25 Aralık 2025 Perşembe

45 DAKİKA

Ahmet Emir Koç, Semih Yılmaz, Yusuf Kerem Köse

Geceden beri bir şey yememiştim, içmemiştim. Sabah her şey yolundaydı fakat alışkanlıklardan vazgeçilmiyor. Uyanır uyanmaz mutfakta bulmuştum kendimi. Bir şey yiyemezdim, içemezdim de. Hazırlığımı yaptım ve yola çıktım. Akşama halı saha maçımız vardı ve günlerdir tüm ekip bu maçı bekliyordu. Hatta dışardan maçı izlemeye gelenler de olacaktı. Akşama kadar dayanmalı, direnmeliydim ve gün içinde çok yorulmamalıydım. Gün içinde gerçekten de çok yorulmadım. Hatta sadece ofisimde oturdum. Bir fark vardı her günden: çaysızlık. Aslında akşama doğru biraz acıkmıştım ama sadece biraz acıkmıştım. Abartmaya gerek yoktu. 
Halı saha maçının başlamasına bir saatim vardı ve sahaya doğru yola çıktım. Gerçekten de tanıdığım, tanımadığım kim varsa gelmişti maça. Herkes heyecanlıydı ve benden de çok iyi bir oyun sergilememi bekliyorlardı. 
Maç başlamıştı ve ilk on dakikasında önce susamış sonra ise açlığı iyice hissetmeye başlamıştım. Ayağıma gelen topları kaçırıyordum ve koşmakta da güçlük çekiyordum. Başım dönmeye başlamıştı. Takım arkadaşlarım bana öfkeyle bakıyordu. Hatta biri şöyle dedi:
-Oynayamayacaksan artık aramızdan ayrıl. Sanki karşı takımla anlaşmış gibisin.
Bu sözleri de mi duyacaktım. Ne yapabilirdim ki aç ve susuz. İlk yarı bitmek üzereydi. Üç sıfır gerideydik. Bu maçı şimdiden kaybettik, diye düşünüyordu takım arkadaşlarım ve beni de dışlamışlardı. Farkındaydım her şeyin. Devre arası bana bakarak konuşuyorlardı. Yerime oyuna alabilecekleri biri olsa kesinlikle alırlardı ama kimse yoktu neyse ki. 
İkinci yarının başlamasına on dakika kalmıştı ki onca gürültünün arasında ezan sesini duydum. İşte, vakit gelmişti sonunda. Sessizce kalabalıktan ayrıldım ve önce orucumu açıp su içitim hayli. Ardından çok fazla abartmadan bir şeyler yedim ve döndüm yeniden sahaya. Oyun başlamıştı ve sahanın her yerindeydim artık. Rüzgar gibi esiyordum. İlk yarı bana karşı takınılan tavır ağır ağır yerini sempatiye bırakmıştı. İkinci yarı başlayalı henüz on dakika olmuştu ki takımımızın ilk golünü attım. Bu gol, herkese moral olmuştu. On dakika sonra bir gol daha ve ikinci yarının son on dakikası kaldığında artık durum berabereydi.  
Seyirciler şaşkındı ve arada bir tezahürat da yapıyorlardı. Arkadaşlarım madem bu kadar iyiydin neden ilk yarı bizi perişan ettin, diyorlardı ara sıra. 
Maçın son üç dakikasıydı ve yeni bir hamle yapmam gerekiyordu. Etraftaki herkesi, her şeyi unutarak yeni bir gol için topu izlemeye başladım. Top ayağıma geldiğinde artık rüzgar değil fırtına olmuştum. Bitiş düdüğünden hemen önce son golümü de atmıştım. 
Maçı kazanmıştık. Arkadaşlarım tebrik ediyordu ve karşı takımdaki arkadaşlar da tebrik ediyordu beni. Ben ise bir yandan yemek yiyor bir yandan da bir şeyler içiyordum. Eve döndüğümde kapıyı küçük oğlum açmıştı. Mutfaktan güzel kokular geliyordu. Aç değildim fazla ama yine de mutfağa geçtim. Oğlum sordu:
-Baba, oruç nasıl geçti?
-Şahaneydi dedim ama 45 dakikası hariç. 
Bir şey anlamadı. Belki ilerde aynı şeyleri yaşadığı bir gün o da anlar beni. 

