21 Mayıs 2026 Perşembe

BİÇARE

Semih Yılmaz 
 
Çaresizlik çok kapsamlı bir kelime
Bazen bir sınavda çaresizsin
Bazen bir rüyada
Bazen yazarken
Bazen konuşurken

Çaresiz olmadığında insan
Anlamıyor çaresizliği
Ama bazen bir hastanede
Bazen bir teselliye
Gücü yetmediğinde
Çaresizlik gelip buluyor
İnsanı her şeyden çok yoruyor

Ölüm dışında her şeyin 
Bir çaresi var diyorlar
Demek ki gerçekten
Çaresizlik nedir bilmiyorlar

DERS DÜŞÜNCELERİ

Ahmet Emir Koç 
 
Okul son zamanlara yaklaştıkça
Bazı şeyler çekilmez oluyor
Etkinlikler, sınavlar, denemeler
Hepsi birden insanı yoruyor

Derslerin dolu dolu geçtiği zamanlar
Evet yorucu bir akşam beni bekliyor
Ama dersler işlenmeyince
Ya da boş olunca
Zihnim sanki boş kalıyor
Her zamankinden daha çok yoruluyor

Yorulunca boş ders istiyorum
Ders boş olunca ders işlensin istiyorum
Öğrencilik belki de böyle bir şey
Bilmiyorum, bilmiyorum

13 Mayıs 2026 Çarşamba

KAYIP İLANI


Belinay Coşkun
İlham lazım şiir için 
Ya bulamazsam ilham?
Hikayesiz kalır insanlar 
Kitapsız olur dünyalar

Bir ilham kaynağı 
Kapımı çalsa
Yazarım şiirler 
Kitapsız bırakmam dünyayı 

Kayıp ilanı mı versem 
İlhamı gören oldu mu?
Hüseyin Hoca’da mı acaba?
İlhamsız yazar olur mu?

BİR SEBEP DAHA

Belinay Coşkun

Yıldızlar sadece parlamazlar
Yol gösterirler
Aydınlatırlar 
Parlayıp umut verirler 
Ay da onlara eşlik eder

Kaç çeşit yıldız var 
Belki de milyonlar 
Kuzey yıldızını bilirsiniz 
Parlar hem çok parlar 

Yıldızlar da ölürmüş 
Onlar da canlıymış 
İnsan üzülüyor
Bebek yıldız da varmış

KORKU

Belinay Coşkun

Karanlık mı geceyi getirir
Gece mi karanlığı getirir
Karanlık mı korkutur insanı
Yoksa gece mi

İnsan korkar mı geceden 
O zaman karanlıktan korkar
Karanlıkta bir ışık var
Adı da dolunay

Işık varsa
Neyden korkar insanoğlu
Işığın sönmesinden mi
Gecenin bitmesinden mi?

Gece’nin sonu görünür
Karanlık biter
Sabah olur gün doğar
Güneş var ise insan neyden korkar?

12 Mayıs 2026 Salı

BİR DÜNYANIN ÖNÜNDE

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM    YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK
 
