2 Ocak 2025 Perşembe

T/UZAK

Merve Hoşgiz

Herkes uzak kalmaktan şikâyetçi
Ya da uzakta olmaktan bir yerlere
Uzak, o kadar da kötü değil
Uzakta olmak da kötü bir şey değil bence 

Hem insan
Bazen kendinin bile uzağında
Başkasına nasıl yakın olabilir ki
Ya da başka başka mekânlara

Uzak, deyince çoğu insan yıldızları söylüyor
Yıldızlar uzakta değil oysa
Uzak, ötesi değil insanın
Galiba kendisi

Ben mesela
Uzağındayım geçmiş günlerimin
Ve geleceğimin
Uzak, hem de çok uzak
Yarın kadar yakın
Yanımda kadar uzak




DÖRT BOYUTLU OLAYLAR

Emir Aras İmirhan

1. Boyut
Bunda ne vardı ki? Oysa herkesten işitirdim bunları. Kimse saklamazdı. Hatta başkalarından da daha evvelden işitmişti söylediklerimi ama ben söyleyince beni yanından kovdu. Sadece yanından kovsa neyse, işten de kovdu. 
Bizim sultan da işte böyle biri. Kendini dünyanın hâkimi zannediyor. Bazen hiç umursamaz bazen ise alınganlığı tutar. İyi mi oldu? Şimdi işsizim lakin iş çok kötüydü. Belki de hayırlı bir şeydir. Böyle olması gerekiyordu. İşim kolay yahut bu kötü işi yapmak isteğim değildir. 
Zaten Hünkârım ne zaman benden şerbet istese şerbetini götürmeden önce üstünden birkaç yudum alıyordum. Bu iyi şerbetlerden neden bize vermediklerini anlayamıyorum çünkü. Ben de nasibimi alıyordum.  Kurulan toylarda, derneklerde o oturmadan önce mutlaka yemeklerden ısırıklar alıp bırakıyordum. Bunu yapan yalnızca ben değildim, hakikat bu. 
Neyse ki merdivenlerden inerken sürünen kaftanına benim bastığımı ve bu yüzden merdivenlerden yuvarlandığını bilmiyor. Koca göbeğiyle yuvarlanarak inmişti merdivenlerden. 
Gece istirahat halineyken saçlarını kesen kişinin ben olduğumu da bilmiyor şükür. Sabah uyandığında saçlarındaki farklılığı görünce çok tez ve kolay ikna etmiştim onu, iyi saatte olsunların yanına uğradığına. Hatta o kadar ürkmüştü ki yarım saatte Bakara’yı ezberlemişti. Oysa Kevser’i ezberlemek bir ayını almıştı. 

