mehmet kerem gürbüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet kerem gürbüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2026 Cumartesi

ATEŞ

Mehmet Kerem Gürbüz

Ateşle başladı her şey
Bir ateş yaktı insanlık 
Bunun üzerine kuruldu dünya
Demire şekil veren ve yemekleri pişiren
Ateşti 

Ateşin olmadığı yerde 
Üşüdü insanlık 
Ateş korudu, ateş ısıttı, ateş aydınlattı
Ateşin etrafında evler, şehirler, ülkeler kuruldu

Gün geldi insan
Ateşin gücünü keşfetti
Ve orada başladı savaşlar
Orada başladı insanlığın yok oluşu

ÇEŞME

Ecem Ercins
Nehir Almacı
Sami Yusuf Avcı
Metehan Akkaya
Elif Eslem Şimşek
Mehmet Kerem Gürbüz
Reyhan Veske
Zeynep Ada Karadaş

1. Bölüm: Efsane Köy
Bu köy hiçbir haritada yoktu. Herkesin bildiği, oraya dair bazı hikayeler anlattığı bir yerdi burası fakat resmi kayıtlarda bu köyün adı hiç geçmiyordu. En yakın şehre 60 km uzaklıkta olduğu söyleniyordu fakat sürekli bu mesafe değişiyordu. Kimileri 10 km diyordu merkeze uzaklığına kimileri 100 km. Yazın daha yakın ve kışın daha uzak diyorlardı bu köye. Daha önceden bu köyü gören olmuş muydu? Bilinmiyordu. Köyün içinde yaşayan kaç kişi vardı? Kimsenin bundan da haberi yoktu. Efsaneler anlatılıyordu sadece köye gidenlere dair. Her on senede bir yenilenen efsaneler. Biri şöyleydi efsanenin:
Seneler önce bu köyü merak ederek giden üç arkadaş bir daha dönmemişti. Onları aramaya giden kişiler köyün yakınında üç büyük tepe oluştuğunu görmüş ve üç kişinin adını buraya vermişlerdi. Üçler Tepesi deniyordu buraya fakat daha sonra bu tepeler de kaybolmuştu. 
Bir başka efsane ise şöyleydi:
Yolunu kaybederek köye giren biri tekrar dönmeyi başarmış fakat konuşmayı unutmuştu. 
Köye dair anlatılan o kadar çok şey vardı ki insanlar tüm detayları biliyor gibiydi. Anlatılanların hiçbiri diğerine benzemiyordu çünkü merkeze olan uzaklığı gibi anlatılan olaylar da farklı farklıydı. Birileri köyde hiç hayvan ve ağaç olmadığını söylüyordu bir başkası da köyde hiç insan olmadığını ve ağaçların yürüyebildiğini, konuşabildiğini anlatıyordu. Bazıları bu köyde evlerin penceresiz olduğunu söylüyor bazıları ise evlerin yer değiştirdiğini anlatıyordu. Perili köy diyenler de vardı buraya, Devlerin köyü diyenler de. 
Yaz tatili başlamıştı ve yaz boyunca yapılacak hiçbir işim yoktu. Kısa süreli planlar yapıyorduk ailece ancak birkaç gün sonra yeniden sıkıcı günler başlıyordu. Bir akşam aklıma bu köy geldi. Bu köye gitmek ve buradaki gizemi keşfetmek arzusu zihnime saplanmıştı. Unutmaya çalıştıkça daha da çok istiyordum bu köye gitmeyi. Nihayet bir akşam aileme bu isteğimi söylediğimde önce şiddetle karşı çıktılar. Ağabeyimin çok hoşuna gitmişti köye gitme fikri ve bu tarz şeylere, efsanelere çok inanmayan hatta alay eden birisiydi. Saatlerce ikna etmeye çalışmama rağmen ailem bu düşünceden vazgeçmemi söylüyordu. Ağabeyim de benden yana fikir belirtiyordu fakat dinleyen nerde. 
Birkaç gün sonra babamın il dışına iş sebebiyle bir hafta çıkmak zorunda olduğunu öğrendik. Önceleri tek başına gitme fikrindeydi fakat ağabeyim annemle birlikte gitmelerini, annem için de bir değişiklik olacağını söyledi. Biz kız kardeşimle bir hafta boyunca idare ederiz, diyerek onları ikna etmişti. Ağabeyimin asıl niyetini annem ve babamı şehir dışına gönderdiğimiz gün öğrendim. 
Ağabeyim daha önceki fikrimi unutmamıştı. Annem ve babam otobüsle terminalden uzaklaşırken bana eğilerek şöyle dedi:
-Hazır mısın çok istediğin o köye gitmek için?
Ailemize haber vermeden gitmek çok hoşuma gitmemişti fakat o köyü görmeliydim. Gözlerimi ona doğru yönlendirdim ve sevinçle:
-Ciddi olamazsın ağabey, dedim. 
Ağabeyim ciddiydi ve planlamaya günler öncesinden başlamıştı. Ehliyeti olmasa da araç kullanıyordu ve kendi aracımızla o köye gidilecekti. O kadar kendinden emindi ki köyde bir gariplik olmadığından aynı gün tekrar dönecektik ve köyde bir de piknik planlamıştı. Sabah kahvaltısını orada yapacak, öğleye kadar doğa yürüyüşü yaptıktan sonra evimize dönecektik. Ona göre ben de artık böyle şeylere inanmayacaktım. 
Akşam olduğunda ertesi gün erken kalkacağımızı söyledi ve kahvaltıya ne istediğimi de sordu. İçimde garip bir endişe vardı. Aklım ağabeyimden yanaydı fakat kalbim bir türlü ikna olmuyordu bu işin doğru olduğuna. Üstelik onun ehliyetsiz olması da ayrı sorundu. Daha on yedi yaşındaydı ve şehir dışında hiç araç kullanmamıştı. 

