14 Mart 2026 Cumartesi
BEREKETİN KAPILARI RAMAZAN
12 Mart 2026 Perşembe
SEN
Hissediyorum yokluğunu derinden
Seni arıyor gözlerim
Sana rastlamak sabahın erken saatinde
Ya da akşam dönüşlerinde
Bir masanın kenarında
Bir dolabın önünde
Mutlulukların en büyüğü
Kimse bilmese de
EVİN YOLU
Geçmiş yıllarda yalnızca hafta sonları oruç tutabiliyordu ama bu sene bir cesaret gelmişti kendisine. Orucun son günü içinde garip bir burukluk hissetti. Yeniden oruç tutmak için bir sene beklemek uzun bir süreydi. Bu düşüncesini arkadaşlarına söylediğinde az kalsın dayak yiyecekti. Ramazanın bitmesi onu üzüyordu. Hayatının bir düzene girdiğini hissediyordu ramazanla birlikte. Sahura kalkmak evet zordu fakat sabah kahvaltı yapmasına gerek kalmıyordu. İftarı beklemek zordu ama öğlen yemek sırası beklemekten daha zor değildi. Susuzluk zordu, açlık zor değilse de...
İşte arife günü gelmişti. Bayram olup olmadığı belli bile değildi çünkü bayram tatili ile yarıyıl tatili birleşmişti. Normalde arife günü, yarım gün tatil olur ve bayram alışverişi yapılırdı fakat zaten tatilde oldukları için bayram tatilini hiç hissetmiyordu. Ertesi gün bayramdı. Yani orucun bittiği gün. Yani son iftardı yapılacak olan bu akşam. Yani dün bitmişti son sahur. Üzücü müydü bitmesi ramazan ayının bilemiyordu ama içinde bir burukluk vardı.
Akşam son iftardan sonra ramazanla veda etmesi gerekiyordu. Ramazanın son gününde genelde çocuklar ve arkadaşları oruç tutardı. Bazılarının şöyle bir alışkanlığı vardı: Ramazanın başında, ortasında ve sonunda oruç tutmak... Bayram öncesi hiç değilse arkadaşlarımla son bir kez görüşeyim ümidiyle çarşıya doğru yürüdü. Yollar insan seliyle doluydu. İnsanlar akın akın çarşıya iniyorlardı. Galiba bayram alışverişi yapmak içindi bunca telaş. Otobüsler, taksiler, yayalar... Her yer insan ve araç kaynıyordu, korna sesleri insan seslerine karışıyordu. Bir an çarşıya inmekten vazgeçmeyi düşündü fakat iyice yaklaşmıştı. Üstelik birkaç arkadaşıyla da haberleşmişti çarşıda Ulu Cami’nin bahçesinde buluşma fikrini. Şimdi bahçeye kendisi gitmezse ayıp olurdu. Sözünde durmamış olurdu. Çaresiz kalabalıklar içinden Ulu Cami’ye doğru yürüdü. Bahçeye ulaştığında büyük bir huzura da ulaşmıştı. Bahçe tenha idi. Kuş seslerini bile duyabiliyordu neredeyse. Çarşının tüm gürültüsü ile arasına bir perde çekmişti. Cami bahçesinin bu kadar huzurlu ve hoş olduğuna daha önceden hiç rastlamamıştı. Banklardan birine oturdu, etrafta tanıdık bir yüz aradı fakat kimsecikler yoktu. Güneş, etkisini göstermeye başlamıştı ve oturduğu banka hafifçe uzanmaya karar verdi. Bir süre de böyle bekledikten sonra bank üzerine uzanmanın güzel bir fikir olacağı hissine kapıldı. Güneş ışığı sadece ışık değil de tatlı bir şey gibiydi. Uzandı ve gözlerini kapadı.
Uyandığında bir bir hacı emmi vardı başucunda. Hacı emmi soruyordu:
-İyi misin evlat, iftar yaklaştı ve sen öğleden beri burada uyuyorsun.
Gözlerin silerek uyandı:
-İftara kaç ne kadar var hacı emmi?
