18 Ekim 2025 Cumartesi

Görmek

Zeynep Ada Karadaş

Bakmak başkadır 
Görmek ise çok başka
Genellikle insanlar
Bakıyor, görmüyor dışarda

Görmüyorlar geceleri yıldızları
Gündüzleri çiçekleri
Görmüyorlar sevgiyle
Ayaklarına dolanan kedileri

Görmeli insan her şeyi
Dağı, bulutu, nehirleri
Ve en çok
Sevgiyi

Gezmek

Yiğit Efe Demir

Gezmeyi seviyorum en çok
Yürüyerek ya da araçla
Belki bir trenle
Ya da
Vapurla

Gezecek yer kalmadığında
Gezmek istiyorum
Uzay boşluğunda

KARIŞMA

Belinay Coşkun

Neden seni görmek
İçimi ekşitiyor
Olur olmaz bir yerde
Bana başka başka şeyler söylüyor

Bazen pazarda
Bazen mutfakta
Rastlıyorum sana ansızın
Rastlıyorum eşsiz sarına

Tamam, çok faydalısın
Her yerde olmalısın
Yine de içinde olduğun her şeye
Çok fazla karışmamalısın

Nereye baksam sen varsın
Çorbada turşuda bile
Yine de çıkma her yerde karşıma
Lütfen limon
Benim hayatıma fazla karışma

BU VAKİTTEN SONRA

Belinay Coşkun, Zeynep Ada Karadaş, Yiğit Efe Demir

Kendimi bildim bileli hep bu sokakta yaşıyorum. Geceleri uyuyacak yer bulmak özellikle yaz mevsimlerinde sorun olmuyor ama kış mevsiminde işim hayli zor. Daha kaç kış geçireceğimi de bilmiyorum. Bazen düşünüyorum keşke benim de bir evim olsa, sıcak yiyecekler olsa önümde her sabah ve tertemiz bir minderim olsa üzerinde uyuyabileceğim. Fakat yok, oysa çoğundan duyuyorum böyle hayatlar varmış. Kuş sütü eksikmiş sadece sofralarda. Benim gibi başkalarının verdiği yiyeceklerle karın doyurmazmış bazıları. Doymak, önemli bir sorun benim için. İnsanlardan artakalan şeylerle bu hayatı devam ettirmek çok zor. Hele bazı insanlar oldukça zalim. Büyükler yine neyse ama çocuklarla aram çoğu zaman yok. Kovalayan mı dersin, taş atan mı dersin, tekmeleyen mi dersin… Benim de bir canım olduğunu unutuyorlar çoğu zaman. Benim de sevgiye ihtiyacım olduğunu düşünmüyorlar. Önceleri yanıma gelen çocuklara sevgi gösterilerinde bulunuyordum ta ki biri kulağımı koparmaya çalışıncaya kadar. Artık insan görünce uzakta duruyorum, çocuk görünce kaçıyorum. 
Yaşadığım mahallede bir okul var ve karşısında da bir park. Teneffüs ya da öğle arasında çocukların hâli benden beter aslında. Marketten aldıkları şeyleri parkta, kapı önlerinde yerken izliyorum onları. Evet, besleniyorlar ama öyle garip şeyler yiyorlar ki onlardan kalan şeyleri ben bile yiyemiyorum.
Benim hikâyem aslında buraya kadar normaldi fakat her şey  çocuklara karşı ön yargımı kırmak ve onlarla vakit geçirmek için okula başlama düşüncemi gerçekleştirme çabamla başladı.  Eylül ayıydı ve okul bahçesi hareketlenmişti. Oysa yaz boyu benden başka kimsecikler yoktu bu bahçede. Ara sıra birileri girip çıkıyordu ama çocuklar yoktu. Artık teneffüslerde çocuk sesleri kuş seslerini bastırıyordu. Neden onlarla birlikte oynamayayım, hatta onlarla okul binasının içine girmeyeyim düşüncesi bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Havalar serinlemişti ve geceler artık benim için zor geçmeye başlamıştı. Bu kış rahat etmenin bir yolunu bulmalıydım ve belki de okul, benim yeni evim olabilirdi. Pazartesi günü ilk işim çocuklarla beraber içeriye girme sırasına geçmek olacaktı. Kararım kesindi. Üstelik yanlarında büyükler varken bana zarar vermeye cesaret edemezler, diye düşündüm. 
Güneşin ilk ışıklarıyla pazartesi günü okul bahçesindeki yerimi aldım. Merdivenin hemen önünde ve okul kapısının tam karşısında kendime bir yer seçtim. Öğrenciler bir süre sonra yanımda toplanmaya başladı. Gerçekten de bu çocuklar bana zarar vermiyor hatta aşırı ilgi gösteriyordu. Birkaçı bana kraker, bisküvi bile ikram etti fakat yemedim. Nihayet okula giriş saati gelmişti. Öğrencilerle merdivenlerden çıktım tam okulun içine adım atacaktım ki ensemde bir el hissettim. Canım yanmıyordu ama yine de hareket edemeyecek biçimde yakalanmış olmam üzücüydü. Çırpındım, çabaladım fakat nafile. Ensemden tutan kişi beni okul bahçesinin dışına kadar çıkardı. Ona üzgün gözlerle baktığımı fark ettiğinde sinirli bir şekilde yeniden okul bahçesine aldı fakat okula girmeme müsaade etmedi. Bu, benim için aşılmaz bir engel değildi. Kapıdan giremezsem pencereden girerdim. Pencerelere yapılmış parmaklıklar benim girmeme engel değildi. 
Bir kenarda sessizce ortalığın sakinleşmesini bekledim. Zil çaldığında bahçe bayram yerine dönmüştü ve bütün çocuklar benim etrafımdaydı. Kendimi hiç bu kadar mutlu hissetmemiştim. Artık çocuklardan korkmuyordum. En azından bu okuldaki çocuklardan… Zil çalıp tüm çocuklar sınıflarına doğru koşmaya başladığında onların peşinden içeriye girmek için bir kez daha teşebbüs ettim. Bu kez başarmıştım. Artık okulun içindeydim. İçerisinin hiç bu kadar güzel olabileceğini düşünmemiştim. Keyifle sınıf sınıf geziyordum. Uyuyabilecek, kuşları izleyebilecek bir sınıf bulma çabasındaydım ki yeniden ensemde bir el hissettim. Bu kez masum ve hüzünlü bakışları okul dışına çıkmadan sergilemeliydim. Ensemden tutan kişi bakışlarımdan mest olmuştu:
-Sana bahçede güzel bir yer yapalım mı, dedi. 
-Bence güzel bir fikir bu, dedim.
Galiba anlamadı ne demek istediğimi. Sorduğu her soruya cevap veriyordum ama anlamıyordu beni. Birkaç saat içinde okul bahçesinde bana güzel bir yuva yapılmıştı. Artık ben sokak kedisi değil eğitimli bir okul kedisiydim. Burada fare ya da benzer haşerata yer yoktu bu vakitten sonra. 

