Zeynep Ada Karadaş
1.Bölüm: Rüya
Diğer insanlardan saklanan ve kasabada yaşayan insanlar dışında kimse tarafından bilinmeyen Küçük Rüya adlı bir kasaba vardı. Bu kasabada yaşayan insanlar, genellikle her gün küçük ve mutluluk veren rüyalar görürlerdi. Bunun yanı sıra kâbuslardan da çok korkarlardı. Kâbus görmenin hayra alamet olmadığını düşünürlerdi ama bu olumsuz düşüncelere rağmen çok neşeli ve huzurlu bir kasabaydı Küçük Rüya kasabası. Kasaba sakinlerinden Sora, ailesiyle yaşayan on yaşında küçük bir kız çocuğuydu. Bir gün Sora annesinin sabah uyandığında sanki kâbus görmüş gibi göründüğünü fark etti. Annesine:
-Anne kâbus mu gördün, diye sordu. Annesi kendisinin kâbus görebileceği fikrinden korkmuş ve dehşete düşmüş bir hâlde:
-Hayır kızım, kâbus görmedim ama rüya da görmedim sanırım, bu yüzden biraz sersemlemiş gibiyim, dedi.
Annesi, ağzından çıkan sözlerin anlamının farkına varınca şaşırdı. Hemen kocasının yanına gidip durumu anlattı kocası da kendisinin de rüya görmediğini söyledikten sonra daha da şaşırmış ve korkmuş bir şekilde ikisi de üstlerine kat kat kıyafet giyerek, giydikleri kıyafetlerin arasına bir şeyler koyarak, yanlarına büyük bir çanta alarak kendilerini gizleme çabası içinde evden çıktı ve Sora tek başına evde kaldı. Annesi ve babası gittikten biraz sonra Sora onların nereye gittiğini merak etti ve düşünmeye başladı. Tam düşüncelerden sıyrılma amacıyla camdan dışarıya bakmak için kafasını uzatmıştı ki neredeyse tüm kasabanın annesi ve babasıyla aynı yöne doğru gittiğini fark etti. Herkes kafasında şapkalar, üstlerinde kat kat montlar, ellerinde çantalarla kimse onları tanımasın diye iyice gizlenmiş gibiydi. Sora, onların nereye gittiğini anlamıştı ve eğer bu bir rüya değilse ki genellikle böyle rüyalar görmezdi çok büyük bir sorun vardı. Tüm kasaba, kasabanın en yaşlısı ve en bilgesi olan Mirelda Nine’ye doğru gidiyorlardı. Bu kadın, kasabanın en yüksek dağındaki eski püskü ahşap bir evde yaşardı. Kasaba halkı rüyalar dahil her türlü sorunlarını çözmek için ona giderlerdi, gidenlerin hepsi birkaç gün sonra gelirdi. Sora bu kadına gitmeyi hiç istemezdi çünkü rüyaları sorunlu olan kişi, kasabadan atılmasa bile halk tarafından dışlanırdı. Sora korkmaya başlamıştı çünkü kasaba sakinleri rüya görmemişti ve onlar rüya görmediyse niye kendisi rüya görmüştü? Sora bu sorularına cevap arayarak dışarıya bakmayı sürdürdü. Biraz sonra üzerine uyku ağırlığı çöktü. Annem ve babam gelene kadar biraz uyuyayım bu sefer rüya görmeyebilirim, belki de gördüğüm rüya bile değildi sadece hayal ettim diye düşündü ve yavaş yavaş uykuya daldı.