2. Boyut
Ben, ona gösterdiğim yakınlığı iş yerinde kimseye göstermemiştim. O ne etti? Bütün çalışanların yanında bana ağzına geleni söyledi. Beni aşağıladı. Üstelik bunu öyle rahat yaptı ki… Başkalarından da duyduğum şeylerdi bunlar fakat ondan duymak, beni hayli rencide etti. Ben de onu aşağıladım ister istemez. Mümkün olsa aşağıya atacaktım. Dua etsin ki sarayın tek katı vardı. Onun için ve benim için en iyi olan şeyi yaptım, kovdum onu. Kırmızı papyonuyla zaten avare gibi dolaşıyordu her yerde. Kaç kez ona kravat hediye ettim ama hiçbirini kullanmadı. Hem huzurumdan hem işinden kovdum. O şimdi kesinlikle şöyle düşünüyordur: “Başkaları aynı şeyleri söyleyince tebessüm eder, ben söyleyince kovar.” Doğru bu düşüncesi fakat o, başkalarından farklıydı. Ona kimseye göstermediğim teveccühü göstermiştim. O ise bunu suiistimal etti. Başkaları o cümleleri kurarken müdahale etmeliydi. O ne yaptı? Müdahale etmek yerine aynı cümleleri bana karşı kullandı. Yeter senelerdir beslediğim, maaş verdiğim. Kovulmayı hak etti. Zaten çalışma desen yok. İş güç desen yok. Kocaman imparatorlukta ondan başka bu işi yapacak kimse yok sanki. Kendisini ne sanıyor, bilmiyorum. Üç kıta, yedi deniz bana bağlı.
*
Son zamanlarda herkes onun işten kovulmasını konuşuyordu. O kovulduktan sonra Hünkâr da artık eskisi kadar güler yüzlü değildi. Epeyce gergindi. Yanına giren çıkan herkesi işten kovmakla tehdit ediyordu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Üstelik bu olay dış ülkeler tarafından bile duyulmuştu ve yer yer isyan hareketleri başlamıştı. Hatta ülkelerden birinin savaş için asker topladığı yönünde bilgiler geliyordu fakat bunu kimse Hünkâr’a söyleyemiyordu. Günler böyle geride kaldı. Kimse bir şey konuşmamaya devam ediyordu ki bir sabah uyandıklarında kapıda başka bir ülkenin elçisini gördüler. Hem de hayli kalabalık gelmişti elçi. Artık Hünkâr’a olan biteni anlatmanın zamanı gelmişti. 
Hünkâr hiçbir şey söylemeden olan biteni dinledi. Çok kötü bir durumdaydı kendi ve ülkesi adına. Elçiyi huzuruna kabul etti. Elçi hayli küstah biriydi. Artık Hünkâr’ın emekliye ayrılmasını ve tüm işleri kendilerine bırakmalarını söylüyordu. Şirketi hisselere ayırmazsa zaten batacaklarını da ilave ediyor sanki tehdit ediyordu. Hünkâr sessizdi. Sadece elini havaya kaldırdı. Tam elçiyi de kovacaktı ki kovduğu son eleman aklına geldi. Onun kovulmasından sonra gelişmişti bunların hepsi. Havada duran Hünkâr’ın eli boşta kalmasın diye elçi eliyle karşılık verdi ve “çak” dedi. O sırada Hünkâr içinden konuşuyordu: “Herkesi zaten kovacaktım ama ilk önce onu kovdum.” Şimdi onun yüzünden tüm çalışanları kovmak gerekiyordu. Bir kişiyi işten çıkarınca bütün şirket felakete sürüklenmişti. Hayli düşündürücü bir durumdu bu.

3. Boyut
Hepsi hepsi ben bir elçiydim. Emir kuluydum. Hünkâr son hareketimden çok fazla alınmış. Neymiş efendim kocaman Hünkâr’a “çak” yapmışım. Oysa ben onun eli boşta kalmasın diye yapmıştım bunu. Kocaman Hünkâr’ın eli havada kalır mı? Madem o kadar büyük biri, neden etrafındaki çalışanlardan biri ona müdahale etmedi. Elini tutmadı. 

4.Boyut
Daha az tarih çalışması gerektiğini düşündüğünde saat sabahın beşiydi. Uyusa işe geç kalabilirdi. Uyanık kalmalıydı ve iş yerine zamanında gitmeliydi. Gece boyunca dört kez uyanmış her uyanışında garip rüyalar görmüştü. En iyisi gördüğü rüyaları her zamanki gibi defterine yazmaktı. Defterini açtı ve o günün tarihini attı, yazmaya başladı: Bunda ne vardı ki? Oysa herkesten işitirdim bunları.

31 Aralık 2024 Salı

SİNİR KÜPÜ

Emir Sabri Ünsal / Mahmut Eray Erbaş

Zekâ küpü diyorlar adına
Bakıyorum herkesin elinde var oysa
Herkes bu kadar zeki olmaya hevesli mi
Bence bu oyuncağın adı değişmeli 
Ona rastlayınca bir yerlerde
Sinir küpüne dönüyorum neden/sizce

Renkleri bir araya toplamanın
Zekâ ile nasıl bir ilişkisi var anlamıyorum
Kim verdiyse ona bu ismi
Şimdilerde o kişiyi arıyorum

Eğer bulursam onu 
Ne diyeceğimi biliyorum

GARİP DURUM

 Emir Sabri Ünsal

Bazen sıkıldığımı belli etmemeye çalışsam da
Anlıyor öğretmenim bir anda
Oysa tebessümü eksik etmiyorum yüzümden
Yine de anlıyormuş o halimden

