13 Aralık 2025 Cumartesi

E HARFİNE TAKILI KALMAK

Ertan Erdoğan

Bu değişik harf tüm hayatını sarmıştı nedense? Alfabede 29 harf olduğu söyleniyordu fakat o bir harfe takılmıştı sadece. Aklına takılan harf en çok kullanılan harfti: e. Üstelik e idi adımın ilk harfi de. Bu harfi düşündüğünü de bilmiyordu bence. Her şey sanki olmuştu bir bilmece. Bu esnada sokaktan bir satıcı geçiyordu ve bağırıyordu: Bunlar kesmece. Tüm cümleleri farklı farklı harflerle başlasa da bitiyordu e harfiyle. Bazıları halen anlamamış gibiydi, onlar için sanki bu büyük bir mesele. Noktayla bitiyor cümleler diyordu biri fakat noktalama işaretleri dahil değildi cümleye. Düşündü o esnada zaten noktalama işaretleri hangi yüzyılda kullanılmaya başlanmıştı ki diye. Hepsi hepsi bir asır olmuştu bu işaretler kullanılmaya başlayalı yalnızca Türkçede değil başka dillerde de. E harfini görmediğimde gözlüklerimde genelde oluyordu bir leke. E harfi büyükse şayet çatal gibi küçükse değişik bir küre. Onu görüyorum baksam nereye.  Aslında bu bir eğlence ama artık yeter diyorum bitsin bu çile. 

YILBAŞI

 Yiğit Efe Demir

Yeni bir yıla girmek önemli aslında
Bir yılı geride bırakmak
Ve başlamak bir yenisine
Bırakarak olumsuzlukları geride
Neşeyle ve ümitle

Ertesi günün tatil olduğunu bilmek
Oturmak geç saatlere kadar
Ailemle vakit geçirmek
Ertesi gün uyumak öğleye kadar
Büyük bir mutluluk değil mi sizce de

Sıradan bir gün olmuyor en azından
Yeni yılın ilk günü
Üstelik kar da yağmışsa
Kim diyebilir ki sıradan bir gün
Yılbaşı’na 

LİMON ÇİÇEĞİ

Zeynep Ada Karadaş

 Saldırılar birazcık olsun durmuştu. Günlerdir dinlenmeden mücadele ediyorduk. Bu topraklar bize emanetti ve korumamız gerekiyordu. Çocukluğumuzdan beri hep böyle demişlerdi bize: Vatan sana canım feda. Şimdi evimden, yaşadığım şehirden çok uzaklarda bir savaşın ortasındaydım. Annemi özlemiştim. Babamı da çok özlemiştim ama o bizden ayrılalı seneler olmuştu. Başka bir cephede ben henüz çocukken onun öldüğü haberini almıştık. Annem günlerce ağlamıştı bize göstermeden. Kardeşimi özlemiştim. Şehrimi özlemiştim. Evimi özlemiştim. Evimizin bulunduğu sokağı, o sokakta yaşayan kedileri bile özlemiştim. Balkonlardan sarkan çiçekleri özlemiştim. Pazar yerlerini, pazarcıların bağırtılarını özlemiştim. Acaba tekrar döndüğümde her şey yerli yerinde olacak mıydı? Derin düşüncelere dalmıştım ki yeni bir çatışma sesiyle irkildim fakat gücüm kalmamıştı. Aç ve uykusuzdum. Arada bir bulunduğum mevziden başımı kaldırıp görmediğim noktalara ben de atış yapıyor sonra yeniden düşüncelere dalıyordum. Aylardan nisandı. Ne güzel olur nisan ayında yaşadığım yerler, diye içimden geçti. Limonlar çiçek açardı. Akşamlar bir masal gibi olurdu. Yeniden annem geldi aklıma. Ailemi hiç bu kadar özlememiştim. Belki de bir mektup daha yazmalıydım. Son mektubumun üzerinden bir ay geçmişti ve cevap gelmemişti. Mektuplar en büyük tesellimdi benim. Annemin gönderdiği mektupları ezberlemiştim. Kaç kez okuduğumu saymadım bile. Elimi cebime attım ve rastgele bir mektup seçtim. Çatışma şiddetlenmişti. Çıkardığım mektup şöyle başlıyordu: 
Sevgili Oğlum,
Mektubunu biraz önce aldım ve kaç kez okudum bilemiyorum. Hayattasın ve iyi olduğunu söylüyorsun. Bu benim için yeter de artar bile. Bugünler geçecek ve yeniden aramızda olacaksın. Yeniden huzur içinde günlere kavuşacağız. Önce sana bir işyeri açacağız ardından düğününü yapacağız. Torunlarım olacak ve onları seninle büyüteceğiz. Babaanne olacağım günleri düşünerek geçiriyorum zamanı. Yeter ki şu savaş günleri geride kalsın. 
Burada her şey senin bıraktığın gibi. Yalnızca sen ve bazı gençler eksik aramızdan. Bazı arkadaşlarının üzücü haberleri geliyor cepheden ama onların isimlerini söyleyip de moralini bozmak istemiyorum. Neticede kutsal bir görev için kendilerini feda ettiler ve aileleri de hiç üzgün değil. Aslında üzgünler ama gururları üzüntünün önüne geçip bir teselli oluyor onlar için. 
Hasretle kucaklıyorum, 
                                                                                                        Annen
                                                                                                        Hatice / 8 Nisan 1917
Mektubu katlayıp tekrar yerine koyacaktım ki bir an annemin sesini duyar gibi oldum. Sağda solda kimseler yoktu. Birdenbire tüm sesler sustu. Bir an babamın da sesini duymaya başladım:
-Hoş geldin oğlum, diyordu fakat kendisi görünmüyordu ortalarda. 
Sesler kesilmiş ve mekan değişmişti. Çiçek kokuları geliyordu. Limon çiçeği kokuyordu her yer. Kuş cıvıltıları duyuyordum sonra. Arkadaşlarımın bazılarının da seslerini duyar olmuştum. Mavi ve yeşilin bütün tonları etrafımdaydı sanki. Nihayet annemi görmüştüm az ilerde. Kollarını bana açmıştı. Ben de kollarımı açarak ona doğru koşmaya çalıştım fakat hareket edemiyordum. Oysa her şey çok güzeldi. Annem bana doğru koşuyordu fakat ben ona doğru koşamıyordum. Uykum vardı, çok uykum vardı. Gözlerimi kapattım. 