2. Bölüm: Meraka Yolculuk

Sabaha kadar kah uyudum kah uyandım. Sabah erkenden ağabeyimin hazırladığı piknik sepetini de alarak yola çıktık. Ağabeyimin bu kadar güzel araba kullandığını bilmiyordum işin doğrusu. Sanki ağabeyim değil de yılların şoförüydü yanımda oturan. Zaman zaman şakalar yapıyordu, keyfine diyecek yoktu. Köyün çok uzakta olmadığını, yarım saat içinde ulaşacağımızı söylüyordu. Bir süre sonra evler, binalar azaldı, azaldı ve nihayet küçük bir yolda, ıssızlığın ortasında ilerlerken bir tabela gördük: Perili Köy… Tabelanın yanında çok güzel bir çeşme vardı. Ağabeyimden rica ettim durmasını. Bu çeşmeden mutlaka su içmeliydim. Hem çay yapmak için de su gerekliydi ve buradaki suyla çayın iyi olacağını düşünmüştüm. Ağabeyime düşüncemi söyledim. Ani bir frenle durduk. Biraz gerimizde kalan çeşmede elimizi, yüzümüzü yıkadık ve aç olmamıza rağmen kana kana su içtik. Öyle güzel bir suyu vardı ki çeşmenin bir daha, bir daha, bir daha içmekten kendimizi alamıyorduk. 
Gözüm az geride kalan tabelaya ilişti yeniden, böyle bir tabela beklemiyordum. Birileri muziplik olsun diye yazmış olabilirdi. Ağabeyimin dediği gibi yarım saatten biraz uzun sürmüştü yolculuk. Yeniden aracımıza binerek yola devam ettik. Bir süre daha ilerledikten sonra iklim sanki değişmişti. Daha önceden hiç görmediğim bitkiler, ağaçlar arasından geçiyorduk. Sadece iklim değil gökyüzü bile değişmişti. Dağlar sanki başka bir gezegene ait gibi görünüyordu. Gökyüzünün yeşile döndüğünü fark ettiğimde ağaçların da maviye yakın bir renkte olduğunu gördüm. Gariplikler başlamış gibiydi ama beni huzursuz eden bir şey yoktu etrafta. Ağaçların yaprakları sanki fosforlu gibi parlıyordu. Belki de yağmur yağmıştı ve güneş ışıkları böyle görünmesine neden oluyordu yaprakların. Nihayet evler görünmeye başlamıştı uzakta ki araç aniden durdu. Ağabeyim panik yapmamaya çalışıyordu ama canı sıkılmıştı. Birkaç kez daha aracı çalıştırmaya uğraştı ama çabaları boşunaydı. 
-Aracı burada bırakalım, dönünce bakarız, dedi.  
Hiç iyi bir fikir değildi bu fakat görmeyi çok istediğim köyün girişindeydik işte ve gördükten sonra kahvaltımızı yapıp dönecektik. 
Araçtan indiğimizde tertemiz bir hava karşıladı bizi. Nefes aldıkça alasım geliyordu. Birkaç adım atmıştık ki önümüzde bir giriş kapısı belirdi. Altın gibi bir kapıydı bu ve az önce yoktu. Ağabeyim de görmüş olmalı ki kapının önünde durduk. Kapı kendiliğinden açıldı. Biraz endişe ile kapının ardına geçtiğimizde kapı kapandı ve garip bir çocuk karşıladı bizi. Çocuk konuşmuyordu, sadece bakıyordu. Gariplikler başlamıştı bile. Ağabeyimin serinkanlılığından eser kalmamıştı. Çocuk konuşmaya başladı ancak sesi kocaman bir adamın sesi gibi çıkıyordu:
-Buraya gelmek cesaret ister. Her on senede bir mutlaka uğrayanlar oluyor fakat iyi şeyler yaşamıyorlar. Şimdi buraya kadar geldiğinize göre önce bir anlaşma yapalım. Sağ salim yeniden dönmek için yerine getirmeniz gereken üç şey var.
Ağabeyim sordu:
-Nedir o üç şey? Karnımız çok aç ve kahvaltı yapmamız gerekiyor önce. Boş işlere ayıracak vaktimiz de yok.
Çocuk devam etti:
-Bu üç şeyi benim söyleme yetkim yok. Üç şeyi siz bulacaksınız ve yerine getireceksiniz. 
Bu sözlerden sonra konuşan çocuk bir taş yığınına dönüştü. Ağabeyimin yüzü iyice buruşmuştu. İlerdeki küçük tepeleri göstererek:
-Şuraya kadar yürüyelim, kahvaltımızı yapıp dönelim, dedi.
Üç tepe vardı ilerde ve anında aklıma daha önceden duyduğum efsaneler geldi. İçimi bir korku sardı. Belki de Üç Tepe efsanesi artık Beş Tepe şeklinde anlatılacaktı bizden sonra. Annemi ve babamı özlediğimi hissettim. Neden böyle bir işe kalkışmıştı ki ağabeyim? Kendi kendime kızıyordum. Ağabeyim deli dolu biriydi. Ona uymamalıydım. Telefonum aklıma gelmişti. Telefonumun saatine baktığımda 03.05 sayısını gördüm. Bu imkansızdı. Üstelik defalarca annem ve babam tarafından aranmıştım. Kaç kez aradıklarına baktığımda annem üç kez aramış ve beş kez çaldırmıştı telefonumu. Babam beş kez aramış ve üç kez çaldırmıştı her seferinde. Ağabeyim sessizce yürüyordu. Kafamın içi allak bullaktı. Açlık hissetmiyordum ama belki kahvaltıdan sonra kendime gelir, sağlıklı düşünebilirim, diye düşünüyordum. 