Hızlı hızlı yürüyebiliyordu fakat henüz uçmayı tam olarak beceremiyordu. Zaten kanatları onu taşıyacak kadar büyük değildi. Oysa çok küçük bir gövdesi vardı ancak kanatları gövdesinden de küçüktü. Kabuğunu kırarak dünyaya merhaba diyeli birkaç hafta olmuştu. Dünyaya gözlerini açar açmaz etrafına bakmıştı ve kardeşlerini görmüştü. O zamanlar hiçbirinin uçabileceğini düşünmemişti fakat kardeşleri artık uçabiliyordu kısa mesafeli de olsa. O, uçamıyordu. Uçamadığını gören annesi de hayli tedirgindi onun için. Kardeşleri artık kendi başlarına beslenmeye başlamıştı fakat o, halen annesinin ona yiyecek bir şeyler getirmesini bekliyordu. Aslında yuvadan inecek olsa beslenme sorunu yoktu fakat annesi onları özellikle Limon adlı kediden uzak durmaları konusunda sürekli uyarıyordu. Limon ne demekti bilmiyordu. Bu ismi, bu kediye kim vermişti, bunu da bilmiyordu. Çok düşünmüşler miydi acaba? Bir gün yuvanın kenarından annesi Limon’u gösterdi. Kocaman bir kediydi ve kocaman dişleri vardı. Yalnızca onların yuvalarına bakmıyordu, uçan her şeyle ilgileniyordu. Rengi sarı ve beyaz karışımı bir şeydi. Çok korkunç görünüyordu. Kardeşlerini ve onu bir hamlede yutabilecek kadar büyük bir ağzı ve uzun bıyıkları vardı. Annesi bile korktuğuna göre tehlikeli biriydi Limon. 
Günler geçiyor fakat o sadece zıplayabiliyordu. Bir türlü kanatlarını kullanmayı öğrenememişti. Annesi usanmış gibiydi ona yiyecek bir şeyler getirmekten. Kardeşleri de hiç kardeş gibi davranmıyordu. Hatta zaman zaman şöyle diyorlardı:
-Seninle yumurtadan çıkan herkes artık kendi başına uçabiliyor. Bu ne tembellik Allah aşkına. 
Bu sözler küçücük kalbini perişan ediyordu. Bir şekilde öğrenmeliydi uçmayı. Gece gündüz demeden kanat çırpmaya başladı. Hatta yuvasının dışına da çıkabiliyordu fakat kendini boşluğa bir türlü bırakamıyordu. Aslında onun korkusu biraz da Limon’du. 
O gün sabahın ilk ışıklarıyla yuvadaki herkes havalanmıştı. Bir süre sağa sola baktı ve yeniden uçma provalarına başladı. Ne yaptıysa bir türlü olmuyordu. Üstelik yuvanın dışına da çıkmıştı ve Limon pusuda bekliyordu. Bir tercih yapmalıydı ya uçmayı öğrenecek ya da Limon’a yem olacaktı. Tüm cesaretini topladı ve kendini aşağı doğru bıraktı. Ne yapsa ne etse bir türlü başaramıyordu. Biraz savrularak biraz uçarak çimler üzerine düştü. Neyse ki bir yeri kırılmamıştı. Çimler üzerinde yürümek ayrı bir keyifti. Sevmişti toprağı, yeşilliği fakat ya Limon? Limon görürse, koşup gelirse... Bir süre kendine saklanacak yer aradı ve ardını döndüğü bir anda Limonun kocaman burnuyla karşılaştı. Limon’un bir patisi havadaydı ve kuyruğunu sallıyordu. Yavaşça ona yaklaştı ve kokladı. Bu esnada gözlerini kapatmıştı küçük serçe. Bir süre gözlerini açmadan bekledi. Gözlerini tekrar açtığında Limon halen başucundaydı ama biraz daha sevimli bir eda ile bakıyordu. Tam kaçmayı düşünmüştü ki Limon önüne geçti. Yön değiştirdi fakat Limon yine önüne geçti. Bu esnada annesi durumu fark etmiş olmalı ki biraz yukarıdan uçarak seslenmeye başladı:
-Yavrum sen ne geziyorsun burada? 
-Uçacağım anne, birazdan uçmayı bekliyorum, dedi.
Bu esnada Limon’un kendine zarar vermek gibi bir düşüncede olmadığını da anladı. Toprakta, çimende yiyebileceği şeyler aramaya başladı. Bir türlü yiyecek bir şey bulamamıştı ve annesi tepesinden ayrılmıyordu. Bir kez daha ardına döndüğünde Limon’un ona yiyecek bir şeyler getirdiğini gördü. Limon’un getirdiği şeyler gerçekten de hoşuna gitmişti. Annesi ise yukarıdan durumu hayretle izliyordu. Limon bir süre sonra uzaklaştı ve annesi yanına gelerek onu uçması için teşvik etmeye başladı. Biraz öz güveni yerine gelmişti. Artık daha yükseğe sıçrayabilecek gücü vardı. Birkaç denemeden sonra havalanmayı başarmıştı. Çok kısa bir süreliğine havada kalmıştı lakin yere çakılması uzun sürmedi. Bir daha, bir daha, bir daha... Hiçbir şey değişmiyordu, hep aynı sonuç. Fakat en azından yuvasının yakınındaki bir duvara kadar uçabiliyordu. Önce duvara doğru uçtu. Bu kez çakılmamıştı. Biraz dinlendikten sonra yuvaya uçtu. Nefes nefese kalmıştı fakat çok mutluydu. Artık annesinin ona yiyecek getirmesine gerek kalmayabilirdi. Kendini çok yorgun hissediyordu. Vakit öğleye yaklaşmıştı. Kardeşleri onu  yuvadan izlemişler ve çok korkmuşlardı. Limon’un bu kadar iyi kalpli bir kedi olması onları şaşırtmıştı. Bir süre bütün aile öğlen uykusuna yattı. Uyandıklarında kardeşlerinden biri sordu:
-Anne, Limon neden kardeşimize zarar vermedi. Hani o tehlikeli biriydi?
Annesi bir süre düşündü. Aslında bu sorunun cevabını o da bilmiyordu. 
-Limon’un tok bir vaktine denk gelmiş olabilir diye düşünüyorum, dedi annesi ve ekledi:
-Bir kez sizden birine iyi davranması onun tehlikeli bir canlı olduğu gerçeğini değiştirmez. Belki de kardeşiniz şanslı bir günündeydi. 
Akşama doğru tüm aile yeniden yuvadan havalandı. Bu kez küçük serçe önce duvara indi, sonra yere kondu. Limon ortalarda yoktu. Birkaç denemeden sonra artık uçuyordu hem de tek hamlede yuvaya çıkabilecek kadar uçabiliyordu. Önünde keşfedilmeyi bekleyen büyük bir dünya vardı. Tehlikelerle ve iyiliklerle dolu bir dünya. 

EN SON SIRADAKİNİN ŞİİRİ

 Nil Ateş
 
                         Feyza ve Aslı’ya
Bu görüşümü eminim kimse mantıklı bulmaz
Fakat cümleleri hudutlarla esir bırakmak da adaletli olmaz
Eğlemeyim sizi hızlıca söyleyeyim fikrimi
Bence mektuplar lanetli

Ertan bilir bir ödev vermişti Türkçe öğretmenimiz
şiirimi bir askerin atına yazmıştım, belleğim oyun oynamıyorsa adı da “Hilmiz”
Ben de bu ismi bir çiçeğe vermiştim, okulda ıssız bir köşede çabayla dik duran
Adını Hilmiz koyduğum gibi solmaya başlamıştı güçlü çiçek yavaştan yavaşa
 
Ben bu şiiri mektupların lanetini bir kağıda aktarmak için yazdım
Çünkü belki bir hataydı ama Feyza ve Aslı’ya bir mektup yazdım
Aslında bunlar değildi anlatacaklarım ama çaba harcadım
Zamanımız çok dardı üstelik ben en son sıradaydım





