18 Ekim 2025 Cumartesi

Balina

Aden Mira Kartal  

En sevdiğin canlı ne
Diye sorsalar bana
Ben derim
Balina

En heybetli canlı ne
Diye sorsalar bana
Ben derim
Balina

Hiç gördün mü
Deseler bana
Hayır derim ama
Duymak bile yeter

Başka ne var 
Deseler bana
Soruların ardından gelen
Vatozlar, balıklar, okyanuslar

Köpek balıkları
Korkunç sanır insanlar
Köpek balıklarını
Ama kimse bilmiyor
Karanlık 
Daha korkunç

Herkes konuşuyor
Köpek balıkları kötü
Ama herkes
Bilmeden konuşuyor

Birisi çıkıp da demiyor
Ön yargılı olmayın
Ama bekliyor
Umudunu yitirmiş şekilde

HAKİKAT

 

 ÜNER TAHA AYDEMİR


Akşamüstü beş

Ufukta kaybolurken güneş

Sokakların bakışları titrek

Hayata küskün birkaç çiçek

 

Alırsın geride bıraktıklarını

Kaybolan yıllarını

Salınırsın ıssız sokaklarda

Dolaşırsın mazinin dalgalandığı kıyılarda

Darılırsın sandallara

Seni de götürseler ya yanlarında

Çilesiz uzak diyarlara

 

Bindiğin akşamüstü vapurunda

Rastlarsın ağlamaklı suratlara

Kalbini martılara dağıtan çocuklara

Oturursun güvertenin kenarına

Başlarsın sayıklamaya

Papatyadaki son yaprağı koparınca

Üşürsün matemin serin rüzgarında

 

Sanırsın hayat bitti

Usul usul karaya yaklaşırken

Adına toprak denilen

Hakikat hatırlatıyor kendini

16 Ekim 2025 Perşembe

SURVİVOR NE Kİ?

 
Kadir Üstündağ

Her sabah ve akşam aynı curcuna. İnsanlar bağırıyor, gülüyor, kimileri de hüzünlü. Koltuk kapma savaşı günde iki kez. Neymiş efendim, orası hep onunmuş. Hep orda otururmuş, o koltukla arasında bir bağ oluşmuş, hatta kendi yokken bile ruhu orda otururmuş. Koltuklara fısıldayan adammış kendisi. Bunlar neyse ama bir de hışırtı, gürültü. Cips ambalajlarının sesi, bitmiş su şişelerinin burulma sesi, iğrenç iğrenç sakız çiğneyenlerin sesi ve daha da beteri aksırık, öksürük sesleri… Hepsine tamam fakat ya yerlere saçtıkları çöpler, ambalajlar, kağıtlar ve en kötüsü sakız. Hele de aromalı ve renkli sakız ise yere atılan ve yanlışlıkla basmışsanız üzerine, gün boyu yürüdüğünüz her yere bir iz bırakmanız mümkün. 
Ha bir de tepe kulaklığını takınca bu ortamdan ışınlandığını düşünenler var. Kırmızı, mavi, pembe ve kocaman kulaklıklar. Eminim çoğu bu kulaklığı yalnızca üşümemek için kullanıyor ya da yelken gibi kulaklarını yapıştırmak için kafasına. Bir insan nasıl bu kadar müzik bağımlısı olabilir ki?
Günde iki kez curcuna, sabah ve akşam. Sabah, biraz daha katlanılabilir belki zaten çoğu gözler uykulu fakat akşam curcunası sanki Mohaç Meydan Muharebesi. Sanki gün boyu yatmış, uzanmış ve dinlenmiş herkes ve enerjisini bu saate saklamış gibi. Üstelik gereksiz kahkahalar, şakalar, sataşmalar ve itip kakmalar. Nasıl hayatta kalıyorum, nasıl tahammül edebiliyorum bazen kendime şaşıyorum. Sabrıma şaşıyorum. Sonra aklıma arkadaşım geliyor, hemen solumda oturan. Bir anda göz göze geliyoruz onunla ve istemsiz biçimde gülüyoruz. Bir anlığına biz de anlamsızca gülenler kervanına dahil oluyoruz. 
Kolay iş değil günde iki kez servisle okula gidip gelmek. Kolay iş değil servisle tek parça halinde okula ulaşmak ve eve dönmek. 