BİR YOL HİKAYESİ

Yasin Kesürük


1. Bölüm: Yeni Hayat

Okul arkadaşlarıyla görüşmeyeli epey yıl geçmişti aradan. Yüz yüze görüşemiyorlardı belki ama arkadaşlarının çoğunu gazetelerde, ekranlarda görebiliyordu. Hepsi de önemli kişiler olmuştu kimi siyasetçi kimi bilim adamı kimi sanat adamı. Onun bu halini arkadaşları görse tanımazlardı ama o tüm arkadaşlarını hatırlıyordu. Geçmişi düşünmek için çok zamanı vardı. Günün sadece birkaç saatini uyuyarak geçiriyor, onun dışında yollarda direksiyon sallıyordu. Üstelik sadece şehirden şehre değil ülkeden ülkeye bile taşımacılık yaptığı oluyordu. Ne bir yakını kalmıştı etrafında ne de bir dostu. 
Her şey lise yıllarında okul bahçesinin kenarına park etmiş bir tırı görmesiyle başlamıştı. Tır değil de bir uzay gemisi gibiydi. Her tarafında farklı lambalar, değişik desenler ve resimler vardı bu tırın. Üstelik kasasının arkasında neredeyse bir deftere sığacak kadar anlamlı sözler vardı. Her gelip geçişinde bu sözlerden birkaçını ezberlemiş hatta edebiyat öğretmenine kendi ifadeleri gibi bu sözleri aktarmış ve edebiyat dersinden hayli yüksek notlar almıştı. Bir tırdan ötesiydi gördüğü şey ve o günlerde başlamıştı bu sevda. Arkadaşları sürekli geleceğe dair üniversite planları yaparken o, gelecekteki tırını hayal ediyor ve içini nasıl süsleyeceğini, arkasına neler yazacağını planlıyordu. Ta o yıllarda bulmuştu tırına koyacağı ismi. Pişman mıydı arkadaşları gibi önemli bir insan olmadığı için?.. Değildi. Mutsuz muydu şu an yaptığı işten?.. Değildi. Aslında yapabileceği başka bir iş var mıydı, bunu bile düşünmemişti. Tırı onun dostuydu, tırı onun arkadaşıydı, eviydi, dünyasıydı. Bazen konuştuğu bile oluyordu onunla. Özellikle yokuşlarda, karlı ve buzlu yollarda konuşurdu onunla ve tırı onu anlarmış gibi tepki verirdi.
Yıllarca yollarda maziyi düşünmüştü, geleceği de düşünmüştü elbette fakat bu yolculukta içinde garip bir his vardı. Daha önce hiç gitmediği bir ülkeye teslim etmesi gereken yükü taşıyordu. İlk kez Güllü bu kadar nazlı ilerliyordu. Güllü, onun tırına verdiği isimdi. Onu en çok gül desenleriyle süslemişti ve zaten rengi de kırmızı bir gül gibiydi. Yolculuğun henüz ilk günündeydi fakat günlerce yolculuk yapmış gibi yorgun hissediyordu kendini. Güllü de en az kendisi kadar yorgun gibiydi. Belki mola vermeliydi bir yerlerde fakat yol uzundu. Bir kahve içmenin iyi geleceğini düşündü ve gözünü yoldan ayırmadan kendine bir kahve hazırladı. Kahvenin kokusu bile iyi gelmişti. İçmeden önce birkaç kez kahveyi kokladı ve ardından ilk yudumunu aldı. İlk yudumdan sonra kısa bir anlığına gözlerini kapatma ihtiyacı hissetti. Gözlerini tekrar açtığında yeni bir dünyaya doğmuş gibi oldu. Yola hayretle baktı, dikiz aynasından kendine baktı, sanki bir yabancı bakıyordu aynadan kendine. Aynanın hemen üzerindeki saate göz ucuyla baktı. Saat 16.50’yi gösteriyordu. Bu garip araçta ne aradığını düşündü. Yerim burası olmamalıydı, diye içinden geçirdi. Tekrar aynadan kendine baktı, gördüğü yüze ve gözlere karşı içinde bir acıma hissi başladı. Böyle olmamalıydı, bu hayat kendi hayatı olmamalıydı, kaç kez kendine sorduğu soruları yineledi: Pişman mıydı arkadaşları gibi önemli bir insan olmadığı için?.. Evet. Mutsuz muydu şu an yaptığı işten?.. Hem de çok... Aslında yapabileceği başka bir iş var mıydı, elbette vardı. Yaptığı bu iş, iş bile sayılmazdı. Yıllarca diyar diyar gezmiş ve neyin sahibi olmuştu ki? Ne bir ailesi vardı ne de evi? Akşamları oturup izleyeceği bir dizi yoktu, taraftarı olacağı bir futbol takımı da yoktu. Üzerindeki kıyafetlere gözü ilişti, beş yıldır aynı montu giydiğini hatırladı. Bir an Güllü’yü yolun kenarında bırakıp otostopla kaçırdığı hayata dönmeyi düşündü. Güllü, bunu hissetmiş olmalı ki iyice yavaşladı ve hareketsiz kaldı. Bu esnada Güllü’yle konuşacaktı ki tırına ne kadar saçma bir isim verdiğini anladı. Başka tır sahipleri Rüzgar, Şimşek, Kurt gibi isimler verirken bindiği araca kendi Güllü ismini vermişti. Güllü, dedi içinden. Gül-lü… Okul bahçesindeki gülleri hatırladı. Her bahar bir cennet bahçesine dönerdi okul bahçesi bu güllerle. Üstelik kokusu olan pembe güllerdi bunlar. Gül suyunu hatırladı, gül şerbetini hatırladı, gül ve bülbül hikayesini hatırladı. Güllü, yolun kenarında öylece nefes nefese kalmıştı. Belki de bu bir fırsattı onun için, ilahi bir işaretti. Her şeyi bırakmalı ve başa dönmeli kendine güzel bir hayat kurmalıydı. Ev, bahçe, spor araba almalıydı. Üstelik tüm bunları alabilecek birikimi de zaten vardı. Yeni bir hayata eski kıyafetlerinden kurtularak başlamalıydı. Montunu çıkardı ve yan koltuğa bıraktı, araçtan indi. İnerken el frenini çekti fakat kontağı kapatmadı. Bilmediği bir yol vardı önünde, nereye çıkacağını da bilmiyordu bu yolun. Yürümeye başladı. Geriye dönmek, Güllü ile vedalaşmak istedi ama geriye dönmek imkansızdı artık. Sırtından büyük bir yük inmiş gibiydi. Adımlarını hissetmiyordu bile. Kuş kadar özgür olduğunu düşündü. Ayaklarına sahip olamıyordu, hızlanıyor, hızlanıyordu…. Sonunda koşmaya başladı, bilmediği bir yolda, bilmediği bir hayata doğru.