HEDİYE

Feyza Duran

                    Nil ve Aslı için
Mektup belki de 
En değerli hediye
Bir arkadaşa bir dosta
Yazılan doğum gününde
Saklanır mektuplar bir dolapta
Ya kitabın ya defterin arasında

Mektup bir çiçektir aslında
Okudukça yeşerir, çiçeklenir
Okunmasa bile
Nefes alıp 
Nefes verir

Keşke yeniden eski günlerdeki gibi
Mektuplar getirse postacı
Baksak her sabah kapının önüne
Bir zarf ve 
Bir pul zarfın üzerinde

Mektup okumak ve yazmak
Sanki geçmişi yeniden yaşamak

GÖNDERİLMEYEN MEKTUP

Ali Çağan Kalaycı

Günlerden 12 Mayıs, 2000’li yılların 26.sı. 
Gönderen: Bir Yazar
Alan: Sevgili Hiç Kimse
Bugün yine istasyona gittim
İnsan bazen olmayacağını bile bile
Aynı yere dönüyor
Belki bir umut, bir sebep için
Alışkanlıktan
Belki de içimdeki küçük bir sevgi pıtırcığından
Aynı bankta
Tren her geçtiğinde 
Herkes ayrı bir dertte

İnsanlar kendi hayatını yaşıyor
Herkese bir son yazılıyor
Ben ise hep aynı bankta oturup
Kendi kaderimi yaşıyorum
Kaderini yaşayan insanları izliyorum

Bir bank
Bir dünya olabilir mi insana
Her zaman hep aynı anda
Hep aynı mekanda
Hep buradayım
Seni gördüğüm son dakikada
Elime tutuşturulmuş, buruşmuş bir mektuplarımı

Sana söylemek istediğim birçok şey vardı
Ama insan bazı cümleleri tam zamanında kuramayınca
İçinde taşıyor geri kalan ömrü boyunca
Duygularına kendine göre şekillendirmiş
Kendi için bir tren
Gerçek bir umut bekliyor

Bu mektubu belki hiçbir zaman okumayacağım
Belki okumayı bile unutacağım
Ama o günü, o yazı
Dökülen yapraklarıyla seni
Ve hala vedalaşamadığımız o günü
Tek bir an gibi 
Seni yaşayarak anıyorum

ER MEKTUBU

Furkan Yörük 
                 Baha için...
Bir gün askere gittiğinizde
Ve ayrı kaldığında her şeyden
Arkadaşım Baha sen hiç merak etme
Ben seni mektupsuz bırakmam
Akşamları uzandığında ranzaya
Açıp okursun mektuplarımı
Bir daha 
Bir daha

Arkadaşlık böyle bir şey değil mi
Merak etme
Unutmayacağım seni

MEKTUP

 Baha Kayhan

                Ertan için...
Bana hiç kimse mektup yazmadı
Yazacağını da düşünmüyorum
Ama sadece Ertan
Ders icabı da olsa
Bana bir mektup yazsın diye bekliyorum

Postacıya filan gerek yok
Evimin kapısının önüne bıraksın
Sessizce kapıdan ayrılsın
Canım arkadaşım benim
İyi ki varsın

MEKTUP

 Ertan Abdülkadir Erdoğan 

                            Furkan için
Tam hiç mektup yazmadığımı düşünüyordum ki
Beşinci sınıf, ikinci döneminde
Okulun açıldığı üçüncü haftada
Bir perşembe günü
Dersin yirmi ikinci dakikasında
Ödev gereği bir mektup yazdığımı anımsadım
Sadece ödev gereği
Durdum ve düşündüm
Gerçekten de ben kimseye
Mektup yazmamışım hiç
Dersleri saymazsak eğer

Düşündüm günün birinde yazar mıyım 
Galiba cevabım hayır
Gerçekten de ben kimseye
Hiç mektup yazmadım

9 Mayıs 2026 Cumartesi

BÜYÜK SESSİZLİK

 Kerim Yuvacı 

Bir insan en fazla ne ister
Kimi para kimi şöhret 
Fakat ben sessizlik istiyorum
O kadar da zor değil aslında
Sessiz olmak
Ama nedense zor geliyor
Konuşmadan edemiyor
Bu kolay şey 
İnsana zor geliyor
İstediğim tek şey sadece sessizlik
Büyük bir sessizlik

