ECEM ERCİNS
NEHİR ALMACI
SAMİ YUSUF AVCI
METEHAN AKKAYA
ELİF ESLEM ŞİMŞEK
MEHMET KEREM GÜRBÜZ
REYHAN VESKE
1. Bölüm Karne Günü
Okulun son günleriydi ve öğretmenlerin bir kısmı raporlu olduğu için dersler boş geçiyordu. Artık konular bittiğinden etkinlikler başlamıştı ve hastane, huzurevi, müze gezileri yapılıyordu sürekli. Şehirde gezilmeyen yer neredeyse kalmamıştı. Sosyal bilgiler öğretmeni Hüseyin Hoca, gezilerin hayli faydalı olduğunu ancak yetimhaneye de gidilmesi gerektiğini söylemişti. Yetimhaneye gitmek için en uygun gün cuma idi. Yani karnelerin alınacağı gün… Hüseyin Hoca, karnelerin dağıtılmasından sonra Ecem, Yusuf, Metehan, Eslem ve Nehir’i yanına çağırarak şöyle dedi:
-Çocuklar, güzel etkinlikler gerçekleştirdik ancak sizden son bir ricam var. Bugün öğleden sonra bir de yetimhaneye giderseniz sizin için önemli bir kazanım olacak. Bu görevi size özellikle veriyorum. Yetimhaneye götüreceğiniz hediyeleri ben hazırladım. Lütfen fotoğraf almayı unutmayın. Önce kurum idaresine giderek selamımı iletin, onlar size yardımcı olacaktır.
Eslem, bu etkinlikten çok hoşnut değildi çünkü doğum günüydü o gün. Evde onu bekleyen hediyeler, pastalar ve kutlama etkinliği varken yetimhaneye gitmek çok iyi bir durum değildi fakat Ecem ona bu etkinliğin doğum gününe bir anlam katacağını söyledi. Metehan ve Yusuf en istekli olan öğrencilerdi. Nehir ise bir an evvel ziyareti gerçekleştirmek ve tatile girmek niyetindeydi. İzleyeceği diziler ve okuyacağı kitaplar vardı günlerdir planını yaptığı.
Öğlen vakti yaklaştığında tüm öğrenciler okul bahçesine alındı. Kimileri asık yüzlü kimileri ise sevinçliydi. Okul her zamankinden daha tenha idi. Müdür, her zamanki gibi sıkıcı bir konuşma yaptı ve ardından İstiklal Marşı söylendi. Beş dakika içerisinde okul bahçesinde kimse kalmamıştı. Hüseyin Hoca; Eslem, Ecem, Metehan, Yusuf ve Nehir’e kocaman bir kutu uzattı. Mehmet Kerem ve Reyhan’ın yokluğunu fark etmişti. Bu arkadaşlarının niçin gelmediğini sordu.
Metehan:
-Mehmet Kerem’in önemli bir kursu var Hocam, dedi. Reyhan ise rahatsızmış, zaten karneyi de çok umursamadığını söyledi. Notlarımı zaten biliyorum, dersler olmayacağı için ben gelmeyeceğim demişti.
Eslem ve Ecem kutuyu teslim aldılar. Bunlar yetimhaneye götürülecek hediyeler olmalıydı. İçinden tıkırtılar, şıngırtılar geliyordu. Hüseyin Hoca kutuyu uzatırken:
-Kutuyu açmayın ama dikkatli taşıyın. Kırılacak şeyler var içinde, dedi.
Ardından okul önünde bekleyen servislerden birinin şoförünü yanına çağırdı ve çocukların gitmesi gereken yetimhaneyi tarif etti. Çocukları bıraktıktan bir saat sonra tekrar almasını ve herkesi evine bırakması gerektiğini de hatırlattı. Servis şoförü durumdan çok hoşnut değildi fakat yapabileceği bir şey yoktu. Beş arkadaş biraz endişeli ve biraz da garip duygularla servise bindiler. Yolculuğun kısa süreceğini düşünüyorlardı fakat yarım saat geçmesine rağmen halen yetimhaneye ulaşamamışlardı. Yusuf, sessizliği bozdu:
-Doğru yolda olduğumuzdan emin misin ağabey? Şimdiye kadar çoktan varmış olmamız gerekmiyor muydu?
Şoför:
-Çok biliyorsan gel direksiyonun başına, dedi.
Yeniden bir sessizlik başladı. Bir saat süren yolculuktan sonra şehrin epeyce kenarında eski bir bina önünde araç durdu. Hiç kimse böyle bir yer hayal etmemişti. Etrafta kimse yoktu ve karga sesleri ürkütücüydü. Beş arkadaş araçtan iner inmez servisin yok olduğunu fark ettiler. Ecem ve Eslem taşıdıkları kutunun garipleştiğini hissetmişti. Sanki kutunun rengi ve ağırlığı değişmiş üstelik tıkırtı ve şıngırtılar duyulmaz olmuştu. Ürpertici bir yerdi burası. Beş arkadaş yetimhanenin girişine doğru yürürken Metehan fısıldadı:
-Burada gerçekten birileri yaşıyor olamaz. Sanki 2. Dünya Savaşı’ndan kalmış bir sığınak gibi burası.