Kara

 
Yusuf Kerem Köse

kara nedir?
toprak parçası
bir acı,
siyahın eş anlamlısı,
sonsuzluğun kısa adı,
minik bir umut parçası,
geride kalanların çaresiz yası,
anlamsızlığın tanımı,
bir kinin kabuk tutmuş yarası,
korkunun namı,
kiminin kavuşamadığı Yarı,
hiçbiri değil açıklayıcı
bana göre karanın tanımı,
herkese göre farklı.

Tükenmez kalem

Yusuf Kerem Köse

Seni hiç bitmeyecek,
Gibi almıştım oysaki.
Almazdım bilsem gerçekleri,
Bir gün senin bile biteceğini.

Hep var kalemliğimde,
Silgimin yanında yerin.
Kullanmıyorum seni fazlaca,
Kullansam bile,
Bitirmeden, narin narin.

Denemeler, sınavlar, testler,
Okunur hep seninle.
Ne kadar yalan da olsa,
Tükenmeme işin.
Senin sayende alıyorum hep,
Ya 100 ya da aferin.

BİR YILDIZIN HİKAYESİ

 

Yusuf  Kerem Köse

Bana güzel görünürler her zaman
Hayal kurarım onlarla
Belki bir kaplan olur bana yıldızlar
Bir gün görüyorum herhangi birini 
Yarın görüşürüz diyorum 
Ama bulamıyorum bir daha asla

Nereye kayboldu acaba
Gecenin en parlak yıldızı 
Yerine birisi mi geçti
Kendi isteğiyle mi kaçıp gitti

O gün özlüyorum onu
Ama sonraki gün çoktan unutmuş
Oluyorum
Acaba o özlüyor mu beni
Yoksa o da mı unuttu?

Belki de kayboldu,
Ya da yolunu kaybetti.
Kurtaracak birini arıyor belki,
Ya da düşünüyor burası Kuzey mi güney mi?

20 Aralık 2025 Cumartesi

Sessiz Raflar

Nurgül Asya Kılcı

Bölüm I: Arayış
Kasabanın kütüphanesi, kimsenin yolunun bilerek düşmediği bir yerdeydi. Okulun arkasından geçen dar  sonunda, yıllardır oradaymış gibi duran taş bir binaydı. Kapısı çoğu zaman kapalı görünürdü ama içeri girmek isteyen biri olduğunda, nedense her zaman açıktı.
Ben oraya ilk kez, bir kitabı ararken girdim. Aslında ne aradığımı bilmiyordum. Sadece bazı kelimelerin beni çağırdığını hissediyordum.
İçerisi sessizdi. Ama bu, rahatsız eden bir sessizlik değildi; daha çok düşüncelerin kendi sesini duyabildiği bir sessizlikti. Raflar tavana kadar uzanıyordu ve kitapların çoğunun sırtında isim yoktu. Sanki okunmak için değil, hatırlanmak için oradaydılar.
Masaların birinde oturan görevli başını kaldırmadan konuştu:
“Kaybolan şeyleri mi arıyorsun, yoksa henüz kaybolmamış olanları mı?”
Bu soruya cevap veremedim. Çünkü ikisi arasındaki farktan emin değildim.
Rafların arasında dolaşırken ince, gri kaplı bir defter buldum. Üzerinde adım yazıyordu. El yazısı tanıdıktı ama kime ait olduğunu çıkaramıyordum. Defteri açtığımda, sayfalar doluydu. Anılar, cümleler, yarım kalmış düşünceler… Ama tuhaf olan şuydu: Yazılanların hiçbirini hatırlamıyordum.
Bir sayfada şöyle yazıyordu:
“Bunu okuduğunda, bazı şeyleri hatırlamıyor olacaksın. Ama üzülme. Bilmekten çok hissetmek gerekecek.”
Kütüphanede zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Dışarı çıktığımda hava kararmıştı. Ertesi gün tekrar gelmek istedim ama yolu bulamadım. Yokuş aynıydı, okul aynıydı; ama kütüphane yoktu.
Defter ise hâlâ bendeydi.
Günler geçtikçe, defterde yazan bazı cümlelerin hayatımda karşılık bulduğunu fark ettim. Henüz yaşanmamış anlar, önceden yazılmış gibiydi. Ama bu bir kehanet gibi değil, daha çok bir hatırlatma gibiydi. Sanki ben, bazı duyguları yaşamayı çoktan kabul etmiştim.
Son sayfaya geldiğimde tek bir cümle vardı:
“Beni bulduğunda, kendini kaybetmiş olacaksın.”
Defteri kapattım. Kendimi kaybolmuş hissetmiyordum. Ama değiştiğimi biliyordum.
Artık bazı sorulara cevap aramıyordum. Çünkü her şeyin bulunmak için değil, yerini bilmek için var olduğunu anlamıştım.