11 Aralık 2025 Perşembe

BAMBAŞKA BİR DÜNYA

Elif Erva Ağar

Okuduğum kitapları
Yaşıyorum sanki satır satır
Film izlemek gibi değil bu
Sayfalar kâğıttan çok ağır

Her kitap değilse de
Bazıları kesintisiz macera
Bitsin istemiyorum okurken
Çabucak bitiyor ama

Bazı kitaplar beni
Gereğinden fazla duygulandırıyor
Anlıyorum film izlerken ağlayanları
Gözyaşlarımı bazen tutamıyorum

Kitap olduğunu unutuyorsanız
Okurken bir kitabın
Ve içinde yaşıyorsanız
Oradaki zaman ve mekânın
Gerçek kitap odur diyorum
Ama arkadaşlarıma soruyorum
Kimi kahkaha atıyor 
Aynı yerinden bahsederken bir kitabın
Kimi anlamsızca sayfalara bakıyor
Demek ki her kelime, her cümle
Aynı anlama gelmiyor insanlar için
Ben galiba kitaplarda 
En çok kendimi arıyorum

Kitaplar insanlar gibi değil
Yargılamıyor insanları
Üstelik sesi yok, nefesi yok
Şişirmiyor kafayı

Bir kitabın sayfasını açmak
Daha kolay açmaktan bir kapıyı
Ve ardındakiler daha renkli sayfaların
Buna ikna edemedim insanları

Yalnızlık, diyorlar çağımızın hastalığı
İnsanlar sırf bu yüzden tedavi görüyor
Oysa kitaplarla dolu bir dünyada
Yalnızlığın olmadığını çoğu kimse bilmiyor

Yüzyıllar önce yaşamış bir yazarla
Ya da hiç yaşamamış bir kahramanla
Oturup dertleşmektir kitap okumak
Kitap okumak budur aslında

DÜŞ

Aden Mira Kartal

Bir rüya gördüm dün gece
Uykuda mıydım uyanık mıydım bilmiyorum
Ama nedense gördüklerimi
Halen unutamıyorum

Atlar da rüya görüyormuş
Bunu yeni öğrendim
Belki de onlar da sürekli düşünüyordur
Rüya mı gördüklerim gerçek mi diye
Çünkü ayakta çoğu zaman atlar
Atlar rüyasını anlatsa
Onu kim yorumlar

Rüyaların bir kısmı
Gerçek hayatla ilgili diyorlar
En yakın arkadaşımı gördüm rüyamda
Neyse ki diğer arkadaşlarım bilmiyorlar

Şimdi bekliyorsunuz rüyanda ne gördün diye
Ama bunu söylemeyeceğim
Söyleyecek olsam biliyorum
Günlerce alay edileceğim

Rüya işte, geldi geçti
En azından benim için
Anlattığımdan beri arkadaşıma
Kenarda bana gülüyor için için

HİKAYENİN HİKAYESİ

Yusuf Kerem Köse, Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Kaç zamandır okula gitmiyordu. Ailesi ona devamsızlıktan sınıfta kalacağını söylüyordu fakat umursayan kim? Ben işimi bilirim, deyip öğrencilik dışında her işle uğraşıyordu. Futbol merakıydı aslında onu okuldan uzak tutan şey. Nerede bir maç görse durup sonuna kadar izliyordu. Sadece izlemek olsa neyse… İki çorap gördüğünde yerde anında onu topa çevirip oynamaya başlıyordu. Yolda önüne bir pet şişe çıksa eve gelinceye kadar onunla top gibi oynuyor ve kapılarının önüne geldiğinde çöp kutusuna şut atıyordu. Bu durum onun için o kadar sıradandı ki bir keresinde kaldırım kenarındaki yuvarlak taşa şut çekmeye çalışmış ve ayak parmakları bir ay alçıda kalmıştı. Alçı ayağından çıkarılır çıkarılmaz onunla da top oynamıştı. 
Futbola ilgiliydi ve bir takımın da taraftarıydı ancak tuttuğu takım hiç şampiyon olamamıştı. Aslında en büyük hayali bu takımda oynamak ve bu takımı şampiyon yapmaktı. Profesyonel oyuncuların hiçbirinin performansını beğenmiyordu. Üstelik hakemler de çoğu zaman taraf tutuyordu. Durum böyle olunca nasıl şampiyon olabilirdi ki tuttuğu takım?
Okul hayatı öylece orada duruyor, kendi hayatı ise küçük bir çıkmazda devam ediyordu. Bir şeyler yapmalıydı. Mahalle kulüplerine bile müracaat etmişti fakat onu isteyen kimseler çıkmamıştı. Oysa onun hayatı toptan ve futboldan ibaretti. Büyük oyuncuların hepsinin yaşını, geçmişini, ayak numarasını bile biliyordu. Bir kısır döngüye hapsolmuş gibiydi. 
Bir ara futbol oyunlarına yönelmişti fakat ayağı topa değmediği için sevmemişti bu oyunları. Birkaç ay oynamış sonra vazgeçmişti. Arkadaşlarının hepsinin oynadığı bir oyun vardı ama onun oyunu da yoktu. 
Okula yalnızca beden eğitimi dersi olduğu günler uğruyordu, maç yapıp yeniden kayboluyordu. Yine bir beden eğitimi dersi günüydü ve arkadaşları akşamdan haber vermişler, ertesi gün büyük bir maç olacağını söylemişlerdi. Üstelik büyük bir maç olacağını da ilave etmişlerdi. Önemli kulüplerden maçı izlemek için gelecek isimlerin olduğunu, mutlaka bu maça katılması gerektiğini arkadaşları ona söylemişlerdi. Arkadaşları da onun hayallerini ve yaşam tarzını biliyorlardı çok önemsemeseler de. Bu maç her zamankinden farklı olacaktı. En güzel formasını seçti, en temiz ayakkabılarını hazırladı. Saçlarına en havalı halini verdi. Ertesi gün bir rüzgar gibi esecekti okul sahasında. Onun olduğu takım her seferinde kazınıyordu, bundan endişesi yoktu fakat izlemeye gelenleri ne kadar etkileyebilecekti, bu hususta endişeleri vardı. Neyse ki beden eğitimi dersi ilk iki saatti ve dersten sonra okulda kalmasına gerek kalmadan dönebilecekti. Belki de dersten sonra zaten maçı izleyenler onu birlikte götürecekti. Anlaşmalar yapılacaktı, imzalar atılacaktı. 
Erkenden uyudu ve hiç rüya görmedi. 
Ertesi sabah küçük bir heyecanla okul yolunu tuttu. Servis, artık onu almaya gelmiyordu. Okula giderken ısınma hareketleri yapmayı ve arada koşmayı da ihmal etmedi. Okula girdiğinde her şey çok farklıydı. Okul sahası süslenmişti. İdareciler seyirci koltuklarına oturmuştu. Neredeyse tüm öğretmenler de oradaydı. Okulu hiç böyle görmemişti. Tanımadığı bir sürü takım elbiseli adam vardı izleyenler arasında. Kısa bir eşleşmeden sonra takımı belli olmuştu ve maç başlamıştı. Maçın daha ilk dakikalarında karşı takıma bir gol atmıştı. Sahanın her yerinde rüzgâr esiyordu. İlk yarının nasıl geçtiğini bile anlamadı ve ilk yarıyı takımı beş sıfır önde kapatmıştı. Beş golün üçünü o atmıştı. Ayağına topun her gelişinde seyirciler coşuyor, alkışlar kopuyordu. Bir ara tribünlerdeki izleyenlerle göz göze geldi. İyiye işaretti bu. Arada bir seyircilere bakıyordu ve o esnada onu göstererek kendi aralarında konuştuklarını görüyordu izleyicilerin. Galiba bu iş tamamdı. 
Maç bittiğinde skor sekiz dört olmuştu ve beş golü o atmıştı. Bir yıldız gibi parlıyordu sahada. Maçın sonunda izleyiciler sahaya indiler ve doğrudan onun yanına geldiler. Okul Müdürü ve öğretmenleri de sahaya inmişti. Takım elbiseli olan iki kişi ona yaklaşarak:
-Bu maç senin maçındı delikanlı. Çok beğendik ve seni bizim takımın altyapısına almak istiyoruz, dedi. 
Zaten beklediği sözlerdi bunlar. Bir çığlık attı ve:
-Belgeleri ne zaman imzalayacağız, diye sordu. 
İki adamdan biri:
-Seni çok heyecanlı ve istekli gördüm. Önce okulunu bitirmen gerekiyor. Hem de iyi bir diploma notu ile, dedi. 
Bu durum moral bozucuydu. Okul Müdürü araya girerek devam etti:
-Bugünden sonra derslerine daha çok çalışacak ve bu öğrencimizi size mutlaka vereceğiz. 
Hiçbir şey söylemedi. Herkese, her şeye sırtını döndü ve sahadan uzaklaştı. Arkadaşları bir türlü bırakmıyordu onu. Fotoğraf çekinenler, alkışlayanlar, tebrik edenler. Oysa daha önceden de buna benzer maçlarda bulunmuştu. Şimdi nereden çıkmıştı bu ilgi, anlayamadı. 
Tam okuldan ayrılıp evine doğru gidecekken ardından edebiyat öğretmeninin seslendiğini duydu. Öğretmeninin adını bile bilmiyordu doğrusu. Geri döndü:
-Efendim Hocam, dedi. 
-Bence artık derslere devam etmeliyiz.
Daha önceden böyle bir teklifte bulunan hiç olmamıştı. Öğretmen devam etti:
-Derse gelirsen senin hikâyeni yazarız bugün. Senin hayatının hikâyesini.
Bu teklif karşısında dayanamamış ve sınıfın yolunu tutmuştu. Okul forması yoktu ama kimse ona forma sormadı. Gün boyu derslere devam etti.
Ertesi gün yine okula geldi.
Ertesi gün yine geldi.
Haftalarca, aylarca okula geldi. 
Üstelik beden eğitimi derslerinde artık maçlara katılmıyor, kenarda oturup hikâye yazıyordu. 

