19 Ekim 2025 Pazar

TERS OKUL

 

Rukiye Tokgöz

I. Bölüm

            Şevket Hoptik Ortaokulu’na hoş geldiniz. Burası benim okulum. Hiçbir farklı özelliği yok. Sadece sıradan bir okul. Her okul gibi bizim okulun da bir hayvanat bahçesi var. Gerçi bu normal bir şey olduğu için kimsenin ilgisini çekmiyor ama olsun, bu da gayet normal. Merdivenleri sadece yukarı çıkmak için kullanıyoruz, aşağı inmek için kaydıraklar ve her kaydırağın altında top havuzları var. Dağılan topları toplamak için görevliler de var. Okul formamız ayıcıklı pijama ve beden eğitimi derslerinde takım elbise giymek zorunlu. Hafta içi okula gitmiyoruz, hafta sonu gidiyoruz. Yani iki gün okul, beş gün tatil yapıyoruz. Okul saat 13.00’te başlayıp 17.00’de bitiyor. Her gün 4 ders işliyoruz. İlk gün okul çıkışında ve son gün girişte İstiklal Marşı okuyoruz. Hocalar dört dersin ikisinde oyun oynatıyor ve ödev vermek yasak. Evde ders çalıştığımda annem kızıp oyun oynamamı söylüyor oysaki ders çalışmak çok daha zevkli. İyi bir öğrenci olabilmek için oyun oynamayı bırakmamalıymışım. Hocalar derse parti şapkası gibi şeyler takarak renkli parti kıyafetleriyle geliyorlar. Ciddi ve şık görünen kıyafetler giymeleri yasak. Minderlerin üzerinde yuvarlanarak güle oynaya ders işliyoruz. Gerçi bunları size niye anlattım ki sanki? Normal bir okul burası, anlatılacak bir yanı yok. Bunlar herkesin bildiği şeyler.

Size asıl anlatmam gerekenler bunlar değil, birkaç ay önce yaşadıklarımız. Her şey gayet normaldi, normal bir okul hayatı yaşıyorduk; ta ki o güne kadar.

Günlerden pazartesiydi. Tatilin ilk gününün nasıl hissettirdiğini bilirsiniz; can sıkıntısından yerinde duramazsınız, zaten 7’de kalkmışsınızdır, önünüzdeki beş günün nasıl geçeceğini kara kara düşünürsünüz. Ben de tam olarak bu haldeydim. Saat 12’de, sınıf grubundan bir mesaj geldi. Hoca; ders başlayalı 4 saat olduğunu ve hâlâ kimsenin gelmediğini, geç kaldığımız için hepimizi disipline vereceğini, hemen okula gelmemiz gerektiğini söylüyordu. Okula gitmek işime gelirdi tabii ama bu mesajda normal olan hiçbir şey yoktu. Bir kere, bugün günlerden pazartesiydi ve doğal olarak okul yoktu. Nasıl ders başlamış olabilirdi ki? Bugün okul olsa bile ders daha başlamamış olurdu. Bizim derslerimiz 13.00’te başlıyordu, 08.00’de değil. Diyelim ki bugün okul vardı ve dersler 8’de başlıyordu; geç kalmamız hoca için bir disiplin suçu olmamalıydı, aksine geç kalmamıza göz yummalıydı çünkü normal olan geç kalmamızdı. Ayrıca geç de kalsak hocanın okula gelmemiz için bizi zorlamaya hakkı yoktu, böyle bir şey yaparsa okuldan atılırdı. Çok ama çok tuhaf bir durumdu bu. Ama ne kadar tuhaf bir durum olursa olsun mutlaka okula gitmeliydim. Hem belki de kafamdaki sorulara orada bir cevap bulurdum. Bu düşünceyle hemen ayıcıklı pijamamı giydim, pazar arabamı aldım ve evden çıktım. Tüm öğrenciler benim gibi düşünmüş olacak ki herkes okuldaydı. Ama bugün daha çok şeye şaşıracağımızı bilmiyorduk.