2. Bölüm: Sanrı
Gökyüzü açıktı ve hava güzeldi ancak kuş sesi duymuyordu, rüzgârı hissetmiyordu koşmasına rağmen. Kulağında Güllü’nün sesine benzer bir ses yankılanıyordu. Ara sıra korna sesine benzeyen sesler duyuyordu fakat yolda kimse yoktu. Geriye döndü baktı, tırından hayli uzaktaydı. Küçücük kalmıştı kocaman yolun ortasında tırı. Koşmaya devam etmek istedi fakat bu kez de ayakları yere çivilenmiş gibiydi. Adım atamıyordu. Kocaman bir yolun ortasında öylece kalakalmıştı. Ne aracının yanına dönebiliyordu ne de aracı ona doğru gelebilirdi. İstemsizce yere çöktü. Çaresizliğin tam ortasında olmak, böyle bir şeydi. Gözelerini bir anlığına kapadı ve açtığında yeniden tırın içinde buldu kendini. Bir elinde kahve vardı ve kokusu gayet güzel geliyordu kahvenin. Aynaya baktı kısa bir süre ve aynanın üzerindeki saate gözü kaydı. Saat 16.51’i gösteriyordu ve karşı yoldan gelen bazı araçlar korna çalarak geçiyordu yanından. Bunca şeyin bir dakikada yaşanmış olması nasıl mümkün olabiliyordu, anlayamadı. Kahvesinden birkaç yudum daha aldı. Yola odaklandı. İlk kez böyle bir şey yaşamıştı. Belki de meslek onu yormaya başlamıştı. Belki biraz dinlenmek iyi gelecekti. Bir süre düşündükten sonra asıl meselenin fazla düşünmek olduğuna karar verdi. Çok fazla düşünmemeliydi hele de böyle yollarda. Yola odaklanmak ve vazifeyi tamamlamak en iyisiydi. 
Müzik dinlemek iyi gelebilirdi böyle durumlarda. Gözünü yoldan ayırmadan radyoyu açtı. Sakin bir türküydü radyoda çalınan eser:
Yollar seni gide gide usandım
Ayağıma diken battı gül sandım
Ben de seni bir vefalı yâr sandım

