle bakıyordu. Hatta biri şöyle dedi:
-Oynayamayacaksan artık aramızdan ayrıl. Sanki karşı takımla anlaşmış gibisin.
Bu sözleri de mi duyacaktım. Ne yapabilirdim ki aç ve susuz. İlk yarı bitmek üzereydi. Üç sıfır gerideydik. Bu maçı şimdiden kaybettik, diye düşünüyordu takım arkadaşlarım ve beni de dışlamışlardı. Farkındaydım her şeyin. Devre arası bana bakarak konuşuyorlardı. Yerime oyuna alabilecekleri biri olsa kesinlikle alırlardı ama kimse yoktu neyse ki. 
İkinci yarının başlamasına on dakika kalmıştı ki onca gürültünün arasında ezan sesini duydum. İşte, vakit gelmişti sonunda. Sessizce kalabalıktan ayrıldım ve önce orucumu açıp su içitim hayli. Ardından çok fazla abartmadan bir şeyler yedim ve döndüm yeniden sahaya. Oyun başlamıştı ve sahanın her yerindeydim artık. Rüzgar gibi esiyordum. İlk yarı bana karşı takınılan tavır ağır ağır yerini sempatiye bırakmıştı. İkinci yarı başlayalı henüz on dakika olmuştu ki takımımızın ilk golünü attım. Bu gol, herkese moral olmuştu. On dakika sonra bir gol daha ve ikinci yarının son on dakikası kaldığında artık durum berabereydi.  
Seyirciler şaşkındı ve arada bir tezahürat da yapıyorlardı. Arkadaşlarım madem bu kadar iyiydin neden ilk yarı bizi perişan ettin, diyorlardı ara sıra. 
Maçın son üç dakikasıydı ve yeni bir hamle yapmam gerekiyordu. Etraftaki herkesi, her şeyi unutarak yeni bir gol için topu izlemeye başladım. Top ayağıma geldiğinde artık rüzgar değil fırtına olmuştum. Bitiş düdüğünden hemen önce son golümü de atmıştım. 
Maçı kazanmıştık. Arkadaşlarım tebrik ediyordu ve karşı takımdaki arkadaşlar da tebrik ediyordu beni. Ben ise bir yandan yemek yiyor bir yandan da bir şeyler içiyordum. Eve döndüğümde kapıyı küçük oğlum açmıştı. Mutfaktan güzel kokular geliyordu. Aç değildim fazla ama yine de mutfağa geçtim. Oğlum sordu:
-Baba, oruç nasıl geçti?
-Şahaneydi dedim ama 45 dakikası hariç. 
Bir şey anlamadı. Belki ilerde aynı şeyleri yaşadığı bir gün o da anlar beni. 

Kara

 
Yusuf Kerem Köse

kara nedir?
toprak parçası
bir acı,
siyahın eş anlamlısı,
sonsuzluğun kısa adı,
minik bir umut parçası,
geride kalanların çaresiz yası,
anlamsızlığın tanımı,
bir kinin kabuk tutmuş yarası,
korkunun namı,
kiminin kavuşamadığı Yarı,
hiçbiri değil açıklayıcı
bana göre karanın tanımı,
herkese göre farklı.

Tükenmez kalem

Yusuf Kerem Köse

Seni hiç bitmeyecek,
Gibi almıştım oysaki.
Almazdım bilsem gerçekleri,
Bir gün senin bile biteceğini.

Hep var kalemliğimde,
Silgimin yanında yerin.
Kullanmıyorum seni fazlaca,
Kullansam bile,
Bitirmeden, narin narin.

Denemeler, sınavlar, testler,
Okunur hep seninle.
Ne kadar yalan da olsa,
Tükenmeme işin.
Senin sayende alıyorum hep,
Ya 100 ya da aferin.

BİR YILDIZIN HİKAYESİ

 

Yusuf  Kerem Köse

Bana güzel görünürler her zaman
Hayal kurarım onlarla
Belki bir kaplan olur bana yıldızlar
Bir gün görüyorum herhangi birini 
Yarın görüşürüz diyorum 
Ama bulamıyorum bir daha asla

Nereye kayboldu acaba
Gecenin en parlak yıldızı 
Yerine birisi mi geçti
Kendi isteğiyle mi kaçıp gitti

O gün özlüyorum onu
Ama sonraki gün çoktan unutmuş
Oluyorum
Acaba o özlüyor mu beni
Yoksa o da mı unuttu?