Tepelerden ortada olanın eteklerine gelmiştik. Birkaç ağaç vardı burada ve bir de çeşme. Az evvel su içtiğimiz çeşmeye benziyordu bu da. Kahvaltımızı yapmak için ideal bir yerdi. Hızlıca elimizdeki eşyaları yere sermeye başladık. Boşuna zahmet edip su getirmiştik yanımızda. Ağabeyim en yüksek tepeye çıkıp manzarayı izlemek istediğini söyledi. Telefonlarımızı da yanımıza alarak en yüksek tepeye yöneldik. Belki burada telefon çeker ve ailemize de durumu haber ederim diye düşünüyordum. Köyün girişinde arabamız kalmıştı ve bu durum aklımdan çıkmıyordu ağabeyim çok umursamasa da. Bir süre tırmandıktan sonra nihayet tepeye çıkmıştık. Manzara gerçekten de büyüleyiciydi. Telefonumla birkaç fotoğraf çekmeyi ihmal etmedim lakin halen şebeke yoktu ve arama yapılamıyordu. Piknik için eşyalarımızı bıraktığımız yere gözüm ilişti. Az önce gördüğümüz çeşmeyi bir türlü seçemiyordum. Ağabeyime sordum:
-Aşağıda çeşme yok muydu, eşyaları koyduğumuz yerde. 
-Kocaman çeşmeyi görmüyor musun, diye cevap verdi. 
Görmüyordum ve bunu anlamıyordum. Bu esnada bir homurtu duydum. Ağabeyime bir ses duyup duymadığını sordum. Ağabeyim rüyada gibiydi ve çok garip bir mutluluk hissi vardı yüzünde.
-Hayal görmeye başladın galiba, manzaranın tadını çıkar, dedi. 
Tam kendimi ikna etmeye çalışıyordum ki her şeyin yolunda olduğuna dair önümüzden kocaman bir yaban domuzu son sürat koşmaya başladı. Ağabeyim bu hayvana bile tebessümlü bir yüzle bakıyordu ve şöyle diyordu:
-Manzara tamam oldu, ne sevimli bir yaratık değil mi?
Tedirginliğim daha da artmıştı ve bir an önce kahvaltımızı yapıp eve dönmek istediğimi söyledim. Buraya dair efsaneler yeniden kafamda canlanmaya başlamıştı. Üç tepe efsanesini hatırladım. Üç Tepe, bizden sonra belki de Beş Tepe olacaktı. Bu esnada yeniden telefona baktım. Bir an önce her şeyi ailemize anlatmalıydım. Telefonumda yine çağrılar vardı ve babam beş defa, annem üç defa çağrı bırakmıştı. Üç ve beş rakamları zihnime saplanıp kalmıştı. Üç Tepe, Beş Tepe sözcüklerini bilinçsizce tekrar ediyordum. Ağabeyimle kahvaltı yapacağımız yere döndük ve çayımızı da hazırladıktan sonra kahvaltıya başladık. Ağabeyim de bilinçsizce aynı şeyleri söylüyordu:
-Üç Tepe, Beş Tepe…
Üç Tepe, Beş Tepe oldu
İki çocuk kayboldu
İki küçük gül gibi
Artık ikisi soldu, dediğinde artık hiçbir şeyin normal olmadığını anlamıştım. Ağabeyim şiirden ve maniden nefret ederdi. Bir yandan devam ediyordu:
Oldular bir efsane
Destan halkın diline
İki çocuk artık yok
Ne yapsın baba anne
Ağabeyim sürekli sallanarak ve ritimle hep bir şeyler söylüyordu. Boşluğa bakıyor, tebessüm ediyordu. Ucuz bir gerilim filminin içinde gibiydim. Dayanamadım en sonunda çeşmeden doldurduğum bidonu başından aşağı aktardım.
Ağabeyim biraz kendine gelmiş gibiydi. Yaptığım eylem hoşuma gitmemişti ama buna mecburdum.
Yüzünden, saçlarından dökülen suyu silerken sordu:
-Bana ne oldu?
-Bilmiyorum sana ne oldu ama artık dönmeliyiz, dedim. Kahvaltı filan istemiyorum. Bir an önce eve dönelim. 
Ağabey, kardeş el ele tutuştuk ve dönüş yoluna geçtik. Bir süre sonra arabamızın yanındaydık. Ağabeyim aracın arızalı olduğunu ve biraz uğraşması gerektiğini söylüyordu ancak araç sıkıntısız çalışmıştı. Bu, iyi bir gelişmeydi. Hızla şehrin, evimizin yolunu tuttuk. 
Yarım saat içinde yeniden kapımızın önündeydik. Yaşadıklarımıza inanmıyorduk bir türlü. Saate baktığımızda sadece bir saattir evden uzakta kaldığımızı fark ettik. Aklıma çektiğim fotoğraflar geldi, telefonuma baktım fakat fotoğraf filan yoktu ayrıca annem ve babamdan gelen arama da yoktu. Evde kahvaltımızı yaptıktan sonra yeniden olanları düşündük. Aklıma sadece köyün girişindeki çeşme geldi. Belki de o çeşmeden içtiğimiz su yüzündendi her şey. Bütün efsanelerin sebebi de bu çeşme olmalıydı. Aklımdan geçenleri ağabeyime anlattığımda o da benimle aynı fikirdeyse yaşadığımız şeylerin ve efsanelerin sırrı çözülecekti. Ağabeyime olayları baştan itibaren anlattım fakat verdiği cevapla kafam daha da karıştı:
-Hangi çeşme, dedi.  Sen ne anlatıyorsun sabahtan beri. Otur da kahvaltımızı yapalım. Anne babasız ilk günden böyle yapacaksan işimiz çok zor vallahi. 
Israrla piknik dedim, araba, Üç Tepe, taşa dönüşen çocuk, çeşmeler… Kendisinin söylediği şiire benzeyen sözleri de hatırlıyordum ve tekrar ettim. Gözü beni görmüyordu bile:
-Ya çok uyudun ve garip rüyalar gördün ya da okuduğun kitapları duyduğun efsaneleri fazla ciddiye aldın. Benim biraz sonra maça gitmem lazım. 
Belki de haklıydı. Kahvaltıdan sonra annemleri aramak için telefonu yeniden elime aldım. Annem ve babamla görüştükten sonra galeriye yaklaşık bir çeşme fotoğrafı gördüm. Hayli uzaktan çekilmiş güzel bir manzaranın içinde küçücük bir çeşme ve yanında bazı eşyalar duruyordu.  

