25 Ekim 2025 Cumartesi
ESKİDEN
HERKESİN BİR DERDİ VAR AMA BİZİMKİ BAŞKA
24 Ekim 2025 Cuma
Geçmiş ve Geleceğin Kesiştiği Yer
Sıcak bir yaz günüydü, arkadaşlarıyla parka gitmeye karar
vermişti. Hep birlikte piknik yapmayı planlıyorlardı. Bulaşacakları saat
gelmişti bile. Fakat parkın girişine geldiklerinde her şey normal görünse de
havada tuhaf bir sessizlik vardı. Kuşların cıvıltısı bile sanki boğulmuş
gibiydi.
Piknik alanına doğru yürürken yerden hafifçe yükselen ince
bir sis tabakası fark ettiler. Sis, adeta canlıymış gibi etraflarını sarıyor,
yollarını belirsizleştiriyordu. Arkadaşlar birbirlerine baktı:
-Daha önce böyle bir sis görmedim hiç, dedi biri.
Tam o sırada, uzaktan hafif bir fısıltı duyuldu; anlamak
imkansızdı ama kelimeler kulağa eski ve gizemli bir dilde söyleniyormuş gibi
geliyordu. Kalpler hızla çarparken ekibin gözleri parkın derinliklerinde,
ağaçların arasında beliren eski, terk edilmiş bir kulübeye takıldı.
-Girmeli miyiz, diye sordu biri. Sesinde hem merak hem de
ürperti ve korku vardı.
Arkadaşlar adım adım kulübeye doğru ilerlerken sis daha da
yoğunlaştı ve etraflarını tamamen sardı. İçeriye girdiklerinde zaman donmuş
gibiydi ve içerde eski bir masa üzerinde yarım kalmış bir oyun ve duvarda garip
semboller gördüler. Fakat en dikkat çekici olan şey, kulübenin tam ortasında,
yerden hafifçe yükselen ve puslu bir ışık saçan küçük bir kutuydu.
Bir şey, onları o kutuya doğru çekiyordu... Ama kimse ne
olduğunu tam olarak bilmiyordu.
Kulübenin içinde, puslu ışık saçan küçük kutuya doğru
yaklaştılar. Kutunun üzeri eski ve kararmış deriyle kaplıydı, üzerinde garip
işaretler kazınmıştı. Kutuyu açmaya çalışan ilk kişinin eli titredi ama merak
galip geldi. Kutunun kapağı yavaşça aralandığında içinden incecik, el yazısıyla
yazılmış bir parşömen çıktı.
Parşömenin üstünde eski bir harita vardı. Harita,
bulundukları parkı gösteriyordu ama normal haritalardan farklı olarak parkın
derinliklerinde hiç bilinmeyen bir bölme işaretlenmiş ve bir şöyle yazılmıştı: Gölgelerin
Kapısı.
-Burası parkta herkesin bildiği ama görmezden geldiği bir
yer, dedi haritayı inceleyen arkadaşlardan biri. Ardından ilave etti:
-Belki de insanların burayı bilmemeleri için gizlemişler.
Haritayı yanlarına alarak buradan ayrıldılar, adımlarını bu
gizemli bölmeye doğru çevirdiler. Haritadaki işaretleri takip etmeye
başladılar. Sis hâlâ çevrelerindeydi ve bu sis içinde şekiller, gölgeler
hareket ediyordu. Bazen bir gölge hızlıca kayboluyor bazen de uzaklardan
fısıltılar geliyordu.
Yürürken ağaçların arasında eskiden yapılmış ama zamanla
doğanın yuttuğu eski taş duvarlar gördüler. Haritaya göre bu taş duvarlar Kapıya
giden yolun işaretleriydi.
En sonunda taş duvarların arasında küçük, gizli bir geçit
buldular. Geçit, yosun ve sarmaşıklarla neredeyse tamamen kaplanmıştı.
Arkadaşlardan biri cesaretini toplayıp geçidin içine adım attı.
İçerisi karanlık ve soğuktu. Neyse ki yanlarında fener vardı
ve fenerlerin aydınlattığı yolda ilerlediler. Geçidin sonunda, eski taştan bir
kapı vardı; kapının üzerinde aynı kutuda gördükleri işaretler vardı. Kapıyı
itince kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.
İçeride büyükçe bir oda vardı ve odanın tam ortasında, eski
bir tahta sandık duruyordu. Sandığın üstünde bir not vardı:
Sandığı
arayan, hazır ol! Bu kapıdan geçince hayatın bir daha asla aynı olmayacak.
Arkadaşlar
birbirlerine baktılar. İçlerinden biri cesurca sandığın kapağını kaldırdı.
Sandığın içi, antik görünümlü, parıldayan nesnelerle doluydu. Ama dikkatlerini
çeken, sandığın tam ortasında duran küçük, siyah bir kitabın üzerindeki
yazıydı: Zamanın Anahtarı.
Tam o anda, kapı kendiliğinden kapandı ve oda birden
titremeye başladı.
Oda titrerken arkadaşlar birbirlerine sıkıca tutundular. Zamanın
Anahtarı adlı siyah kitabı açmaya cesaret eden en meraklı olanı, parmakları
hafifçe titreyerek kapağı kaldırdı.