Sol dizim yerinde durmuyormuş
Bir sağa, bir sola gidiyormuş
Bir sonraki derste bağlamayı düşünüyorum onu
Ele vermesin diye
İçimde yaşadığım durumu

KALP AVCISI


Mahmut Eray Erbaş

Kışın soğuk gecelerinde
Aklıma geliyorsun birdenbire
Ya açsan, barınacak yerin yoksa
Uykum kaçıyor saatlerce

Bazen görüyorum seni uzaktan
Yanıma bile uğramadan geçiyorsun
Nereye gidiyorsun, kimlerle geziyorsun
Bilmiyorum ama merak ediyorum

Sevimlisin, güzelsin
İlgi odağısın herkesin
Yalan yok
Hepimizin kalbindesin

Bahçemizin sevimli kedisi
Ah bir de kuşlara sataşmasan
Emin ol yok senin gibisi

UMUT

 HAYRETTİN EYMEN BULUT


Okulun önünden geçerken
Bazı sesler duyuyordum
Arı vızıltısına benzeyen
Belki doğru işitiyordum
 
Okulun tam önündeyken
Karıncaların ayak seslerini duyuyordum
Umuyorum doğru işitiyordum
 
Ağustos böceğinin diğerlerini taklit ettiğini
Düşünmek bile istemiyorum

SOĞUK DÜNYA


Hayrettin Eymen Bulut

Daha önce onu hiçbir yerde
Görmemiştim, tanımıyordum
Ürkekti, kaygılıydı
Önünde uzayıp giden
Karla kaplanmış dağlara uzun uzun bakıyordu
Görmediğim bir şeyi mi görüyordu
Onun kederinden dünyaya bir yalnızlık siniyordu

Dayanamadım sordum
Dedi, yokluğu görüyorum 
Soğuk bir havada titreyen çocuğu görüyorum 
Ama anlayamıyorum
O yüzden burada boş boş dikiliyorum
Bir yoksul çocuk gibi 
Ben de üşüyorum

28 Aralık 2024 Cumartesi

TERK EDİLMİŞ KÖYÜN SIRRI

NURGÜL ASYA KILCI
ZEYNEP YURTTAŞ
KAAN ERDOĞAN 
MEHMET ZAHİD ÖKTEN 
MİRAÇ KAĞAN GÜLER  
TAHA METİN YILDIRIM 
SELİM KURT
TUNAHAN CEYLAN 

