Ecem Ercins
Nehir Almacı
Sami Yusuf Avcı
Metehan Akkaya
Elif Eslem Şimşek
Mehmet Kerem Gürbüz
Reyhan Veske
Zeynep Ada Karadaş
1. Bölüm: Efsane Köy
Bu köy hiçbir haritada yoktu. Herkesin bildiği, oraya dair bazı hikayeler anlattığı bir yerdi burası fakat resmi kayıtlarda bu köyün adı hiç geçmiyordu. En yakın şehre 60 km uzaklıkta olduğu söyleniyordu fakat sürekli bu mesafe değişiyordu. Kimileri 10 km diyordu merkeze uzaklığına kimileri 100 km. Yazın daha yakın ve kışın daha uzak diyorlardı bu köye. Daha önceden bu köyü gören olmuş muydu? Bilinmiyordu. Köyün içinde yaşayan kaç kişi vardı? Kimsenin bundan da haberi yoktu. Efsaneler anlatılıyordu sadece köye gidenlere dair. Her on senede bir yenilenen efsaneler. Biri şöyleydi efsanenin:
Seneler önce bu köyü merak ederek giden üç arkadaş bir daha dönmemişti. Onları aramaya giden kişiler köyün yakınında üç büyük tepe oluştuğunu görmüş ve üç kişinin adını buraya vermişlerdi. Üçler Tepesi deniyordu buraya fakat daha sonra bu tepeler de kaybolmuştu.
Bir başka efsane ise şöyleydi:
Yolunu kaybederek köye giren biri tekrar dönmeyi başarmış fakat konuşmayı unutmuştu.
Köye dair anlatılan o kadar çok şey vardı ki insanlar tüm detayları biliyor gibiydi. Anlatılanların hiçbiri diğerine benzemiyordu çünkü merkeze olan uzaklığı gibi anlatılan olaylar da farklı farklıydı. Birileri köyde hiç hayvan ve ağaç olmadığını söylüyordu bir başkası da köyde hiç insan olmadığını ve ağaçların yürüyebildiğini, konuşabildiğini anlatıyordu. Bazıları bu köyde evlerin penceresiz olduğunu söylüyor bazıları ise evlerin yer değiştirdiğini anlatıyordu. Perili köy diyenler de vardı buraya, Devlerin köyü diyenler de.
Yaz tatili başlamıştı ve yaz boyunca yapılacak hiçbir işim yoktu. Kısa süreli planlar yapıyorduk ailece ancak birkaç gün sonra yeniden sıkıcı günler başlıyordu. Bir akşam aklıma bu köy geldi. Bu köye gitmek ve buradaki gizemi keşfetmek arzusu zihnime saplanmıştı. Unutmaya çalıştıkça daha da çok istiyordum bu köye gitmeyi. Nihayet bir akşam aileme bu isteğimi söylediğimde önce şiddetle karşı çıktılar. Ağabeyimin çok hoşuna gitmişti köye gitme fikri ve bu tarz şeylere, efsanelere çok inanmayan hatta alay eden birisiydi. Saatlerce ikna etmeye çalışmama rağmen ailem bu düşünceden vazgeçmemi söylüyordu. Ağabeyim de benden yana fikir belirtiyordu fakat dinleyen nerde.
Birkaç gün sonra babamın il dışına iş sebebiyle bir hafta çıkmak zorunda olduğunu öğrendik. Önceleri tek başına gitme fikrindeydi fakat ağabeyim annemle birlikte gitmelerini, annem için de bir değişiklik olacağını söyledi. Biz kız kardeşimle bir hafta boyunca idare ederiz, diyerek onları ikna etmişti. Ağabeyimin asıl niyetini annem ve babamı şehir dışına gönderdiğimiz gün öğrendim.
Ağabeyim daha önceki fikrimi unutmamıştı. Annem ve babam otobüsle terminalden uzaklaşırken bana eğilerek şöyle dedi:
-Hazır mısın çok istediğin o köye gitmek için?
Ailemize haber vermeden gitmek çok hoşuma gitmemişti fakat o köyü görmeliydim. Gözlerimi ona doğru yönlendirdim ve sevinçle:
-Ciddi olamazsın ağabey, dedim.