8 Mayıs 2026 Cuma

BİR DE BENDEN DİNLEYİN

Yasin Kesürük

I.
Yorulmak nedir bilmeyen bir yapım var. Gece ya da gündüz hiç fark etmez bana ve sürekli koşarım. Normal yürüyüşüm bile aslında koşmayı çağrıştırır beni görenlere. Yürüyüşümün ve koşuma tarzımın bir asaletin yansıması olduğuna artık ben de inanıyorum. Benden önce benim vasıflarıma sahip biri var mıydı dünyada, zannetmiyorum. Ben bu ırkın en yüce temsilcisiyim. Bu vasfı taşımak da ayrı bir sorumluluk yüklüyor omuzlarıma ancak yapacak bir şey yok. Seçilmiş olan belki de benim. 
Bir masal dünyasından mı çıkıp geldim yoksa bir efsanenin içinden mi? Belki de uzun bir kitabın sayfalarından koşup geldim ama geldim. Nefes nefese gelmedim, kan ter içinde gelmedim ama geldim. Çatlarcasına koşmadan geldim. Geldiğim gibi de kendimi bu yaylanın efendisi olarak buldum. Rengime ve asaletime bakarak beni şef ilan ettiler. Aslında beni şef ilan edenleri gördüğümde buna itiraz etmemem gerektiğini de gördüm çünkü onlardan farklıydım. Yüksek bir dağ başındaki kar üzerine güneş vurduğunda nasıl yansırsa öyle bir beyazlığım vardı. Bir göl ya da ağır akan bir ırmağın kenarında gördüm ilk kez kendi yansımamı ve ben bile şaşırdım görüntüme. Geldim işte, buradayım. Bu yaylanın en yüce yerinde bana benzeyenlerle geçiyor hayatım. 
Bazen birileri alıp götürse de şefi olduğum sürüden birilerini
Şimdiye kadar kimsenin beni götürmeye gücü yetmedi. 
Zaman zaman azalsa da sayımız
Bu yayla bizim yaylamız. 
Ben böyle yaşayıp gideceğimi zannediyordum ta ki onu görünceye kadar. Onu karşımda görünce önce bana ne kadar benzediğini fark ettim. Beyaz saçlarıyla, beyaz sakalıyla ve onurlu duruşuyla bana benzeyen bir şeyler vardı onda. Kaçmak istemedim önünden. Arkadaşça yaklaşıyordu, sürüden birilerini götürmeye gelen diğerlerine benzemiyordu. Belki de bu yüzden bana yaklaşmasına izin verdim. İyice yaklaştığında onun korkulacak biri olmadığına dair inancım daha da pekişti. O bir dosttu, bunu seziyordum. Ben de onun dostuydum bunu hissediyordum. Böyle başladı her şey. 
Artık şefliği bırakıp yeni bir yoldaşla hayata devam etmeye başlamıştım. Onu sırtımda taşımak benim için yük değil, keyifti. Onun bilgeliğinden bana yansıyan bir cesaret vardı ve bu asaletimle birleşince kendimi daha iyi hissediyordum. Olmam gereken yerde olduğumu biliyordum. Kimsenin girmeye cesaret edemediği ormanlara onunla girdim. Kimsenin yürüyemeyeceği kadar uzun yolları onunla yürüdüm. Farklı bir ruh vardı onda. Büyüleyici bir ruh. Belki de büyülenmiştim, kendimi kaptırmıştım o ruhun sonsuzluğuna. Bıraktığım yaylayı düşünmüyordum bile, bıraktığım arkadaşlarımı da düşünmüyordum çünkü büyük ve tehlikeli görevlerin eşsiz yoldaşıydım. 
Belki farkında olmadan bir tarih yazıyorduk, belki farkında olmadan bir efsanenin içinden geçiyorduk. Kitaplara siniyordu belki adımlarımın sesi dört nala. Bir kahramanın yanında başka bir kahraman gibi sayfalarda yer aldığımı biliyordum. Gölgeyele, diyorlardı bana. Çocuklar beni Gölgeyele olarak rüyalarına çağırıyorlardı. Gençler bana Gölgeyele, diyorlardı ve destan, efsane, mitoloji, tarih seven kişiler beni böyle yazıyordu her yere: Gölgeyele. 
 
II. 