 

 

II. Bölüm

Okula gittiğimizde en büyük şoklarımızdan birini yaşadık. Hocalar içeri girmemize izin vermediler ve İstiklal Marşı okumak için sıraya geçmemizi istediler. Neler oluyordu? Biz İstiklal Marşı’nı okulun ilk günü çıkışta okurduk. Bugünün okulun ilk günü olduğunu varsaysak bile mantıksız olurdu. Yine de itiraz etmeden sıraya geçtik. Müdür “Rahat” dedi. Biz “Hazır ol” demesini beklerken konuşmaya başladı. En az 15 dakika boyunca konuştu. Aslında anlatmak istedikleri birkaç cümleden ibaretti: Formalarımıza kızmış ve formanın da beden kıyafetinin de değiştirileceğini söylemişti -ki bu çok saçmaydı çünkü formayı belirleyen oydu- derse en fazla iki dakika geç kalabileceğimizi, bugünkü gibi dört saat geç kalma gibi bir durum olursa okuldan atılacağımızı; okulun beş gün olduğunu ve pazartesi girişte ve cuma çıkışta İstiklal Marşı okunduğunu, derslerin 08.00’den 16.00’ya kadar sürdüğünü hatırlatmak istediğini söylemişti. Bu kadar kısa şeyleri söylemek bu kadar uzun sürmemeliydi. Zaten konuşma yapması yeterince tuhaf değilmiş gibi bir de elimizde pazar arabasıyla 15 dakika bekletmişti bizi. Söyledikleri de çok saçma şeylerdi. En basitinden okul beş gün değil, iki gündü. Hem “Hatırlatmak isterim.” cümlesi de neyin nesiydi? Sanki her zaman bunlar böyleymiş gibi konuşmuştu. Yine de okula girdik ve bence en büyük şokumuzu yaşadık. Kaydıraklar ve top havuzları kaldırılmış, yerine merdiven konulmuştu. Bir anlığına merdivenler gözüme çok uzun göründü. Zoraki merdivenlerden çıktık. Sınıftaki minderlerde yuvarlanmayı hayal ederken bizi karşılayan görüntü, düzenli bir şekilde dizilmiş sıralar oldu. Bu sıralar çok sertti ve iki kişi bir sıraya oturmak zorundaydık. Çanta asmak için yapılan askılar ise pazar arabalarımız için hiç uygun değildi. Derken hoca sınıfa girdi. Takım elbise giyiyordu ve üzerinde öğretmen önlüğü vardı. Yüzü sirke satıyordu. Oysa biz bu hocayı en renkli, eğlenceli hocalardan biri olarak bilirdik. Daha biz buna şaşıramadan hoca tekdüze bir sesle konuşmaya başladı. Artık pazar arabası değil, sırt çantası getirecektik. Ders kitapları dağıtılacak, ders kitabı olan her ders için defter alınacaktı. Her dersten en az 4 test kitabı bitirilecek, günde 200 paragraf sorusu çözülecekti. Ek olarak hocalar da ödev verecekti. Okul çıkışlarında da 1 saat kursa kalacaktık. Az kalsın şaşkınlıktan çığlık atacaktım. Nasıl böyle bir şey olabilirdi? Bir günde nasıl her şey tersine dönüp kurallar çok katı olabilirdi? Acaba herkes gerçeğin tam tersini söyleme oyunu mu oynuyordu? Yoksa bunların hepsi bir şaka mıydı? Emin olmak için tarihe baktım; hayır, 1 Nisan değildi. Sonunda ders bitti ve teneffüse girdik. Okuldaki tüm öğrenciler şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Anlaşılan bu durum herkesin sinirlerini bozmuştu. Tam bu konu hakkında konuşacaktık ki zil çaldı. Teneffüs nasıl bu kadar kısa olabilirdi? Dersler dersleri kovaladı ama zaman geçmek bilmedi. Dersler o kadar sıkıcı ve zordu ki ağlayanlar bile oldu. Anlaşılan her şey tersine dönmüştü. Artık okul bizim için hapishaneden farksızdı. Sonunda gün bitti ve eve döndüm. Annem günümün nasıl geçtiğini sorduğunda tüm yaşadıklarımı anlattım. Sözlerim bittiğinde yüzünde hüzünlü bir tebessümle:

-8. sınıfa hoş geldin, dedi.