Ağabeyim ciddiydi ve planlamaya günler öncesinden başlamıştı. Ehliyeti olmasa da araç kullanıyordu ve kendi aracımızla o köye gidilecekti. O kadar kendinden emindi ki köyde bir gariplik olmadığından aynı gün tekrar dönecektik ve köyde bir de piknik planlamıştı. Sabah kahvaltısını orada yapacak, öğleye kadar doğa yürüyüşü yaptıktan sonra evimize dönecektik. Ona göre ben de artık böyle şeylere inanmayacaktım.
Akşam olduğunda ertesi gün erken kalkacağımızı söyledi ve kahvaltıya ne istediğimi de sordu. İçimde garip bir endişe vardı. Aklım ağabeyimden yanaydı fakat kalbim bir türlü ikna olmuyordu bu işin doğru olduğuna. Üstelik onun ehliyetsiz olması da ayrı sorundu. Daha on yedi yaşındaydı ve şehir dışında hiç araç kullanmamıştı.
2. Bölüm: Meraka Yolculuk
Sabaha kadar kah uyudum kah uyandım. Sabah erkenden ağabeyimin hazırladığı piknik sepetini de alarak yola çıktık. Ağabeyimin bu kadar güzel araba kullandığını bilmiyordum işin doğrusu. Sanki ağabeyim değil de yılların şoförüydü yanımda oturan. Zaman zaman şakalar yapıyordu, keyfine diyecek yoktu. Köyün çok uzakta olmadığını, yarım saat içinde ulaşacağımızı söylüyordu. Bir süre sonra evler, binalar azaldı, azaldı ve nihayet küçük bir yolda, ıssızlığın ortasında ilerlerken bir tabela gördük: Perili Köy… Tabelanın yanında çok güzel bir çeşme vardı. Ağabeyimden rica ettim durmasını. Bu çeşmeden mutlaka su içmeliydim. Hem çay yapmak için de su gerekliydi ve buradaki suyla çayın iyi olacağını düşünmüştüm. Ağabeyime düşüncemi söyledim. Ani bir frenle durduk. Biraz gerimizde kalan çeşmede elimizi, yüzümüzü yıkadık ve aç olmamıza rağmen kana kana su içtik. Öyle güzel bir suyu vardı ki çeşmenin bir daha, bir daha, bir daha içmekten kendimizi alamıyorduk.
Gözüm az geride kalan tabelaya ilişti yeniden, böyle bir tabela beklemiyordum. Birileri muziplik olsun diye yazmış olabilirdi. Ağabeyimin dediği gibi yarım saatten biraz uzun sürmüştü yolculuk. Yeniden aracımıza binerek yola devam ettik. Bir süre daha ilerledikten sonra iklim sanki değişmişti. Daha önceden hiç görmediğim bitkiler, ağaçlar arasından geçiyorduk. Sadece iklim değil gökyüzü bile değişmişti. Dağlar sanki başka bir gezegene ait gibi görünüyordu. Gökyüzünün yeşile döndüğünü fark ettiğimde ağaçların da maviye yakın bir renkte olduğunu gördüm. Gariplikler başlamış gibiydi ama beni huzursuz eden bir şey yoktu etrafta. Ağaçların yaprakları sanki fosforlu gibi parlıyordu. Belki de yağmur yağmıştı ve güneş ışıkları böyle görünmesine neden oluyordu yaprakların. Nihayet evler görünmeye başlamıştı uzakta ki araç aniden durdu. Ağabeyim panik yapmamaya çalışıyordu ama canı sıkılmıştı. Birkaç kez daha aracı çalıştırmaya uğraştı ama çabaları boşunaydı.
-Aracı burada bırakalım, dönünce bakarız, dedi.
Hiç iyi bir fikir değildi bu fakat görmeyi çok istediğim köyün girişindeydik işte ve gördükten sonra kahvaltımızı yapıp dönecektik.
Araçtan indiğimizde tertemiz bir hava karşıladı bizi. Nefes aldıkça alasım geliyordu. Birkaç adım atmıştık ki önümüzde bir giriş kapısı belirdi. Altın gibi bir kapıydı bu ve az önce yoktu. Ağabeyim de görmüş olmalı ki kapının önünde durduk. Kapı kendiliğinden açıldı. Biraz endişe ile kapının ardına geçtiğimizde kapı kapandı ve garip bir çocuk karşıladı bizi. Çocuk konuşmuyordu, sadece bakıyordu. Gariplikler başlamıştı bile. Ağabeyimin serinkanlılığından eser kalmamıştı. Çocuk konuşmaya başladı ancak sesi kocaman bir adamın sesi gibi çıkıyordu:
-Buraya gelmek cesaret ister. Her on senede bir mutlaka uğrayanlar oluyor fakat iyi şeyler yaşamıyorlar. Şimdi buraya kadar geldiğinize göre önce bir anlaşma yapalım. Sağ salim yeniden dönmek için yerine getirmeniz gereken üç şey var.