7 Şubat 2026 Cumartesi

ZİYARETÇİLER

ECEM ERCİNS
NEHİR ALMACI
SAMİ YUSUF AVCI
METEHAN AKKAYA
ELİF ESLEM ŞİMŞEK
MEHMET KEREM GÜRBÜZ
REYHAN VESKE

1. Bölüm Karne Günü

Okulun son günleriydi ve öğretmenlerin bir kısmı raporlu olduğu için dersler boş geçiyordu. Artık konular bittiğinden  etkinlikler başlamıştı ve hastane, huzurevi, müze gezileri yapılıyordu sürekli. Şehirde gezilmeyen yer neredeyse kalmamıştı. Sosyal bilgiler öğretmeni Hüseyin Hoca, gezilerin hayli faydalı olduğunu ancak yetimhaneye de gidilmesi gerektiğini söylemişti. Yetimhaneye gitmek için en uygun gün cuma idi. Yani karnelerin alınacağı gün… Hüseyin Hoca, karnelerin dağıtılmasından sonra Ecem, Yusuf, Metehan, Eslem ve Nehir’i yanına çağırarak şöyle dedi:
-Çocuklar, güzel etkinlikler gerçekleştirdik ancak sizden son bir ricam var. Bugün öğleden sonra bir de yetimhaneye giderseniz sizin için önemli bir kazanım olacak. Bu görevi size özellikle veriyorum. Yetimhaneye götüreceğiniz hediyeleri ben hazırladım. Lütfen fotoğraf almayı unutmayın. Önce kurum idaresine giderek selamımı iletin, onlar size yardımcı olacaktır. 
Eslem, bu etkinlikten çok hoşnut değildi çünkü doğum günüydü o gün. Evde onu bekleyen hediyeler, pastalar ve kutlama etkinliği varken yetimhaneye gitmek çok iyi bir durum değildi fakat Ecem ona bu etkinliğin doğum gününe bir anlam katacağını söyledi. Metehan ve Yusuf en istekli olan öğrencilerdi. Nehir ise bir an evvel ziyareti gerçekleştirmek ve tatile girmek niyetindeydi. İzleyeceği diziler ve okuyacağı kitaplar vardı günlerdir planını yaptığı. 
Öğlen vakti yaklaştığında tüm öğrenciler okul bahçesine alındı. Kimileri asık yüzlü kimileri ise sevinçliydi. Okul her zamankinden daha tenha idi. Müdür, her zamanki gibi sıkıcı bir konuşma yaptı ve ardından İstiklal Marşı söylendi. Beş dakika içerisinde okul bahçesinde kimse kalmamıştı. Hüseyin Hoca; Eslem, Ecem, Metehan, Yusuf ve Nehir’e kocaman bir kutu uzattı. Mehmet Kerem ve Reyhan’ın yokluğunu fark etmişti. Bu arkadaşlarının niçin gelmediğini sordu. 
Metehan:
-Mehmet Kerem’in önemli bir kursu var Hocam, dedi. Reyhan ise rahatsızmış, zaten karneyi de çok umursamadığını söyledi. Notlarımı zaten biliyorum, dersler olmayacağı için ben gelmeyeceğim demişti. 
Eslem ve Ecem kutuyu teslim aldılar. Bunlar yetimhaneye götürülecek hediyeler olmalıydı. İçinden tıkırtılar, şıngırtılar geliyordu. Hüseyin Hoca kutuyu uzatırken:
-Kutuyu açmayın ama dikkatli taşıyın. Kırılacak şeyler var içinde, dedi.
Ardından okul önünde bekleyen servislerden birinin şoförünü yanına çağırdı ve çocukların gitmesi gereken yetimhaneyi tarif etti. Çocukları bıraktıktan bir saat sonra tekrar almasını ve herkesi evine bırakması gerektiğini de hatırlattı. Servis şoförü durumdan çok hoşnut değildi fakat yapabileceği bir şey yoktu. Beş arkadaş biraz endişeli ve biraz da garip duygularla servise bindiler. Yolculuğun kısa süreceğini düşünüyorlardı fakat yarım saat geçmesine rağmen halen yetimhaneye ulaşamamışlardı. Yusuf, sessizliği bozdu:
-Doğru yolda olduğumuzdan emin misin ağabey? Şimdiye kadar çoktan varmış olmamız gerekmiyor muydu?
Şoför: 
-Çok biliyorsan gel direksiyonun başına, dedi. 
Yeniden bir sessizlik başladı. Bir saat süren yolculuktan sonra şehrin epeyce kenarında eski bir bina önünde araç durdu. Hiç kimse böyle bir yer hayal etmemişti. Etrafta kimse yoktu ve karga sesleri ürkütücüydü. Beş arkadaş araçtan iner inmez servisin yok olduğunu fark ettiler. Ecem ve Eslem taşıdıkları kutunun garipleştiğini hissetmişti. Sanki kutunun rengi ve ağırlığı değişmiş üstelik tıkırtı ve şıngırtılar duyulmaz olmuştu. Ürpertici bir yerdi burası. Beş arkadaş yetimhanenin girişine doğru yürürken Metehan fısıldadı:
-Burada gerçekten birileri yaşıyor olamaz. Sanki 2. Dünya Savaşı’ndan kalmış bir sığınak gibi burası. 
Nehir:
-Ortalığı germeye gerek yok. Bir an önce içeri girelim, yapılacak şeyleri yapalım, dedi. 
Bu cümlenin ardından binanın içinden yankılı bir kahkaha sesi geldi ancak bu sesi duyduğunu kimse söylemedi. Binanın kapısını gıcırtıyla Yusuf araladı. Sanki bir gerilim filminin başlangıç sahnesiydi yaşadıkları. Kapı aralanırken kargalar aniden havalanmıştı, Metehan en gerideydi:
-Ben bu binaya girmek istemiyorum. Siz girin ve hediyeleri bırakın, ben burada bekleyeceğim dedi. Eslem, Nehir ve Ecem; Metehan’ın orada kalmasının uygun olmayacağını düşündüler ve içeriye girmek için ikna ettiler. 
Binanın dışının aksine içi son derece ferah ve moderndi. Bu manzara karşısında biraz olsun rahatlamışlardı. 