-Bir hafta var iftara.
Böyle bir cevap beklemiyordu. Bir hafta olur muydu iftara? Yine de doğrulmalıydı. Yüzünü yıkamalı ve kendine gelmeliydi. Şadırvana doğru ilerlediğinde etraftaki kuşların kendisine güldüğünü sezdi. Ciddi ciddi aralarında konuşuyordu kuşlar ve kahkaha atıyorlardı. Şadırvana vardığında musluktan akan suyun garip olduğunu fark etti. Sudan avucuyla bir yudum aldı. Su değildi bu, galiba ramazan şerbetiydi. Birkaç yudum daha aldı. Yüzünü şerbetle yıkayamazdı. Birkaç yudum daha, birkaç yudum daha... Oysa az önce iftara bir hafta olduğunu söylemişti hacı emmi ve oruç olmalıydı. Ramazanın son günü oruç bozmak... Olamazdı böyle bir şey. Gücünün yettiği kadar bağırdı:
-Olamamaaaaz, ben oruçluyum.
Bir sarsıntı ile kendine geldi. Başı çok ağrıyordu. Her tarafı uyuşmuş gibiydi. Tepesinde tanımadığı biri vardı. Bu, az önce gördüğü hacı emmiye benziyordu.
-Güneş çarpmasın yavrum, dedi. Uyuma burda, haydi evine git.
-İftara ne kadar var hacı emmi?
-Daha iftara ne’tiiin, üç dört saat var. Sen kalk evine git. Güneş çarpmış seni.
Başı dönüyordu ve çok ağrıyordu. Eve doğru yürürken hangi ayda, hangi günde ve saatte olduğunu bile unutmuştu. Oruçlu olmalıydı ama orucun kaçıncı günüydü hatırlamıyordu. Etrafta insanlar sürekli akın akın bir yerlere koşuyordu. Onların bu telaşını anlamakta zorlanıyordu. Neyse ki evin yolunu unutmamıştı.
10 Mart 2026 Salı
ÜÇ GÜN OLDU
Üç gündür kelimelerimiz birbiriyle buluşmuyor sadece
Gözlerini hiç görmedim fakat artık gözüme geliyor sessizce
Alev mavisi diye betimlemişlerdi bakışlarını bir kere
Kendimi avutuyorum bir tek bu düşle
Bizim hiç tanışmadığımızı söylüyorlar
Ancak hakkında her şeyi biliyorum, yanıtsız sorular
Aklım sende kaldı günleri bekleyemiyorum
Bu hafta içi yeniden buluşalım artık dayanamıyorum
Sen olmadığın için seni düşlerimde görüyorum
Söylediğin sözler aklıma geldikçe gülümsüyorum
Bu hafta içi seni yeniden okuyacağımı söylüyorlar
Onlara inanmaktan başka seçeneğim mi var
GÜNLÜK
Bazı insanlar bunun içine yazar
Duygularını, sırlarını
Bazen de insanlar hakkındaki düşüncelerini
Ama en çok da sıradan günlerini
Belki de takılırlar
Tuhaf geçmeyen günlerini yazmaya
Acaba diyorlar mıdır
Sıra dışı geçsin de günler
Bu boş sayfalara yazalım cümleler
Bazıları ise hatırlamak istemez
Bir önceki gün ne yaşadığını
Bir önceki sene yazdıklarını
Onlar günlük yazmaz
Günlük yaşarlar
Galiba en iyisi bu
Ya da yalnızca yazılmalı mutluluklar
7 Mart 2026 Cumartesi
BÜTÜN NEHİRLER
NEHİR ALMACI
Dünyanın bütün nehirlerini görmek isterdim
Nil, Dicle, Kızılırmak, Sarı Irmak, Lena
Gitmek istiyorum her birinin kıyısına
Gitmek ve uzanmak bu nehirlerin kenarında
Boylu boyunca
Bütün nehirlere ayağım değsin istiyorum
Bütün nehirlerin kumsalında çay içmek
Hayatın, dünyanın, çocukluğun tüm güzelliklerini
Ve hayallerimi yazıp bir kağıda
Şişe içinde
Nehirlere bırakmak istiyorum
BAZI VAKİTLER
Sabahın erken saatlerinde görenler beni
Neyin var diye sormadan edemiyor
Kimi diyor hasta mısın, yorgun musun diyor kimi
Oysa o saatlerde kuşlar bile ötmüyor
Kediler bile sokaklara çıkmıyor
Öğlen vakti olunca her şey değişiyor
Bu kez aynı kişiler soruyor, yorulmaz mısın sen
Hepimiz tükendik; işlerden, derslerden
Ama sen maşallah devam ediyorsun pes etmeden
Oysa o saatlerde tabiat uyanmış oluyor
Ağaçlarda kuşlar, sokaklarda kediler dolaşıyor
Güneş bile en çok
O saatlerde ışıtıyor, ısıtıyor.