10 Aralık 2025 Çarşamba

İNSAN ÜLKESİNİN BAŞKENTİ

 
Zeynep Akbulut


Kim aramaz ve istemez ki etrafında kendisine benzeyen, kendi canından, kanından birileriyle yaşamayı. Yalnızca insanlar için geçerli değil bu durum elbette. Şöyle etrafa baktığımızda önce kuşları görürüz bir yuva etrafında halkalanan, birlikte gökyüzünde kanat çırpan. Yalnız kuşlar mı? Kediler, köpekler, doğada yaşayan canlıların neredeyse tamamı aynı yuvada yaşama çabasında. Ya karıncalara ne demeli?
İnsan da bu canlılar gibidir ve nereye giderse gitsin, kaç yaşına gelirse gelsin, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun arar sıcak bir yuva ortamını. Aslında insanın aradığı yuvadır ve yuvayı değerli kılan ise ailedir. 
Dünyanın bütün toplumlarında, ülkelerinde yüzyıllar boyunca devam eden bir ihtiyaçtır aile içinde olmak. Zaten bir insanı hayatta en çok zorlayan şey ailesinden uzakta olmaktır veya ailesiz kalmaktır. 
Her ne kadar aile denilince aklımıza çekirdek aile ya da geniş aile gibi kavramlar gelse de aslında aile, kişiden kişiye göre değişen bir tanım içerebiliyor. Kimi insanlar kedilerle dolu bir yuvada yaşamayı mutluluk sayıyor ve kedilerin kendisini anladığını, onlar olmadan yaşayamayacağını söylüyor. Kedileri vefalı buluyor. Kimileri ise kocaman bir bahçedeki ağaçları, çiçekleri aile bireyi olarak düşünebiliyor. Haksız da değiller aslında aile, yalnızca kan bağından oluşan bireylerin bir araya gelmesiyle oluşmaz. Ailenin tanımı insanın hayata bakış tarzına ve yaşayışına göre değişebilir çünkü aileyi oluşturan şey kan bağı değil de aslında duygulardır. Bu duyguların yaşandığı ortam aileyi oluştur. Yine de geleneksel olarak aile deyince hepimizin aklına anne, baba, kardeş, dede, nine gibi akrabalar gelir. 
Sık sık tekrar edilir okullarda, sınıflarda “biz bir aileyiz” sözü. Ya da farklı iş ortamlarında da aynı söz tekrar edilir. Bir futbol takımı, bir film seti, bir müzik grubu aslında aile sayılabilir. 
İnsanın ailesidir birlikte oturup film izlediği, bir sofra başında mutlulukla karnını doyurduğu, çayını yudumladığı kişiler. İnsanın ailesidir yanında ya da yan odada huzurla uykuya daldığı kişiler. İnsanın ailesidir sırrının sığdığı kişiler. 
Aile demek aynı acılara birlikte göğüs germek, zorlukların birlikte altından kalkmaktır. Sevinci de paylaşmaktır, üzüntüyü de. Yokuşları birlikte aştıktan sonra zirve çıktığınızda sarıldığınız kişilerdir ailemiz. Yoksulluğu ancak ailemizle bölüşürüz ve zenginliğin mutluluğunu da ancak ailemizle yaşarız. Ailemizdir bizi ayakta tutan, hayatta tutan, hastalandığımızda elinde bir bardak nane limon ile yanımızdan ayrılmayan.
İnsan küçücük bir gecekonduda da yaşayabilir kocaman bir sarayda da. Mekanları bizim için değerli kılan şey ailedir. Aileyle iç içe olmaktır. 
Başka bir şehre gittiğimizde aslında özlediğimiz yer, yaşadığımız şehir değildir, aile sıcaklığıdır. Kuş, nasıl dönüp gelirse akşamları yuvasına insan da nereyi gezer, dolaşırsa dolaşsın gün sonunda ailesine kavuşmak ister. Hiç fark etmez ailenin yapısı, tanımı. İster geniş ister çekirdek aile olsun, başka başka insanlardan, canlılardan oluşan bir aile olsun insanın dönmek isteyeceği tek yer ailesinin yanıdır hayat karmaşasında. Belki de bu yüzden insanlar hep bir yuva kurma çabasıyla yaşıyor, birlikte olacağı bir aile için ömrünün bir kısmını heba ediyor. Aile derdinde olmayan, gününü gün ederek yaşayan insanlar ise günün sonunda yalnızlığa mahkûm oluyor. Evet, belki de aile bize yalnızlığımızı hissettirmeyen kurumun adıdır. Bizi, biz eden, bize biz olduğumuz için değer veren ve bizden hiçbir şey beklemeden bizi seven kişilerdir ailemiz. 
İnsan açlığa ve susuzluğa dayanabilir. İnsan pek çok şeyden mahrum olsa da yaşama hevesini kaybetmez ama ailesiz insan ya da herhangi bir canlı okyanusa bırakılmış küçük bir kâğıt gemi gibidir. 
Bize anlam veren şeydir aile ve bizi anlamlı kılan şeydir aynı zamanda. İnsan ülkesinin başkenti ailedir. 