2. Bölüm: Kapılar
Sessiz adımlarla gördükleri her kapının üzerine bakarak müdür odasını arıyorlardı. Etrafta canlı belirtisi yoktu. Nihayet kapının hemen kenarında büyük harflerle “MÜDÜR” yazısını görmüşlerdi. Metehan:
-Haydi bir an önce şu emanetleri verelim ve bu sıkıcı binadan kurtulalım, dedi.
Bir yandan da saatine bakıyordu. Saat 13.20’yi gösteriyordu. 14.00 olduğunda buradaki işlerinin bitmesi gerekiyordu. Servis bu saatte gelecekti. Ansızın bir gürültü tüm binada yankılandı. Ecem ve Eslem ellerindeki kutuyu düşürmüşlerdi. Artık bu ziyaretin bir anlamı kalmamış gibiydi. Şaşkın şaşkın kutuya bakıyorlardı. Yusuf tam kutuyu açacakken Eslem:
-Müdür Bey, kutuyu açmamamızı söylemişti, unuttun mu, dedi. 
Yusuf:
-Sadece ne kadar hasar oluştuğuna bakacaktım ama haklısın, diye karşılık verdi. 
Gürültüyü birilerinin duymamış olması imkansızdı fakat halen etrafta kimse yoktu, açılan bir kapı yoktu. Sessizliğin tam ortasında, beş arkadaş yerdeki kutuyu izliyordu. Kutu sanki hareket eder gibiydi. Metehan ayağıyla kutuya dokundu. Evet, kutu hareket ediyordu. Bu esnada müdür odasının kapısından küçük bir ses geldi. Kapı açılıyordu fakat arkasında kimse yok gibiydi. Kapı ardına kadar açıldı. Yusuf cesaretini topladı ve kapıdan içeriye adım attığında öylece orada kaldı. Korkunç bir şey görmüş olmalıydı. Diğer arkadaşları onun bu tepkisinden endişe duymaya başlamıştı. Nehir cesaretini toplayarak Yusuf’un yanına gitti fakat o da daha fazla adım atmadan şaşkınlıkla karşıya bakıyordu. Eslem, Ecem ve Metehan da birkaç adım attıktan sonra hareketsiz kaldılar. Mehmet Kerem ve Reyhan ders çalışıyorlardı sessizce. Burada ne arıyorlardı, bu bina ile ilgileri neydi?
Eslem daha fazla konuşmadan duramadı ve seslendi:
-Reyhan, Allah aşkına burada ne geziyorsun. Mehmet Kerem, hani senin İngilizce kursun vardı?
Bu cümleler diğer dört kişiye de cesaret vermişti. Onlar da sorular soruyordu fakat Mehmet Kerem ve Reyhan soruların hiçbirini duymuyordu. Hatta birbirlerinden haberleri bile yokmuş gibi önlerindeki defterle, kitapla ilgileniyorlardı. Bu bir şaka ise çok kötüydü ama şakaya benzemiyordu. Şaka olsaydı Reyhan dayanamayıp mutlaka gülme krizine girerdi. Reyhan’ı çok iyi tanıyan arkadaşı Ecem cep telefonunu çıkardı ve bu anın bir fotoğrafını almak istedi. Tam fotoğrafı çekiyordu ki dışardan bir ses duydular ve geri dönüp baktıklarında kutunun yuvarlandığını gördüler. Beş arkadaş Reyhan ve Mehmet Kerem’i orada bırakarak kutunun peşinden gidiyorlardı ancak kutu çok hızlı yuvarlanıyor, bazı kapıların önünde duruyor, önünde durduğu kapı açılıyor ardından yeniden kapanıyordu. Nefes nefese kutunun peşinden koşan beş kişi bir anda durdu çünkü kutu kaybolmuştu. Kocaman koridorun ortasında öylece kalakalmışlardı. Metehan saatine baktı, yüzünü buruşturdu. Saat halen 13.20’yi gösteriyordu. 
3. Bölüm: Başa Dönüş
Metehan saatindeki tuhaflığı arkadaşlarına söyledi. Onlar da saatlerini, telefonlarını kontrol ettiler ve aynı zamanı gösterdiğini fark ettiler tüm cihazların. Yusuf; Mehmet Kerem ve Reyhan’ı alarak binadan ayrılmanın iyi bir fikir olacağını söyledi. Arkadaşları da bu fikri onayladı. Yeniden müdür odasına gittiler fakat şaşkınlıklar üst üste geliyordu. Az önce iki arkadaşlarının orada olduğundan hepsi de adları gibi emindi. Ecem telefonunu çıkardı ve biraz önce çektiği fotoğrafa baktı. Boş bir odanın fotoğrafı vardı sadece. Bu nasıl olmuştu? Kabus mu görüyorum diye düşündü fakat herkesin aynı kabusu görmesi imkansızdı. Metehan:
-Tüm sınıfları dolaşalım ve ardından bu binadan çıkalım, o zamana kadar zaten servis gelmiş olur, dedi. 
Biraz dinlenmişlerdi, nefeslerini toparlamışlardı. Acele etmeden tüm sınıfların kapısını birer birer açmaya başladılar. Sınıflar bomboştu en son kapıyı aralayıncaya kadar. Güçlükle açılan son kapı ile korkuları daha da arttı. Tam karşılarında bir duvar ve duvarda yedi kişinin adı vardı. Bu isimler kendi isimleriydi ve Mehmet Kerem ile Reyhan da listenin en başındaydı. Ecem yine cep telefonunu çıkardı ve bir fotoğraf almayı ihmal etmedi. Bu kez çektiği fotoğrafa iyice baktı. Evet, isimler gayet okunaklıydı ve kırmızı bir kalemle yazılmıştı. Tüm isimlerin karşısında artı işareti varken Mehmet Kerem ve Reyhan’ın isminin karşısında çarpı işareti vardı. Sessizliği Nehir bozdu:
-Ben artık eve gitmek istiyorum. Bunların hepsini aileme anlatacağım. Okul müdürümüzü de şikayet edeceğim. Bu nasıl bir ziyaret, etkinlik anlamadım. Bizi delirtmek için bir plan yapılmış galiba, diyerek dış kapıya doğru yöneldi. 
Haklıydı galiba. Diğer arkadaşları da aynı fikirdeydi. Kapıya doğru yönelmişlerdi ki kapı aniden açıldı ve kocaman siyah bir at üzerinde siyah elbisesiyle kendilerine doğru koşan bir adam gördüler. Adamın elinde kılıç ve mızrak vardı. Sanki tarihi bir filmden çıkmış gibiydi. Nal sesleri atın nefesinin seslerine karışıyordu. Hiç iyi niyetli bir adam gibi görünmüyordu bu. Koridorun kenarında bir yerlere çekilmek hatta saklanmak iyi bir fikir olabilirdi. Metehan yeniden saatine baktı: 13.21’i gösteriyordu. Atlı adam iyice yaklaşmıştı ve beş arkadaş korkudan artık gözlerini kapatmışlardı. Gözlerini açtıklarında okul müdürü halen konuşma yapıyordu ve İstiklal Marşı henüz başlamamıştı. Ecem, Nehir, Eslem, Yusuf ve Metehan şaşkın şaşkın birbirlerinin yüzüne baktılar. Az önce yaşadıkları şeylerin hepsi de gerçek olmadığını düşünüp birbirlerine söylemiyorlardı bir anda okul bahçesinin kapısında Mehmet Kerem ve Reyhan belirdi. İstiklal Marşı’na yetişmek için acele ediyorlardı. Hepsinin zihninde aynı soru vardı: Gerçek miydi az evvel yaşadıkları? İstiklal Marşı bittiğinde herkes şaşkın şaşkın servisine doğru yürürken Ecem cep telefonunu çıkardı ve galerisine baktı. Az önce çektiği fotoğraf duruyordu. Arkadaşlarına seslendi:
-Gelin, gitmeyin size bir şey göstereceğim. Dört arkadaş telefona baktıklarında oldukları yerde kaldılar. Sessizdiler. Hüseyin Hoca’nın sesiyle irkildiler:
-Çocuklar, güzel etkinlikler gerçekleştirdik ancak sizden son bir ricam var. Bugün öğleden sonra bir de yetimhaneye giderseniz sizin için önemli bir kazanım olacak. Bu görevi size özellikle veriyorum. Yetimhaneye götüreceğiniz hediyeleri ben hazırladım. Lütfen fotoğraf almayı unutmayın. Önce kurum idaresine giderek selamımı iletin, onlar size yardımcı olacaktır. 
Saat 12.20’yi gösteriyordu. Çocuklar önce birbirlerinin yüzüne baktılar, ardından servislerine doğru koştular. 
Okulun bahçesinde Hüseyin Hoca kocaman bir kutuyla kalakalmıştı. Olanlara anlam verememişti oysa bu çocukları çok seviyordu. 

25 Ekim 2025 Cumartesi

YENİ DÜNYA KAPISI

Ecem Ercins 
Elif Eslem Şimşek
Reyhan Veske
Nehir Almacı
Mehmet Kerem Gürbüz
Metehan Akkaya
Sami Yusuf Avcı