Evi, köyün en yükseğinde ve uzağındaydı. Senelerdir tek başına yaşıyordu bu evde. Çocukları köyü beğenmemiş şehre göçmüşlerdi. Eşi de çocuklarına uyup köyü terk etmişti. Ahırdan, samanlıktan, odundan, tavuklardan, kışın zorluğundan usandığını söylemişti evden ayrılırken. Artık modern bir hayat yaşamak istediğini, televizyonda sabah programlarını izlemek istediğini, geç kalkmak istediğini, mutfakta sıcak su istediğini söylemiş ve ayrılmıştı çocuklarıyla beraber evden. On iki çocukları vardı ve her ay birinde kalsam yeter, diyordu eşi. 
Cafer amcayı da çağırmıştı çocuklar şehre fakat 200 dönüm araziyi bırakarak şehre gidemezdi. Üstelik yirmi koyun on tane de ineği vardı. Tavuklarının sayısını bilmiyordu. Yıllardır kapılarında bekleyen köpeği, evin her tarafında fare avlayan kediyi bırakıp da gidemezdi Cafer amca. Buralar ona babasından, babasına da dedesinden kalmıştı. Buraları bırakıp giderse köyde kendisini sevmeyenler bayram ederdi. 
Yedi yıldır böyle yaşıyordu işte köyde. Tek başına sayılmazdı çünkü beslediği hayvanlarla dost olmuştu. Sadece tarlalar yoruyordu onu. Ancak elli dönümünü sürebiliyordu her yıl tarlanın ve kalan kısımları nadasa bırakıyordu.  Tarla sürme işi olmasa hayatından çok memnundu. Eşi Fadime’nin dırdırından da kurtulmuştu. Tek başına yiyor, içiyor, istediği zaman dinleniyor, geziyordu. 
Yine tarlaları sürme zamanı gelmişti fakat hiç içinden gelmiyordu bu sene tarlaları sürmek. Zaten aldığı ürünleri de yoksullara dağıtıyordu kendisinin çok ihtiyacı yoktu. Çocukları ise köy unu, köy sütü, köy yoğurdu istemiyorlardı. Hatta bu ürünlerin sağlıklarına zararlı olduğunu söylüyorlardı. Hijyenik değilmiş, hastalık olabilirmiş, miş miş miş…
Sabah erkenden kalkarak eski traktörüne bindi ve bu yıl süreceği tarlaya doğru yola çıktı. Tam tarlaya doğru gidecekti ki aylardır inmediği köyüne inmek, birileriyle sohbet etmek ve yardım istemek aklına geldi. Köyde gençler, çocuklar çok fazlaydı ve mutlaka birileri ona yardım etmek için yanında gelirdi. Yol boyunca düşündü, kimse ona yardım etmek istemezse elde edeceği hasılatı teklif edecekti. Yeter ki tarlalar boş kalmasın, diye düşünüyordu. 
Köyün içine doğru ilerlediğinde bir gariplik sezdi. Etrafta kimsecikler yoktu. Traktörün yanında koşan köpekler de yoktu. Gökyüzüne baktı, kuşlar, kargalar da yoktu. Ağaçların çoğu çürümüştü. Traktörü köyün tam ortasına durdurdu ve birilerini aramaya başladı. Evlerin çoğunun kapısı açıktı. Bazılarının pencereleri kırık, duvarları yıkıktı. Terk edilmişti köy ve bundan haberi olmamıştı. Kendini çok kötü hissetmeye başladı. Yakındaki çeşmenin kurnasına gitti ve oturdu. Kurna yosun tutmuştu ama çeşme akmaya devam ediyordu. Elini yüzünü yıkadı. Abdest aldı ve köyün camisine doğru yöneldi. Caminin de kapısı açıktı ve içerisi toz, toprak, örümcek ağlarıyla doluydu. İki rekat namaz kıldı. Köylüler niçin gitmişti, buna anlam veremiyordu. Camideki takvime baktı. İki yıl öncesine aitti takvim. Demek ki iki yıl olmuştu köylüler buradan göçeli. Bir ara tıkırtılar duydu. Belki