KAYIP ROMAN SAYFALARI

 Zeynep Akbulut

1. 
Humboldt Üniversitesinin Psikoloji Bölümünü dereceyle bitirmiş ve aynı üniversitede yüksek lisansa başlamıştım. Bu üniversiteye, bu şehre alışmam hiç kolay olmamıştı. İlk sene ayakta kalabilmek için çok mücadele etmiştim. Buraların yabancısıydım ve konuşma aksanımdan bu hemen anlaşılıyordu. Neyse ki oda ve sınıf arkadaşım Sibylle yanımdaydı ve üç yıl boyunca destek olmuştu bana. O, bu ülkede doğmuş ve eğitim hayatı hep burada geçmişti. Hatta tatillerde çalışmam için iş bile bulmuştu bana. Onun sayesinde sevmiştim bu şehri, bu üniversiteyi ve bölümümü. Yıllar çabuk geçiyor işte üç yıl geride kalmıştı ve yeni bir hayatın tam önündeydim. 
Sonbahar usul usul kendini hissettiriyordu ve yeni arkadaşlarımı çok merak ediyordum. Hiçbiri benim mezun olduğum üniversiteden değildi. Nöropsikoloji eğitimin zor olacağını düşünüyordum. İnsanların davranışları, zihinsel performansları çocukluğumdan beri hep dikkatimi çekerdi. İnsanları okumayı kitap okumaktan daha çok seviyordum. Bir süre davranışlarını izlediğim, konuşmalarını dinlediğim insanlara dair çok kolay çıkarımlarda bulunuyordum ve hiç de yanılmıyordum. İnsan kimi zaman anlaşılması en kolay canlı kimi zaman ise bir bilmeceydi. Ben bu bilmeceleri çözmeyi seviyordum. Yeni arkadaşlarımı da bu yüzden merak ediyordum. Acaba mutlu ve neşeli insanlar mıydı, yoksa gergin ve sinirli tipler mi? İnsanları seven ve önemseyen birileri miydi, yoksa işine odaklı soğuk kimseler mi? Üniversiteye başladığım ilk yıllarda yaşadığım şeyleri yeniden yaşatabilirlerdi bana ya da sorunsuz bir yüksek lisans dönemi geçirebilirdim. Sonbahar usul usul kendini hissettiriyordu ve yeni arkadaşlarımı çok merak ediyordum. Ertesi gün ilk derste tüm sorularımın cevabı beni bekliyordu. 
Gece boyu bazen uyudum bazen uyandım. İçimde bir huzursuzluk vardı. Oysa aldığım eğitim gereği kendi kendime yetebilmeliydim. İnsanlar terapi almak için bana gelecekti birkaç sene sonra fakat kendimi dahi teselli edemeyecek durumdaydım. Bu gerçeği de hissedince iyice canım sıkılmaya başlamıştı. Düşünmekten zihnimin yorulduğu bir vakitte uyuyakalmışım. 
Sabah baş ağrısı ile uyandım. Kendi kendime de biraz kızdım. Artık bu tarz şeyleri düşünmemem gerekiyordu ve belki de gecenin sessizliği, geleceğin belirsizliği beni bu düşüncelere itmişti. Kahvaltı yapmadan, bir şeyler içmeden okula ulaştım. Nasıl olsa ders aralarında bir şeyler yemeye içmeye fırsat bulabilirdim. Sibylle’nin yokluğu ilk dakikadan kendini hissettirmeye başlamıştı bile. Keşke sınıfıma girdiğimde tanıdık bir yüz ile karşılaşsaydım, diye içimden geçirdim. Bu esnada sınıfın kapısının önüne ulaşmıştım. Sınıf dedimse öyle sıraları bulunan, tahtası olan bir sınıf değildi burası. Daha çok ofis benzeri bir odaydı. Kapıyı son bir nefes alarak araladım. Nihayet yeni arkadaşlarımla karşılaşmıştım. Önce kendimi tanıttım ardından arkadaşlarım kendilerini kısaca tanıttılar. Rudolf ve Konrad bu şehirde büyümüş fakat üniversiteyi başka yerde okumuşlardı ve yaşları biraz büyük duruyordu. Bu üniversiteye ikisi birlikte gelmişti ve aralarında ezeli bir arkadaşlık olduğu samimiyetlerinden anlaşılıyordu. İlk intibaım çok olumlu olmadı bu arkadaşlara dair ancak neyse ki Lina ve Theresa da yeni arkadaşlarım arasındaydı. Lina başka şehirden gelmişti ama Theresa da bu şehirde büyümüş, ailesi ile yaşıyordu. İkisinin de saf ve iyi niyetli bakışları vardı. Lina, benim bu üniversitedeki ilk zamanlarımı hatırlatmıştı bana. Saf, çekingen ve sessiz. Kısa bir suskunluktan sonra ilk dersimizin hocası kapıdan içeri girdi. Daha çok tanışma, geleceğe dair planlar ve sohbet havasında bir ders geçti. Ara sıra Rudolf ve Konrad’ın davranışlarına, konuşmalarına gözüm takılıyordu fakat ilk günden bir önyargı oluşturmamam gerek diye düşünüp bakışlarımı farklı yönlere çeviriyordum. Hem Lina ile iyi bir arkadaşlık kurabilecek gibiydim belki de Sbylla’nın yerini tutmasa da Lina ile iyi bir arkadaşlık kurabilirdim. Ders sona erdiğinde Rudolf ve Konrad hiçbir şey söylemeden garip bir tebessümle yanımızdan ayrıldılar. Lina ve Theresa ile baş başa kalmıştık. Kahvaltı yapmadığımı ve onlara bir şeyler ısmarlamak isteğimi söylediğimde ikisi de çok mutlu oldular. Birlikte kantinin yolunu tuttuk. 
2
Kahvaltı esnasında Lina:
-Seni çok sevdim …. , Sanki daha önceden seni bir yerlerden tanıyor gibiyim ama çıkaramadım dedi.
Theresa çok fazla sohbete girmedi. Ben de Lina’yı çok sevdiğimi söyledim. Bir süre sonra konu diğer sınıf arkadaşlarımıza geldi. Lina da tıpkı benim gibi Rudolf ve Konrad’dan hiç hoşlanmamıştı ama ben onun kadar cesur bir halde bu hislerimi söylememiştim. Bu değerlendirmelere şahit olan Theresa birdenbire suskunluğunu bozdu ve insanlara karşı ön yargılı davranmamak gerektiğini söyledi. Lina ile aynı şeyleri düşündüğüm için mutluydum fakat galiba Theresa da birazcık haklıydı. Lina devam etti:
-Benimki ön yargı değil. Bir şeyler seziyorum ve sezgilerim şimdiye kadar beni hiç yanıltmadı, dedi. 
Lina’nın bu sözleri üzerine Theresa bir kahkaha attı ve ekledi:
-Hisleriyle insanları değerlendiren bir psikoloji öğrencisi, hem de ilk günden ön yargılarıyla konuşan bir arkadaş… 
Onun bu çıkışı beni üzmüştü. Lina da üzülmüştü. Kahvaltı da bitmişti zaten. Masadan kalktık. Theresa yanımızdan ayrıldıktan sonra Lina’ya onunla aynı düşünceleri paylaştığımı, aynı şeyleri sezdiğimi anlattım. Lina biraz olsun rahatlamıştı. 
Zor bir başlangıç olmuştu benim için. Dışardan bakınca sıradan bir ilk gün, ilk ders gibi görünse de bunun sıradan olmadığını ben de seziyordum. İkindi vaktine kadar okulda vakit geçirdim. Tam okul binasından ayrılıyordum ki Rudolf ve Konrad’ı binanın biraz ilerisinde birileriyle konuşurken gördüm. Hayli lüks bir aracın hemen yanında duruyorlardı. Hayli keyifli gibilerdi ve el kol hareketleriyle sürekli kahkaha atıyorlardı. Biraz dikkatle baktığımda Theresa’ya benzeyen birinin de orada olduğunu gördüm fakat Theresa’nın kıyafetleri farklıydı. Belki de o değildir, diye düşündüm ve adımlarımı hızlandırdım. 
Odama döndüğümde her şey normal gibiydi fakat yaşadıklarım ara sıra kendini hatırlatıyordu. Theresa’nın kahkahası, Rudolf ve Konrad’ın gariplikleri… Sonra Lina’nın benim bu şehirdeki ilk günlerime benzeyen halleri. Biraz dinlenmenin iyi geleceğini düşünmüştüm ki telefonumun çaldığını fark ettim. Kayıtlı bir numara değildi bu. Belki de ürün reklamı için arıyorlardı ve birkaç kez çaldıktan sonra kapanır diye düşündüm. Telefon uzun uzun çalınca açmaya karar verdim. Telefonun diğer ucundan ses gelmiyordu önceleri. Birkaç kez “efendim” dedikten sonra robotik bir ses fısıltıyla konuşmaya başladı:
-Nasıl, ilk dersiniz iyi geçti mi hanımefendi. Neye bulaştığının farkında değilsin. Güzel bir eğitim yılı diliyorum, dedi. 
Bunun kötü bir şaka olduğunu söyledim fakat telefon kapanmıştı bile. Yeniden numarayı aradım fakat engellenmiştim bile. Arkadaşlarımdan kimse bu tarz şaka yapmazdı. Peki ama kimdi bu kişi ve amacı neydi. Tam da kendimi biraz toparlayacakken her şey karma karışık hale gelmişti. Korkmamaya çalışsam da korkmaya başlamıştım. Telefonda konuşan ses ilk dersten ve eğitim yılından bahsediyordu. Demek ki bugün ilk derse gittiğimi bilen biriydi. Uyumam ve her şeyi unutarak ertesi güne başlamam gerekiyordu. 
3.
Gece boyu bazen uyandım bazen uyudum ama uyuduğum zamanlarda da hep garip rüyalar, kabuslar gördüm. Bu konuyu konuşabileceğim kimse de yoktu etrafımda Lina’dan başka. Sybille’yi arayıp ona anlatabilirdim belki ama ne yapabilirdi ki? Üstelik onu böyle bir konuyla meşgul etmeye gerek yoktu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kahvaltı bile yapmadan okula doğru kafamda bu düşüncelerle ilerledim. Okula birkaç adım kalmıştı ki omuzuma dokunan bir el ile irkildim. Neredeyse çığlık atacaktım ki karşımda Lina’yı gördüm. Lina ürkekliğimin nedenini sorunca düşünmeye bile fırsat kalmadan ağzımdan cümleler peş peşe çıkmaya başladı ve akşamki telefon meselesini bir çırpıda ona anlattım. Lina şaşırmamıştı, susmuştu. Yüz hatları gerilmiş ve biraz da korkmuştu. 
-Bir şaka olabilir, diye düşünüyorum ama bu şakayı kim yapabilir ki dedim. 
Lina çaresiz bir sesle:
-Bu bir şaka değil çünkü aynı şeyi ben de yaşadım. Telefonda konuşan kişi bana da aynı şeyleri söyledi, dedi ve sabaha kadar uyumadığını da ilave etti. 
Artık tedirgin iki kişi olmuştuk. Korku, hücrelerimizde yayılıyordu. Bizi korkutan bu telefon aramalarına dair ne yapmamız gerektiğine karar vermemiz lazımdı. 
Ürkek adımlarla biz tam kapıyı aralarken Theresa koşar adım yanımızda belirdi:
-Neyiniz var arkadaşlar, hayli yorgun ve endişeli duruyorsunuz hem de sabahın bu saatinde. Size kahve söyleyeyim derse geçmeden önce, dedi. 
Bu daveti kabul etmek iyi bir fikirdi. Lina bana doğru baktığında başımla onayladım ve kahve içmek için kantine geçtik. Bu esnada başıma büyük bir ağrı yapışmıştı. Bir yandan istemsizce başımın ağrıyan noktalarını ovuyordum. Yine Theresa konuştu:
-Başın mı ağrıyor, neyiniz var Allah aşkına. İkiniz de perişan durumdasınız ve hiçbir şey anlatmıyorsunuz, dedi. 
Lina, benim suskunluğumdan cesaret alarak söze girdi ve bir çırpıda olup biteni anlattı. Theresa çok şaşırmış gibi görünmüyordu. 
-Kötü bir şaka olabilir, bu yüzden uykusuz kalmaya değmez. Hatta bugün bu konuyu unutsanız iyi olur, dedi.
Kısa bir suskunluk sonrasında kantinin giriş kapısında Rudolf ve Konrad belirdi. Garip bir şekilde onlar da yorgun görünüyordu ve neşeleri yok gibiydi. Theresa onları görünce başını başka bir yöne çevirdi. Onun bu davranışına anlam verememiştim. Lina Rudolf ve Konrad’ın bulunduğu yöne doğru el salladı. Bizim masaya doğru yönelen ikilinin bizi gördükten sonra neşeleri yerine gelmiş gibiydi. Bir süre sonra masada beş kişiydik ve dersin başlamasına beş dakika olduğunu fark ettiğimizde sınıfa doğru gitmek üzere yerimizden kalktık. 
