18 Aralık 2025 Perşembe

RÜYA

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK


Burada yaz çok kısa geçer ve yaz akşamları bir başkadır. Şehrin en güzel göründüğü yerlerden birisi Sivas Kalesi’dir. Yaz akşamları Sivas Kalesi pek çok insan için huzur ve sakinliğin adresidir. Ben de bu düşüncelerle Kale’ye çıkmaya karar verdim. Kalede kafeler vardı ve bir kafede oturuyordum. Şehrin ışıkları sanki bir kartpostal gibiydi. Gece, hafif serinlik çökmüştü. Oturduğum kafede masada fenerler vardı.  Masadaki fenerler pilleri azaldıkça daha az ışık yayıyordu ve etraftaki net görüntüler kaybolmaya başlıyordu. Bir süre sonra aniden karşıma beyaz sakallı bir amca çıktı. Acaba gördüğüm amca gerçek mi diye düşündüm fakat uyku saatime daha çok vardı. Onu gören yalnızca ben değildim çünkü etraftan da ona bakanları görebiliyordum. Neredeyse kafedeki tüm masa lambalarının ışığı cılız hale gelmişti ve her yer loştu. Aniden bu loş ortamda bir ışık parladığını gördüm. Gittikçe artan bir ışıktı bu ve bir yükselip bir azalıyordu. Ak sakallı amca hiç kimsenin beklemediği bir hareket yapmıştı. Elindeki kocaman gazete tomarını ateşe vermiş ve aniden ortalıktan kaybolmuştu. Belki de yanan kağıtların alevinden onu kimse göremiyordu fakat ak sakallı amca kaybolmuştu. 
Dakikalar geçtikçe gazetenin sönmesi gerekiyordu ve herkes böyle bir sonuç bekliyordu fakat sönmek yerine alevler daha da artmıştı. Masalara kadar sıçramıştı yangın. Masalar, sandalyeler, pilleri bitmek üzere olan masa lambaları alev almıştı. Etraftaki insanlar sanki donmuş gibiydi. Kimse yangını söndürmek için çaba göstermiyordu ve dumanlar her yeri sarmıştı. Dumandan nefes alamaz hale gelmiştim fakat etraftaki insanlar sanki bir resim karesi gibi öylece bekliyordu. Güç de olsa yangının olduğu yerden uzaklaşmaya başladım. Yangın büyüyordu. Şehre doğru ilerliyordu. Kale’den indiğimde siren sesleri duymaya başladım. Onlarca itfaiye Kale’ye doğru gidiyordu. Bir an aklıma kafedeki insanlar geldi. Acaba halen oturuyorlar mıydı yoksa kaçmışlar mıydı? Bu kadar büyük bir yangını ilk kez görüyordum. Normalde Kale’den her yer görünürdü ama bu kez Kale her yerden görünüyordu. Geceyi aydınlatan büyük bir meşale gibi yanıyor, yanıyordu. Tam artık olay yerinden kurtulduğumu düşünüyordum ki aniden önümü elinde kamera ve mikrofonlar olan birileri kesti. Şöyle diyordu elinde mikrofon tutan kişi:
-Galiba yangının neden çıktığını siz gördünüz? Bu yangını kim çıkardı ve yangın yerinde yaklaşık kaç kişi vardı?
Konuşmak istiyordum fakat sesim çıkmıyordu sanki. Konuşuyordum ama kendi sesimi duymuyordum. Ha bire başka mikrofonlar başka kameralar geliyordu önüme. Artık yoluma gitmeye karar vermiştim ki bu kez de yolumu polisler çevirmişti:
-Hayırdır kardeş, nereye böyle telaş telaş, diye sordu biri. 
Bana bir şaibeli gibi bakıyorlardı. Kendimce başımdan geçenleri anlattım. Neyse ki beni duyuyorlardı ve söylediklerimi yazıyorlardı. Her şeyin sebebi o, dedim. Ak sakallı amca. Bir gazete yaktı ama sanki yaktığı şey gazete değildi sadece. 
-Ak sakallı amcayı biraz daha tarif eder misin, diye biri sordu. 
Tam hatırlamaya çalışıyordum ki polislerin yanında ak sakallı amcayı gördüm. Bana tebessümle bakıyordu. Sanki benimle alay ediyordu. Parmağımla işaret ederek:
-İşte şu amca, dedim. Gazeteyi yakan kişi yanınızda zaten. Neden bana soruyorsunuz ki?
Polisler parmağımı gösterdiğim yere doğru baktılar. Sonra birbirlerine baktılar. En yaşlı ve tecrübeli olanı yanındakine fısıldadı:
-Halen şokta galiba. 
Bu esnada genç olan polis elindeki yarım şişe suyu bana uzattı. 
-Kendine gel biraz. 
Suyu içince birdenbire kendime gelmiştim. Duman kokusu ve telaş neredeyse yok olmuştu. Şişeyi yeniden sahibine uzattım. Teşekkür ederim, derken yüzüne baktığımda karşımda yine ak sakallı amca vardı. Yine bana gülümsüyordu. 
-İşte burada, gazeteyi yakan amca, Kale’yi yakan amca burada diye bağırdım. 
Bu esnada omzuma bir el dokundu:
-Efendim vakit geç oldu. Artık kapatıyoruz. Zaten sizden başka kimse de kalmadı. 
Kale’deydim. Her şey yerli yerindeydi. Hesabı ödedim ve üstü kalsın diyerek şehre yönelmiştim ki karşımda yeniden ak sakallı dedeyi gördüm. Gülümsüyordu. Ben de ona baktım ve bir kahkaha attım. 