Ayağında gerçekten de diken batmış gibi bir sızı vardı ve hayli ağırlaşmış hissediyordu ayaklarını. Göz ucuyla anlık ayaklarına baktı. Her iki ayakkabısı da parçalanmaya yüz tutmuş ve asfalt lekeleriyle doluydu. 
3. bölüm: Tuhaf Karşılaşma
Yıllarca yollarda maziyi düşünmüştü, geleceği de düşünmüştü elbette fakat bu yolculukta içinde garip bir his vardı. Yol bitmek bilmiyordu. Bu ülkeye ilk kez yolculuk yaptığını hatırladı. Belki de sıradanlığın dışına çıkmanın huzursuzluğuydu bu. Yükünü teslim ettikten sonra her şey eskisi gibi olacaktı. Bu esnada radyoda yeni türkü başlamıştı bile:
Akşam olur karanlığa kalırsın
Derin derin sevdalara dalarsın
Hava kararmaya başlamıştı. Farları açmanın zamanı gelmişti. Derin düşüncelerden çıkmalıydı. Bir mola yeri bulmalı ve elini yüzünü yıkamalı hatta belki biraz uyumalıydı. 
Hava iyice karardığında uzaktan ışıkları yanan bir mola yeri gördü. Yavaşlayarak mola yerinde durdu. Hayli tenha idi etraf. Kendisinden başka kimse yok gibiydi. Aslında bu tenhalık iyiydi dinlenmek için. Araçtan inerken yeniden gözleri ayakkabılarına takıldı. 
Dinlenme tesisinin içine girdiğinde yorgun gözlerle kendisine bakan birini gördü. Zaten bir kişi vardı içerde ve o da kendine bakıyordu. Bu yüzü bir yerden tanıyordu ama nerden? Büyük sessizliğin içinde iyice yaklaştı kendine bakan adama. Bir süre sadece bakıştılar. Sessizliği bozan işletme sahibi oldu:
-Galiba Türk’sünüz. 
Bu iki kelime saatledir yaşadığı dağınık zihnini toparlamaya yetmişti:
-Evet, nereden anladınız?
-Dışardaki araçtan. Nereden gelir, nereye gidersiniz? Nerelisiniz?
Ayaküstü derin bir sohbet başlamıştı bile. Yozgat, ismi geçer geçmez birbirlerine daha dikkatli bakmaya başladı iki yabancı ve işletme sahibi heyecanla sordu:
-Hangi liseden mezunsunuz?
-Atatürk Anadolu Lisesi, 2005 mezunuyum.
-Tesadüfün böylesi… Biz galiba aynı sınıftaydık. İçeriye girdiğinden beri bu yüzü nereden tanıyorum diye düşündüm.
Sohbet ilerledikçe ilerliyordu. İşletme sahibi:
-Senin tır şoförü olman beni şaşırtmadı, dedi. Zaten o yıllarda belliydi bu mesleği seçeceğin. İyi ki diğer arkadaşlar gibi şöhretli biri olmadın. Ben zaman zaman diğer arkadaşlarla ilgili haberleri alıyorum, çoğu mutsuz.
Son cümleyi içinde birkaç kez tekrar etti. Çoğu mutsuz, çoğu mutsuz… Kendi mutlu muydu? Belki de… Mutsuz muydu? Zaman zaman.
Hayat böyle bir şeydi belki de. Sonsuz bir mutluluk nasıl mümkün olabilirdi ki sürekli değişen dünyada, değişen mevsimlerin, takvimlerin, yolların arasında. 


SON YOLCULUK

 