birileri köyde kalmıştır diye ümitlendi. Bu esnada bir kedi miyavlayarak yanına geldi ve sevgi gösterisinde bulundu. Kedi, Cafer amcanın yanından ayrılmıyordu. Traktöre kadar yanında yürüdü. Cafer amca kediyi burada bırakamazdı. Yanına aldı ve yeniden yola çıktı. Tarlaları tek başına sürmesi gerekiyordu. Yarım saatlik yoldan sonra kedisiyle birlikte tarlaya ulaştı. Kedi hayli mutlu görünüyordu. Kediye bir isim bulmak aklına geldi. Bir süre düşündü ama aklına tezekten başka bir şey gelmiyordu. Kedisinin adını Tezek koydu. Kediye Tezek, diye seslendiğinde kedi toprağı kazarak ihtiyacını giderdi. Belli ki bu ismi sevmemişti. Başka bir isim düşündü, düşündü. Bu sırada tarladaki otlar gözüne çarptı. Çorabına baktı, pıtrak denilen bitkiler yapışmıştı çoraplarına. Kedi de tıpkı onlar gibi ayaklarının arasında dolaşıp duruyordu. Kedisinin adını Pıtrak koymaya karar verdi ve seslendi:
-Pıtrak. 
Kendisine seslenildiğini duyan kedi, yeni sahibinin yanına gelmişti bile. Cafer amca, kedisini yanına alarak traktörüne bindi ve tarlasını sürmeye başladı. Cafer amca her zamanki gibi sürüyordu tarlayı fakat bir noktaya gelince Pıtrak huysuzlanmaya başlamıştı. Yanında duramıyor, miyavlıyordu. Tedirgindi. Cafer amca, traktörü durdurur durdurmaz Pıtrak aşağıya atladı ve hızlıca bir noktayı eşelemeye başladı. Cafer amca buna bir anlam veremedi. Pıtrak’ın kazdığı yeri o da kazmaya başladı ancak bir şey yoktu kazdığı yerde. Traktörle burayı kazmak işini biraz daha hızlandırabilirdi. Yıllardır sürüyordu bu tarlayı ve bir gariplik görmemişti fakat şimdi Pıtrak sayesinde kafasına bin türlü şey gelmişti. Burada belki define vardı belki de kıymetli bir şeyler. Traktörü bu noktaya getiren Cafer amca dakikalarca burasını kazdı fakat ortada bir şey yoktu. Zaten Pıtrak da bu kez başka bir noktayı eşeliyordu. Cafer amca bu kez de o noktaya yöneldi ve orasını kazdı fakat tarlaydı işte… Hiçbir şey yoktu. Boşu boşuna heyecanlanmıştı. Sadece birkaç saat önce tanıştığı bir kedinin bu kadar etkisinde kalmasına şaşırdı, kendisine kızdı. Tarlanın düzeni bozulmuş, bazı yerler fazlaca kazılmış, çukur oluşmuştu. Buraları da düzeltmesi gerekiyordu.  Kaybettiği sürede tarlayı sürmüş olsaydı işi biraz daha azalmış olurdu. Pıtrak’a uzaktan biraz kahırla baktı ve tarlayı sürmeye devam etti. Pıtrak bulunduğu yeri yalnızca eşeliyor, Cafer amcaya hiç bakmıyordu bile. Bir süre sonra Cafer amca da ona bakmamaya başladı. Sadece işini bitirmeye çalışıyordu. Bir ara aklına Fadime geldi. Tam onu özleyecekti ki vazgeçti. Dırdırından kurtulduğu için küçük bir mutluluk bile duydu. On iki çocuğunu hatırladı bu esnada. Yoksa on üç müydü? Belki de on bir çocuğu vardı. Zaten dördüncü çocuktan sonrasının adlarını hep karıştırıyordu. Bunları düşünürken işini epey azaltmıştı. Tarlanın sürdüğü yerlerine baktı ve bir türkü dolandı diline:
Benim sadık yârim kara topraktır. 
Fadime’den daha vefalıydı kara toprak. Bu esnada Pıtrak’ı hatırladı yeniden. Pıtrak, ortada görünmüyordu ve son kazdığı yerde küçücük bir tepe oluşmuştu. 