YENİ HAYAT
3. Bölüm
Tutunduğum dal dışında bir çubuk daha bulmalıydım ve
onu bu bataklıktan kurtulmak için kullanmalıydım. Sağa sola baktım ve nihayet
değneğe benzeyen bir parça gördüm yakınımda. Uzanarak yerinden çıkarmaya
çalıştım. Biraz zorlandım fakat başarmıştım. Bu değnek sayesinde tutunduğum
ağaç parçasını yavaş ilerleyen bir kayık gibi kıyıya kadar taşıdım. Sonunda kurtulmuştum
bataklıktan. Bir süre kenarda dinlenmek iyi olur, diye düşündüm ve bir kaya parçası
zannettiğim bir yükseltinin altına uzandım. Kaya parçası sıcacıktı fakat o da
ne? Bu parça hareket ediyordu sanki. Yoksa bir canlının gölgesine mi
sığınmıştım. Endişem artmıştı ama ani hareket yapmaktan da korkuyordum.
Birdenbire tüm vücudumu saran bir ılık rüzgar esti. Garip şeyler oluyordu. Evet
bu bir canlıydı ve doğrulmuştu. Kocaman hortumuyla tepemde duruyordu. Üstelik iştahla
bana bakıyordu. Benim küçücük birinden ne istiyor olabilirdi ki? O anda
büyüklerimizden duyduğum hikayeler aklıma geldi. Bu canlı olsa olsa bir
karıncayiyendi. Onlar bizim düşmanımızdı. Galiba beni midesine indirmek
istiyordu. Kaçmaya çalıştım fakat sürekli tepemde dolaşıp duruyordu. Bir kovuk
ya da mağara bulabilsem kurtulma ihtimalim vardı. Telaşla sağa sola koşmaya
devam ettim. Sonunda sığınacak bir yer bulmuştum. Nefes nefese mağaradan
içeriye girdim. İçeri girer girmez yuvarlanmaya başladım. Ayaklarım, kollarım
acıyordu ama en azından hayattaydım ve uçuyordum. Bir süre büyük bir boşluğa
doğru düştüm. Sonunda yumuşak bir iniş yapmıştım. Neyse ki kırık, çıkık yoktu
bir yerimde. Karanlık bir yerdi burası. Çaresizce karanlıkta ilerlemeye
başladım. Az öteden kulağıma ulaşan su damlası seslerini çığlık sesleri
bölüyordu. Yine belalı bir ortama düşmüş olmaktan korkuyordum. Aslında karıncayiyenden
ayrılırken ona bir nanik yapmak isterdim ancak can korkusuyla perişan
haldeydim. Şimdi yukarda halen beni arıyordur zavallı, diye düşündüm. Tam keyfim
yerine gelmişti ki bu ortamda da hayati tehlikem olduğunu sezdim.