 Bölüm II: Boşluklar
Defter, çekmecemde duruyordu.
Ama oraya koyduğumu hatırlamıyordum.
Bazen geceleri uyanıp çekmeceye baktığımı fark ediyordum. Açmıyordum. Sadece varlığından emin olmak yetiyordu. Sanki defter, açıldığında değil; beklendiğinde anlam kazanıyordu.
Okulda her şey normaldi. Dersler, teneffüsler, gürültü…
Ama bazı anlar eksikti.
Bir öğretmen adımı yokladığında sınıf sessizleşiyor, sonra başka bir isim söyleniyordu. Arkadaşlarım bazen bana bir şey anlatmaya başlıyor, cümlenin ortasında durup “neyse” diyordu. Sanki bazı boşluklar vardı ve kimse o boşlukları fark etmek istemiyordu.
Bir gün defteri tekrar açtım.
Yeni bir sayfa eklenmişti.
Bu kez el yazısı daha netti.
“Boşlukları fark ediyorsun.
Çünkü artık onlara sığmıyorsun.”
Sayfayı çevirdiğimde, kütüphanenin çizimi vardı. Ama bu kez farklıydı. Raflardan biri boştu. Altına küçük bir not düşülmüştü:
“Henüz konulmamış.”
Ertesi gün, okulun arkasındaki yokuştan yine yürüdüm. Bilerek değil. Ayaklarım beni oraya götürdü. Kütüphane yine yoktu. Ama bu kez yokluğu daha belirgindi; sanki bir bina değil de, bir ihtimal silinmişti.
O an cebimde bir kâğıt hissettim. Daha önce orada değildi.
Üzerinde tek bir cümle vardı:
“Beni arama. Hatırla.”
Ne hatırlamam gerektiğini bilmiyordum. Ama bazı anılar, zorlandıkça daha da sessizleşir. Ben de zorlamadım.
Günler içinde şunu fark ettim:
Ne zaman bir şeyden vazgeçsem, defter ağırlaşıyordu.
Ne zaman bir duyguyu bastırsam, sayfalar kalınlaşıyordu.
Defter, yaşadıklarımı değil;
yaşamadıklarımı topluyordu.
Sonunda bir akşam, defter kendiliğinden açıldı. Ortasından.
Boş bir sayfa vardı.
Altında şu yazıyordu:
 “Şimdi yazma sırası sende.
 Ama kelimelerle değil.”
Kalemi elime aldım. Yazmadım.
Sadece düşündüm.

Ve sayfa doldu.