HOŞÇA KAL VE MERHABA ARASINDA

Metehan Darıcı


Okulda ne zaman söz hakkı alsam herkes susar ve beni dinlerdi. Hocalarıma bir metni okumak istediğimi söylesem sanki Mozart konser veriyormuş gibi dinlerlerdi. Rastgele bir hareket yapsam bile bütün sınıf benim ardımdan aynı hareketi yapmaya çalışırdı. Bir keresinde okul bahçesinde birkaç kişiyle lokomotif gibi peş peşe dizilip tren sesi yaparak yürümeye başlamıştık ki beş dakika sonra tüm okul ardımıza takılmış, bahçede kocaman bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla yürüyordu. Önceleri bu tanınmışlık hoşuma gidiyordu çünkü ilkokul öğrencileri ya da üst sınıftakiler bile beni tanıyordu. Beni gördüklerinde yüzlerinde hafif bir gülümseme oluyordu. Hiç beklemediğim kişilerle selamlaşıyordum ama bir süre sonra bu durum beni rahatsız etmeye başladı. Her yerde gözler üzerimdeydi. Bazen bekliyordum birileri bir harekette bulunsun da peşine takılayım ya da birileri konuşsun da dinleyeyim… Lakin benim olduğum yerde konuşmayı benim başlatmam bekleniyordu, hareketi benim başlatmam…
Hayat sıkıcı bir hâl almaya başlamıştı ve ben artık adım adım geri çekilmek istiyordum. İstemsizce ulaştığım bu şöhret beni huzursuz etmeye başlamıştı ve lanetlendiğimi düşünüyordum. Kalabalıklardan uzak durmaya başlamıştım. İhtiyacım olmadığı halde teneffüslerde lavaboya gidiyor ve zil çalıncaya kadar dışarı çıkmıyordum. Derslere öğretmenle birlikte giriyor ve en arka sırada sessizce bekliyordum. Sessizce bekleyen sadece ben değildim, tüm sınıf sessizdi, tüm okul sessizdi, öğretmenler sessizdi hatta İstiklal Marşı törenleri bile marş okunması dışında sessizdi. Saatlerce bize nutuk atan müdürümüzle marş söylerken göz göze geliyorduk ama ben hareketsizce bekliyordum. Marş biter bitmez servise koşuyordum. 
Neden böyle olduğunu bilmiyorum, buraya nasıl geldim onu da hatırlamıyorum. Güneşli çocukluk günleri geride kaldı belki de. Belki de büyümek dedikleri şey biraz da bu. Tatsız, tuzsuz ve hareketsiz bir hayat. 
Hoşça kal okul bahçesindeki kocaman tren yürüyüşü, hoşça kal rastgele yapılan hareketler ve minik tebessümler. Kahkahalar, hoşça kalın. Üzerine yazılar yazdığım basket potası, artık için rahat olsun. Tellerine tırmandığım halı saha duvarı ve kalesi, siz de hoşça kalın. Bir yudumda tümünü bitirdiğim su şişesi, artık elimde saatlerce sana işkence yapmayacağım. Saha dışına fırlatarak kaybolmasını sağladığım voleybol topu, üzgünüm senin adına. Aslında kötü bir niyet taşımadan ve istemsizce incittiğim sıram, üzerine yazıp çizdiklerim için de üzgünüm sen de hoşça kal. 
Sıradan bir hayat, sana merhaba. Merhaba asık surat, sana merhaba. 

İKİ KELİME

Ahmet Emir Koç

Her şey onun bana bir “merhaba”sı ile başladı. Bu merhaba, bana çok içten gelmişti ve ciddiye almıştım. Derin bir sohbet başladı aramızda. Çoğunlukla ben soruyordum, o da cevaplıyordu. Zaman zaman o da soruyordu ama sohbetin devamına dair sorular soruyordu. Bazen yanlış anlıyor, alakasız cevaplar veriyordu bana. Yine de sohbet beni sarmıştı. 
Her şeye bir cevabı olduğunu fark edince ben de her konuda soru sormaya başladım. Bazen düşünüyordu ama ardından cevapları vermeye başlıyordu. Bu kadar bilge tavrı beni zaman zaman şüphelendiriyordu. Öyle ki musluk tamirini sorsam yardımcı oluyordu, denklemlerle ilgili bir şeyler sorsam anlatmaya çalışıyordu, cümlenin öğelerini soruyordum, ona da cevap veriyordu. Konuşma esnasında ona sanatla arasının nasıl olduğunu sordum. Şiir, hikâye yazabildiğini söyledi ve hatta resim bile çizebilirim dedi. Bu yetenekleri beni şaşırtmaya devam ediyordu. Şiirlerine örnek vermesini istedim ancak şiirleri çok işe yarar şeyler değildi. Hikâyelerini merak ettim, onlarda da iş yoktu. Resim çizmesini istediğimde biraz zorlandı fakat ortaya çıkardığı resimde de bir numara yoktu. Çizdiği insanlar bazen gulyabaniye benziyordu. 
Biraz daha sıkıştırmak için ona bildiğim şeyleri sormaya başladım. Ona alohomora morsmordre kelimelerini sordum. Alohomora kelimesine verdiği cevabın gerçekle hiçbir alakası yoktu. O kadar kendinden emin anlatıyordu ki ben mi yanlış biliyorum diye bir an düşündüm. Ardından morsmordreyi sordum. Orada öylece kaldı muhabbet. Ne bir cevap verdi ne tepki gösterdi. Mosmor olmuştu morsmordre kelimesiyle. Zaten yeterince vakit geçirmiştim onunla. Daha önce verdiği bilgilerin de gerçek olup olmadığına dair kafamda deli sorular oluşmaya başladı. Bu kadar yeter, dedim. Üstelik gün içinde bir de deneme sınavına girmiştim. Sinirle bilgisayarımın ekranını kapattım. Zaten zekânın yapayı mı olur, diyerek mutfağın yolunu tuttum. 