Nehir:
-Ortalığı germeye gerek yok. Bir an önce içeri girelim, yapılacak şeyleri yapalım, dedi.
Bu cümlenin ardından binanın içinden yankılı bir kahkaha sesi geldi ancak bu sesi duyduğunu kimse söylemedi. Binanın kapısını gıcırtıyla Yusuf araladı. Sanki bir gerilim filminin başlangıç sahnesiydi yaşadıkları. Kapı aralanırken kargalar aniden havalanmıştı, Metehan en gerideydi:
-Ben bu binaya girmek istemiyorum. Siz girin ve hediyeleri bırakın, ben burada bekleyeceğim dedi. Eslem, Nehir ve Ecem; Metehan’ın orada kalmasının uygun olmayacağını düşündüler ve içeriye girmek için ikna ettiler.
Binanın dışının aksine içi son derece ferah ve moderndi. Bu manzara karşısında biraz olsun rahatlamışlardı.
2. Bölüm: Kapılar
Sessiz adımlarla gördükleri her kapının üzerine bakarak müdür odasını arıyorlardı. Etrafta canlı belirtisi yoktu. Nihayet kapının hemen kenarında büyük harflerle “MÜDÜR” yazısını görmüşlerdi. Metehan:
-Haydi bir an önce şu emanetleri verelim ve bu sıkıcı binadan kurtulalım, dedi.
Bir yandan da saatine bakıyordu. Saat 13.20’yi gösteriyordu. 14.00 olduğunda buradaki işlerinin bitmesi gerekiyordu. Servis bu saatte gelecekti. Ansızın bir gürültü tüm binada yankılandı. Ecem ve Eslem ellerindeki kutuyu düşürmüşlerdi. Artık bu ziyaretin bir anlamı kalmamış gibiydi. Şaşkın şaşkın kutuya bakıyorlardı. Yusuf tam kutuyu açacakken Eslem:
-Müdür Bey, kutuyu açmamamızı söylemişti, unuttun mu, dedi.
Yusuf:
-Sadece ne kadar hasar oluştuğuna bakacaktım ama haklısın, diye karşılık verdi.
Gürültüyü birilerinin duymamış olması imkansızdı fakat halen etrafta kimse yoktu, açılan bir kapı yoktu. Sessizliğin tam ortasında, beş arkadaş yerdeki kutuyu izliyordu. Kutu sanki hareket eder gibiydi. Metehan ayağıyla kutuya dokundu. Evet, kutu hareket ediyordu. Bu esnada müdür odasının kapısından küçük bir ses geldi. Kapı açılıyordu fakat arkasında kimse yok gibiydi. Kapı ardına kadar açıldı. Yusuf cesaretini topladı ve kapıdan içeriye adım attığında öylece orada kaldı. Korkunç bir şey görmüş olmalıydı. Diğer arkadaşları onun bu tepkisinden endişe duymaya başlamıştı. Nehir cesaretini toplayarak Yusuf’un yanına gitti fakat o da daha fazla adım atmadan şaşkınlıkla karşıya bakıyordu. Eslem, Ecem ve Metehan da birkaç adım attıktan sonra hareketsiz kaldılar. Mehmet Kerem ve Reyhan ders çalışıyorlardı sessizce. Burada ne arıyorlardı, bu bina ile ilgileri neydi?
Eslem daha fazla konuşmadan duramadı ve seslendi:
-Reyhan, Allah aşkına burada ne geziyorsun. Mehmet Kerem, hani senin İngilizce kursun vardı?
Bu cümleler diğer dört kişiye de cesaret vermişti. Onlar da sorular soruyordu fakat Mehmet Kerem ve Reyhan soruların hiçbirini duymuyordu. Hatta birbirlerinden haberleri bile yokmuş gibi önlerindeki defterle, kitapla ilgileniyorlardı. Bu bir şaka ise çok kötüydü ama şakaya benzemiyordu. Şaka olsaydı Reyhan dayanamayıp mutlaka gülme krizine girerdi. Reyhan’ı çok iyi tanıyan arkadaşı Ecem cep telefonunu çıkardı ve bu anın bir fotoğrafını almak istedi. Tam fotoğrafı çekiyordu ki dışardan bir ses duydular ve geri dönüp baktıklarında kutunun yuvarlandığını gördüler. Beş arkadaş Reyhan ve Mehmet Kerem’i orada bırakarak kutunun peşinden gidiyorlardı ancak kutu çok hızlı yuvarlanıyor, bazı kapıların önünde duruyor, önünde durduğu kapı açılıyor ardından yeniden kapanıyordu. Nefes nefese kutunun peşinden koşan beş kişi bir anda durdu çünkü kutu kaybolmuştu. Kocaman koridorun ortasında öylece kalakalmışlardı. Metehan saatine baktı, yüzünü buruşturdu. Saat halen 13.20’yi gösteriyordu.