18 Ekim 2025 Cumartesi

GARİP SON

Aden Mira Kartal

Bir efsane böylece bitti
Herkes kendi yoluna gitti
Artık görmek istemiyorum onu
Ne çantamda
Ne dolabımda

Oysa güzel başlamıştı her şey
Ne güzeldi onunla çıkmak bir yola
Serviste
Okul sırasında
Banmak onu çaya, suya

Artık bisküvi aşkım burada bitti
Bisküvi beni hayatın dışına itti

Şimdi simit ve poğaçaya bakıyorum
Zaman zaman çantama bir tane atıyorum
Susam kırıntıları, poğaça parçaları
Bisküvi kadar güzel değil ikisi de anlıyorum

ANLAMLI SORULAR

Gamze Sena Kuyucu

Oyun oynamak için
Bir oyuncağa mı ihtiyaç var her zaman
Oynanamaz mı oyun bir kaşıkla
Kumandayla
Herhangi bir taşla

Oyun oynamak için
Belirli bir yer mi gerekli illa
Küçücük bir masada
Oynanamaz mı oyun
Arabayla yolculukta

Oyun oynamak için
Bir zaman mı gerekiyor bana
Gece yarısı oynanan oyun
Oyun olmuyor mu 
Bu hayatta

SINAV SORUSU

Ayşegül Yıldız

Kara delik denildiğinde
Kocaman bir ağız
Simsiyah bir canavar gelirdi aklıma
Oysa ki yanılmışım
Düşüncelerimde, fikirlerimde
Çürümüş bir yıldızmış kara delik
Çekim gücü olan
Gidişi olup dönüşü olmayan
Kara bir delik

İşte bu kara delik
Küçüklüğümde korkuydu
Büyüdüğümde merak bana
Öğrenciliğimdeyse
Bir sınav sorusunda rastladım ona

DERS

Yusuf Kerem Köse


Bir konu olmuyor 
İstediğim zaman
En boş olduğum 
İlham aradığım an
Yok bir kahraman
Hikayeyi kurtaran
Ya da yok figüranlar
Bulunmuyor bir adam
Ya da bir meyve satan

Bazen derslerim 
Yoğun oluyor
Bazen de oluyor ödevlerim
En istemediğim an
Geliyor bir ilham
Yazmaya kalksam
Bulamıyorum ki zaman
Zaman bulunca da 
Bir anda kayboluyor
Tüm düşüncelerim