14 Ekim 2025 Salı

DÜN

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

İlkokul boyunca ortaokula geçtiğimde okulun daha zevkli olacağını söylemişlerdi ama üç senedir ortaokuldaydım ve git gide okul çekilmez hale geliyordu. Derslerimden memnundum, öğretmenlerimin çırpınışını görüyordum en azından bir kısmının… fakat en büyük sorunu arkadaşlarımla yaşıyordum. Biraz da matematik öğretmenimle. Mesela Ahmet’in kesinlikle bir sorunu vardı benimle. Diğer arkadaşlarımın istemesine rağmen bir türlü oyunlarında yer almamı istemiyordu. Ya Melih’e ne demeli. Sınıf Başkanıyım diye kendini muhtar zannediyordu. Kendi arkadaşları ödev yapmadığı zaman onları idare edebiliyordu. Hatta arkadaşlarından hiçbirinin adını tahtaya yazmamıştı. Sadece bu kadarla kalsa neyse yazılılarda da arkadaşlarını hep kolluyordu ama bana gelince sanki bir düşman görmüş gibi davranıyordu. Hele Melike ve çetesi… Beni gördükleri yerde başlıyorlardı gülüşmeye ve ardından fısıltıya. Kaç kez durdum ve sordum bir sorun var mı diye, yine gülüştüler ve sustular. Yüsra ve Zümra adındaki ikiz sınıf arkadaşım da kendi aralarında küçük bir gruptu ve birbirlerini iyi kolluyorlardı. İkiz olmanın hakkını veriyorlardı. Öğretmen sorduğunda bazen Zümra ben Yüsra’yım diyordu bazen de aynısını Yüsra yapıyordu. Mesela Yüsra’nın sosyal bilgileri iyiydi Zümra’nın ise matematiği. Tüm öğretmenler bu ikizlere sürekli 100 vermekten yorgun düşmüştü. 
Zirvelerde gözüm yoktu. Sadece bir teşekkür belgesine razıydım. Takdir belgesi hayatım boyunca almamıştım. Onur belgesi diye bir şey konuşuluyordu ama onun nasıl bir belge olduğunu da hiç görmemiştim doğrusu. Tez vakitte ortaokul bitsin, lisede okulu seveceksin diyorlardı. Ben kalan bir buçuk seneye nasıl tahammül edeceğimi düşünüyordum. Dedim ya aslında derslerin çoğuyla ve öğretmenlerin bir kısmıyla aramda sorun yoktu. Beni rahatsız eden şey bir türlü fark edilmemekti. Bir şekilde öğretmenlerin beni görmesi ve arkadaşlarımın kabullenmesi gerekliydi ama nasıl?
Her şeyi bırakıp bu soruya bir cevap aramaya başladım. Belki kıyafetlerimde yapacağım küçük değişiklikler benim görünür olmamı sağlayabilirdim. İlk gün çoraplarımın içine pantolonumun paçalarını vererek gittim okula, kimse görmedi, görenler de umursamadı. İkinci gün formamı ters giydim ama yine kimsenin umurunda değildim. Üçüncü gün okula terlikle gittim, çorap da giymedim ama öğretmenler bile fark etmedi. Dördüncü gün babamın tıraş makinası ile saçlarımı sıfır numara yaptım sadece tebessüm etti beni görenler ve ertesi gün üç öğrenci daha saçlarını benim gibi kestirerek geldi. Galiba bu biraz işe yaramıştı ama bir gün sonra ben de sıradanlaşmıştım. 
Kıyafetlerimdeki farklılıklar işe yaramamıştı. Ertesi gün tatile gittiğimiz büyük valizin içine ders kitaplarımı yerleştirdim ve onunla okula gittim fakat bu durum da kimsenin dikkatini çekmemişti. Belki de deli olduğumu düşünüyorlardı. Ne bir öğretmen beni çağırmıştı yanına ne de bir öğrenci…