ZEYNEP AYTEN
Ununu elemiş, eleğini asmıştı. Yaşayacağım her şeyi yaşadım, diyordu kendi kendine. Mutluluğu da yaşamıştı, acıyı da. Neler görmüştü kısacık ömründe. Kısacık ömür… Hayır, ömür hiç de kısacık değildi. Depremler görmüştü, salgın hastalıklar görmüştü, savaşlar görmüştü, kıtlık görmüştü. Nasıl kısacık olurdu ki ömür. İki çocuk yetiştirmişti bu uzun ömründe ve bir çocuğunu da kendi elleriyle vermişti toprağa. Yalnız çocuğunu mu? Annesini, babasını, eşini de… 
Artık yapacak bir işi yoktu eksik günlerini tamamlamaktan başka. Nasılsın diye sorduklarında böyle cevap veriyordu:
-Eksik günlerimi tamamlıyorum.
Kaç günü kalmıştı bu dünyadan gitmek için bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. Gitmek için acelesi de yoktu. Şükürsüzlerden olmamak için diye şikâyet etmiyordu. 
Her sabah gün doğmadan kalkıyor ve namazını kılıyor ardından yaz, kış demeden pencereleri açıyordu bir süre. Evin içinde bereket ve sağlık olsun, diye yapıyordu bunu. Ardından eski radyosunun başına geçiyor ve bir önceki günün haberlerini dinliyordu. Hiçbir şey anlamıyordu haberlerden ama yine de dinliyordu. Bir şey anlamıyordu çünkü ne dünya gündeminden ne de ülke gündeminden haberdardı. Öğleye kadar kahvaltı yapıyor, mevsimlerden yaz ise balkonu yıkıyor, bir süre yoldan gelip geçenleri izliyordu. Bir zamanlar bu yollarda kendi de yürümüştü. Telaşlı adımlarla koşuşturmuştu oradan oraya ama artık telaş bitmişti ve kendini hayatın kenarında hissediyordu. Hemen evlerinin önündeki ağacın küçücük bir fidan olduğu zamanları bile biliyordu. Şimdi kocaman bir ağaç olmuştu ve onlarca serçe sabah bu ağacı şenlendiriyordu. 
Öğle vakti geldiğinde yarım saat önceden camiye çıkıyor, yolda kendini tanıyanlarla sohbet ediyor, namazın ardından bir süre parkta oturuyor ve ikindi vakti yeniden camiye gidiyordu. Akşam, sabah ve yatsı namazlarını yalnızca havalar iyi olduğunda camide kılıyordu, diğer zamanlarda evinde kılmaya çalışıyordu. 
Günde iki kez yemek yiyordu. Zaman zaman da oruç tutuyordu. Sabah namazına erken kalktığı günler oruca niyetleniyordu. 
Çocukları vefasız değildi. Zaman zaman torunlarını alıp onu ziyarete geliyorlardı. Torun sevgisi başkaydı. Evlat sevgisi de başkaydı ama torun sevgisi, evlat sevgisinden çok farklı bir duyguydu. Uzun zaman olmuştu torunlarını görmeyeli. Kolay değildi başka bir şehirden sırf dedelerini görmek için gelmek, dönmek. Okullar açık olduğunda bile ara tatillerde mutlaka uğrarlardı ama ara tatil geride kalmıştı ve iki çocuğu da ziyarete gelmemişti. 
Bir kez de kendisi gitmeliydi belki onları ziyarete. Her çocuğunun yanında bir hafta kalsa hem zaman geçer hem de torunlarını sevmek için bol bol vakit olurdu. Bir yatsı namazı sonrası böyle düşündü. Erkenden kalkacak, otogara gidecek ve çocuklarının yaşadığı şehre bir bilet alacaktı. Geceden ilaçlarını hazırladı, küçük bir valiz yaptı kendine. Birkaç kez valizi kaldırıp ağırlığına baktı ve taşıyabileceğinden emin olduğu kadar yanına kıyafet aldı. Ertesi sabah namazı kıldıktan sonra güzel bir kahvaltı yaptı ve usul adımlarla dışarıya çıktı. Sokak, yeni yeni hareketleniyordu. Komşularından biri elinde valizle görünce nereye gittiğini sordu. Otogara, dedi. Çocuklarımı ziyaret edeceğim. Komşusu onu hem otogara götürdü hem de biletini alarak yolculuk yapacağı otobüse yerleştirdi. Dünyada halen güzel insanların olduğunu görmenin huzuru iyi gelmişti. Bir de torunlarına ulaşsa daha ne isterdi ki?