Çırpınış

 Nil Ateş

Tüm renklerin solduğu bir yerde tutsak oldum ben
Ama ilk burada anımsadım renkleri unutamam ebediyen
Göze gözüken sadece pareymiş iç yüzü fark edilmeyen
Yetmiş katlı perde yokmuş gözlerde siyah beyaz bir ekranmış her şeyi örten

Bu yerde kimseye temiz bir teneffüs yok sadece derin bir acı
Herkes bir tefekkür içinde ama kimsenin var ne bir nihayeti ne de yargısı
Ama düşünmek neye yarar ilerlemeyi kesince vermeden son kararı
Renksiz bir cihan renklerden ırak insanlar arasında her çırpınış karanlıktı

Belki de

 Feyza Duran

Tek görevidir kalemin yazdıklarını silmek
Acaba var mıdır
Başka görevi onun
İçimden geliyor keşke olsaydı demek
Belki isterdi bazı insanlar
Bir silgiyle sevmediklerini tanıdıklarını
Ya da karanlık geçmişlerini
Belki hiç ödeyemeyecekleri
Borçlarını silmek

FORMA

 Ali Çağan Kalaycı

Çizgi filmden çıkıp gelmiş gibisin
Renklerinle gözlüklerinle
Yüzünden eksik olmayan tebessümünle
Gözlüklerin mavi
Forman sarı
Sarı sevmediğini söylesen de
Okulun bir kere vermiş kararı

Şimdi seneyi bekliyorsun çaresizce
Kurtulmak için sarıdan
Ve üzerinde bir zırh gibi 
Taşıdığın formadan

ARKADAŞ SEVGİSİ

 

Furkan Yörük
Sıfır yedi kalemimin bitmiş ucu sensin
Ya da silgimin yuvarlanmış çapağı
Sensin defterimin kenarındaki zımba
Bazen düşünüyorum
Sen olmasan ne işim var bu sınıfta

Bazen omuzlarımdaki ağırlıksın
Bazen karşımdaki tebessüm
Gofretine ortak olmak ne güzel
Benim biricik sınıf arkadaşım
Sen olmasan ben burada ne yaparım.