Buradan bir ders çıkaracağım
Artık yanımda hep bir
Not defteri taşıyacağım

BİR ÇALIKUŞU ÖYKÜSÜ


Ayşegül Yıldız
1. Bölüm

Hayalini kurduğum öğretmenlik mesleğine kavuşmuştum ve mesleğimin ilk günüydü. Görev yerim Anadolu’nun güzel köylerinden biriydi. Köye henüz inmiştim ve doğruca okula gitmem gerekiyordu. Okula ulaştığımda karşımda beyaz yakalı, mavi önlüklü çocuklar görmeye başladım. Heyecanlılardı ve on kişiydiler. Belli ki onlar da benim gelmemi bekliyordu. Sıkı arkadaş oldukları belliydi. Tam o onlara iyice yaklaşmıştım ki köşede oturan başka bir çocuğu gördüm. Bir tekerlekli sandalyede oturuyordu hüzünle. Tekerlekli sandalyenin derme çatma olduğu her halinden belliydi. İki yana iki bisiklet tekeri takılmış ve tahtalardan yapılmış bir sandalyeydi bu. Sandalyenin hemen ardında bir kadın duruyor ve bir elini çocuğun omzuna koymuş, diğer eliyle sandalyeyi tutuyordu. Çocuklara yaklaştım ve selam verdim:
-Merhaba çocuklar. Yeni öğretmeniniz benim. Bugün mesleğimde ilk günüm, dedim. 
Bir yandan da sandalyede duran çocuğun annesine baş işaretiyle selam verdim. Çocuklar mutluydu fakat okul, uzaktan fena görünmese de yakından çok kötü görünüyordu. Pencerelerin bir kısmı kırık, duvarların sıvaları dökülmüştü. Okulun içine doğru yürüdüm, peşimden de çocuklar geliyordu. Tekerlekli sandalyede olan çocuğu da annesi güçlükle peşimden getiriyordu. 
Okul binasının içine girdiğimde canımın sıkıntısı daha da arttı. Sınıf demek için buraya bin şahit gerekliydi. Ayağı kırılmış sıralar, yarısı olmayan tahta, etrafta tebeşire benzeyen alçı parçaları… Duvarda solmuş bir bayrak ve İstiklal Marşı… 
Böyle bir manzarayı filmlerde bile görmemiştim, kitaplarda okumamıştım. Benim gibi İzmir’de doğmuş ve büyümüş birisi için kabus gibi bir hayat başlamıştı bile. Bir yerlere oturmak istedim fakat oturulacak yer bile yoktu. Öğretmen odasına doğru yürüdüm. Orada da durum farksızdı. Çocuklara yöneldim ve:
-Çocuklar, bu ortamda eğitim öğretime devam etmek imkansız. Buraya kaç senedir öğretmen gelmiyor, geçen sene siz ders görmediniz mi? 
Bu esnada öğretmen lojmanı gelmişti aklıma. Bir anda her şeyi bırakıp yeniden yaşadığım şehre dönmeyi düşündüm. Bu kadar olumsuzlukla mücadele edecek gücü kendimde bulamıyordum. Hatta bir ara ağlayacak gibi olmuştum ki tekerlekli sandalyedeki çocukla göz göze geldik. Ağlamamak için sordum ona:
-Adın ne senin?
Işıldayan gözlerle ve neşeyle cevap verdi:
-Kasım.
-Söyle bakalım Kasım, sen olsan nereden başlardın şimdi burasını eğitime hazır hale getirmek için, diye sordum.
Aslında öylesine sormuştum. Ağlamamak için sormuştum. Kasım öyle bir öz güvenle konuşmaya başlamıştı ki içim aydınlanmıştı:
-Öğretmenim, dedi. Buradaki işlerin hepsi hallolur. Siz üzülmeyin, düşünmeyin. Ailelerimiz yardım edecektir. Aslında biz sizi biraz daha geç bekliyorduk, o yüzden hazırlanamadık. Dün kasabadan haber gelince bu sabah biz de okul binasına geldik. Yaz boyu ailelerimiz tarla işleriyle meşguldü ama artık onlar bitti. Bir haftada burayı cennete çeviririz inanın buna. 
Kasım konuştukça annesinin de yüzü gülüyordu. Devam ettim:
-Ama nereden başlayacağız, demedin halen…
Kasım’ın annesi bu kez söze girdi:
-Öğretmenim, önce bize gidelim. Bir çay içelim, yemek yiyelim. Daha sonra muhtara geçer yapılacak işleri konuşuruz. 
Diğer çocuklara döndüm ve:
-Bugün ders yok çocuklar. Hatta yarın da yok, ertesi gün de yok, daha ertesi de olmayabilir. Derslere başlayacağımız vakit ailenize haber edeceğim, dedim.
Kasım ve annesinin yanına düştüm ve yürümeye başladım. Aslında fena bir yer değildi burası. Belki de benim büyük hikayem burada başlayacaktı. Filmlerde, kitaplardaki gibi bir hikaye olacaktı bu. Bu köyde en güzel anıları yaşayacaktım. Kısa bir yürüyüşten sonra kapısının önünde tavukların didindiği, kedilerin yan gelip yattığı bir bahçenin önünde durduk. Kasım’ın annesi:
-Buyurun öğretmenim, dedi. Bizim fakirhane burası. 