Belki de kayboldu,
Ya da yolunu kaybetti.
Kurtaracak birini arıyor belki,
Ya da düşünüyor burası Kuzey mi güney mi?

20 Aralık 2025 Cumartesi

Sessiz Raflar

Nurgül Asya Kılcı

Bölüm I: Arayış
Kasabanın kütüphanesi, kimsenin yolunun bilerek düşmediği bir yerdeydi. Okulun arkasından geçen dar  sonunda, yıllardır oradaymış gibi duran taş bir binaydı. Kapısı çoğu zaman kapalı görünürdü ama içeri girmek isteyen biri olduğunda, nedense her zaman açıktı.
Ben oraya ilk kez, bir kitabı ararken girdim. Aslında ne aradığımı bilmiyordum. Sadece bazı kelimelerin beni çağırdığını hissediyordum.
İçerisi sessizdi. Ama bu, rahatsız eden bir sessizlik değildi; daha çok düşüncelerin kendi sesini duyabildiği bir sessizlikti. Raflar tavana kadar uzanıyordu ve kitapların çoğunun sırtında isim yoktu. Sanki okunmak için değil, hatırlanmak için oradaydılar.
Masaların birinde oturan görevli başını kaldırmadan konuştu:
“Kaybolan şeyleri mi arıyorsun, yoksa henüz kaybolmamış olanları mı?”
Bu soruya cevap veremedim. Çünkü ikisi arasındaki farktan emin değildim.
Rafların arasında dolaşırken ince, gri kaplı bir defter buldum. Üzerinde adım yazıyordu. El yazısı tanıdıktı ama kime ait olduğunu çıkaramıyordum. Defteri açtığımda, sayfalar doluydu. Anılar, cümleler, yarım kalmış düşünceler… Ama tuhaf olan şuydu: Yazılanların hiçbirini hatırlamıyordum.
Bir sayfada şöyle yazıyordu:
“Bunu okuduğunda, bazı şeyleri hatırlamıyor olacaksın. Ama üzülme. Bilmekten çok hissetmek gerekecek.”
Kütüphanede zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Dışarı çıktığımda hava kararmıştı. Ertesi gün tekrar gelmek istedim ama yolu bulamadım. Yokuş aynıydı, okul aynıydı; ama kütüphane yoktu.
Defter ise hâlâ bendeydi.
Günler geçtikçe, defterde yazan bazı cümlelerin hayatımda karşılık bulduğunu fark ettim. Henüz yaşanmamış anlar, önceden yazılmış gibiydi. Ama bu bir kehanet gibi değil, daha çok bir hatırlatma gibiydi. Sanki ben, bazı duyguları yaşamayı çoktan kabul etmiştim.
Son sayfaya geldiğimde tek bir cümle vardı:
“Beni bulduğunda, kendini kaybetmiş olacaksın.”
Defteri kapattım. Kendimi kaybolmuş hissetmiyordum. Ama değiştiğimi biliyordum.
Artık bazı sorulara cevap aramıyordum. Çünkü her şeyin bulunmak için değil, yerini bilmek için var olduğunu anlamıştım.