HERHANGİ BİR SİVASLININ HİKAYESİ

 Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Her sabah uyandığında aynaya koşuyor, elini yüzünü yıkadıktan sonra şöyle diyordu: 
-Şükür bugün de Sivas’ta uyandım. İyi ki Sivaslıyım. Hikmetinden sual olunmaz ama Allah’ım diğer şehirleri niye yarattın ki? Yoksa Sivas’ın kıymetini bilmemiz için mi?
Sivas, onun için kutsal bir şehirdi. Kutsal şehirleri sayması istendiğinde Mekke, Medine ve Sivas, diyordu. Ona göre ilk insan Sivas’ta yaşamıştı. Medeniyet bu topraklarda kurulmuştu. Dış güçler Sivas’ın değerini henüz keşfetmemişti ama altın başta olmak üzere dağlarının altında zengin madenler vardı. Sivas Kangal köpeği onun için dünyanın en güzel hayvanıydı. Sucuk ve pastırma tüm dünyaya Sivas’tan yayılmıştı. Madımak, insanlığın en kutsal ve eski yemeğiydi ona göre.
Türkiye’nin başkenti normalde Sivas olmalıydı ama hakkı yenmişti Sivas’ın. Zaten Sivas, Türkiye’nin değil dünyanın başkenti olmaya layıktı. Sivas Kongresi yapılmasa Türkiye bugün belki de olmayacaktı. Sivas’ın tarihine dair her şeyi biliyordu. 
Havasını seviyordu bu şehrin ve suyunu seviyordu. Ağaçlarla kaplı olmayan dağlarını seviyordu. Yaz gecelerinde bile ceketsiz dışarıya çıkamamayı seviyordu. Denize kıyısı olmamasını seviyordu bu şehrin. Zaten denizleri besleyen ırmak değil miydi? Kızılırmak da Sivas’tan doğuyordu. İşte Sivas’ı kutsal saymayı gerektiren bir neden daha… Katmerini seviyordu Sivas’ın ve etli ekmeğini, çöreğini. Konyalılar boşuna sahip çıkıyordu etli ekmeğe ve Tokatlılar boşuna sahip çıkıyordu Sivas kebabına. Neyse ki Sivas köftesine henüz sahip çıkan birileri yoktu. Sivas, onun için yaşama sebebiydi. Şimdiden askerliğini düşünüyordu, ya Sivas dışında bir yerde askerlik yapmak zorunda kalırsa? Belki de bedelli yapmalıydı askerliğini. En azından Sivas’tan uzak kalma süresi kısalırdı. 
En büyük keyfi İstasyon Caddesi’nde gezmekti ve kahvaltıdan sonra kutsal bir işi yapar gibi caddede dolaşacaktı. Kahvaltısını yaptı ve dışarıya çıktı. Bu gökyüzü, bu hava başka nerede var ki diye düşündü. Tam caddenin başlangıç noktasına gelmişti ki büyük bir kalabalıkla karşılaştı. Herkes hüzünlüydü. Yaklaştığında bu kalabalığın bir cenazeye ait olduğunu fark etti. Cenazenin kim olduğunu bile soramadı fakat insanlar hiç olmadığı kadar hüzünlüydü. Konuşmalara kulak misafiri oldu:
-Senelerce Sivas dışında yaşamış ve Sivas’a defnedilmek istiyormuş rahmetli, diyordu biri. 
Bir başkası:
-Nasıl bir memleket özlemi ise beni Yukarı Tekke’den başka yere gömmeyin. Ne olursa olsun, mezarım orada olsun demiş ölmeden önce, diyordu. 
Demek ki il dışından bir Sivaslının cenazesiydi bu. Doğduğu topraklara yeniden gelmişti ama bir cenaze olarak. Bunu hiç düşünmemişti. Bu topraklardan ayrılmak kaçınılmazdı yaşam sona erdiğinde. Sivas’ta gömülü olmak, bu şehrin havasını teneffüs etmek, suyunu içmek anlamına gelmiyordu ki… Birgün ölecekti ve bu şehirden ayrılacaktı. Cenaze kalabalığının üzüntülü hali ona da yansımıştı. O da artık üzülecek bir neden bulmuştu. Hem de çok büyük bir neden. Cenaze kalabalığı Ulu Cami’ye doğru yöneldi. Bütün şevki kaçmıştı. Yürümek istemiyordu. Sessizce evine döndü. 
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı onun için çünkü Sivaslılar da ölümlüydü. 