CUMHURİYET

Asya Kılcı

29 Ekim’de doğdu bir güneş
Yüreklerde umut dillerde neşe
Nice şehit verdik nice can verdik
Biz bu vatan için ölüme güldük

Yılmadık ve geriye dönmedik
Çalışırken tek bilektik tek yürektik 
Alın teriyle kurduk bu hürriyet yurdunu
Onurla bayrağı göndere çektik

Cumhuriyet bizim için en kutsal emanet
Ne söner bu ışık ne söner bu niyet
Atatürk’ün izinde yürüyoruz her çağda
Yaşayacak daima bu büyük Cumhuriyet

KÖZLENMİŞ PATATES

Ayşegül Yıldız

1. Bölüm
Çocukluğumuzdan beri bu evden ürkerdik. Okulun hemen kenarında, boyası solmuş, sıvaları dökülmüş, kapı kilidi paslanmış bir yerdi burası. Bazı pencerelerin camları kırılmıştı ve bahçesinde de bir köpek vardı. Bu köpek kimindi, kimse bilmezdi. Neyle beslenirdi bu köpek, düşünür ama bulamazdık. Cevabını bulamadığımız tüm sorular bu evi bizim için gizemli bir niteliğe büründürmüştü. Evin arkasında bir inşaat vardı ve inşaat da nedense bitmiyordu. İnşaat ve ev arasında küçük bir yol vardı ama bu yoldan kimsecikler gelip geçmezdi. 
İki katlı bu evde ne bahar ne sonbahar ne diğer mevsimler boyunca bir hayat belirtisi olurdu. Kışın soğuk günlerinde tüm evlerin bacası tüterken bu evin bacası tütmezdi. Baharda tüm bahçelerde bir coşku yaşanırken bu evin bahçesine bahar hiç uğramazdı. Okul yolumuzun değişmeyen ürpertici manzarasıydı burası. Yalnızca bu ev değildi gizemli olan. Arkasındaki inşaat kadar yanındaki evde de garip şeyler olduğunu düşünüyorduk. Okulun bitiş saatlerinde yandaki evin penceresinden bir amca bize bakıyordu sessizce. Biraz yaşlıca, kafasında eski bir kasket olan ve hafif sakallı biriydi bu. Bu amcanın lacivert bir ceketi vardı ve onu hiç değiştirmezdi. Yaz kış bu ceketle pencereden bakar bakardı. Birkaç kez sobasında közlediği patatesleri okulun dağılma vaktinde bize ikram etmişti ama korktuğumuz için bu teklifini kabul etmemiştik. Aslında yaşadığımız yer küçücük bir kasabaydı, herkes birbirini tanırdı ve şimdiye kadar olağanüstü bir şey yaşanmamıştı. Belki de çocuk zihnimiz bizi kandırıyor ve bu tarz vesveseler uyandırıyordu. 
Yaz tatili bitmiş ve sekizinci sınıfa başlamıştık. Herkes harıl harıl sınava hazırlanıyordu ama arkadaşlarımdan biri teneffüslerde bile bu eve bakmaya devam ediyordu. Yanına yaklaştım ve sordum:
-Var mısın bu evin içine girmeye?
Arkadaşım heyecanla cevap verdi:
-Yıllardır önünden geçiyoruz. Artık büyüdük, bu evin içini görelim ve zihnimizdeki sorular cevaplarını bulsun. Varım tabi, dedi.
Bu konuşmaları duyan iki arkadaşımız daha bize dahil oldu. Cuma günü İstiklal Marşı’ndan sonra dört kişi bir süre okul bahçesinde oyalanacak ardından bu eve girecektik. Ayla, Zeynep, Necla ve ben. Dördümüz bu kararı aldığımızda lacivert ceketli amca yine pencerenin önünde oturuyor ve sanki bize bir şeyler söylemeye çalışıyor gibiydi. Eve girmeden önce evin bahçesine girmeliydik. Evin bahçesine girmek için de bahanemizin olması gerekiyordu. Ayla hemen bir çözüm bulmuştu. İstiklal Marşı’ndan sonra dört kişi voleybol oynayacaktık ve topumuzu bu gizemli evin bahçesine atacaktık. Topu almaya gitmişken de ani bir hareketle evin içine girmeye çalışacaktık.  
Nihayet cuma günü geldi ve planımızı devreye koyduk. Her şey planladığımız gibi gidiyordu. Okul bahçesi boşaldıktan sonra dört kişi top oynamaya başladık ama bir türlü topu uzağa atamıyorduk. Sonunda Necla topa ayağı ile hızlı bir vuruş gerçekleştirdi. Top, tam da gizemli evin bahçesine düşmüştü ve dördümüz birden çantalarımızı okul bahçesinde bırakarak topun olduğu yöne koştuk. Bahçe kapısını açmak zor olmamıştı. Top, hemen gözümüzün önündeydi fakat onu arıyormuş gibi yapmaya, etrafı incelemeye başladık. Pencerelerden içeriyi görmeye çalışıyorduk. İçerde eski eşyalar görünüyordu. Üç beş dakika inceleme yaptıktan sonra topu alıp çıkacaktık ve kalbimiz çok hızlı atıyordu. Zeynep’in birdenbire bakışları değişmiş, olduğu yerde kalmıştı. Hep beraber yanına gittik:
-İçerde birileri var, dedi korkuyla. 
Topumuzu orada bırakarak çığlık çığlığa koştuk. Bahçeye geldiğimizde lacivert ceketli amca çantalarımızın yanındaydı ve elinde küçük bir tepsi tutuyordu:
-Közlenmiş patates yer misiniz, dedi.
Çantalarımızı alarak okuldan uzaklaştık. 