2. Bölüm

Cafer amca artık Pıtrak’ı kendi haline bırakmıştı. Normal bir kedi olsa zaten köyde kalmazdı. Demek ki anormal bir kediydi ve sahipleri burada bırakmıştı. Akşama kadar traktörüyle sürülmedik yer bırakmadı ve Pıtrak’a da dönüp bakmadı. Zaten Pıtrak da onun yanına hiç gelmemişti. Tarla sürerken bir süre sonra Pıtrak’ı bıraktığı yerden ayrılmak zorunda kalmıştı. Akşam olmuştu ve Cafer amca evine giderek bir şeyler yemek, dinlenmek istiyordu. Geçerken Pıtrak’tan ayrıldığı yere gelince duraksadı. Pıtrak ortalıkta yoktu fakat sabahtan beri eşelediği yer kocaman bir tepeye dönüşmüştü. Bunu bir kedinin yapması çok mümkün görünmüyordu. Zaten traktörden inecek hâli de yoktu. Evine doğru yola çıktı. 
Evine ulaştığında yemek bile hazırlayacak gücünün olmadığını fark etti. Biraz ekmek ve çökelek yedi, oturduğu yerde uyuyakaldı. Biraz zaman geçmiş, gece ilerlemişti ki kan ter içinde uyandı. Saatine baktı, sabah ezanı yakındı. Ayakları, elleri, sırtı uyuşmuştu. Rüyasının etkisinden kurtulamıyordu. Kendini toparladı ve abdest aldı fakat rüya aklından çıkmıyordu. 
Rüyasında Pıtrak’ın kazdığı yere gidiyordu ve bir kapı buluyordu orada. Kapıyı aralayınca başka bir dünyaya geçiyordu. Geçtiği dünyada Pıtrak ona rehberlik yapıyordu ve dolaştırıyordu. Üstelik Pıtrak konuşuyordu ve ona demişti ki:
-Benim anormal bir kedi olduğumu düşünmen çok yanlış Cafer amca. Asıl anormallik sende. Baraj altında kalacak bir köyde yaşayan tek insansın. 
Rüyasında saatlerce dolaşmıştı Cafer amca ve birkaç tehlike de atlatmıştı. Gördüğü define dolu sandıklara uzandığında yılanlar tarafından ısırılmaktan onu Pıtrak kurtarmıştı. Pıtrak’ın yılanla boğuşurken kuyruğunun bir kısmı da yaralanmıştı. Tam bu esnada uyanmış hatta elinde küçük bir acı hissetmişti. Acaba gerçekten bir canlı elini mi ısırmıştı? Dikkatlice baktı elinde küçük diş izine benzeyen kızarıklıklar vardı. 
Tüm bu rüyalar aç uyuduğundan olabilirdi. Belki uyuduğu yere ekmek kırıntıları dökülmüştü ve bu rüyaları görmesine neden olmuştu. Ya da Pıtrak haklıydı, anormal bir adamdı Cafer amca. 
İyi bir kahvaltı yaptıktan sonra yeniden tarlaya gitmeye ve Pıtrak’ın kazdığı yere yakından bakmaya karar verdi. Kahvaltıyla kaybedecek vakti yoktu. Çok meraklanmıştı. Yanına ekmek ve çökelek alarak yola çıktı. Hava halen karanlıktı. Tarlaya doğru giderken arada önünden bir şeyler kaçıyor gibi hissediyordu. Bazen de ardından birilerinin geldiğini zannediyor, geri dönüyordu. Pıtrak’ın sesini duyduğunu zannediyordu fakat yanında Pıtrak yoktu. Traktörün gürültüsünün azaldığı zamanlarda kahkahayla bir ses duyuyordu:
-Anormal olan sensin Cafer amcaaaaaa!
Hızını azaltıp Ayetelkürsi okuyarak devam etti. Biraz rahatlamıştı. Hava da aydınlanmak üzereydi. Pıtrak’ı bıraktığı yere geldi. Tepeciğin kenarında oturdu ve çökeleğini ekmeğinin arasına koyup yemeye başladı. Pıtrak yanına geldi bu sırada. Tam ekmeğinden son ısırığı alıyordu ki Pıtrak’ın kuyruğundaki zedelenmeyi gördü. Rüyasını hatırladı yeniden. Ekmeğin son parçasını kediye uzattı, dünden beri kedinin kazdığı yere yöneldi. Hava aydınlanmıştı. Cafer amca aydınlanmaya çalışıyordu. Kazılmış alanı görünce şaşkınlığı arttı. Burada bir kapı vardı ve rüyasında gördüğü kapıya çok benziyordu. Pıtrak, yanında bitmişti. Kapıyı biraz korku, biraz da merakla iteledi. Kapı, gıcırtıyla açıldı. Kapının ardından değişik, hoş bir koku geliyordu. Bu koku sanki Cafer amcayı içeriye davet ediyordu. Sağlıklı düşünemiyordu, ayakları kendisinden önce gidiyordu. Tıpkı bir rüyanın içinde gibiydi. Kapıdan adım attığı anda kapı şiddetle kapandı. Geriye döndü, kapıyı açmaya çalıştı fakat gücü yetmiyordu. Her yer karanlıktı. Yeleğinin cebindeki muhtar çakmağı aklına geldi. Çakmağını çıkardı fakat yanmıyordu çakmak. Birkaç kez salladı çakmağını. Sonuncu denemesinde çakmak yandı ve etraf birazcık olsun görünür duruma geldi. Hemen yanında duran gaz lambasını fark etti. Gaz lambasını yaktı. Pıtrak, yanındaydı ve çok sakin görünüyordu. Geriye dönüş yoktu. Mecburen ilerlemek zorundaydı. Her şey çok belirsizdi. Ne yapacağını bilemiyordu. Bu esnada Pıtrak’tan ses geldi:
--Benim anormal bir kedi olduğumu düşünmen çok yanlış Cafer amca. Asıl anormallik sende. Bu yolculuğun sonunda beni daha iyi anlayacaksın. Haydi, yolumuz açık olsun.
Cafer amca artık şaşırmıyordu. Karşısına çıkacak her şeyi şimdiden kabullenmişti. 