DENKLEMİN DENKSİZLİĞİ

 
Burak’ın parasının 3 katının 5 TL eksiği, parasının 2 katının 10 fazlasına eşittir. Buna göre Burak’ın parasının TL cinsinden veren denklem aşağıdakilerden hangisidir? 
Daha denklemlere geçmemiştik ama önüme böyle bir soru düşmüştü. Burak kimdi? Parayı nerden bulmuştu? Neden parasını bir denklemle bana soruyorlardı? Burak kendi parasının hesabını yapamıyor muydu? Neden 5 TL eksiği, 10 fazlası gibi şeyler ilave edilmişti? Tanıdığım Burakları düşündüm, tanıdığım bir Burak yoktu. Demek ki özellikle Burak seçilmişti soruyu yazan kişiler tarafından. Kitabı kapatmalı mıydım yoksa soruyu anlamaya mı çalışmalıydım? Yoksa denklemler konusunu bilen birini mi bulmalıydım? En kolayı Burak’ı bulmak ve ona sormaktı daha kolay bir şey vardı cebimdeki para ile Burak rolü oynamak. Cebimde 5 TL vardı ve üç katının 5 TL eksiği dediği için bu parayı bir kenara koydum. Sadece kenara koydum çünkü işin içinden çıkılacak gibi değildi. Belki kantinci bana bu soruyu anlatabilir, diye düşündüm. Kantinciye 5 TL uzattım fakat elimdeki parayı görür görmez:
-Onunla benden bir şey alamazsın delikanlı, dedi. 
Hani hep söylerler ya, bu bilgiler gündelik hayatımızda ne işimize yarayacak, diye. Gerçekten de öyleydi bu soru. Burak’ın parasını bilmek, hesap etmek ne işime yarayacaktı ki? Yine de bu soru benim için bir sorun olmuştu. Matematiği iyi olan bir arkadaş bulmalı ve bu soruyu çözdürmeliydim. Sınıfta matematik notu en yüksek arkadaşıma soruyu götürdüm. Soruya göz ucuyla baktıktan sonra işlemleri hızla yaptı. Cevap C şıkkı çıkmıştı. 
Yapılacak en iyi iş oturup denklemler konusunu öğrenmekti. Ders kitabımı açtım ve incelemeye başladım. Denklemlerin en kolay konulardan biri olduğu söyleniyordu. Ya ben anlamıyordum ya da denklemler denk gelmiyordu. Her durumda bitmeliydi bu konu. 
Gün sonunda Burak’ı bulamamıştım ama denklemler konusunu bitirmiştim. Burak’ı aramaktan daha kolaydı. Burak, habersizdi belki de bir soruya özne olduğundan. Sahi, Burak özne miydi yoksa nesne mi? Dil bilgisine çalışacak hâlim kalmamıştı. 