SAHİPSİZ DEFTER


Zeynep Ayten

Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme katmış ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalışmıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleşmiştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değildi. Öncelikle benimle aynı sınıfta olanlar, benimle aynı hayallerle gelmemişti buraya. Onları bir şekilde düşünmeyebilirdim fakat ders hocalarım da maalesef aynı düşünceleri paylaşmıyordu benimle. Başka bir üniversiteye mi gitmeliydim, başka bir bölüme mi başlamalıydım, kafamda sorular peş peşe yığılıyordu. 
Büyük hevesle başladığım üniversitede artık yoklama alınmayan derslere gitmemeye başlamıştım. İnsanın kendi kendine eziyet etmesinin bir anlamı yoktu. Yine de derslerim fena değildi fakat mutsuzluk, memnuniyetsizlik iliklerime kadar işlemişti. Galiba öğrencilik hayatımın sonuna gelmiştim hem de daha ilk seneden. 
Belki bir iş bulmalı ve çalışmalıydım. Kuaför olabilirdim mesela ya da ev yemekleri yapan bir işletme açabilirdim. Kurye bile olabilirdim. Yaşamak için önce üniversite okumak, ardından iş bulmak için sıraya geçmek yerine doğrudan bir işe başlayabilir, iş kurabilirdim. Böyle çıkmamıştım bu yola. Hayallerim vardı, evet daha çabuk iş hayatına başlayabilirdim fakat bu kolayı seçmek olurdu. Mutsuz olacağım bir mesleğe başlamak mı yoksa mutlu olacağım bir meslek için biraz daha sabretmek mi, bu ikilem zihnimi paramparça ediyordu. Zaten mutsuzdum ve yeni bir mutsuzluğa, sırf iş düşüncesiyle atılmak hem de ömür boyunca bu işi sürdürmek anlamsız gelmeye başladı bir süre sonra. Bir kitapta şöyle bir söz okumuştum: Size bağlananları mutlu etmek, tanrısal bir eylemdir. Bana bağlananlar vardı; sevdiklerim, ailem…  Benim üniversite okumamdan ve hayalimdeki mesleği seçmemden büyük mutluluk duymuşlardı. Şimdi onları yüz üstü bırakabilir miydim?.. Sanmıyorum. 
Bunca gelgit arasında zihin yorgunluğu içinde ilk senenin sonuna gelmiştim bile. Son sınıflar, mezuniyet töreni telaşındaydı. Sanki büyük bir iş başarmış gibi yeni kıyafetler, abartılı program provaları, şenlikler… Ortalık bayram yeri gibiydi. Onca güler yüzlü gencin arasında, yükselen kahkahalar içinde biri dikkatini çekmişti. Kendinden çok emindi. Asık suratlı değildi ama yüzünde bir ciddiyet ve yorgunluk hissi de vardı. Tam önünde yürüyordu bu öğrenci. Bir süre sonra adımlarını hızlandırdı ve prova alanına yöneldi. Bu esnada elindeki dosyadan yere küçük bir defter düşmüştü. İnsanlar farkında bile değildi yere düşen bu küçük defterin. Defteri aldım ve peşinden koşmaya çalıştım ancak kalabalıklarda çoktan kaybolmuştu defterin sahibi. Bir süre elimde defter, şaşkın şaşkın dolaştım kalabalıklarda. Artık sahibine ulaştıracağımdan ümidi kesmiştim. Provaları izlersem belki defterin sahibini yeniden görebilirim, diye düşündüm ve bulduğum ilk sandalyeye oturdum. Defterde belki sahibine dair bilgi bulurum düşüncesiyle kapağını araladım. Herhangi bir bilgi yoktu. Galiba bir günlüktü bu defter. Okumamalıydım ancak içimden bir his, hiç değilse birkaç güne göz gezdirmekten bir zarar gelmeyeceğini söylüyordu. Kalabalığa dikkatlice göz gezdirdikten sonra defteri okumaya başladım.  Dört yıl öncesinin tarihinin altında şöyle yazıyordu: 
Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme kattım ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değil. 
Bu cümleler ve hisler bana hiç yabancı değildi. Bir sayfa, bir sayfa daha, bir sayfa daha… Derken defterin sonuna ulaşmıştım. Okuduğum satırlar sanki bana ait gibiydi. Defteri kapattığımda herkesin bana baktığını hissettim. Hemen yanımda duran biri:
-İsmin anons ediliyor, sen prova için sahneye çıkmayacak mısın, dedi. 
Defteri çantama koydum ve sahneye çıktım. Ne konuştum, ne söyledim hatırlamıyorum sadece bölüm birincisi olarak sahneye davet edildiğimi hatırlıyorum ve bir de alkışları. 
Sahneden indiğimde yeniden çantamı açtım, defter yerindeydi. Elime aldım ve tekrar okumaya başladım. İlk sayfa, defterin kapağına yapıştığı için okumadığımı fark ettim.  Bu sayfa defter sahibinin bilgileriyle doluydu: Adı, Soyadı, Telefon numarası… Tüm bilgiler bana aitti bu sayfadaki. 
Kendi kendimin yabancısı mı olmuştum yoksa defter gerçekten başkasına mı aitti? Mezun olacak kişi ben miydim yoksa bir hayal mi görüyordum? Defterin sahibini bulmalıydım. Bu defter bana ait olamazdı. 