Bir süre sonra otobüs yolculuğu başladı. Muavin sırayla yolculara nerede ineceğini soruyor ve elindeki kağıda notlar yazıyordu. Sıra kendine geldiğinde ne cevap vereceğini bilemedi ve büyük oğlunun adresini cebinden çıkararak muavine uzattı. Muavin otobüsün bu adrese çok uzak bir yerde duracağını söyledi ancak adresin yanındaki numarayı arayarak oğluna haber verebileceğini belirtti. Aslında sürpriz yapmayı düşünüyordu ama maceraya gerek yoktu. Muavinden rica etti ve oğlunu aramasını, kendini almasını söyledi. Muavin kısa bir görüşmeden sonra telefonu uzattı. Oğluyla bir süre konuştuktan sonra bu sorunu da halletmişlerdi. Oğlunun heyecanı ve mutluluğu sesinden belliydi. Muavin de iyi bir çocuktu sağ olsun. Hemen halletmişti işini. Sabah beri hep iyi niyetli insanlarla karşılaştığı için şükretti. Birkaç saat yolculuğun ardından nihayet otobüs durdu. Otobüsten indiğinde oğlu ve torunlarının kendine doğru koştuğunu hissetti.  Keşke daha önce düşünseydim ve arada bir gelip çocukları ben ziyaret etseydim, diye düşündü. Bu kadar kolay olacağını aklından geçirmemişti. 
Oğlunun evine ulaştıklarında sanki bir bayram günüydü. Herkes çok mutluydu. Oğlu:
-Aslında bu hafta gelecektik sana baba fakat ummadığımız işler çıktı. Haftaya bile gelmemiz zordu, çok güzel oldu senin bu ziyaretin, dedi. 
Torunları etrafından ayrılmıyordu. Akşamın nasıl olduğunu anlamadı. Yorgundu ve uykusu da  gelmişti. Kaç zamandır yemediği kadar güzel yemekler yemişti. Sanki ömrü tazelenmiş gibiydi. Ertesi güne dair torunlarıyla planlar yaptı. Torunları sürekli sorular soruyordu:
-Dede sen kaç yaşındasın, İkinci Dünya Savaşı’nı gördün mü, sakalların neden bu kadar beyaz, gözlüklerin neden bu kadar kalın camlı?..
Soruların bir kısmına cevap vermek hayli zordu ama keyif alıyordu onlarla konuşmaktan. Misafirliğinin üçüncü gününde bir sakinlik çöktü üzerine. Çocuklar da okula gitmişti zaten. Vakit geçmek bilmiyordu. Yakındaki camiye gitmek ve birileriyle tanışmak belki iyi gelir, diye düşündü. Öğlen namazı için hazırlandı. Yine usul adımlarla dışarıya çıktı. Ne bir caddenin adını biliyordu ne sokağın fakat gideceği caminin minaresi görünüyordu. Camiye ulaştığında hemen yanında güzel bir park olduğunu fark etti. Yaşadığı şehirdeki parka hiç benzemiyordu burası, yemyeşildi ve rengarenk bankları vardı. Biraz banklardan birinde dinlenip camiye öyle girmeye karar verdi. Banklardan birine oturmuştu ki ezan başladı. Hızlıca yerinden doğruldu ve camiye doğru yürüdü. Cami hayli büyük ve aydınlıktı. Sadece iki saf olacak kadar cemaat vardı içerde. Namaz bittiğinde yerinden kalkamadığını hissetti. Birkaç kişi etrafına toplanmış ve yardım etmeye çalışıyordu fakat nafile. Bir türlü yerinden kalkamıyordu. Bulunduğu yere uzandı. İçinde bir huzur vardı. Ununu elemiş, eleğini asmıştı. Yaşayacağım her şeyi yaşadım, dedi kendi kendine ve gözlerini kapadı. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Ertesi gün sadece bir kez öğle namazı kıldığı camiden onun selası verildi. 