Sınıfa girdiğimizde hocamız bizi bekliyordu. Biraz yorgun ve tedirgin gibiydi. Rudolf ciddiyetten uzak bir ses tonu ile:
-Sanırım sabaha kadar orijinal çalışmalarınızla uğraştınız hocam, çok yorgun görünüyorsunuz, peki var mı ilerleme?
Rudolf’un bu sözleri karşısında hocamızdan sert bir tavır beklerken o da aynı şekilde devam etti:
-Bekle ve gör bilim dünyasını nasıl altüst edeceğimi. İnsan beynine dair bilinen her şeyi yeni baştan yazmak zorunda kalacak bilim dünyası bu çalışmadan sonra.
Rudolf, sanki hocanın çalışmasına dair bir şeyler biliyor gibiydi. Aynı şekilde hoca da sanki daha önce Rudolf’la bu konu üzerine konuşmuş gibiydi.
Sadece iyi bir eğitim almak ve başarılı bir psikolog olmak için bu yola çıkmıştım ama garip bir hava seziyordum içinde bulunduğum ortamdan. Eğitimin, bilimin dışında bir hava… Adını koyamıyordum ama bu hava beni huzursuz etmeye başlamıştı bile. Bu şehre geldiğim ilk günlerde bile bu kadar huzursuz olmamıştım. Gözümde büyümeye başlamıştı burada geçireceğim süre. Zihnimden bunlar geçerken hocamız ve Rudolf benzer şeyleri konuşmaya devam ediyordu ki Konrad da sohbete dahil oldu:
-Yıllardır çalışıyorsunuz hocam, ne zaman göreceğiz bu çalışmanın bittiğini, ne zaman altüst edeceksiniz bilim dünyasını. Beyin ve sinir sistemini artık tamamen çözdüğünüzü ve insanlığa yön vermek için yepyeni stratejiler geliştirdiğinizi söyleyip durdunuz hep. Artık biz de bilelim bu yeni stratejileri. 
Artık emindim bu cümlelerden sonra. Rudolf ve Konrad hocayı eskiden beri tanıyordu ve bu bölüme gelmelerinin bir amacı olmalıydı. Bu esnada gözüm Theresa’ya takıldı. Bir an göz göze geldik. Tedirgin bakıyordu bana. Benimle aynı düşüncelere sahip gibiydi. 
Konuşmalar bu kez üç kişi arasında geçiyordu. Hoca, bir şeyler içmek istediğini söyleyince yerimden kalktım ve:
-Ne isterseniz ben getireyim hocam, dedim. 
-Bitki çayı getirebilirsen sevinirim, dedi. Hangi bitki diye sorma, herhangi bir bitki çayı olabilir.
Dışarıya çıktığımda biraz kendime gelmiştim. İçerdeki kasvetim dağılmıştı. Biraz da ağırdan alarak yavaş yavaş gittim çay almaya ve oyalanarak döndüm. Tekrar içeri girdiğimde büyük bir sessizlik vardı. Çayı hocanın önüne bıraktım. Hoca bir yudum almıştı ki öksürmeye başladı. Anlam verememiştim bu öksürüğe fakat öksürük git gide artıyordu. Öksürüğün kesilmesi için hoca birkaç yudum daha içti çaydan fakat nafile. Kendimi suçlu gibi hissetmeye başlamıştım. 
Konrad: 
-Hocam, isterseniz sizi dışarıya çıkaralım ya da içecek başka bir şey getirelim. Hatta doktor bile çağırabiliriz, dedi fakat bunları söylerken yüzünde garip bir iticilik vardı telaş ve şaşkınlıktan öte. 
Theresa da tedirgindi, yerinden kalktı ve pencereleri açtı. Hocanın öksürüğü kesilmişti ama bir yandan terlemeye başlamıştı, eliyle kravatını gevşetmeye çalışıyor sanki nefes almakta zorlanıyordu. Tüm bu yaşananları tetikleyen şeyin benim getirdiğim çay olması ise beni iyice perişan ediyordu. Theresa kimseye sormadan ambulansı aradı ve konuşuyordu kısık sesle. Ben hareketsiz kalmıştım. Lina ve ben olanların şaşkınlığıyla ne yapacağımızı bilemeden sadece olanları izliyorduk. Lina, yere bakıyordu sadece ve korkmuş gibiydi hayli. Hocanın nefes alış verişi düzelmiş gibiydi ama halen yüzünde ter ve morarmanın etkisi vardı. Nefesini topladı ve:
-İyiyim gençler, dedi. Bana bakarak çayın bir etkisinin olmadığını söyledi. Zaman zaman bu tarz ataklar yaşadığını ama nedenini henüz anlayamadığını da ekledi. 
Bu esnada kapı çalındı. Gelenler sağlık görevlisiydi. Kimin rahatsız olduğunu bile sormadan hemen hocanın koluna tansiyon aletini taktılar çünkü ilk bakışta anlaşılıyordu onun vaziyetinden rahatsızlığı. Bir yandan ateşini ölçüyorlardı. Hocanın nabzının ve ateşinin normal olduğunu söylediler. Sağlık görevlilerinden biri hocanın önündeki bardağa baktı. Bardağı eline alarak kokladı:
-Bunu siz mi içiyordunuz hocam, diye sordu. 
-Birkaç yudum aldım ama durumumun o çayla ilgisi yok, dedi hoca. Bu cümle içimi ferahlatmıştı fakat bir yandan da sağlık görevlisinin tavrı beni tedirgin etmişti. Sağlıkçılar hocamızı hastaneye götürmek istediklerini söyledi fakat hocamızın niyeti yoktu buna. Rudolf ve Konrad da sağlıkçılardan taraf oldu ve hastaneye gitmesi için hocayı ikna etmeye çalıştılar. Hoca uygun bir vakitte uğrayacağını belirtti ve bize de dersin artık bittiğini söyledi. Başka bir gün mutlaka bu süreyi telafi ederiz, diyerek bizden de özür diledi. Odadan ayrılırken Theresa hocanın masasındaki bardağa uzandı fakat ben daha erken davrandım ve bardağı aldım. 