6 Mayıs 2026 Çarşamba

SAKLI GEÇMİŞ

 
Zeynep Ayten 

1. Bölüm

Bu konudan bana daha önce hiç bahseden olmamıştı. Bir fotoğraf bulmuştum aile albümünde. Aslında daha önce de görmüştüm bu fotoğrafı fakat dikkatimi çekmemişti. Bu fotoğraftaki kişinin kim olduğunu çok merak ediyordum. Bütün albümü taradım ancak bu fotoğraftan başka bir fotoğraf yoktu bu yüze ait. Dikkatle baktığımda bana ne kadar benzediğini fark ettim bu yüzün. Evet, bu fotoğraf olsa olsa kardeşime aitti. Bir kardeşimin olduğundan kimse bahsetmemişti ama bu kesinlikle benim kardeşimdi. Bu benzerliğin başka bir açıklaması yoktu. Belki de kaybolduğu için varlığı benden saklanan bir kardeşim vardı.  Önce aile büyüklerine sordum bu resmin kime ait olduğunu ama kime sordumsa geçiştirdi bu resme dair soruları. Hatta bir ara ziyarete gittiğim akrabaların resim albümlerinde de aradım bu fotoğraftaki kişiyi ama nafile... Bir fotoğraftan başka hiçbir izi olmayan bir kardeş... Buna inandırmıştım kendimi. Bu yüzün sahibi kardeşimdi ve bu kardeşten kimse bana bahsetmemişti. Ölmüş müydü kardeşim? Belki... Ölmüş olsaydı büyük ihtimalle ondan bahsederlerdi. Evet, kesinlikle bu fotoğraftaki yüz, kaybolan kardeşimin yüzüydü.
Kardeşimin hikayesini mutlaka öğrenmeliydim. Bunun için dünyanın diğer ucuna bile gidebilirdim. Onun hikayesini öğrenmek için yıllarımı feda edebilirdim. Tek fotoğrafına her bakışımda sanki benden bir yardım bekler gibiydi gözleri. Sanki bana ulaş, der gibiydi yüzü. Bu fotoğraf beni kendine çağırıyordu zaman zaman. Fotoğraf önümdeyken gözlerimi kapatsam bile fotoğraftaki bakış, öylece kalıyordu zihnimde. 
Madem akrabalardan fayda yoktu, başka bir yol bulmalıydım. Eski arkadaşlarım, eski komşularımız... Kardeşimi tanıma ve onun hikayesini bilme ihtimali olan herkese ulaşmalıydım. İşe en baştan başlamalıydım: Çocukluğumun geçtiği mahalleden. Ailemden, akrabalarımdan öğrenemediğim şeyleri eski komşularımızdan öğrenebilirdim. Bir pazartesi sabahı erkenden bu mahalleye gittim. Çok değişmişti her yer. Eski binalar, yerini yeni ve çok katlı yapılara bırakmıştı. Neredeyse tanıyamayacaktım mahalleyi. Neyse ki tüm binalar yıkılmamıştı. Kocaman binalar arasında halen çocukluğumdaki haliyle bana tebessüm eden müstakil ve bahçeli evler vardı. Uzaktan eski evimizi gördüğümde içimde tuhaf bir şeyler hissettim. Burada gerçekten yaşamış mıydım yoksa bir rüyada mı görmüştüm bu mahalleyi, bu evi? Eğer burada yaşamamış olsam her şey bu kadar tanıdık ve sıcak gelebilir miydi? Her şey çok tuhaftı. Eve yaklaştıkça içimde hem bir ürperti hem de bir sıcaklık duyuyordum. Bu evde kaç yıl yaşamıştık, kaç bayram geride bırakmıştık. Kardeşim ne zaman kaybolmuştu? Kafamda sorular dönmeye başlamıştı bile. Bu esnada evin bahçesinin tahta kapısının önüne gelmiştim. Kilit yoktu kapıda. Kapının koluna uzandım. Boyaları dökülmüştü kapının ve kapı kolunun. Gıcırtıyla kapıyı araladım. Bahçemiz, canım bahçemiz... Artık bahçe gibi değildi burası. Ağaçlar kurumuş etrafta kocaman dikenler yükselmişti. Evimiz eski bir film karesi gibi duruyordu karşımda. Buraya kayıp kardeşimin izini sürmeye gelmiştim fakat bir anda zaman makinesine binmiş ve geriye dönmüş gibiydim. Eve girmeden bir süre bahçede oyalanmak iyi bir fikirdi. Cebimdeki fotoğrafı çıkardım ve bir yandan fotoğrafa bakarken bir yandan da evimize, bahçeye, etraftaki binalara bakıyordum. Kaç dakika durdum bahçede bilemiyorum. Bir süre sonra bahçe kapısı sessizce aralandı ve yaşlı bir teyze şaşkınlıkla bana baktı:
-Bu bahçede ne arıyorsun evladım, sahipleri yıllar önce göçtü buradan.
-Tanır mıydın sahiplerini teyzeciğim, diye sordum.
-Tanımak da ne demek, onlar bizim en sevdiğimiz komşularımızdı, dedi yaşlı kadın. 
Galiba aradığım kişiyi bulmuştum. Kardeşimin benden saklanan hikayesini belki de bu teyze biliyordur, diye düşündüm. Benim bu evde oturan ailenin çocuğu olduğumu söylersem gerçekleri bana anlatmayabilirdi. O yüzden eski bir arkadaşımı aradığımı söyledim ona. Bu mahallede oturan ama yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşımı aradığımı söyledim. Tam arkadaşımın adını soruyordu ki buna fırsat vermeden cebimdeki fotoğrafı uzattım teyzeye:
-Aradığım arkadaşımın elimde yalnızca bu fotoğrafı var. 
Yaşlı kadın fotoğrafı eline aldı ve uzun uzun baktı. Sonra dönüp benim yüzüme baktı:
-Bu çocuğu hatırlıyorum, dedi. Bu evde oturan ailenin çocuğu. Zaten tek çocukları vardı ama adını unuttum senelerdir görmeye görmeye. Şimdi kocaman delikanlı olmuştur. 
-Bu çocuğun kardeşi ya da ağabeyi yok muydu teyze, dedim. Emin misin?
-Buradan göçtükten sonra kardeşi dünyaya geldiyse bilemem ama burada sadece üç kişilik bir aileydi yaşayan. 
Teyze mahallenin eski halini ve eski komşuları anlatmaya başlamıştı. Apartmanlar yapıldıktan sonra mahalleye taşınanların hiçbirini tanımadığından dert yanıyordu. Gençliğini anlatıyordu, eski komşuluk ilişkilerinden bahsediyordu. Bir süre sonra öğlen namazını kılmadığını ve eve gitmek zorunda olduğunu söyleyerek yanımdan ayrıldı. Bana da buralarda fazlaca dolaşmamam gerektiğini söyledi. 
Yaşlı kadın bahçeden çıkar çıkmaz evin kapısına doğru yöneldim. Kapının açık olmayacağını düşünüyordum ama kapı açıktı. Şaşırmıştım bu duruma. İçeri girmeli miydim yoksa dönmeli miydim? Hem çok tanıdık geliyordu ev hem de çok yabancı. Çocukluğum burada mı geçmişti yoksa burasını bir rüyadan veya film sahnesinden mi hatırlıyordum? Kapıdan içeriye adım attığımın farkında bile değildim. Bir başkasının evine izinsiz girmişim gibi bir mahcubiyet zihnimi zorluyordu. Belki de kendi evimiz diye başka birinin evine girmiştim. Belki bizim evimiz yıllar önce yıkılmıştı. Sırf birazcık tanıdık geliyor diye bir evin bahçesine, ardından da içine girmek büyük bir düşüncesizlikti. Kapıyı kapatıp koşarak buradan uzaklaşmak istiyordum ama ayaklarım beni bir oda kapısının önüne götürmüştü bile. Gayriihtiyari odanın kapısını açtım. Duvarda eski bir takvim vardı ve eski bir aile fotoğrafı. Üç kişilik bir aile fotoğrafıydı bu. İyice yaklaştım ve fotoğrafa baktım. Annem, babam ve ben. Düşündüm, bu fotoğrafı da daha önce hiç görmemiştim. Bana benziyordu fotoğraftaki çocuk ama kardeşime de benziyordu. Kayıp kardeşime... Yanımdaki fotoğrafı çıkararak bu fotoğrafın yanına koydum. Evet, bu fotoğraftaki ben olmayabilirdim. Bu fotoğraftaki çocuk, kayıp kardeşime benziyordu. Onun bir fotoğrafını daha bulmuştum sonunda. Artık bu fotoğraftakinin kim olduğunu sorduğumda geçiştiremezdi ailem, mutlaka bir açıklama yaparlar, diye düşünüyordum. Fotoğrafı da yanıma alarak hızla evden ayrıldım. Burada belki de başka fotoğraflar da bulmam mümkündü. Diğer odalara, çekmecelere, dolaplara ve sandıklara bakmam lazımdı ama bugün değil. 