3. Bölüm: Başa Dönüş
Metehan saatindeki tuhaflığı arkadaşlarına söyledi. Onlar da saatlerini, telefonlarını kontrol ettiler ve aynı zamanı gösterdiğini fark ettiler tüm cihazların. Yusuf; Mehmet Kerem ve Reyhan’ı alarak binadan ayrılmanın iyi bir fikir olacağını söyledi. Arkadaşları da bu fikri onayladı. Yeniden müdür odasına gittiler fakat şaşkınlıklar üst üste geliyordu. Az önce iki arkadaşlarının orada olduğundan hepsi de adları gibi emindi. Ecem telefonunu çıkardı ve biraz önce çektiği fotoğrafa baktı. Boş bir odanın fotoğrafı vardı sadece. Bu nasıl olmuştu? Kabus mu görüyorum diye düşündü fakat herkesin aynı kabusu görmesi imkansızdı. Metehan:
-Tüm sınıfları dolaşalım ve ardından bu binadan çıkalım, o zamana kadar zaten servis gelmiş olur, dedi.
Biraz dinlenmişlerdi, nefeslerini toparlamışlardı. Acele etmeden tüm sınıfların kapısını birer birer açmaya başladılar. Sınıflar bomboştu en son kapıyı aralayıncaya kadar. Güçlükle açılan son kapı ile korkuları daha da arttı. Tam karşılarında bir duvar ve duvarda yedi kişinin adı vardı. Bu isimler kendi isimleriydi ve Mehmet Kerem ile Reyhan da listenin en başındaydı. Ecem yine cep telefonunu çıkardı ve bir fotoğraf almayı ihmal etmedi. Bu kez çektiği fotoğrafa iyice baktı. Evet, isimler gayet okunaklıydı ve kırmızı bir kalemle yazılmıştı. Tüm isimlerin karşısında artı işareti varken Mehmet Kerem ve Reyhan’ın isminin karşısında çarpı işareti vardı. Sessizliği Nehir bozdu:
-Ben artık eve gitmek istiyorum. Bunların hepsini aileme anlatacağım. Okul müdürümüzü de şikayet edeceğim. Bu nasıl bir ziyaret, etkinlik anlamadım. Bizi delirtmek için bir plan yapılmış galiba, diyerek dış kapıya doğru yöneldi.
Haklıydı galiba. Diğer arkadaşları da aynı fikirdeydi. Kapıya doğru yönelmişlerdi ki kapı aniden açıldı ve kocaman siyah bir at üzerinde siyah elbisesiyle kendilerine doğru koşan bir adam gördüler. Adamın elinde kılıç ve mızrak vardı. Sanki tarihi bir filmden çıkmış gibiydi. Nal sesleri atın nefesinin seslerine karışıyordu. Hiç iyi niyetli bir adam gibi görünmüyordu bu. Koridorun kenarında bir yerlere çekilmek hatta saklanmak iyi bir fikir olabilirdi. Metehan yeniden saatine baktı: 13.21’i gösteriyordu. Atlı adam iyice yaklaşmıştı ve beş arkadaş korkudan artık gözlerini kapatmışlardı. Gözlerini açtıklarında okul müdürü halen konuşma yapıyordu ve İstiklal Marşı henüz başlamamıştı. Ecem, Nehir, Eslem, Yusuf ve Metehan şaşkın şaşkın birbirlerinin yüzüne baktılar. Az önce yaşadıkları şeylerin hepsi de gerçek olmadığını düşünüp birbirlerine söylemiyorlardı bir anda okul bahçesinin kapısında Mehmet Kerem ve Reyhan belirdi. İstiklal Marşı’na yetişmek için acele ediyorlardı. Hepsinin zihninde aynı soru vardı: Gerçek miydi az evvel yaşadıkları? İstiklal Marşı bittiğinde herkes şaşkın şaşkın servisine doğru yürürken Ecem cep telefonunu çıkardı ve galerisine baktı. Az önce çektiği fotoğraf duruyordu. Arkadaşlarına seslendi:
-Gelin, gitmeyin size bir şey göstereceğim. Dört arkadaş telefona baktıklarında oldukları yerde kaldılar. Sessizdiler. Hüseyin Hoca’nın sesiyle irkildiler:
-Çocuklar, güzel etkinlikler gerçekleştirdik ancak sizden son bir ricam var. Bugün öğleden sonra bir de yetimhaneye giderseniz sizin için önemli bir kazanım olacak. Bu görevi size özellikle veriyorum. Yetimhaneye götüreceğiniz hediyeleri ben hazırladım. Lütfen fotoğraf almayı unutmayın. Önce kurum idaresine giderek selamımı iletin, onlar size yardımcı olacaktır.
Saat 12.20’yi gösteriyordu. Çocuklar önce birbirlerinin yüzüne baktılar, ardından servislerine doğru koştular.
Okulun bahçesinde Hüseyin Hoca kocaman bir kutuyla kalakalmıştı. Olanlara anlam verememişti oysa bu çocukları çok seviyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder