29 Kasım 2023 Çarşamba

ÜÇ KARDEŞ

Aydın Çınar Yıldırım

Buzların bacalardan sarktığı tükürsen yere düşmeyecek soğuk bir kış günüydü. Üç erkek çocuğu olan bir ailenin sonuncusuydu. 1940 yılında iki ağabeyini cepheye gönderen Marek o yıllarda yaşı küçük olduğu için askere alınmamıştı ama artık onun yaşı da asker olmak için uygundu. İki senedir ağabeylerinden hiçbir haber alamamıştı ve şimdi sıra kendisine gelmişti. Ağabeyleri acaba hangi cephede, kimlerle savaşıyordu? Yaşıyorlar mıydı? Bir yıl öncesinde kısa bir mektup almıştı. Mektup şöyleydi:

Sevgili Marek,

Buraya geldiğimiz günden beri çoğunlukla aç ve uykusuz günler, geceler geçiriyoruz. Şimdiye kadar yaşamadığım soğukları burada yaşıyoruz ve üşüyoruz. Sen evin, ülkenin kıymetini bil. Buraya gelmeni aslında hiç istemem. Ağabeyim Robert’le hiç karşılaşmadık. Haberini de alamadım. Umarım senin haberin vardır nerede olduğundan. Benden ve bizlerden duanı esirgeme.

Ağabeyin Paweł

Marek bu mektubu günlerce yanında taşımış ve ağabeylerini hiç unutamaz hale gelmişti. Onlardan gelecek küçük bir haber, mektup beklemekle geçmişti geride kalan yıllar. Yine bir haber, mektup beklediği sabahlardan birinde postacının kendi evlerine doğru yöneldiğini görünce kalbinin hızlı atmaya başladığını hissetti ve beraber yaşadığı annesinden önce kapıya koştu. Daha postacı çantasındaki mektuplara bakarken elini uzatmıştı bile. Postacı soğuk bir sesle:

-Bay Marek siz misiniz, dedi. Marek tiz ve heyecanlı bir sesle:

-Evet, buyurun benim, dedi. Zarfa uzandı ve heyecanla açmaya başladı. Heyecanını gören postacı:

-Bugün yüzlercesini bıraktım bu zarfın. Galiba askerlik çağın geldi senin de, dedi. 

Marek’in beklediği bir mektup değildi bu. Açtı, okumaya başladı:

Sayın Marek.

Bildiğiniz üzere ülkemiz büyük bir savaş veriyor. Cephede kayıplarımız çok fazla ve onların yerine yenilerini göndermemiz gerekiyor. Tıp öğrencisi olmanız nedeniyle cepheye doktor olarak görevlendirildiniz. 

Marek, hem sevinmiş hem de şaşırmıştı. Annesini kime bırakacaktı. O esnada annesi de yanındaydı ve ağlıyordu. Marek’e eğilerek:

-İki oğlumdan haber yok halen şimdi de üçüncüsünden mi ayrılacağım, dedi. 

Marek’in içini hüzün kapladı ama belki de ağabeylerimi görür, onlardan haber alırım diye içinden geçirdi. Çok fazla zaman yoktu. Valizini topladı ve ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla istasyona ulaştı. Kendisini savaş bölgesine götürecek trene bindi. İstasyon kendisiyle aynı yaşta gençlerle doluydu. Kimi ağlıyor, kimi sevgilisiyle vedalaşıyordu. Herkesin duruşunda, bakışında bir gurur vardı. Beş saatlik bir yolculuktan sonra görev yerine ulaştığında ve belgeleri teslim ettiğinde kendisine güzel bir karşılama yapıldığını gördü. Görev yeri olan hastanede eli kolu sarılı yaralılar, bacağını, gözünü kaybetmiş askerler vardı. Önceleri ürktü bu manzaradan ancak tez zamanda hastanenin diğer doktorunun da yardımı ile işine alışmaya başladı. 

Hastane koğuşlarını dolaşırken yüzü tamamen sarılı bir yaralı dikkatini çekmişti. Bakışları hiç yabancı değildi ama konuşacak gücü de yok gibiydi bu askerin. Birkaç gün sonra askerin de kendisine baktığını hissetti ve yanına gitti. Yaralı asker de heyecanlanmıştı kendisine doğru yürüyen Marek’i görünce. Marek yaklaştı, sargıları bir kenara usulca çekti:

Ağabey, sen misin, dedi. Asker şaşkındı. Bir süre yüzüne baktıktan sonra:

-Sen… Marek, sen misin, dedi. Sarıldılar… Hastanede ilk kez böyle bir mutluluk havası esiyordu. Marek, kısa bir sohbetten sonra diğer ağabeyi Paweł’in cephede öldüğünü öğrendi. Hem sevinçliydi hem de üzgün. 

O akşam iki kardeş annelerine uzun bir mektup yazdılar. 


ÇİLE

Meva Vural

Ne yapacağım Allah’ım
Her gün bir yenisi çalıyor kapımı
Her gün bitmeyen bir çile

Hayat bir yanda akarken sessiz bir nehir gibi
Bakamadan başımı kaldırıp göğe
Bakamadan karla kaplı dağlara
Gelip geçiyor günler
Gelmemek üzere bir daha
Yığınla ders, yığınla konu
        Hiç gelmiyor sonu

Yetmiyor yirmi dört saat
    Bir hafta
        Bir ay
            Bir yıl
                    İster ayıl
                            İster bayıl

Bense oturmuş boş bir sayfaya
Şekiller çiziyorum
Desenler çiziyorum
Hepsinin ortasında durup
Ne yapacağım Allah’ım diyorum


HARFLER

 Eymen Akif Şahin

bir sürü harf var dünyada ve geçmişte
kimi unutulmuş 
kimi kullanılan
kimi latin, kimi arap kimi runik
bir sürü yazısı var 
bir sürü harf var dünyada ve geçmişte

hepsi ayrı bir sesi karşılasa da
bazıları başka başka okunsa da
kelimeler aynı
anlamlar aynı

insanlar da harfler gibi
çeşit çeşit
insanlar da harfler gibi
değişik



KÜPELERİM

 Livanur Ekici 


papatyalı yoncalı
iki tane küpem var
ama isterim iki daha olsun
biri lütfen
nazar boncuklu olsun

iki tane kolyem var
ama isterim olsun bir daha 
ay yıldızlı ve kırmızı
takayım boynuma



SEVGİ

Hanzade  Eligüzel


Sevgi ile her şey bu dünyada
Anne çocuğunu sever
Koyun kuzusunu
Ağaçlar kuşları
Kuşlar yaprakları

Sevgi ile her şey bu dünyada
Yağmur sevgi ile yağar
Kar

Soğuk da olsa sevgi ile iner dünyaya
Sevgi olmasaydı dünyada
Yaşayacak ve yaşatacak
Ne kalırdı ki başka

24 KASIM

 Hanzade Eligüzel

Hediyelerle dolar bütün sınıf
Her 24 Kasım'da
Tüm öğretmenler sevinir
Her 24 Kasım'da

Bazıları pasta keser
24 Kasım gelince
Bazıları ise gösteriyle kutlar
Ortak olmak için sevince


BİLSEM

 Hanzade Eligüzel


Bilgiler öğretilir
İlgimi çeken
Lüzumsuz şeyler yoktur
Size verilen
Emanetiz biz buraya
Merak etmeyin bir şey olmaz

SU HAYATTIR

 Emir Celal Çat


bir damla su için
neler vermezdim
her insan yaşamak için
su içer derdim

dağdan bayırdan
bereket çıkıyor
bir hayat için
su gerekiyor