1. Bölüm: Avareliğimin Tarihi
Uzak Doğu’da yaşamanın zorluğunu sizler nereden bileceksiniz. Hele de ben yaşlarda iseniz burada hayat çok zor. Size kendimden bahsedeyim. Liseden mezun olalı çok bir zaman geçmedi. Şu an avareyim, boşluktayım, işsizim, herhangi bir uğraşım yok. Oysa büyük hayallerle üniversite sınavına girmiştim. İstediğim bölümü de kazanmıştım fakat istediğim bölümde istemediğim bir ders sistemi vardı. Hocalarımı sevmedim, üniversitenin bulunduğu şehri sevmedim. Zaten kolay seven biri de değilimdir ve bıraktım döndüm Uzak Doğu’ya yani Kars’a.
Adım Gürbüz. Adımın gürbüz olduğuna bakmayın boyum 1.50 ve kilom da 55. Belki adımı Gürbüz koymasalar boyum ve kilom normal olabilirdi. Aslında ben ailem için bir hayal kırıklığı olabilirim. Demek ki gürbüz bir evlatları olsun istediler ama daha dünyaya gelir gelmez onları hayal kırıklığına uğrattım. Bundan sonrasının ne olacağını da bilmiyorum. 
Avareyim dedim ya ne yapacak bir işim var ne de gidecek bir yerim. Sabah akşam aynı şekilde geçiyor zaman. Herkesin haftası yedi gün ama benimki tek gün: boşluk. Pazartesi ile cumanın hiçbir farkı yok. Cuma namazlarına da gitmeyi bıraktım zaten epeydir çünkü günleri takip edemiyorum. Ne zaman namaza gitmek istesem takvime bakıyorum ya Salı ya Pazar oluyor. 
Aslında böyle biri değildim başlangıçta ve böyle bir hayatı hak ettiğimi de düşünmüyorum. Sorumluluk sahibi biriydim ben, özellikle çocukken. Arkadaşlarımı kendimden daha çok düşünürdüm. Onların iyi birer öğrenci, iyi bir insan olmaları için hep yanlarında oldum. Yalnızca arkadaşlarımı değil ailemi de düşünürdüm, onların mutlu olması için tüm gücümle gayret ettim. Sonunda ne mi oldu? Avare biri oldum. 
27 Mart’ta dünyaya gelmişim. Belki de sorun buradan kaynaklanıyor. Gürbüz olamayışımın nedeni de bu olabilir. Belki 24 Haziran’da dünyaya gelsem gerçekten gürbüz olurdum. Zaten doğum günümü kutlayan da yok. Oysa ben öğrenci iken bütün arkadaşlarımın doğum gününü bir deftere yazmıştım ve onlara küçük hediyeler verirdim. Mesela bir arkadaşıma tavşan hediye etmiştim ama ertesi gün tavşan kaybolmuştu. Başka bir arkadaşıma tavuk hediye etmiştim, birkaç gün sonra arkadaşım bana bir kâse içinde tavuk çorbası getirmişti. Bir arkadaşıma da çok sevdiğim bir taşı boyayıp hediye etmiştim doğum gününde fakat arkadaşım taşı dereye fırlatıp sektirmişti. Bütün bunların karşılığında ben bir hediye aldım mı? Hayır. Hiçbir hediye almadım bu yaşıma kadar. 
Neyse ki kardeşim ailemi mutlu etmeyi başarabiliyor. Kardeşim benden küçük olmasına rağmen herkes onu ağabeyim sanıyor çünkü 1.80 boyunda ve yüz kiloya yakın. Böyle bir kardeşe sahip olmanın en güzel yanı birlikte yürürken kendimi güvende hissetmem. Benden iki yaş küçük oysa ve bu yıl o da üniversite sınavına girecek. Umarım sonu benim gibi olmaz zira bir evde iki avareye yer yok. Gerçi sonu benim gibi olsa da eminim benim kadar göze batmaz o. Çünkü onda şeytan tüyü var ve avare haliyle bile ailesini mutlu etmeyi becerebilir o. Kardeşime de Mesut ismini vermiş büyüklerimiz. Ne kadar da isabetli bir isim: Mesut. Adam bir sıfır önde başlamış hayata. Gürbüz nere, Mesut nere? İşin ilginç yanı Mesut’un da doğum günü 27 Mart ve hiç ıskalanmadan doğum günü her yıl kutlanır. Hem de kendimi bildiğimden beri. 

2. BÖLÜM İLK KARŞILAŞMA

Benim hikâyem burada başlıyor. Günlerden neydi bilmiyordum. Mevsimlerden hangisinde olduğumuzu ağaçlara bakarak tespit etmeye çalışırım galiba yaz başıydı ve nereye gideceğimi bilmeden yürüyordum. Çay ocağı mı? Cebimde para yoktu ki… Kütüphane mi? Benim okuyabileceğim kitap henüz yazılmamıştı ki? Irmak kenarına mı? Oltam yoktu ki balık tutayım. Bu düşüncelerle ilerlerken köyün hayli dışına çıktığımı fark etmemiştim. Birdenbire havanın kararmaya başladığını fark ettim. Saatime baktım, saatim duralı aylar olmuştu. Öylesine kolumda taşıyordum. Bu kadar çabuk akşam olmamalıydı. Önüme baktım, yol bitmişti. Geriye baktım, geldiğim yol yoktu. Köyümün tüm arazisini adım adım bilirdim ama ilk kez başka bir köyün hatta başka bir dünyanın eşiğinde gibiydim. Renkler değişmeye başlamıştı kararan havanın etkisiyle. Sesler kesilmişti. Etraf ne karanlık ne aydınlıktı. Yol olmasa da yürümeye karar verdim ta ki önümde yükselen kocaman kayalıkları görünceye kadar. Geriye dönmekten başka bir şansım yoktu ama ilerlemek, kayaların ardında ne olduğunu görmek de istiyordum. Aslında kayalıklar çok yüksek değildi ama 1.50 olduğum için bana yüksek görünüyordu belki de. Tırmanmaya karar verdim, belki manzarası güzeldir diye düşünüyordum. Biraz zor olsa da ayakkabılarımda birkaç yırtılmaya neden olsa da kayalıkların tepesine tırmanmayı başardım. Bu bir rüya mı diye düşünmeye başladım fakat kayalara tırmanırken parçalanan ellerimin acısını hissediyordum. Küçük çizikler kanla dolmuştu bile. Önce ellerime sonra karşıya baktım. Gördüklerime inanamıyordum. Bambaşka ve aydınlık bir dünya vardı karşımda. Her taraf yemyeşildi. Hiç görmediğim türde ağaçlar vardı, bin yaşında mıydı ağaçlar ya da iki bin yaşında mı? Ağaçların etrafı çiçeklerle doluydu fakat çiçekler solmuş görünüyordu. Yeniden ellerime bakarken yanımda bir hareketlilik hissettim ve omuzumdan uzatılan mendili fark ettim. Hayli otantik desenlerle süslenmiş eski bir mendildi bu. İrkildim ama mendili de almam gerekiyordu. Geriye dönmeye korkuyordum ama iyi biri olmasa bana mendil uzatmazdı. Ellerimi bir çırpıda temizledim. Tekrar ellerime baktığımda ne bir iz vardı ne de çizik. Mendili sahibine uzatmak için geriye döndüğümde bir an nefesim kesilecek gibi oldu. Önümde duran kişinin yüzü görünmüyordu. Yüzünü beyaz saçları kapatmıştı. Hayli yaşlı ama dinç biriydi. Daha önceden hiç görmediğim tarzda giyinmişti. Ayaklarına baktım, çok güzel çizmeleri vardı. Simsiyah bir pelerin rüzgarda dalgalanıyordu. Elinde kocaman bir asa vardı. Lacivert gömleğinin düğmeleri ağaçtan yapılmış gibiydi. Benden hayli uzun boyluydu. Yeninden yüzünü görmeye çalıştım ama nafile. Kendimi toparlayarak:
-Teşekkür ederim, dedim. 
Artık ellerim temiz ve hasarsız olduğu için elimi uzattım. 
-Ben Gürbüz. 
Karşımda duran kişinin sesini merak ediyordum. Ona dokunmanın, onunla tokalaşmanın korkutucu bir yanı olmayacağını belki yakınlığımızı ilerleteceğini düşünüyordum. Elim bir süre boşlukta kaldı. Daha sona kocaman elini bana doğru uzattı ve:
-Adım Mystery, dedi. 
Sesini duymuştum sonunda Mystery’nin ve adını da öğrenmiştim. Sert, tok bir sesti ve insanın içine işliyordu. Daha çok şey duymak istiyordum bu sesten. Elini elimde hissettiğimde başparmağının olmadığını hissettim. Hatta fark ettirmeden başparmağımla onun başparmağını aradım fakat yoktu. Yeniden yüzüne bakmaya çalıştım ama görünmüyordu. Hafif bir rüzgâr esmeye devam ediyordu. Benim kısa saçlarım bile biraz savruluyor ancak onun yüzünü örten saçları hareket etmiyordu. Acaba önünü ya da beni görebiliyor muydu? Elini usulca elimden çekerken:
-Endişe etmene gerek yok, ben seni görebiliyorum, duyabiliyorum, dedi. 
Bu esnada ürpermeye başladım. Kayalıkların arka tarafı tamamen karanlığa bürünmüştü. 