4
Yaşadığım şeylerin etkisiyle zaman ve mekandan uzaklaşmıştım. Ne için buradaydım, neler yaşıyordum bu tarz sorular zihnimde cevap bulamıyordu. Kendimi suçlu bile hissetmiştim ilk etapta. Elimdeki bardağa baktım, halen tutuyordum. Aslında bardağı niçin aldığımı bile bilmiyordum. Sadece Theresa benden önce uzandığı için bir refleks geliştirmiştim ama hocanın çaydan sonra öksürmesi de beni endişelendirmişti. Çayı getiren bendim. Kendimi suçluluk hissinden kurtaramıyordum düşündükçe. Bardağı atacak oldum fakat aklıma farklı bir düşünce geldi. Kendimi temize çıkarmak istiyordum belki de. Bu bardağı ve halen içinde duran bitkisel çay poşetini analiz ettirmek iyi bir düşünceydi. Böyle şeyler aklıma nerden geliyordu, bilmiyordum. Belki de hepsi bir vehimdi bunların. Çaresizdim… Okulun laboratuvarının hayli gelişmiş olduğunu biliyordum ve selamlaştığım kişiler vardı burada. Bu kez de başka sorular akın etti zihnime: Ya bu analizi niçin istediğimi sorarlarsa… Ya analiz sonucunda olumsuz bir şeyler çıkarsa… Ya analizde çıkan şeyler benim başımı belaya sokarsa… Bu düşüncelerle laboratuvarın önüne gelmiştim bile. Kapının önünde dalgın vaziyette beni gören görevlilerden biri yardımcı olup olamayacağını sordu. Ne ayaklarım bana aitti ne de zihnim. O anda kelimeler ağzımdan dökülüverdi:
-Sürekli içtiğim bir bitkisel çay var ve içeriğini çok merak ediyorum çünkü son zamanlarda beni biraz rahatsız etmeye başladı. Tahlil istesem acaba çok mu zahmet veririm size, diye düşünüyordum, dedim. Konuşan ben değildim de başka biriydi sanki. Sesim bana başkasının sesi gibi yabancı geliyordu. Hayatımda ilk kez yalan söylemeye çalışıyordum. Aslında ben çalışmıyordum, ağzımdan dökülmüştü kelimeler. 
-Aslında bir doktora gitmeniz daha iyi ama biz yine de çayın içindeki etken maddelere bakalım hem de doktora kolaylık sağlamış oluruz böylelikle, cevabını aldım. 
Elimdeki bardakla içeriye girdim. Bardaktaki bitki poşetini alan görevli benim oturmam gerektiğini ve kısa süre içinde bana dönüş yapacağını söyledi. Hatta tebessüm ederek:
-Dilerseniz farklı bitki çaylarımızdan içebilirsiniz, dedi. 
Bir yandan da hangi bölümde okuduğumu, nereli olduğumu soruyordu. Bu sorular da sorudan öte sorgulama hissi oluşturdu bende ama soğukkanlılıkla cevap veriyordum. 
Kısa süre sonra görevli gülümseyen bir yüzle döndü:
-Bitkisel çaylarda belki duymuşsundur yüzlerce böcek DNA’sı bulunur. Aradığımız tam olarak neydi bilmiyorum fakat olumsuz bir veriye rastlamadım. Şimdi sana bu çayın içeriğini söylesem hem saatlerce anlatmam gerek hem de artık bitkisel çay içmezsin. En iyisi sen doktora git, dedi. 
Bu cevap beni biraz rahatlatmıştı. Belki de hocanın kronik rahatsızlıkları vardı ve su içse bile aynı tepkiyi verecekti. Artık yurda dönmeliydim ve dinlenmeliydim. Bir daha bu konuyu düşünmemeliydim belki de. Laboratuvardan dışarıya çıkmıştım ki Konrad ve Rudolf’la göz göze geldim. Üstelik bir yere yürümüyorlar kapının önünde bekliyorlardı. Konrad korkunç bir ses tonu ile doğrudan konuya girdi:
-Seni burada bulacağımızı biliyorduk zeki kız. Theresa’nın önünden bardağı kaptığında anladık bunu. Bravo sana. 
Ben daha cevap vermeden Rudolf devam etti:
-Kendini suçlu mu hissettin küçük kız. Kıyamam sana. Ne çıktı bari tahlil sonucundan. Kaç böcek DNA’sı varmış bu çayda?
-Hiç, dedim. Hiçbir şey yok olumsuz. İşin doğrusu evet kendimi suçlu hissettim çünkü çayı ben vermiştim. 
Cesaretimi toplamıştım ve artık bütün ürkekliğim geride kalıyordu konuştukça:
-Siz benimle neden böyle konuşuyorsunuz? Bildiğiniz bir şeyler mi var? Zaten başladığımızdan beri garip davranıyorsunuz. Neler oluyor, bana da anlatın varsa bildiğiniz şeyler, dedim. 
Bu cümleleri beklemedikleri belliydi. Sözü uzatmak istemedikleri de belliydi. Hiçbir şey söylemeden yürümeye başladılar. Ben de veda etmeden ayrıldım oradan. 
Yurda döndüğümde başka biri olmuştum. Artık içimde bazı engelleri aşmış, duvarları kırmış gibi hissediyordum. Korkmuyordum, endişe etmiyordum. Kendimde sonsuz bir cesaret seziyordum. Bugün olmuştu her şey. Bugün benim için bir dönüm noktasıydı. Bu işin peşini bırakmayacaktım. En azından hocanın yaşadıkları doğal bir şeyse bile bu ikilinin tavrı hiç doğal değildi. Biraz uzanmıştım ki telefon sesiyle irkildim. Arayan Lina’ydı. Telefonu açtım, Lina beni merak ettiğini söyledi. İyi olup olmadığımı sordu. Ardından da hocaya dair sorularla devam etti. Bir şeyden haberim olmadığını söyleyince hocanın yoğun bakıma alındığını ve durumunun kritik olduğunu belirtti. Önce şaşırdım fakat artık eski ben değildim. Tez zamanda iyileşmesi için dua edeceğimi söyledim. Lina telefonu kapatmak istemiyordu, sonunda ağzından baklayı çıkardı:
-Çay getirdiğin bardağı hızla almıştın ya söylemek istediğin bir şeyler vardır belki, diye düşündüm dedi. Bu cümle açıkça bana yöneltilmiş bir suçlamaydı. Soğukkanlılığımı korumak zorundaydım:
-Sadece bir bitki çayıydı getirdiğim. Hocanın rahatsızlığının ne çayla ne de benimle bir ilgisi yok, bundan eminim, dedim. Kafamda bazı sorular var fakat bunları netleştirmek için zamana ihtiyacım var. Üstelik hoca biraz daha toparlandığında onunla da konuşacağım bu konuları, diye devam ettim. 
Lina da benden böyle bir cevap beklemiyor olmalıydı ki konuşmayı kesti. 
5
Ertesi gün okula gittiğimde neşem yerine gelmişti çünkü hocanın artık yoğun bakımdan çıktığını öğrenmiştim. Dersimize giren öteki hocalar söylemişti bunu. Güzel bir haberdi bu fakat Theresa lafı dolaştırıp döndürüp çaya getiriyordu. Hatta hocalardan birine şöyle demişti:
-Hocam, isterseniz arkadaşımız size bir bitki çayı getirsin. 
Neler oluyordu, anlamıyordum. Lina söze girdi ve:
-İsterseniz ben getireyim Hocam, dedi. Neyse ki hoca yapılan iğrenç espriyi anlamamıştı. Dersler boyunca anlatılan, konuşulan hiçbir şeyi duymamıştım sanki fakat Lina ile konuşmaya ihtiyacım vardı. En azından dünkü telefon konuşmasının açıklamasını almalıydım ondan. Ders çıkışında Lina’ya birlikte yürüme teklifinde bulundum ve kabul etti. Önce dünkü telefon konuşmasını sordum. Lina biraz mahcup gibiydi. Aslında beni suçlamak gibi bir niyetinin olmadığını fakat telefon görüşmesi yapmasını Theresa’nın istediğini söyledi. Hatta telefon görüşmesi esnasında yanında olduğunu söyledi. En azından şunu netleştirmiştik Theresa, Rudolf ve Konrad birlikte hareket ediyorlardı fakat Lina’da benimle birlikte hareket edecek cesaret var mıydı? Bilmiyordum. Lina olmasa bile ben kendimde hepsiyle, herkesle mücadele edecek gücü hissediyordum. Bir süre sessiz kaldıktan sonra düşüncelerimi Lina’ya aktardım. Lina önce tedirgin oldu fakat cesaret bulaşıcı bir şeydi. Benim konuşmalarımdan, üslubumdan o da etkilenmişti ve yanımda olduğunu söyledi. Sibylle’yi hatırladım o anda. Keşke Lina’nın yerinde o olsaydı, diye aklımdan geçti. Zaten kaç gündür onun da sesini duymamıştım ve aramam, konuşmam gerekiyordu. Lina ile vedalaştık fakat onu tek bırakmak da istemiyordum. Her an irtibatta olmak istediğimi söyledim. Olumlu ya da olumsuz her durumda beni aramasını ya da bana mesaj yazmasını söyledim. Daha sonra ona Sibylle’den bahsetmeye başladım. İki gündür yaşadıklarımızdan sonra farklı şeylerden konuşmak iyi gelmişti. Konuştukça açılıyordum ve Lina’nın da yüzünde bir aydınlanma oluyordu. Bir an durdu ve şöyle dedi:
-Sibylle’nin yokluğunu sana hissettirmeyeceğime inanabilirsin. 
Bu cümle beni bir anda duygusal bir havaya itti. Ansızın Lina’ya sarılma ihtiyacı hissettim. 
Sarıldıktan sonra Lina şöyle dedi:
-Sen de bana Maja’nın yokluğunu hissettirmeyeceksin değil mi?
-Maja kim, diye sordum ve yeni bir sohbet başladı. Bu sohbetlerin, yakınlığın bitmeyeceğini anladığım an Lina’ya yemeğe birlikte gitmeyi teklif ettim. Yol boyu ve yemekte Maja’dan konuştuk. Maja, Lina’nın hem akrabası hem de arkadaşıydı ama başka bir şehre göçeli yıllar olmuştu ve hâlen onun yokluğunu hissediyordu. 
Vakit akşam olduğunda ikimiz de huzurluyduk, güçlü ve ümitliydik. Sorunların üstesinden geleceğimize ve güzel bir öğrencilik dönemi yaşayacağımıza dair olumlu hisler vardı içimizde. Vakit hayli geç olmuştu, Lina ile ayrıldık. Artık uyku zamanıydı benim için. Günler sonra ilk kez yorucu fakat huzurlu bir günü geride bırakmıştım. 