Ağabeyim sordu:
-Nedir o üç şey? Karnımız çok aç ve kahvaltı yapmamız gerekiyor önce. Boş işlere ayıracak vaktimiz de yok.
Çocuk devam etti:
-Bu üç şeyi benim söyleme yetkim yok. Üç şeyi siz bulacaksınız ve yerine getireceksiniz.
Bu sözlerden sonra konuşan çocuk bir taş yığınına dönüştü. Ağabeyimin yüzü iyice buruşmuştu. İlerdeki küçük tepeleri göstererek:
-Şuraya kadar yürüyelim, kahvaltımızı yapıp dönelim, dedi.
Üç tepe vardı ilerde ve anında aklıma daha önceden duyduğum efsaneler geldi. İçimi bir korku sardı. Belki de Üç Tepe efsanesi artık Beş Tepe şeklinde anlatılacaktı bizden sonra. Annemi ve babamı özlediğimi hissettim. Neden böyle bir işe kalkışmıştı ki ağabeyim? Kendi kendime kızıyordum. Ağabeyim deli dolu biriydi. Ona uymamalıydım. Telefonum aklıma gelmişti. Telefonumun saatine baktığımda 03.05 sayısını gördüm. Bu imkansızdı. Üstelik defalarca annem ve babam tarafından aranmıştım. Kaç kez aradıklarına baktığımda annem üç kez aramış ve beş kez çaldırmıştı telefonumu. Babam beş kez aramış ve üç kez çaldırmıştı her seferinde. Ağabeyim sessizce yürüyordu. Kafamın içi allak bullaktı. Açlık hissetmiyordum ama belki kahvaltıdan sonra kendime gelir, sağlıklı düşünebilirim, diye düşünüyordum.
Tepelerden ortada olanın eteklerine gelmiştik. Birkaç ağaç vardı burada ve bir de çeşme. Az evvel su içtiğimiz çeşmeye benziyordu bu da. Kahvaltımızı yapmak için ideal bir yerdi. Hızlıca elimizdeki eşyaları yere sermeye başladık. Boşuna zahmet edip su getirmiştik yanımızda. Ağabeyim en yüksek tepeye çıkıp manzarayı izlemek istediğini söyledi. Telefonlarımızı da yanımıza alarak en yüksek tepeye yöneldik. Belki burada telefon çeker ve ailemize de durumu haber ederim diye düşünüyordum. Köyün girişinde arabamız kalmıştı ve bu durum aklımdan çıkmıyordu ağabeyim çok umursamasa da. Bir süre tırmandıktan sonra nihayet tepeye çıkmıştık. Manzara gerçekten de büyüleyiciydi. Telefonumla birkaç fotoğraf çekmeyi ihmal etmedim lakin halen şebeke yoktu ve arama yapılamıyordu. Piknik için eşyalarımızı bıraktığımız yere gözüm ilişti. Az önce gördüğümüz çeşmeyi bir türlü seçemiyordum. Ağabeyime sordum:
-Aşağıda çeşme yok muydu, eşyaları koyduğumuz yerde.
-Kocaman çeşmeyi görmüyor musun, diye cevap verdi.
Görmüyordum ve bunu anlamıyordum. Bu esnada bir homurtu duydum. Ağabeyime bir ses duyup duymadığını sordum. Ağabeyim rüyada gibiydi ve çok garip bir mutluluk hissi vardı yüzünde.
-Hayal görmeye başladın galiba, manzaranın tadını çıkar, dedi.
Tam kendimi ikna etmeye çalışıyordum ki her şeyin yolunda olduğuna dair önümüzden kocaman bir yaban domuzu son sürat koşmaya başladı. Ağabeyim bu hayvana bile tebessümlü bir yüzle bakıyordu ve şöyle diyordu:
-Manzara tamam oldu, ne sevimli bir yaratık değil mi?