16 Aralık 2025 Salı

GİZEMLİ FENERLER ADASI

Selim Çabuk

Talha, deniz kıyısındaki küçük bir kasabada yaşayan meraklı bir altıncı sınıf öğrencisiydi. Okul çıkışlarında sahile gidip dalgaların sesini dinlemeyi çok severdi. Bir gün, okuldan eve dönerken sahilde yürüyordu. Kumların arasında mavi ışıkla parlayan bir cisim gördü. Eğilip almak için uzandığında bunun bir taş olmadığını fark etti. Üzeri kabartmalı desenlerle dolu eski görünümlü bir pusulaydı. Ama pusula garipti; iğnesi kuzeyi göstermiyor, hızlı hızlı dönüyor, sanki bir şey arıyormuş gibi davranıyordu. Talha pusulayı çantasına koydu ama aklı tamamen bu tuhaf eşyanın üzerindeydi.
Akşam eve gidince odasına çekildi ve pusulayı masaya koydu. Annesi bunun eski bir oyuncak olduğunu söylemişti ama Talha bundan pek emin değildi. Pusulanın üzerindeki dalga şekilleri ay ışığında hafifçe parlıyordu. Talha tam ışığı söndürüp uyumak üzereyken pusula titremeye başladı ve içinden hafif bir mavi ışık yayıldı. O anda odada fısıltıya benzer bir ses yankılandı:
-Fenerler Adası…
Talha korkudan geri çekildi ama kalbindeki merak çok daha güçlüydü. Bu ses neydi? Ada nerede olabilirdi? Ertesi sabah okulda en yakın arkadaşı Mert’e başından geçenleri anlattı. Mert heyecanla ayağa sıçradı:
-Harika! Hemen sahile gidelim, dedi. Belki gizli bir yer falan keşfederiz!
Talha önce tereddüt etti ama sonra birlikte sahile gitmeye karar verdiler. Talha pusulayı açınca iğne yine aynı yönde sabitlendi: Denizin ortası.
Sahilde yaşlı bir balıkçıdan küçük bir sandal kiraladılar. Balıkçı onları dikkatle süzdü. 
-Nereye gidiyorsunuz bakalım, diye sordu. 
Mert fazla düşünmeden:
-Sadece biraz dolaşacağız, dedi. 
Yaşlı balıkçı kaşlarını çattı:
-Buralarda sisli bir bölge vardır, dedi. Bazı balıkçılar orada garip ışıklar gördüklerini söyler. Dikkat edin.
 Bu söz Talha’nın içini ürpertmişti ama merakı daha ağır bastı.
Sandala binip kürek çekmeye başladılar. Pusula Talha’nın elinde titreyerek yön gösteriyordu. Bir süre sonra çevreleri yoğun bir sisle kaplandı. Güneş görünmez oldu, sessizlik arttı. Mert biraz korkmaya başlamıştı. “Galiba geri dönmeliyiz,” dedi. Tam o anda sisin içinden hafif turuncu bir ışık belirdi. Ardından sis açıldı ve karşılarında yemyeşil bir ada ortaya çıktı. Adanın etrafında havada süzülen yüzlerce küçük ışık vardı. Sanki gökyüzünde uçuşan minik fenerlerdi. Talha hayranlıkla fısıldadı: 
-Fenerler Adası…
Kıyıya çıkınca tuhaf bir sessizlik fark ettiler. Ağaçların yaprakları hafifçe parlıyor, çiçekler adeta ışık saçıyordu. Talha pusulaya baktı; pusula yine titriyordu. Biraz ilerleyince taşlarla yapılmış eski bir kapı gördüler. Kapının üzerindeki kabartmalar pusuladaki desenlerle aynıydı. Talha tam kapıya dokunacakken arkadan sert bir ses duyuldu: 
-Durun!
İkisi birden dönüp baktığında gri sakallı, uzun cübbeli bir adamla karşılaştılar. Adamın elinde eski bir fener vardı:
 -Ben adanın bekçisi Burak, dedi. Buraya nasıl gelebildiniz?