2. Bölüm
Bulduğum fotoğrafı annem ve babama gösterdim fakat bana cevap vermek yerine bu fotoğrafı nereden bulduğumu sordular bana. Eski mahallemize, evimize gittiğimi söyleyemezdim. Açıklama beklerken açıklama yapması gereken kişi konumuna düşmüştüm ve soğuk bir de konuşmaya maruz kalmıştım. Bana bir daha bu fotoğrafla ve geçmişle ilgili soru sormamı tembihlemişlerdi. Onlar, kendilerince konuyu kapattıklarını düşünüyorlardı oysa konu daha da derinleşmişti. Kesinlikle benden saklan bir şeyler vardı ve tavırlarıyla bunu kabul etmiş görünüyorlardı. Etrafımdaki herkes sözleşmiş gibiydi. Bir gerçeği benden saklıyor gibilerdi. Kayıp kardeşimi hatırlamak ve konuşmak bile istemiyorlardı sanki. O eve yeniden gitmeliydim ve gerçekleri ortaya çıkarmalıydım. Birdenbire yabancılaşmış gibiydim her şeye ve herkese. Sanki eski evden üzerime, ruhuma ve zihnime sinen bir şeyler vardı. O evde beni çağıran bir şeyler vardı. İlk kez bu eve değil de o eve ya da başka bir yere ait olduğum hissini yaşamaya başlamıştım. Bu his beni bir yandan tedirgin ediyordu fakat isteyerek kapıldığım bir şey değildi bu. O eve yeniden gitmeliydim, bütün çekmecelere, dolaplara, sandıklara bakmalıydım. Yıllardır bahçe kapısı bile açılmayan bir ev nasıl bu kadar temiz kalabilirdi ki? Her şey yerli yerindeydi ve toz bile yoktu etrafta. Bir şey vardı benden saklanan, bir şeyler vardı. Yüzümü yıkasam iyi olacak, diye düşündüm. Yüzümü yıkarken aynada kendimle karşılaştım. Yüzüme, gözlerime baktım bir yabancının yüzüne bakar gibi. Gözlerimin ardında sanki başka biri vardı bana bakan. Yüzümü silerken kendi sesimi duydum:
-Bana ne oluyor?
Bu sırada annem seslendi:
-Kiminle konuşuyorsun?
Yüzümü kuruladım ve odama döndüm. Masamın üzerinde iki fotoğraf vardı bana bakan. Beni kendine çağıran iki fotoğraf. Gözlerimi kapattığım zaman bile gözümün önünden gitmeyen bir yüz. 