2. Bölüm

Bu küçük heyecan dolu dakikalar evi bizim için daha da gizemli hale getirmişti. Bir şekilde evin içine girmeliydik ama nasıl? Bundan sonraki ilk görevimiz evin içine girmekti ayrıca lacivert ceketli adamdan da korkmaya başlamıştık. Bize son kez patates uzattığında sanki ne yapmaya çalıştığımızı biliyor gibiydi.  Zeynep, Ayla ve Necla ile ertesi gün bir karar aldık. Lacivert ceketli adam zaman zaman şehre gidiyordu. Onun evde olmadığını kapıda traktör olmadığından anlamak mümkündü. Bu yüzden kapıda traktörün bulunmadığı bir günü yakalamamız gerekiyordu. Çok uzun sürmedi. Birkaç gün sonra okula gittiğimizde lacivert ceketli adamın traktörünün yerinde olmadığını gördük. Bu, büyük bir fırsattı bizim için. Okul çıkışını beklemeden uzun teneffüste bahçeye, oradan da evin içine süzülebilirdik. Heyecanla uzun teneffüsü beklemeye başladık. Uzun teneffüs 15 dakikaydı ve yaklaşık beş dakikası eve giriş ve evden okul bahçesine dönüşle geçerdi. On dakika ise bize yeterliydi. Uzun teneffüs başlar başlamaz hızla gizemli evin bahçesine koştuk. Diğer arkadaşlarımız henüz okulun bahçesine çıktığında biz dört çılgın çocuk evin bahçesindeydik. Bahçeye girmek kolaydı fakat evin kapısını nasıl açacaktık, ardından kapıyı yokladık ancak kapı kilitliydi. Pencereler çok muntazam değildi ve daha çabuk açılabilirdi. Yerden bulduğumuz birkaç tahta parçasıyla pencerelerden birini biraz itekleyince açılıverdi. Artık gizemli evin içine girmemiz an meselesiydi. Zeynep bana baktı, yüzünde korku ve endişe yerine heyecan vardı. Necla ve Ayla ise biraz korkan gözlerle etrafa bakıyordu. Açık pencere zaten hayli alçaktı ve hiç zorlanmadan içeriye adımımı attım. Benim peşimden Zeynep de geldi. Necla ve Ayla dışarda bekliyorlardı.  İçerisi rutubetli ve tozluydu. Eşyaların yıllardır kullanılmadığı belliydi. Olağanüstü hiçbir şey yoktu. Boş bir evdi işte. Tam hayal kırıklığı ile çıkacaktık ki Zeynep duvardaki resmi gösterdi. Duvarda lacivert ceketli adamın kocaman bir resmi vardı. Hayli genç duruyordu fotoğrafta. Fotoğrafta tanımadıkları birileri daha vardı. Üç kişilik bir fotoğraftı bu. Bir süre önünde durduk bu fotoğrafın ve ardından Necla ile Ayla’yı daha fazla bekletmemek için dışarıya çıktık. İlk konuşan bendim:
-İçerde üç kişilik bir fotoğraftan başka bahsedilecek bir şey yok. Galiba biz abarttık biraz. 