3. Bölüm

Cafer amca birdenbire dinçleşmişti. Kendisini on sekiz yaşında filan hissediyordu. Pıtrak önde, Cafer amca arkada ilerlemeye başladılar. Bir süre sonra Pıtrak’ın yanına ona benzeyen başka kediler de katılmaya başladı. Cafer amca bir yandan yürüyor bir yandan da yanlarına gelen kedileri sayıyordu. Tam 40 kedi olmuştu hep birlikte yürüdükleri. Kediler, kendi aralarında konuşuyorlardı ama başka bir dildi bu Cafer amcanın bilmediği. Pıtrak:
-Cafer amca, aslında arkadaşlarım senden biraz çekiniyorlar. Onlara çekinmelerinin yersiz olduğunu anlattım. Sen onlar hakkında ne düşünüyorsun, anlat bakalım, dedi. 
Cafer amca:
-Hayatımda ilk kez bu kadar çok kediyi bir arada görüyorum. O yüzden biraz garip karşıladım ama sorun yok, dedi. 
Ne olacağını, kendilerini nelerin beklediğini hiç merak etmiyordu Cafer amca. Sadece içinde büyük bir huzur hissediyordu. Tarlasını, köyünü, ailesini unutmuştu bile. Yeni bir dünya, yeni bir hayattı burası. Onlarca sene bu tarlayı sürmüş ama altında neler olduğu hiç aklına gelmemişti. Bir süre daha ilerleyince karanlık dağıldı. Etrafta yemyeşil tarlalar, billur ırmaklar vardı. Ağaç da vardı fakat köyünün ağaçlarına benzemiyordu bunlar. Ağaçlardaki kuşlara baktı, sanki kelebekleri büyütmüş büyütmüş kuş yapmışlardı. O kadar renkliydi bu kuşlar. Daha sonra gözü ağaçlardaki meyvelere kaydı. Hiç görmediği meyvelerdi bunlar ve rengârenkti. Tam birinin yanından geçerken uzanıp koparacak oldu fakat Pıtrak:
-Ölmek mi istiyorsun Cafer amca. Bunlar yenmez. Şu an gördüğün her şey aslında senin beyninin ürünü, dedi.
Cafer amca anlamadı Pıtrak’ın ne demek istediğini. Belki ilerde gördüğü ırmak da gerçekte yoktu. Hatta belki burası da gerçekte yoktu. Birden bir huzursuzluk hissetmeye başladı. Az önceki rahatlık, mutluluk, huzur yerini tedirginliğe bırakmıştı. Yanındaki kedilere baktı, belki onlar da gerçekte yoktu. Acaba ben gerçekte var mıyım, diye düşündü. Bu düşünce zihnine düşer düşmez her yer yeniden karardı. Yanındaki Pıtrak kayboldu. Bir süre sonra her yer yeniden aydınlandı. Daha önceden görmediği bir yerdi burası. Etraftan sesler geliyordu. Babasını sesinden tanıdı:
-Ah Cafer ah… Sanki istedin de sana traktörü vermedik mi? Bizden habersiz dağa bayıra çık, traktörü uçuruma yuvarla, kendin de ağır yaralan… Neyse ki sana bir şey olmadı. 
Sonraki konuşan annesiydi:
-Tatilden tatile ancak köye geliyor çocuk. Belki de özlemiştir traktöre binmeyi ama keşke bize haber verseydi. Şimdi bu kırıklar ne zaman iyileşecek. Tatil bitmeden inşallah iyileşir evladım. 
Cafer gözlerini açtı. Lise ikinci sınıfa geçmişti ve karnesini alalı daha bir hafta olmamıştı. Köyü çok özlediğini ve traktörle bir bayır gezintisi yapmak istediğini hatırladı. Sonrasını hatırlayamadı. Gözleri yeniden kararmaya başladı. Bu esnada doktor olduğunu düşündüğü bir ses konuşuyordu:
-Çarpmanın etkisiyle beyninde hasar oluşmuştur diye korkuyordum fakat galiba iyi delikanlı. 
Cafer yeniden gözlerini açtı. Kesik kesik hatırlıyordu her şeyi. Bu esnada pencerenin önünden kendisini seyreden Pıtrak’ı gördü.