Odama döndüğümde kendimi güçlü hissediyordum. Olayları yeniden zihnimden geçirmeye başladım. Düşünceler birbirini kovalıyordu kafamda.  Konrad ve Rudolf’un yaşadığımız sorunlarla bir ilgisi olduğunu başından beri seziyordum. Eğer bir ilgisi bile yoksa bunlar sıradan öğrenciler değildi. Herkesin hikayesini bilmek ihtiyacı hissetmiştim. Benim bir hikayem vardı bu bölüme gelirken fakat Theresa, Konrad ve Rudolf’un hikayelerini merak ediyordum. Sınıf arkadaşlarımı tanımak zorundaydım. Aslında böyle bir zorunluluk yoktu fakat kendimi savunmasız hissetmemek için bunu yapmalıydım. Hatta bunu derslerden birinde dile getirmeliydim. Eskiden öğretmenler geleceğe dair planlarımızı sorar, ailemizin işini öğrenir ve bir tanışma dersi olurdu. Biz tanışmadan doğrudan doğruya derse başlamıştık, hem de ne ders… 
Nasıl uyuduğumu ve uyandığımı hatırlamadan yeni gün başlamıştı bile. Üstelik Theresa’nın telefonuyla başlamıştı. Dünkü iyimserliğimden eser kalmamıştı. Theresa bir yandan ağlıyor bir yandan da hocamızın öldüğünü haber veriyordu. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Oysa daha yakın zaman önce yoğun bakımdan çıkmıştı. Her şey iyi olacak diye düşünüyordum. Theresa hocanın ölümünün şaibeli olduğunu da söyledi. Otopsi nedeniyle cenaze işlemlerinin bir süre gecikeceğini de ekledi. Şaibe meselesini tam olarak anlamamıştım. Hastane odasının hayli dağınık olduğunu ve boğuşma izlerine rastlandığını söylüyordu Theresa. Nedense gözümün önüne Konrad ve Rudolf geldi. Belki de ön yargılı biri olmuştum. Durup dururken masum insanları suçlamak gibi bir huyum önceden yoktu. Kendimle konuşmaya devam ettim. Masum insanlar mı? Ben yargıç değildim fakat yargılar peşi peşine sıralanıyordu zihnimde. Hocayla Konrad ve Rudolf’un boğuşmaları zihnimden geçiyordu. Ruh sağlığım bozulmuştu belki de. Hazırlanıp dışarı çıkmalıydım ama önce Lina’yı aramam gerekiyordu. Bu esnada Lina benden önce davrandı ve bugün görüşemeyeceğimizi söyledi. Oysa ona her zamankinden daha çok ihtiyacım vardı. Daha dün sürekli irtibatta olma sözü vermiştik birbirimize. Nedenini sorduğumda ise yüzeysel cevaplar verdi. Kendini iyi hissetmediğini söylüyordu. Hocanın ölümünden haberi olup olmadığını sordum. Bu haber karşısında çok şaşırdı ve daha da kötü olduğunu söyledi. Aslında kötüyse benimle görüşmeliydi fakat ısrarla görüşmek istemediğini söylüyordu. Daha fazla ısrar etmedim. 
Fakülteye doğru yola çıktım. Açtım ama umurumda bile değildi bu durum. Ne yapacağımı bilemeden ilerliyordum. Fakülteye ulaştığımda herkes sessizdi, her yer sessizdi. Tıp fakültesinin bulunduğu yerde uzaktan hareketlilik görünüyordu fakat bizim fakülteye büyük bir sessizlik çökmüştü. Derslerin yapılmayacağı belliydi. Sınıfa doğru ilerlediğimde sınıfın kapısında derslerin iptal edildiği yazısını gördüm fakat içerden sesler geliyordu. İçeri girip girmemekte tereddüt yaşıyordum. İstemeden konuşmaları dinlemek zorunda kaldım. Sesler Konrad ve Rudolf’a benziyordu. Arada bir çıkan tiz ses de Theresa’ya ait olmalıydı. Zaman zaman sesler bağırtıya dönüşüyordu. Konuşmalardan anladığım kadarıyla konu hocanın ölümüydü. Theresa sinirliydi. Konrad ve Rudolf onu yatıştırmaya çalışıyordu ve biri şöyle diyordu: 
-Daha yolun başındayız ve senin şu tavrına bak. Biz buraya ne için geldik onu hatırla. 
Zihnimdeki taşlar yerine oturuyordu fakat kapıya daha fazla yaklaşmak da istemiyordum. Theresa bölümü bırakacağını ve başka bir şehre gideceğini söylüyor, Konrad ise bunun daha çok dikkat çekeceğini düşünüyordu. Hayatımda ilk kez kapı dinliyordum ve kendime bunu yakıştıramıyordum. Evet, çok değişmiştim kısa zamanda. Meseleyi anlamak için kapıdan ayrılmamam gerekiyordu. Nasıl olsa etrafta da kimseler yoktu.