3. BÖLÜM: Büyük Kapının Önünde
Birden aklıma ailem ve evim geldi. Şayet vakit akşam olduysa beni merak ediyorlardır diye düşündüm. Geri dönmeli miydim, pek sanmıyorum. Peki, bundan sonra neler yaşayacaktım, görecektim, bunları da bilmiyordum. Kafam biraz karışıktı ki Mystery sessizliği bozdu:
-Ailen seni merak etmiyor, hatta yokluğunun farkında bile değiller. Şimdi sen yeni bir dünyayı keşfetmeye hatta kendini keşfetmeye, kendini düşünmeye hazır mısın?
Bu cümleler beni rahatlatmak yerine daha da endişelendirdi ama ona inanmak istiyordum. Bu güveni veriyordu bana. Belki de bu karşılaşma hayatımı düzene koymam için bir işaretti. Derin bir nefes aldım ve:
-Hazırım, dedim. 
Gözlerimi kapatmamı istedi. Gözlerimi kapadım, birkaç saniye sonra gözlerimi açmamı istedi. Gözlerimi açtığımda bambaşka bir evrendeydik. Burasını bir yerlerden hatırlıyordum. Belki rüyalardan belki hayallerden ama nereden hatırladığımı tam olarak bilmiyordum. Bunları düşünürken Mystery:
-Doğru düşünüyorsun, dedi. Burasını hatırlaman normal çünkü burası senin dünyan. Gerçek hayatta yaşarken uğramadığın ama gözlerini kapattığında ya da daldığında yaşadığın yer burası, dedi. 
Bu cümlelere inanmıştım çünkü kendimi son derece huzurlu hissediyordum. Özgür hissediyordum. Mystery bana:
-Gerçekten de özgürsün, hatta uçabilirsin, dedi. 
Bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Bu dünyaya alışmam vakit alacaktı sanki fakat bundan endişe duymuyordum. Gerçek dünyanın bu dünyaya göre bir cehennem olduğunu düşünmeye başlamıştım. Peki ama burada ne kadar süre kalacaktım, burada ne yapacaktım, nasıl yaşayacaktım?.. Mystery benim zihnimi okur ve bu sorulara cevap verir diye bekliyordum ki Mystery’nin yanımda olmadığını fark ettim. 
Artık hiç bilmediğim bir evrende tek başımaydım fakat endişem yoktu, huzurlu bir yerdi burası. Etrafta deniz yoktu fakat bir sahil sakinliği ve huzuru vardı. Bir meltem esiyordu ve beni adeta büyülüyordu. Gökyüzüne baktım, bulut filan yoktu. Mora yakın bir renkteydi gökyüzü. Orada öylece durmak, gökyüzüne bakmak bile huzur veriyordu. Bütün ömrümü burada sırt üstü yatıp gökyüzüne bakarak geçirebilirdim. Bu esnada gökyüzünün küçülmeye başladığını fark ettim. Yalnız gökyüzü değil gözümün gördüğü her yer daralıyor, küçülüyordu. Hemen ardımdaki taş, gözle görünmeyecek kadar küçülmüştü. Az önce duyduğum huzurdan eser kalmamıştı. Bunalmaya başlamış, kaçış yolu arıyordum ki karşımda Mystery belirdi. Onun varlığı bile buradan kaçma isteğimi durduramamıştı. Mystery biraz ürkütmüştü beni. Kısık bir sesle konuşmaya başladı:
-Bu gördüğün dünya aslında senin iç dünyan. Huzur da orada huzursuzluk da. Hatta avarelik de. Bu sonsuz dünyayı küçülten sensin. Düşüncelerinle, yaptıklarınla, duygularınla bu dünyayı biçimlendiren sensin. Şimdi tekrar gökyüzüne bakmalısın.
Gökyüzüne baktığımda güneşten küçük ama güneşe benzeyen 4 parlak cisim gördüm. Biri çok parlaktı bu cisimlerin, diğerleri daha az ışık veriyordu. Mystery:
-Bu dört güneşin ne olduğunu biliyor musun, hayatına aydınlık katan üç kişiyi düşün, kendini düşün, dedi. 
-Annem, babam ve kardeşim, dedim. 
Galiba bizim ailemizin farklı bir dünyada görünüşü böyleydi. İç dünyamda görünüşü böyleydi. Yeniden huzur duymaya başlamıştım ve küçülen her şey eski haline yeniden geliyordu. Bir meltem esiyordu bilmediğim bir yerlerden. Birazcık yürümek belki de uçmaya çalışmak iyi olabilirdi. Yapmak istediğim şeyi sadece düşünmem yetiyordu ve yürüyordum, uçuyordum. Hoşuma gitmişti bu özgürlük. Bir süre sonra uzakta kocaman bir kapı gördüm. Kapının üzerinde adım yazıyordu. Bir ev kapısı değildi bu. Bahçe kapısı da değildi. Oda kapısı hiç değildi. Garip bir kapıydı. Üzerinde adım yazdığına göre onu açmak ve ardında olanları görmek, hakkımdı. Kapıya elimi uzattım ama kapı kolu yoktu. İteklemeye çalıştım fakat nafile. Bir süre kapının önünde cebelleştikten sonra çaresizce önüne oturdum. Bu esnada Mystery geldi ve:
-O kapı, öyle kolay açılmaz. Ardında yeni hayatın var, dedi. 
Kapı, bu sözlerden sonra benim için daha anlamlı ve esrarengiz hale gelmişti. 