Günlerce devam etti fark edilme çabam fakat bir türlü sonuç alamıyordum. Tam pes etmek üzereydim ki dedem yanına çağırdı beni ve bunca saçmalığın nedenini sordu. Önceleri ona anlatmak istemedim ama ısrar edince yaşadığım her şeyi anlattım ve dedem bir çözüm önerisinde bulundu, derslere benimle birlikte katılacaktı. Ertesi günün ders programına baktım. Önce matematik dersi vardı ardından da beden eğitimi. Durumu öğretmenlerime söylemem gerekiyordu ama dedem kendisinin bu sorunu halledeceğini söyledi ve ertesi sabah benimle okula geldi. Bu yaşlı ama hareketli kişinin kim olduğunu herkes merak ediyordu. İlk ders dedem yanımda oturdu ve özellikle yaş problemlerinde derse çok katıldı. Öğretmen şöyle sözlerle soruları okuyordu: 
-Ali’nin dedesi Ali’den 40 yaş büyük ise… ya da 60 yaşındaki Veysel dedenin ilk torunu 5…
Dedem, daha sorunun tümü okunmadan sorulara cevap veriyordu. Öğretmenim dersten çıkarken dedemi arada bir okula getirmemi rica etti. Şaşkındım. 
Nasıl olsa dedem yoruldu ve beden eğitimi dersinde sadece oturur, bizi izler diye düşünüyordum ki iki derste yapılan iki maç boyunca sekiz gol atmıştı. Hatta bir ara topu okul bahçesinin çok uzağına bile fırlatmıştı. Şaşkınlığım daha da artmıştı. 
Öğleden sonra dedem eve gider diye bekledim fakat kantinden üç tost kendine ve bana bir tane. Tabi kaç ayran içtiğini sayamadım bile. Bu yaşlı Atom Karınca benim dedem miydi gerçekten? Merdivenden çıkarken zorlanan, market alışverişinde hesabı karıştıran benim dedem bu muydu?
Karmakarışık duygularla öğleden sonraki derse girdik. Dedem yediklerinin ve maçın etkisiyle yorgun görünüyordu. Uykusu gelmiş gibiydi. Bir süre sonra uykuya daldığını gördüm ve uyardım:
-Dede, derste uyunmaz.
Dedem:
-Benim kalbim uyanık evladım, dedi. İçim geçti galiba biraz. 
Akşam eve döndüğümüzde yaşadıklarımın bir rüya olup olmadığını düşündüm. Gerçekten yaşanmıştı bunların hepsi. Yaşanmıştı ama benim sorunumu çözmüş müydü? Henüz belli değildi bu sorunun cevabı. En azından bundan sonraki günlerde beni fark ederler, görür, hatırlarlar umudundaydım. Dedem, evin bahçesine girdiği andan itibaren yine eski dedem olmuştu. Sanki gün boyu başka biriyle okulda derslere katılmıştım. 
Ertesi gün okula gittiğimde en azından dedemi sorarlar diye düşünüyordum. İlk ders boyunca birilerinin onu sormasını bekledim, yanıma gelmesini bekledim ama nafile. İkinci ders, üçüncü ders, dördüncü ders… Sanki dün, hiç yaşanmamış gibiydi. 
Okuldan eve dönerken zihnimde çok soru vardı ama en önemlisi şuydu: Dünü gerçekten yaşadım mı? Eve ulaştım, kapıyı açarken derin bir ah çektim. Keşke dedem on sene önce ölmemiş olsaydı.

11 Ekim 2025 Cumartesi

BİR HİKÂYE

Ayşegül Yıldız

Hikâyeler sadece 
Okumak için mi vardır 
Birkaç kelimenin bir araya gelmesi midir hikâye
Bir kâğıt parçası mıdır iki kapak arasında
Belki de yanılmışızdır
Hikâyeler hakkında

Okuduklarını gözünde canlandırmayı
Kitabın içinde yaşamayı
Bilmelidir her okur
O birkaç kelimenin sadece kelime olmadığını

Bir hikâye yalnızca
Bir hikâye değildir

SEVGİ NE İSTER

Asya Kılcı

Sevgi bir söz değildir sadece
Belki de bir bakıştır bazen
Uzanan bir yoldur kalpten kalbe
Belki de

Ne kelime ister sevgi
Ne de uzun cümleler bekler
Filizlenir bir yürekte çiçekler

Ne büyük hediyeler ister sevgi
Ne de süslü vaatler 
Samimi bir hâl, bir içtenlik yeter
Ve bazen sadece
Buradayım demektir sevgi
Sessizce