Talha pusulayı gösterdi:
-Bunu sahilde buldum, dedi. 
Bekçinin yüzü ciddi bir ifadeye büründü:
-Kayıp Pusula… Demek sonunda birini seçti.
 Mert şaşkınlıkla:
Seçti mi? Yani Talha’yı mı seçti, diye sordu. 
Burak başını salladı:
-Bu ada sıradan bir yer değildir çocuklar. Fenerler Adası, karanlıkta yolunu kaybedenlere ışık gösteren bir adadır. Fakat ışıklar giderek sönmeye başladı. Pusula, adayı kurtarabilecek kişiyi seçmek için kasabanıza kadar gitti.
Talha şaşırmıştı ama aynı zamanda kendini önemli hissediyordu:
-Peki ne yapmam gerekiyor, diye sordu. Burak, onları taş kapının önüne götürdü. Kapı ağır bir sesle açıldı ve içeri girdiler. İçerisi üç tünelden oluşan bir mağaraydı. Burak açıklamaya başladı: 
-Her tünelde bir görev var. Üç görevi tamamlarsanız ada yeniden ışığına kavuşacak.”
Talha derin bir nefes aldı. Mert yanında duruyor, onu destekliyordu. İlk tünele girdiklerinde sıcak bir rüzgâr esti. Rüzgâr o kadar güçlüydü ki yürümekte zorlandılar. Tünelin sonunda küçük bir taş sütun ve üzerinde mavi bir taş vardı. Talha taşı eline aldığında rüzgâr birden kesildi ve mağarada yankılanan bir ses duyuldu: Cesaret…
İkinci tünel tamamen karanlıktı. Bu kez Mert öne çıktı. Birlikte dikkatlice ilerlediler. Taşlara takıldılar, duvarlara çarptılar ama yılmadılar. Tünelin sonunda parlayan bir kristal buldular. Kristali yerinden alınca tünel aydınlandı ve yankılanan ses “Birlik…” dedi.
Üçüncü tünel diğerlerinden daha büyüktü. Tünelin ortasında kalp şeklinde dev bir kristal vardı. Ama kristalin üzerinde karanlık bir gölge dolaşıyordu. Burak’ın bahsettiği kötü ruh buydu. Talha ve Mert geri çekildiler ama kaçmadılar. Talha bir anda ilk tünelden aldığı mavi taşı hatırladı. Mert'e baktı ve ikinci tüneldeki kristali çıkardı. İkisi aynı anda kristalin üzerine taşları yerleştirdi. Ada bir anda sarsılmaya başladı. Kalp kristali ışıldadı, gölge çığlık gibi bir ses çıkararak yok oldu. Ardından tüm ada parlamaya başladı.
Dışarı çıktıklarında gökyüzündeki fenerlerin daha parlak uçtuğunu gördüler. Ağaçların yaprakları ışık saçıyor, çiçekler renk değiştiriyordu. Burak gülümseyerek yanlarına geldi:
 -Başardınız, dedi. Ada artık güvende.
 Talha pusulaya baktı; pusula artık sıradan bir pusula gibi görünüyordu. Burak:
-Görevini tamamladı. Onu hatıra olarak saklayabilirsin, dedi.
Talha ve Mert sandala binip kasabaya geri döndüler. Sis tekrar ortaya çıktı, sonra dağıldı ve ada gözden kayboldu. Ertesi gün Talha okulda proje ödevi olarak “Keşif ve Cesaret” konusunda bir sunum hazırladı. Arkadaşı Mert’le yaşadığı macerayı kimseye anlatmadı çünkü kimse inanmazdı. Ama o, pusulayı eline her aldığında hafif bir parıltı görür gibi oluyordu. Belki de ada onları bir gün yeniden çağıracaktı.
Talha sahile her gidişinde pusulayı açıyor ve fısıldıyordu: 
-Hazırım… Eğer bir gün ışığa ihtiyacın olursa yine gelirim.
 Pusulanın iğnesi o an bir kez titriyor, sanki onu duyduğunu gösterir gibi hafifçe parlıyordu.