Karanlıkta saatlerce ilerledim. Su sesinin geldiği
yerden uzak durmam gerektiğini biliyordum. Bu esnada tepemden rüzgar gibi bir
ses geçmeye başladı. Bu ses galiba bir yarasa sürüsüne aitti. Çığlıklar da
onlardan geliyor olmalıydı. Yarasaları hiç sevmezdim. Gürültü geçinceye kadar
sessiz kaldım ve ardından yine yürüdüm yürüdüm. Dışarda havanın kararmış
olduğunu unutarak ha bire aydınlık bir nokta arıyordum ki ayaklarımın
ıslandığını fark ettim. Akıntısı olan bir suydu bu. Hemen kenarda bir kuru
yaprak buldum ve sürükleyerek suyun içine indirip üzerine atladım. Artık
yüzüyordum karanlıkta. En azından mağaranın dışına çıkabilecektim. Zaman zaman
etrafımdan zıplayan kurbağaların sesini duyuyordum. Bazen de balıklar
zıplıyordu kenarda. Balıklara yem olmak da kötü bir son olur, diye düşündüm ama
balıklar dost canlısıydı. Yorulmuştum ve artık uykusuzluğa direnemiyordum.
4. bölüm
Kendime geldiğimde güneş gözümü kamaştırıyordu. Halen suyun
üzerinde ve bir kuru yaprağın tam ortasındaydım. Yaprak ıslanmamıştı, bu iyiydi.
Bir süre gözlerimi ovuşturup etrafa baktım. Her yer masmavi sularla kaplıydı. Burada
ne yapacağımı bilemiyordum ve su beni taşımaya devam ediyordu. Buradan nasıl
kurtulacağımı bilemiyordum. Güneş beni hayli ısıtmış neredeyse bir karınca
kızartmasına çevirmek üzereydi. Derin düşüncelerle ilerlerken yanımdan geçen
bir kütük parçası gördüm. Kütük parçası yaprağı da üzerine alarak yüzmeye devam
etti. Bu iyi bir şeydi benim için. Zaten yaprak da su almaya, ağırlaşmaya
başlamıştı. Biraz ilerde bir şelale görünüyordu. Şelaleye varmadan önce bir
kara parçasına çıkmak zorundaydım. Bu esnada kütük parçası kıyıya doğru yöneldi
ve çamurlu bir yere saplandı. Kurtuldum, diye sevinirken kütük parçası yeniden
hareketlenmişti ki son anda kara parçasına kendimi attım.
-Bu ağacın adı baobabtır. Bu benim ağacım ama istersen biraz dinlenebilirsin burada.
Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum ki bir çift parlak gözle karşılaştım. Bu bir kertenkeleydi.
-Buralarda yabancıyım ve ne zamandır aç olduğumu bilmiyorum, dedim.
Bir dostu görmüş gibiydim. Kertenkele devam etti:
-Anlamıştım yabancı olduğunu, dilersen sana bir yer tarif edeyim, oraya git ve başından geçenleri anlat, dedi.
-Önce biraz dinleneyim, dedim.
Sohbeti hoşuma gitmişti kerkentelenin. Sabaha kalmadan yola çıkmalıydım. Gerekli yol tarifini tüm detayları ile aldım ve yola çıktım. Bir süre yürüdükten sonra bir köyün girişinde buldum kendimi. Köyün içlerine doğru ilerlerken etrafımda bir kalabalık oluştuğunu fark ettim. Başka başka karıncalar her yerden çıkıp etrafımda toparlanıyorlardı. Konuşmuyorlardı ama bakışları bir garipti. Artık etrafımdaki kalabalıktan yürüyemez hale gelmiştim. Yaşlı bir karınca tam önümde durarak şöyle dedi:
-Yüzyıllardır beklediğimiz büyük bilge karınca sen olmalısın. Köyümüze hoş geldin.
Söylenenlerden bir şey anlamıyordum ama devam ediyordu:
-Atalarımız hep senin bir gün geleceğinden bahsederdi. Onların anlattığı kutsal karınca sen olmalısın. Artık köyümüzde huzur, bereket olacak. Artık köyümüzde barış olacak.
Yaşadıklarımdan hiçbir şey anlamıyordum ama nihayet yeni bir hayata başlamıştım. Film gibi bir hayat.