3. Bölüm
Sonraki gün tekrardan o eve gitmek üzere yola çıktım. Çıkarken de annem ve babama yakalanıp fazlaca dikkatlerini çektim. Nereye gittiğim, orada ne yapacağım, ne kadar süre orada duracağım gibi onlarca sorudan oluşan mini bir soruşturmayı atlatmak pek de kolay olmadı. Ellerinden gelse beni odama kilitleyecekler ve bu meseleyi unutana kadar bir daha dışarı çıkarmayacaklardı. Onlarca bahane üreterek -bir ara akraba ziyaretini bile araya kattım- bir şekilde evden çıkmayı başardım. Hatta peşimden gelme ihtimallerini de düşünerek bir süre etrafta dolanıp daha sonra eski eve gitmek üzere yola çıktım.
Bu sefer öncekinden farklı olarak ayaklarım geri geri gidiyordu sanki. Bu sefer nereye gideceğimi bilmeme rağmen yol neredeyse iki, hatta belki üç-dört, kat uzamıştı. Tekrardan aynı yolları gittim, aynı bahçede bekledim, aynı kapıyı açtım ve tekrar aynı odaya girdim. Bunların hepsi aynıydı, tek fark içimde garip bir his vardı. Korku muydu? Hayır. Endişe miydi? Belki. Bir süre hareket bile etmeden etrafa bakındım ve bu esnada düşündüğüm şeyler sadece evime geri dönmekle ilgiliydi. Bu düşünceleri susturdum, birkaç adım atarak dün aldığım resmin yerine baktım. Şimdi boş olan yerine…  Burada uzunca süre bekledim, düşüncelere daldım. Kardeşimle alakalı, ne yapmam gerektiğiyle alakalı ve eğer doğruysa bu sırrı neden benden sakladıklarıyla alakalı onlarca düşünce aklımdan geçti. En sonunda koşarak evden çıkmak ve buraya bir daha gelmemek, yollarını unutmak fikri aklıma geldi. Şimdi elimde iki seçenek vardı: Ya buradan çıkıp bu sırrı tarihe gömecek ve hayatıma birkaç gün önceki gibi gelişigüzel şekilde devam edecektim ya da bütün riskleri göze alıp kendimi bu sırrı çözmeye adayacaktım. Bu seçenekler için de uzunca bir süre düşündüm. Birincisi kolaydı ve hemen gerçekleştirebilirdim. İkinci seçenek zor olanıydı ve sonucu belirsiz olanıydı. Hemen gerçekleştiremeyeceğim bir seçenekti bu. Ne kadar zamanımı alacağını bilmediğim bir seçenek...
Kararımı verip önce odadan, sonra evden çıktım. Ama kapıyı kapatmadım. Dışarıda bir süre hava aldım ve bahçede dolaştım. Belki eski anılarımdan onunla ilgili bir şeyler hatırlarım umuduyla zihnimi zorladım. Fakat hiçbir an aklıma gelmedi. Tekrardan eve girdim ve başka bir odanın kapısında durup içeriye göz attım. Duvar kağıtlarından anladığım kadarıyla bu oda benim, belki de kardeşimin, odasıydı. Belki de ikimizin ortak odasıydı burası. Biraz sonra köşede duran eşyaları gördüm ve en öndeki büyük kutuyu odanın ortasına sürükledim. Kutuda eski çocuk oyuncakları vardı. Buna şaşırmamıştım. Oyuncakları kutudan çıkarmaya başladım. Beni şaşırtan şey çoğu oyuncaktan iki tane olmasıydı. İki tane oyuncak araba, iki tane pelüş ayıcık ve daha bir sürü oyuncak... Bu oyuncakları da hatırlamıyordum. Diğer eşyalara bakmak için tekrar o köşeye gittiğimde zemindeki ahşabın gıcırtısıyla aniden arkamı döndüm. Karşımda duran teyze bana kim olduğumu sorgulayan bir bakışla bakıyordu. Kendimi anlatmak için ağzımı açtım ama ne diyeceğimi de bilmiyordum. O sırada teyze konuşmaya başladı.
-Kimsin, kimlerdensin? Bu sahipsiz evde ne işin var? Hırsız mısın?” gibi onlarca soruyu peş peşe sıraladı. Hırsız olmadığım her halimden belliydi oysa. Belki bu teyze bana yardım edebilirdi. Cebimdeki fotoğrafı çıkardım. 
- Çocukluk arkadaşımı arıyorum teyzeciğim. Elimde sadece bu fotoğraf ve bu evin adresi var. Belki onunla ilgili bir şey bulurum umuduyla buraya geldim.
Konuşma bu şekilde uzadı. Bu teyze dün yanıma gelen teyzenin komşusuymuş. Dün benim hakkımda konuştuklarını, bugün de beni bahçede gördüğünü söyledi. Bu teyzeye de sorular sordum fakat beklediğim cevapları alamadım. Teyze bir süre sessizce etrafa baktı benimle. Ara sıra etraftan gözünü çevirip yüzüme bakıyordu. Bir şeyler söyleyecek gibi oluyor fakat sanki kendini susmak için zorluyordu. Ardından benim için yapabileceği bir şeyler olup olmadığını sordu ve evine dönmesi gerektiğini belirterek ayrıldı. Teyze gidince tekrar eşyalara bakmaya devam ettim. Başka bir kutuda da birkaç parça çocuk kıyafeti vardı. Onlara da baktım fakat hepsi benim fotoğraflarımda olan kıyafetlerdi. Yani burada kayıp kardeşimin kıyafeti yoktu. Bu durum biraz kafamı karıştırdı. Benim kıyafetlerim buradaysa onunkiler neredeydi? Başka şeyler bulma umuduyla diğer kutulara da baktım ama onlarda da işime yarar hiçbir şey yoktu. Dışarı baktığımda havanın karardığını gördüm. Sanırım çoktan akşam olmuştu, zamanın nasıl bu kadar hızlı geçtiğine bir anlam veremedim. Artık çıkmalıydım. Eve geç gitmek hiç iyi olmazdı. Oyuncakları gelişigüzel kutuya doldurdum. Daha sonra bu eski evden çıkıp hızlıca evimin yolunu tuttum. 
Yol boyu yeni düşünceler, yorumlar zihnimde peş peşe sıralandı. Bu sefer elim boş dönüyordum. Bir fotoğrafın bu kadar beni yorması, hayatımı değiştirmesi tuhaf geliyordu biraz. Fakat tuhaf olan benim düşüncelerim değildi, ailemin benden sakladığını düşündüğüm şeylerdi. Henüz bir tercihte bulunmadığımı hatırladım ve kolay olan tercihe doğru zihnim beni çekiyordu fakat kalbim buna razı olmuyordu. Zaten az sonra eve ulaştığımda yaşayacağım küçük kıyametin endişesi de içimi sarmaya başlamıştı. Ne diyecektim aileme? Belki de içimden geçen her şeyi doğrudan doğruya anlatmalı ve onlardan bu soruların tümüne mantıklı birer cevap vermelerini istemeliydim. Bunu benim istemem yerine onların yapması gerekiyordu. Büyük olan onlardı. Saklayan, bir şeyleri geçiştiren de onlardı ve gerçekleri bilmek benim de hakkımdı. Kardeşime ne olmuştu? 
Eve yaklaştığımda adımlarımı küçülttüm ve nefesimi ayarladım. Bir gölge gibi sessizce kapıdan süzülüp odama çıkmalıydım ve sanki hep odamdaymış gibi davranmalıydım. Usulca kapıyı açtım ve ses çıkarmadan odama yöneldim. Mutfaktan yemek kokuları, oturma odasından televizyon sesi geliyordu. Bu, iyiye işaretti. Odama girdiğim anda üzerimde garip bir koku hissettim. Ekşi bir koku. Akşama kadar odalarında dolaştığım evin kokusuydu bu. Kıyafetlerimi değişmem ve elimi yüzümü yıkamam iyi olacaktı. Ben hissettiğime göre bu kokuyu ailem de hisseder, diye düşündüm. Hızla kıyafetlerimi değiştim ve elimi yüzümü yıkamaya geçtim. Ne yaparsam yapayım bu kokudan kurtulamıyordum. Kolonya döktüm, parfüm sıktım fakat nafile... Odam, tıpkı o ev gibi kokuyordu. Koridor, tıpkı o ev gibi kokuyordu. O ev gibi kokmayan tek yer galiba mutfaktı, bunu mutfağa geçtiğimde fark ettim. 
En sevdiğim yemeği yapmıştı annem. Yemeğin kokusu her şeyi unutturmuştu sanki bana. Babam türkü söyleyerek girdi mutfağa. Tam yemeğe başlayacaktık ki buzdolabının üzerinde bir fotoğraf gördüm. Daha önce de görmüştüm bu fotoğrafı fakat hiç dikkatimi çekmemişti. Yemek masasından kalkıp fotoğrafa baktım. Bana çok benzeyen bir yüz vardı fotoğrafta. Annem seslendi:
-Kaç gündür kendi fotoğrafına bakıp duruyorsun. Küçükken de çok sevimliydin şimdi de öylesin. Haydi, yemeğini soğutma. 