Sora uykuya dalar dalmaz bir anda kendisine kıpkırmızı bir bisiklet alındığını gördü, bisikletleri ve kırmızı rengi hiç sevmemesine rağmen o bisikleti çok sevdiğini ve çok istediğini hissetti. Bir anda ortam değişti ve kendisini bir okulda buldu. Çevresindeki çocuklarla gülüp eğleniyordu ama bunlar onun arkadaşı değildi. Kendi arkadaşları neredeydi? Sonra mekân tekrar değişti, bu kez uyanıp başucunda bir sürü hediye paketi gördü ama bugün onun doğum günü değildi ki ve hediyelerin üstünde Lena yazıyordu, bu hediyeler onun için değildi. Tam ne olduğunu anlamaya çalışırken Sora bir anda uyandı. Önce nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı neyse ki evindeydi. Sora’nın içini bir korku kapladı, hiç kimse rüya görmemişken Sora bir günde ikinci rüyasını görmüştü. Düşünmeye başladı bu rüyalar da neyin nesiydi, rüyada gördüklerinin kendisiyle ve hayatıyla hiçbir alakası yoktu. Aklına bir şeyler geldi ama bu olamazdı böyle bir şeyin olması imkânsız gibiydi. Sora insanların yarım kalan rüyalarını gördüğünü düşünüyordu ve artık kendisinin de Mirelda Nine’ye gitme vakti gelmişti. Üzerine kendisini gizlemek için hiçbir şey almadan paltosunu giyerek dışarı fırladı. Dışarıda koşarken evde kalan insanların bakışlarının üstünde olduğunu hissedebiliyordu ama onlara aldırmadı. Daha da hızlı koşmaya başladı ne kadar korksa da Mirelda Nine’ye gitmesi lazımdı çünkü insanların rüya görmemesinin ya da gördükleri rüyanın sonunu getiremeyip unutmalarının sebebi kendisi olabilirdi.
2.Bölüm: Yolculuk
Koşuyordu, koşuyordu, koşuyordu ve yol sanki hiç bitmek bilmiyordu. Mirelda Nine’nin yaşadığı dağı görme umuduyla koşmaya devam etti. Bu dağa daha önce hiç gitmemişti ama onun hangi dağ olduğunu az çok tahmin edebileceğini düşünüyordu çünkü kasabada bu dağla ilgili hayli efsane vardı. Anlatılan şeylerde Mirelda Nine’nin yaşadığı dağı gördüğünüz an şaşırıp kalacağınızı ve dağın heybetli görünümünden etkilenerek birkaç saniye boyunca dağı izleyeceğinizi söylüyordu insanlar. Sora biraz daha koştuktan sonra bir anda durdu. Karşısında hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir dağ vardı, hayatında onu bu kadar etkileyen ve şaşırtan çok az şey olabileceğini düşündü. İnsanların bu dağa geldikten günler sonra dönmesinin sebebi, bu uzun yolculuk olmalıydı. Daha sonra kendini bir rüyadan uyanmış gibi hissetti ve birkaç saniye boyunca çevresindeki insanları fark etti, Sora da onlar gibi orda öylece duruyordu. Zaman kaybetmemeliydi, zaten uzun bir yolculuk olacaktı bu yüzden hemen harekete geçti ve daha yavaş bir tempo tutturarak dağa doğru koşmaya başladı. Dağın üstünde, eteklerinde kısacası her yerinde kasabadan Mirelda Nine’yi görmek için gelmiş insanlar vardı. Sora, dağa yaklaşınca yürümeye başladı eğer bu dağa çıkacaksa enerjisini boşuna harcamamalıydı. Herkesin gittiği patikadan yürüyordu, bazen ayakları tümseklere takılıyor bazen de çukura düşüyorlardı, kafasının üstüne ağaçların gölgeleri sallanıyor, sivrisinekler bayram etmiş bir halde etrafına toplanıyordu. Sora, bu engellerin adımlarını daha da yavaşlatmasını istemiyordu çabuk olmalıydı. Önündeki insanları iterek ilerlemeye başladı, arkasından duyulan kızgınlık nidalarına aldırmadan hedefine doğru ilerlemeye devam etti. Sıra hiç bitmiyor gibiydi ne kadar ilerlerlerse ilerlesin sürekli önünde insan vardı. O kadar çok rüya yorumlama kitabı okumuştu ki dışarı çıkmayı bırakmış, hayattan uzaklaşmıştı ve bu yüzden kasabada bu kadar çok insan yaşadığının da farkına varmamıştı. Her şeyi halledeyim ilk iş yeni arkadaşlar edinip insanlarla kaynaşacağım, diye içinden geçirdi Sora. Akşam olup güneş battığında herkes olduğu yere çadırlarını kurmaya başlamıştı. Demek ki o kat kat kıyafetlerin altında eşyalarını saklıyorlardı ve o büyük çantalarda çadırlar vardı ama Sora çadır getirmemişti, hiçbir şey getirmemişti. Bir anda yakınlardan gelen çok tanıdık bir sesle irkildi:
-Sora, Sora!