İLETİŞİM SORUNU


Elif Erva Ağar
İnsanlar yalnızca konuşarak mı anlaşır ya da bir insanın size söylemek istediği şeyi illa sözcüklerle ve sesle mi ifade etmesi gerek? Normal insanlar için bu gereklidir. Bazı kelimelerin telaffuz edilmesi ve karşı tarafça duyulması gerekir. Oysa birbirini iyi tanıyan insanlar bazen kelimeler olmadan da anlaşabilir. Mesela dudak okuma yöntemiyle fısıltıya bile gerek kalmadan iki arkadaş anlaşabilmeli belki. Ben arkadaşlarımın seslerini duymadan yalnızca onların jest ve mimiklerine bakarak en sessiz ortamlarda bile onların ne demek istediğini anlayabiliyorum fakat onlar beni anlamıyor. Ya da en azından bir kısmı anlamıyor. İlla sesimi duymak istediklerini söylüyorlar.  Elbette bu söylediğim durum her zaman geçerli değil. Özellikle herkesi ilgilendirmeyen ya da özel konularda iletişim gerektiğinde bu yöntemi kullanmaya çalışıyorum. Herkes herkesle böyle anlaşsa zaten konuşmaya da kelimelere de gerek kalmazdı. 
Bu aşamada biraz daha ileriye gitmek istiyorum. Aslında yakın iki arkadaş ya da dost kelimelere ve dudak hareketlerine bile ihtiyaç hissetmeden anlaşabilmeli. Hatta aklından geçenleri okuyabilmeli. Bakışlarından bir anlam çıkarabilmeli. Gözlerinin ardını okuyabilmeli. Arkadaşlık ya da dostluk zaten aynı dünyada dolaşmak ve bu dünyayı paylaşmak değil midir? 
İletişim mutlaka gerekli, kocaman bir dünyada ve insanlar arasında yaşıyoruz. Yaşam tarzımız sürekli iletişim halini zorunlu kılıyor fakat ben diyorum ki insanlar kendi aralarında özel bir iletişim tarzı daha geliştirmeli. Şifreli olmasa bile herkesin anlayamayacağı bir iletişim modeli şart. Herkesle aynı dili konuşmak zorunda olmamalıyız. 
Arkadaşlarımdan tek ricam, en azından dudak okumayı öğrenin. Jest ve mimikleri yorumlamayı da öğrenin. Günün birinde mutlaka işinize yarayacak. Benimle iletişim için değilse bile başka ortamlarda, mekanlarda ihtiyacınız olacak. 

Biricik Meselem


Yusuf Ensar Güler
Ne zaman ılık bir kışı geride bıraksak ya da her zamankinden daha sıcak bir yaz yaşasak aynı konu gündeme geliyor: Antarktika eriyor. 
İklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden biri olarak bu kıtanın erimesinden söz ediliyor. Normal şartlarda ne savaşlarla ne yoksulluk ve hastalıklarla gündeme gelmeyen bu kıta tüm dünyayı yalnızca eriyerek etkiliyor. Eridikçe kendinden söz ettiriyor ve benim de içim cız ediyor. İçim cız ediyor penguenleri düşündükçe. İçim cız ediyor her yıl biraz daha dünya ısındıkça ve günün birinde tüm dünyanın çölleşeceğini, susuz ve penguensiz kalacağını hayal ettikçe. 
Burada asıl konu ne Antarktika ne de iklim değişikliği. Asıl konu penguenler. Çizgi filmlerde ya da belgesellerde görmüş olsam da bu hayvanı, çok seviyorum. Yürüyüşleri, çıkardıkları sesler çok sevimli geliyor bana. Hani soğuk bir ortam gerekmese yaşamları için getirip evde beslemek isterdim birini. Ne kedi ne köpek ne kuş… Penguen beslemek istiyorum. Düşünüyorum bir penguenle okula gitmek nasıl bir duygu olurdu. Belki kanadından tutardım yolda yürürken. Ya da bir penguenle aynı odada oturmak nasıl bir duygu olurdu? Ona maç izletirdim. Onunla oyunlar oynardım. Kediler ve köpekler bile tepki verdiğine göre ekrana penguen oturup benimle her oyunu oynardım. Ona tuvalet alışkanlığı bile kazandırırdım. Onunla deniz kenarlarına gider onun yüzmesini izlerdim. 
Düşününce benim Antarktika sevgimin aslında yalnızca penguenlerle ilgili olduğunu fark ettim. Buzulların erimesi de mesele değil. Mesele yalnızca penguenler. Penguenler benim biricik meselem.  
Antarktika değil eriyen, eriyen penguen sayısı. Eriyen benim hayallerim, eriyen benim canım penguen sevgim. Tüm dünyayı ayağa kaldırmaya hazırım. Lütfen penguenlerime zarar vermeyin. Tamam, evimizde olmasın ama kendi ortamlarında, iklimlerinde sonsuza kadar yaşasınlar. Ben razıyım onlara çizgi filmlerde ya da belgesellerde bakmaya. Buna bile razıyım. Razıyım. Gerçekten.