4. Bölüm: Üç Kapı

Benim hikâyem burada başlamıştı. Günlerden neydi bilmiyordum. Mevsimlerden hangisinde olduğumuzu ağaçlara bakarak tespit etmeye çalışırım galiba yaz başıydı ve nereye gideceğimi bilmeden yürümüştüm. Köyün dışında bir yerlerdeydim. Birdenbire havanın aydınlanmaya başladığını fark ettim. Saatime baktım, saatim aynı zamanı gösteriyordu.  Aslında ne bir adım ileri gitmiştim ne de vakit geçmişti. Yaşadığım her şeyin aslında birkaç dakikada gerçekleşmiş olma ihtimali yok gibiydi ama öyleydi. Şaşkındım. Büyüyor muydum, çocukluktan çıkıyor muydum yoksa artık ermişlere mi karışıyordum, kafamda bin türlü soru vardı. Bu esnada dönerek evin yolunu tutmuştum bile. Eve ulaştığımda kardeşim beni karşıladı:
-Ağabey, iyi misin? Sana ne oldu böyle, dedi. 
Onun bu sorusu beni telaşlandırmıştı fakat nasıl göründüğümü bilemiyordum. 
-Hiçbir şey, dedim. Sorun yok, biraz yürüdüm. 
-Kimlerle görüştün, nerede yürüdün, diye sorulara devam etti kardeşim. 
-Köyün dışındaydım. Mystery ile görüştüm, demiş bulundum. Fakat Mystery ismini bir yabancının ismini telaffuz eder gibi söylemiştim. 
Kardeşim kahkaha attı:
-Köyün dışında yaşayan tuhaf isimli bir arkadaş da buldun sonunda. Sana benziyor mu bari? 
Kardeşimin bu tavrı canımı çok sıkmıştı. Neden her şeyi bir çırpıda söylemiştim, bilemiyordum. Devam ettim:
-İnandın mı sen de hemen. Biraz dolaştım geldim işte. Biliyorsun ben avareliğin tarihini yazan adamım. Ne işim olur başkalarıyla, başka yerlerde, diye devam ettim. Kardeşim:
-Hepsi hepsi birkaç dakikadır yoksun ve dolaşıp geldiğini anlatıyorsun, dedi. Yeniden bozuk saatime baktım. Hâlen bozuktu. 
Kardeşim zaten az önceki cümlelerime çok inanmamıştı. Benim zihnimde ise yaşadıklarım vardı. O kapıyı hatırladım yeniden. Gündüz vakti rüya görmeye mi başlamıştım? Bana neler oluyordu ve o kapının ardında neler vardı?.. Sorular bitmek bilmiyordu zihnimde. Belki de sadece bir kez yaşayabileceğim bir meseleydi bu. Yoksa gıda zehirlenmesi mi yaşamıştım? Ama bir şey yememiştim ki yakın zamanda. 
En kısa zamanda aynı yere yeniden gitmeli ve o kapının ardına geçmeliydim. Madem çok fazla zaman geçmemişti, yeniden gidebilirdim aynı yere ve Mystery’i görebilirdim. Eve girmeden tekrar yola düştüm. Nasıl olduğunu anlamadım ama birkaç adım attıktan sonra kendimi aynı yerde buldum. 
Hava kararıyordu. Belki de bu kez gerçekten akşam oluyordu. Önümde yol bitmişti. Geriye döndüğümde kocaman bir boşluk vardı. Renkler önce kayboldu, sonra değişmeye başladı ve büyük bir sessizliğin içinde buldum kendimi. Aslında Mystery’i görmek ve ona bazı şeyler sormak istiyordum lakin ortalıkta yoktu kendisi. Az önce gördüğüm tek kapının bulunduğu yerde bu kez üç kapı vardı. Üçü de aynı boydaydı. Biri siyah, biri beyaz, biri sarıydı kapıların. Aniden Mystery’in sesini duydum:
-Üç kapıdan birini tercih et, dedi ama önce kapıların nereye açıldığını tahmin etmeye çalış. 
Oldum olası sınavları sevmezdim ve Mystery’nin bu sorusunda bir sınav havası sezmiştim. Yine de cevap vermeliydim:
-Beyaz kapı geleceği, siyah kapı geçmişi, sarı kapı ise eve dönüşü temsil ediyor, dedim.  
Bir yandan da sarı kapıya doğru elimi uzattım. Kapıyı açıp içeriye adım attığımda annem karşımdaydı ve ben de evdeydim. Annem biraz telaşlı:
-Oğlum, iyi misin? Sana ne oldu böyle, dedi. 
Onun bu sorusu beni telaşlandırmıştı fakat nasıl göründüğümü bilemiyordum. 
-Hiçbir şey, dedim. Sorun yok, biraz yürüdüm. 
-Kimlerle görüştün, nerede yürüdün, diye sorulara devam etti annem. 
-Köyün dışındaydım. Mystery ile görüştüm, demiş bulundum. Fakat Mystery ismini bir yabancının ismini telaffuz eder gibi söylemiştim. 
Annem tebessüm etti:
-Köyün dışında yaşayan tuhaf isimli bir arkadaş da buldun sonunda. Sana benziyor mu bari? 
Bu cümleleri nereden hatırladığımı düşünmeye başladım. Galiba kardeşim de aynı şeyleri söylemişti. En iyisi bir süre dinlenmek, avareliğin zirvelerinde dolaşmak ve evden hiç çıkmamaktı. Odama gittim ve uzandım.
 
5. Bölüm: Avareliğimin Tarih Oluşu
Uzak Doğu’da yaşamanın güzelliğini sizler nereden bileceksiniz. Hele de ben yaşlarda iseniz burada hayat çok güzel. 
Size kendimden bahsedeyim. Üniversiteden mezun olalı çok bir zaman geçmedi. Şu an çok sevdiğim işimi yapıyorum, psikoloğum.  İstediğim şehirde, istediğim üniversitede, istediğim bölümü bitirdim ve işime başladım, şimdi Uzak Doğu’dayım yani Güney Kore’de.
Adım Gürbüz. Boyum 1.80 ve kilom da 78. Ben ailem için bir gurur kaynağıyım galiba. Galiba diyorum çünkü kendilerinden uzakta olduğum için biraz kırgınlar ama yapacak bir şey yok. Bu hayal, benimdi ve şimdi gerçek oldu. 
Her şey birkaç dakikada yaşadığım garip olaylardan sonra oldu. 
O kapılardan sonra oldu bana ne olduysa.
Mystery’den sonra oldu. 
Mystery’i daha sonra hiç görmedim. Aslında kimseye de bahsetmemiştim annemden ve kardeşimden başka ama artık siz de biliyorsunuz bu gizemi. Biliyorum Mystery bu yazdıklarımı hiç okumayacak ve belki de şimdi başka başka avarelerin hayatında yeni kapılar aralama çabasında.
Şimdi düşünüyorum, Mystery adında gerçekten biri var mıydı, bir yanılsama mıydı, benim ikinci kişiliğim miydi, metafizik ya da mistik bir yaratık mıydı? Hayır, fazlaca düşünmek istemiyorum. Sadece benim hayatımı değiştiren biriydi o. 
27 Mart’a iki ay var ama şimdiden hediyelerim gelmeye başladı hem de çekik gözlü bir yığın arkadaşım var.  İyi ki 24 Haziran’da dünyaya gelmemişim. Hazirana daha aylar var.  Belki haziran ayında yakın doğuya giderim yani Kars’a. Ama mutlaka dönerim kısa bir süre sonra. Avarelik benim için mazimde kocaman bir boşluk fakat beni buraya atan şey işte o boşluk ve dönem. 
Bir gün kendinizi avare hissederseniz siz de yürüyün, kalabalıkların uzağına doğru yürüyün. Belki Mystery’i siz de görürsünüz. Görürseniz ona benden bahsedin lütfen.