Tedirginliğim daha da artmıştı ve bir an önce kahvaltımızı yapıp eve dönmek istediğimi söyledim. Buraya dair efsaneler yeniden kafamda canlanmaya başlamıştı. Üç tepe efsanesini hatırladım. Üç Tepe, bizden sonra belki de Beş Tepe olacaktı. Bu esnada yeniden telefona baktım. Bir an önce her şeyi ailemize anlatmalıydım. Telefonumda yine çağrılar vardı ve babam beş defa, annem üç defa çağrı bırakmıştı. Üç ve beş rakamları zihnime saplanıp kalmıştı. Üç Tepe, Beş Tepe sözcüklerini bilinçsizce tekrar ediyordum. Ağabeyimle kahvaltı yapacağımız yere döndük ve çayımızı da hazırladıktan sonra kahvaltıya başladık. Ağabeyim de bilinçsizce aynı şeyleri söylüyordu:
-Üç Tepe, Beş Tepe…
Üç Tepe, Beş Tepe oldu
İki çocuk kayboldu
İki küçük gül gibi
Artık ikisi soldu, dediğinde artık hiçbir şeyin normal olmadığını anlamıştım. Ağabeyim şiirden ve maniden nefret ederdi. Bir yandan devam ediyordu:
Oldular bir efsane
Destan halkın diline
İki çocuk artık yok
Ne yapsın baba anne
Ağabeyim sürekli sallanarak ve ritimle hep bir şeyler söylüyordu. Boşluğa bakıyor, tebessüm ediyordu. Ucuz bir gerilim filminin içinde gibiydim. Dayanamadım en sonunda çeşmeden doldurduğum bidonu başından aşağı aktardım.
Ağabeyim biraz kendine gelmiş gibiydi. Yaptığım eylem hoşuma gitmemişti ama buna mecburdum.
Yüzünden, saçlarından dökülen suyu silerken sordu:
-Bana ne oldu?
-Bilmiyorum sana ne oldu ama artık dönmeliyiz, dedim. Kahvaltı filan istemiyorum. Bir an önce eve dönelim.
Ağabey, kardeş el ele tutuştuk ve dönüş yoluna geçtik. Bir süre sonra arabamızın yanındaydık. Ağabeyim aracın arızalı olduğunu ve biraz uğraşması gerektiğini söylüyordu ancak araç sıkıntısız çalışmıştı. Bu, iyi bir gelişmeydi. Hızla şehrin, evimizin yolunu tuttuk.
Yarım saat içinde yeniden kapımızın önündeydik. Yaşadıklarımıza inanmıyorduk bir türlü. Saate baktığımızda sadece bir saattir evden uzakta kaldığımızı fark ettik. Aklıma çektiğim fotoğraflar geldi, telefonuma baktım fakat fotoğraf filan yoktu ayrıca annem ve babamdan gelen arama da yoktu. Evde kahvaltımızı yaptıktan sonra yeniden olanları düşündük. Aklıma sadece köyün girişindeki çeşme geldi. Belki de o çeşmeden içtiğimiz su yüzündendi her şey. Bütün efsanelerin sebebi de bu çeşme olmalıydı. Aklımdan geçenleri ağabeyime anlattığımda o da benimle aynı fikirdeyse yaşadığımız şeylerin ve efsanelerin sırrı çözülecekti. Ağabeyime olayları baştan itibaren anlattım fakat verdiği cevapla kafam daha da karıştı:
-Hangi çeşme, dedi. Sen ne anlatıyorsun sabahtan beri. Otur da kahvaltımızı yapalım. Anne babasız ilk günden böyle yapacaksan işimiz çok zor vallahi.
Israrla piknik dedim, araba, Üç Tepe, taşa dönüşen çocuk, çeşmeler… Kendisinin söylediği şiire benzeyen sözleri de hatırlıyordum ve tekrar ettim. Gözü beni görmüyordu bile:
-Ya çok uyudun ve garip rüyalar gördün ya da okuduğun kitapları duyduğun efsaneleri fazla ciddiye aldın. Benim biraz sonra maça gitmem lazım.
Belki de haklıydı. Kahvaltıdan sonra annemleri aramak için telefonu yeniden elime aldım. Annem ve babamla görüştükten sonra galeriye yaklaşık bir çeşme fotoğrafı gördüm. Hayli uzaktan çekilmiş güzel bir manzaranın içinde küçücük bir çeşme ve yanında bazı eşyalar duruyordu.