 Bölüm II: Boşluklar
Defter, çekmecemde duruyordu.
Ama oraya koyduğumu hatırlamıyordum.
Bazen geceleri uyanıp çekmeceye baktığımı fark ediyordum. Açmıyordum. Sadece varlığından emin olmak yetiyordu. Sanki defter, açıldığında değil; beklendiğinde anlam kazanıyordu.
Okulda her şey normaldi. Dersler, teneffüsler, gürültü…
Ama bazı anlar eksikti.
Bir öğretmen adımı yokladığında sınıf sessizleşiyor, sonra başka bir isim söyleniyordu. Arkadaşlarım bazen bana bir şey anlatmaya başlıyor, cümlenin ortasında durup “neyse” diyordu. Sanki bazı boşluklar vardı ve kimse o boşlukları fark etmek istemiyordu.
Bir gün defteri tekrar açtım.
Yeni bir sayfa eklenmişti.
Bu kez el yazısı daha netti.
“Boşlukları fark ediyorsun.
Çünkü artık onlara sığmıyorsun.”
Sayfayı çevirdiğimde, kütüphanenin çizimi vardı. Ama bu kez farklıydı. Raflardan biri boştu. Altına küçük bir not düşülmüştü:
“Henüz konulmamış.”
Ertesi gün, okulun arkasındaki yokuştan yine yürüdüm. Bilerek değil. Ayaklarım beni oraya götürdü. Kütüphane yine yoktu. Ama bu kez yokluğu daha belirgindi; sanki bir bina değil de, bir ihtimal silinmişti.
O an cebimde bir kâğıt hissettim. Daha önce orada değildi.
Üzerinde tek bir cümle vardı:
“Beni arama. Hatırla.”
Ne hatırlamam gerektiğini bilmiyordum. Ama bazı anılar, zorlandıkça daha da sessizleşir. Ben de zorlamadım.
Günler içinde şunu fark ettim:
Ne zaman bir şeyden vazgeçsem, defter ağırlaşıyordu.
Ne zaman bir duyguyu bastırsam, sayfalar kalınlaşıyordu.
Defter, yaşadıklarımı değil;
yaşamadıklarımı topluyordu.
Sonunda bir akşam, defter kendiliğinden açıldı. Ortasından.
Boş bir sayfa vardı.
Altında şu yazıyordu:
 “Şimdi yazma sırası sende.
 Ama kelimelerle değil.”
Kalemi elime aldım. Yazmadım.
Sadece düşündüm.

Ve sayfa doldu.

DENKLEMİN DENKSİZLİĞİ

 
Burak’ın parasının 3 katının 5 TL eksiği, parasının 2 katının 10 fazlasına eşittir. Buna göre Burak’ın parasının TL cinsinden veren denklem aşağıdakilerden hangisidir? 
Daha denklemlere geçmemiştik ama önüme böyle bir soru düşmüştü. Burak kimdi? Parayı nerden bulmuştu? Neden parasını bir denklemle bana soruyorlardı? Burak kendi parasının hesabını yapamıyor muydu? Neden 5 TL eksiği, 10 fazlası gibi şeyler ilave edilmişti? Tanıdığım Burakları düşündüm, tanıdığım bir Burak yoktu. Demek ki özellikle Burak seçilmişti soruyu yazan kişiler tarafından. Kitabı kapatmalı mıydım yoksa soruyu anlamaya mı çalışmalıydım? Yoksa denklemler konusunu bilen birini mi bulmalıydım? En kolayı Burak’ı bulmak ve ona sormaktı daha kolay bir şey vardı cebimdeki para ile Burak rolü oynamak. Cebimde 5 TL vardı ve üç katının 5 TL eksiği dediği için bu parayı bir kenara koydum. Sadece kenara koydum çünkü işin içinden çıkılacak gibi değildi. Belki kantinci bana bu soruyu anlatabilir, diye düşündüm. Kantinciye 5 TL uzattım fakat elimdeki parayı görür görmez:
-Onunla benden bir şey alamazsın delikanlı, dedi. 
Hani hep söylerler ya, bu bilgiler gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak, diye. Gerçekten de öyleydi bu soru. Burak’ın parasını bilmek, hesap etmek ne işime yarayacaktı ki? Yine de bu soru benim için bir sorun olmuştu. Matematiği iyi olan bir arkadaş bulmalı ve bu soruyu çözdürmeliydim. Sınıfta matematik notu en yüksek arkadaşıma soruyu götürdüm. Soruya göz ucuyla baktıktan sonra işlemleri hızla yaptı. Cevap C şıkkı çıkmıştı. 
Yapılacak en iyi iş oturup denklemler konusunu öğrenmekti. Ders kitabımı açtım ve incelemeye başladım. Denklemlerin en kolay konulardan biri olduğu söyleniyordu. Ya ben anlamıyordum ya da denklemler denk gelmiyordu. Her durumda bitmeliydi bu konu. 
Gün sonunda Burak’ı bulamamıştım ama denklemler konusunu bitirmiştim. Burak’ı aramaktan daha kolaydı. Burak, habersizdi belki de bir soruya özne olduğundan. Sahi, Burak özne miydi yoksa nesne mi? Dil bilgisine çalışacak hâlim kalmamıştı.