Bu annesinin sesiydi onu çağırıyordu gözleri radar gibi sesin geldiği yönü ararken kulakları bir anten gibi etrafı dinliyordu ve onun bir şey yapmasına gerek kalmadan annesi koşarak gelip ona sarıldı:
-Üzgünüm canım seni evde tek bırakmamalıydık ama tüm kasabanın rüya görme… Annesi devamını getirememişti cümlenin.
Annesinin bu tavrı olayın şokunu ve korkutuculuğunu hâlâ üzerinden atamadığını gösteriyordu. Sora hemen:
-Önemli değil anne, sorun yok bak hâlâ sapasağlam buradayım, dedi.
Annesine kendisinin rüya gördüğünü anlatmalı mıydı? Şimdilik anlatmamaya karar verdi, düşüncelerden sıyrılmak için annesine:
-Babam nerede, diye sordu.
Annesi:
-Ah tatlım seni gördüğüme o kadar sevindim ve şaşırdım ki babanın yanına gitmeyi unuttum, gel bu taraftan dedi ve eliyle biraz ileride duran mavi çadırı işaret etti.
Üç kişinin sığabileceği kadar büyük olmasa da idare ederdi çadır. Sora, bu gece uyumamaya karar verdi, zaten bu çadırda uyuması biraz zor gibiydi eğer rüyaları kendisi çalıyorsa ki bunu isteyerek yapmıyordu ve nasıl olduğuyla alakalı hiçbir fikri yoktu, uyumadığında belki insanlar bu gecelik bile olsa rüyalarına kavuşurlardı. Sanki Sora uykudan kaçtıkça daha da fazla uykusu geliyordu. Gözlerini sürekli açık tutmaya çalışıyor kendine kasabadaki insanları ve yolda gördüğü korkmuş küçük çocukları hatırlatıyordu. o uyursa rüyalarına kavuşamayacaklardı. Yanında annesi ve babası güzel güzel uyuyorlardı, umarım rüya görüyorlardır, diye içinden geçirdi Sora. Uykuya yavaş yavaş teslim oluyordu, uykusu o kadar gelmişti ki artık elleriyle gözlerini açık tutmaya çalışıyordu ama nafile, uyku sanki bir karadelik gibi onu içine çekiyordu. Gözleri kapanmaya başladı engel olamıyordu, rüya görmek istemiyordu.
3. Bölüm: Düşçül
Saray gibi güzel bir yerdeydi, hemen yanında bir masa vardı. Masada oturmuş canavara benzer mor bir şey gördü. Bir şeyler yiyordu sürekli ve çok fazla yediği belliydi, biraz şişman gibiydi. Yaklaşmak istiyordu ama korkuyordu da bir anlık cesaretle canavara doğru ilerledi. Canavar onu fark etti Sora’ya:
-Merhaba, adın ne, dedi. Sora şaşırmıştı, canavar olarak düşündüğü yaratıktan böyle bir karşılama beklemiyordu. Canavara:
-Adım Sora, senin adın ne, dedi.
Canavar:
-Benim adım Düşçül. Dedi.
Sora bu ismi biraz garip bulmuştu ama aldırmadı. Bu yolculuğa çıkarken ne kadar çok şeye aldırmamıştı acaba? Canavar büyük bir iştahla yemek yemeyi sürdürüyordu. Sora yemeklerin bir fanusun içinden gelen şeffaf ama hareketli küreler olduğunu fark etti, tam yemeklerin ne olduğunu soracaktı ki uyandı. Bu ani uyanma Sora’yı biraz sinirlendirmişti. Hem bir tek kendisi rüya görüyordu hem de rüyasını yaşayamıyordu neredeydi adalet? Sora kalkmak için hareketlendiğinde başını çadırın tepesine vurmuştu, işte bu bardağı taşıran son damlaydı, sinirleri iyice gerilmişti, hemen çadırın dışına çıktı ve derin bir nefes aldı. Sakin olmalıydı çünkü eğer bu sorunu çözebilecek biri varsa o kişinin kendisi olduğunu biliyordu. Çadırın içine geri girdi zaten gün aydınlanmıştı annesi ve babası onun hareketlenmelerinden dolayı uyanmış olmalıydılar. Annesi:
-Sora, kahvaltı dedi.