Galiba bir tercih yapmam gerekiyordu. Birinci tercih fotoğrafın önünde biraz daha bekleyip düşünmek, ikincisi ise yemeğe geçmek. Kolay olanı seçtim ve yemeğe devam ettim. 

5 Mayıs 2026 Salı

Hayal

İbrahim Gül 
 
Eğer eski çağlarda yaşasaydım
Bir atım olsun isterdim simsiyah
Belki Kömür koyardım adını
Sürerdim yokuşlar diyerek Allah Allah

Ama eski çağlarda yaşamıyoruz
Atlar artık köylerde bile yok
Her yerde araçlar, motorlar
Gürültüsü olsa da çok

Eski çağlarda değiliz ve ben
Bir arabam olsun istiyorum sarı
Yokuşlarda yorulmasın
Rüzgarlarla yarışsın
Belki Limon koyarım adını

Bir araba, çok şey istemiyorum
Bir araba, at yerine
Gitmek için her an
Canımın istediği yere

Şemsiye

Çiğdem Soydağ
 
Kimilerine göre çok gerekli
Kimilerine göre gereksiz bir icat
Şemsiyeden bahsediyorum
Şemsiyesiz de yaşanıyor hayat

Yağmurlu günlerde yollarda
Kimi siyah kimi renkli
Şemsiyelerle yürüyor insanlar
Yürüyorlar ahenkli

Yağmurlu bir günde
Islanmaktan doğal ne var
Eğer gökyüzünden düşüyorsa
Değsin saçımıza, yüzümüze damlalar

Belki güneşten korunmak için
Şemsiye gerekli biraz daha
En azından bir gölgelik başımızın üstünde
Sıcak, yağmur kadar iyi gelmeyebilir insana

ENDİŞE

Ali Çağhan Yılmaz 
Nereye adım atsam ne yana dönsem
Hep içimde bir endişe
Bir korku
Alay edecek sanki kime söylesem

Tam unutacakken onu son anda hatırlamak
Ya da hiç unutmayıp bir korkuyla dolaşmak
Her sene düşüncelerim aynı
Bilmiyorum nasıl olacak

Bakarken bir çeşmeye
Ya da yürürken yağmurlu bir günde
Uyurken, uyanıkken
Eğlenirken, koşarken hep bir endişe içimde
Geçmeyen
 
Sen geldiğin zaman hep aynı şeyler oluyor
Dudağım çatlıyor susuzluktan
Bazen başım dönüyor açlıktan
Korksam da orucumun kaçacağından
Yine de seni seviyorum 
Seviyorum kutlu ramazan

BEREKET

Kerim Yuvacı
 
Okulda uyunabilecek dersler varsa
Ramazan gayet keyifli ve oruç
Kolay geliyor insana

Öğretmenler sanki 
Bizden daha çok etkileniyor oruçtan
Daha iyi anlıyorlar bizi 
Diğer günlerdeki gibi yormuyorlar

Ramazan merhamet ayı
Ve bereket ayı
En çok okulda fark ediyorum bunu
Hocaların merhametinden
Notların bereketinden fark ediyorum. 

Özgürlük Nedir

Feyza Duran
 
Herkesin dilinde aynı kelime:
Özgürlük...
Kıymetli bence de
Fakat düşünüyorum sokakları görünce
Özgürlük
Dilediğin gibi dolaşmak, gezmek
Her istediğini yapmak mıdır
Özgürlük yasalara uymamak 
Başkalarının hakkını görmemek midir
Özgürlük
Kuralları çiğnemek
Adaletli bilmemek midir
Özgürlük
Başkalarının fikirlerini görmemek
Sadece kendi fikirlerini ifade etmek midir

Herkesin dilinde aynı kelime:
Özgürlük...
Anlamı başka belki de
Bu kelimenin 
Herkesin sözlüğünde