Zeynep devam etti:
-Nasıl yok, o fotoğraf benim kafamı kurcaladı. Fotoğraftaki diğer kişileri merak ediyorum. Lacivert ceketli adamın yanındakileri. Acaba onlara ne oldu? Şimdi neredeler. Lacivert ceketli adam tek yaşıyor. 
Necla hiç düşünmeden konuşmaya daldı:
-Bunu öğrenmenin bir yolu var, lacivert ceketli adamı daha yakından izleyeceğiz ve tanıyacağız. 
Bu fikir Ayla’nın çok hoşuna gitmemişti. Bu esnada zilin çaldığını duyduk ve koşar adım okul bahçesine geldik. Bu esnada traktörün de yerinde olduğunu fark ettik. Traktörün yerinde olması bizi biraz endişelendirmişti ama nasıl olsa evin içine girmiş ve bir şey olmadığını görmüştük.
Bir sonraki teneffüste lacivert ceketli adamı gizemli evin bahçesinde tamirat yaparken görünce hayli korktuk. Bizim içeriye girdiğimiz pencereyi tamir ediyordu. Aslında zarar vermemiştik ama artık girilmeyecek kadar sağlam görünüyordu pencere uzaktan. Bir yandan bize doğru bakıyor, bir yandan da öfkeyle çivi çakıyordu pencere kasasının üzerine. 
Kafamızda binbir soru vardı. Artık gizemli olan yalnızca ev değildi, lacivert ceketli adam da gizemliydi. 
Akşam dersler bittiğinde tam evlerimize doğru yönelmiştik ki lacivert ceketli adam elinde yine patateslerle önümüze çıktı:
-Az önce közledim, yemek istemez misiniz?
Bu kez adamın teklifini reddedemez durumdaydık. Önce ben uzandım elindeki patateslere. Benim uzandığımı gören Ayla ve Necla da birer patates aldı. Zeynep, çoktan uzaklaşmıştı bile. Arada dönüp geriye bakıyordu ürkek gözlerle. Adam devam etti:
-Daha önce de sizlere patates ikram ettim ama ilk kez kabul ettiniz. Çok sevindim doğrusu çocuklar. Bu kadar patatesi yoksa ben nasıl yiyebilirdim ki dedi ve bir tane de kendisi aldı patateslerden. 
Yüzündeki şefkat ve sevgiyi görünce kendimi tutamadım:
-O fotoğraftaki diğer iki kişi kim peki, diye sordum aniden. 
Lacivert ceketli adamın bu soruya kızmasını beklerken patates yemeyi bıraktı ve gözleri uzaklara daldı. Hüzünlenmişti. 
-Demek sizdiniz ha yaramazlar. Tahmin etmeliydim. Gelip bana söyleseydiniz birlikte gezerdik evin içini. O fotoğrafta gördüğünüz kişilerden biri eşim, diğeri çocuğum. İkisi de artık dünyada değil ve biliyor musunuz sizinle aynı yaşlarda olacaktı şimdi yaşasaydı kızım, dedi. 
Kısa bir sessizlikten sonra ilave etti:
-En sevdiği şey patates közlemesiydi kuzumun.