Babası tek bir kelime bile etmedi. Rüya görmemek onları Sora’ nın düşündüğünden de daha kötü etkilemişti, sanki her sabah sesi cıvıl cıvıl çıkan kişi artık boğazı acıyormuş gibi konuşuyordu. Babası zaten tek bir kelime bile etmiyordu eğer Mirelda Nine’ bu rüya görmeme işine bir çözüm bulamazsa ömürlerinin sonuna kadar böyle kalacaklardı. Bu, Sora için hem vicdan azabı hem de mutsuzluk demekti. O yüzden kahvaltılarını yaptıktan ve çadırlarını tekrar katladıktan sonra hemen yola çıktılar. Dışarıdaki herkes bir tür virüse yakalanmış gibiydi, tümseklere ve çukurlara takılıp düşüyorlardı sürekli. Sora annesi ve babasını birer kolundan tutuyordu, onları bırakmamalıydı o tepeye ilk önce onlar ulaşmalıydı. Sora annesini ve babasını biraz zorlayarak sürüklemeye başladı, bu sefer arkalarından yükselen kızgınlık nidaları daha azdı. İki gün üst üste rüya görmemek, belli ki içlerinde kalan son umutları da yavaş yavaş tüketmeye başlamıştı. Uzun bir yürüyüşün ardından akşam olmuştu güneş yavaş yavaş batarken Sora artık önlerindeki sıranın ucunu görebiliyordu. Bu, biraz da olsa annesi ve babasını da mutlu etmişti, daha hızlı yürümeye başladı Sora, annesi ve babası onun arkasından sürükleniyor gibi olsalar da oraya bir an önce varmalıydı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü ve sonunda sıranın en önündelerdi. Tam karşılarında ahşaptan yapılmış eski püskü ama içeride birinin yaşadığı belli olan bir ev duruyordu.
4.Bölüm: Mirelda Nine’nin Huzurunda
Bir masalın ya da rüyanın içinde gibilerdi. Sora, karşılarındaki masalsı küçük evin kapısının nasıl açılacağını, kapıyı vurmak gerekip gerekmediğini düşünüyordu ki kapı kendiliğinden gıcırtıyla açıldı. İçeriden dışarıya aydınlık bir huzur taşıyor gibiydi. Aklında hiçbir endişe kalmamıştı. Anne ve babasının ellerinden ayrıldı ve kapıdan içeriye adımını attı. Sora içeriye adım atar atmaz kapı kapanmıştı. Bu olay bile Sora’yı endişelendirmedi. Karşısında yaşlı biri oturuyordu. Bu, Mirelda Nine olmalıydı. Sora’ya bakıyor ve tebbessüm ediyordu:
-Nihayet seninle tanışabileceğiz küçük hanım. Hoş geldin Sora, dedi.
Sora dakikalar sonra ilk kez şaşırmıştı. Bu şaşkınlıkla cevap verdi:
-Ama, adımı nereden biliyorsunuz.
-Ben yaşamış ve yaşayan herkesin adını bilirim, hikâyesini yüzünden okurum. Yalnız hikâyesini değil, gördüğü tüm rüyaları da okurum. İnsanın yüzü ve sesi bir kitaptır. O kitabın harflerini en iyi ben okurum.
Sora:
-Öyle ise ben de bu alfabeyi öğrenmek istiyorum ama önce her şeyi baştan dinlemeliyim, dedi.
Dışarda bekleyen onlarca insan vardı ve onlarca insan da buraya ulaşmak için yoldaydı. Mirelda Nine nefes aldı ve şöyle dedi:
-Dışarda bekleyenleri merak etme, her şey için vaktimiz var.
DEVAM EDECEK