Balina

Aden Mira Kartal  

En sevdiğin canlı ne
Diye sorsalar bana
Ben derim
Balina

En heybetli canlı ne
Diye sorsalar bana
Ben derim
Balina

Hiç gördün mü
Deseler bana
Hayır derim ama
Duymak bile yeter

Başka ne var 
Deseler bana
Soruların ardından gelen
Vatozlar, balıklar, okyanuslar

Köpek balıkları
Korkunç sanır insanlar
Köpek balıklarını
Ama kimse bilmiyor
Karanlık 
Daha korkunç

Herkes konuşuyor
Köpek balıkları kötü
Ama herkes
Bilmeden konuşuyor

Birisi çıkıp da demiyor
Ön yargılı olmayın
Ama bekliyor
Umudunu yitirmiş şekilde

HAKİKAT

 

 ÜNER TAHA AYDEMİR


Akşamüstü beş

Ufukta kaybolurken güneş

Sokakların bakışları titrek

Hayata küskün birkaç çiçek

 

Alırsın geride bıraktıklarını

Kaybolan yıllarını

Salınırsın ıssız sokaklarda

Dolaşırsın mazinin dalgalandığı kıyılarda

Darılırsın sandallara

Seni de götürseler ya yanlarında

Çilesiz uzak diyarlara

 

Bindiğin akşamüstü vapurunda

Rastlarsın ağlamaklı suratlara

Kalbini martılara dağıtan çocuklara

Oturursun güvertenin kenarına

Başlarsın sayıklamaya

Papatyadaki son yaprağı koparınca

Üşürsün matemin serin rüzgarında

 

Sanırsın hayat bitti

Usul usul karaya yaklaşırken

Adına toprak denilen

Hakikat hatırlatıyor kendini