İç sayfalar sararmış ve eskiydi. Kitabın ilk sayfası eski
bir yazıyla yazılmıştı ama bu yazının altında günümüz alfabesi ve diliyle bir
yazı daha vardı, şunlar yazıyordu:
Bu kitap, zamanı bükme gücüne sahip kadim bir sırdır.
Onu açan kişi, geçmişle gelecek arasında bir yolculuğa
çıkar ancak uyarılır.
Bu yolculuk kolay değildir ve geri dönüşü her zaman
garanti değildir.
Birden odanın içindeki ışıklar değişmeye başladı; duvarlarda
gölgeler kıpırdıyor sanki odaya gizlenmiş başka varlıklar onları izliyordu.
Kitabı açan arkadaş, içindeki ilk sayfayı çevirdiğinde sayfadan hafif bir rüzgâr
esti sanki kitap canlıymış gibi.
-Burası... burada bir harita var, dedi.
Harita, parktaki gizemli bölmeden çok daha büyük bir alanı
gösteriyordu ve haritanın ortasında devasa bir saat sembolü vardı. Saatin
ibreleri garipçe hareket ediyordu, bazen ileriye bazen geriye gidiyordu.
Birdenbire sandığın içinden yumuşak bir ses yükseldi:
-Seçiminizi yapın: Geçmişi değiştirmek mi, yoksa geleceği
görmek mi?
Arkadaşlar birbirlerine baktılar. Her biri kendi içinde bu
ikilemde tereddüt etti.
-Ya bir şeyleri bozarsak, dedi biri korkuyla. Ya zamanda
takılıp kalırsak?
Bir diğeri ise gözleri parladı:
-Belki de cevaplar burada, ailelerimizin, hayatlarımızın
gizemleri burada saklı.
Tam o anda, oda aniden karardı ve zaman adeta dondu.
İçlerinden biri fısıldadı:
-Bu kitabı kullanmalıyız. Ama önce, ne yapmak istediğimize
karar vermeliyiz.
Tam bu sırada, kapı sertçe çarptı ve odanın köşesindeki eski
saat, aniden çalışmaya başladı. Dakikalar hızla akmaya başladı, zaman onları
içine çekiyordu.
Birden kendilerini, saat sembolünün ortasında buldular,
etraflarındaki dünya şekil değiştirmeye başladı. Geçmişin ve geleceğin
görüntüleri birbirine karışıyor, eski anılar ve henüz yaşanmamış olaylar
gözlerinin önünde beliriyordu.
Ve işte o an, içlerinden biri ileriye doğru adım attı ve
yüksek sesle konuştu:
-Artık seçim zamanı... Zamanın Anahtarı’nın sırrı bizimle.
Arkadaşların gözleri, etraflarında dönen zamanın akışına
şaşkınlık ve hayranlıkla bakıyordu. Her biri farklı anılar, olasılıklar ve
geleceğin muhtemel görüntüleri arasında savruluyordu. Fakat zamanın bu
karmaşasında en belirgin olan, o anın ne denli kırılgan ve önemli olduğuydu.
İleri adım atan kişi, elindeki kitabı sımsıkı kavrayarak
konuştu:
-Biz burada sadece izleyici değiliz. Bu bizim seçimimiz. Geçmişteki
hatalarımızı düzeltebilir, sevdiklerimizi koruyabilir veya geleceğe dair
bilinmezlikleri görebiliriz. Ama unutmamalıyız, her seçim bir bedel getirir.
Diğerleri sessizce onu dinliyordu. Oda, aniden eski saatten
yayılan mavi ışıkla doldu ve zamanın içinde yavaş yavaş kaybolan görüntüler
netleşmeye başladı. Bir an için, herkes kendi hayatından en çok pişman olduğu
veya merak ettiği anı düşündü.
Tam o sırada, karanlık köşeden bir ses yükseldi:
-Zamanın Anahtarı sadece bir araçtır. Onu kim kullanırsa, o anın kaderi
belirlenir. Ama dikkat edin... Kaderin iplerini oynatmak, dengeleri bozabilir.
Ses, kulübede gördükleri puslu ışıkla parlayan kutudan geliyordu.
Arkadaşlar birbirlerine baktı, kimse bu sesi daha önce
duymamıştı. İçlerinden biri cesaretini toplayarak sordu:
-Peki ya geri dönüş olmazsa? Ya birini kurtarırken bir başkasını kaybedersek?
Ses bir an sustu, sonra yanıt verdi:
-İşte tam da bu yüzden karar sizin. Zaman yolculuğu bir ödül değil, bir
sınavdır.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra, en genç olanı ağır ağır
kitabı kapattı ve dedi ki:
-Bence önce geleceğe bakalım. Belki orada yapmamız gerekenleri, doğru yolu
görebiliriz.
Bir başkası ise şöyle dedi:
-Ben geçmişe gitmek istiyorum. Yapamadıklarımızı düzeltebilmek, belki
hayatlarımızda yeni bir sayfa açabilir.
Üçüncüsü derin nefes aldı:
-Ya ikisini birden yapabilirsek? Belki de kitabın sırrı tam da bunu
yapabilmektedir.
Tam o sırada, odanın içindeki ışıklar tekrar titremeye
başladı ve zamanın içinde hareket eden saat sembolü, birden parıldamaya
başladı. Saatin ibreleri hızla dönüyor, sonra duruyor ve yeniden dönüyordu.
Arkadaşlar, ellerini tutuşarak kitabı bir kez daha açtılar.
İç sayfalar hafifçe parladı ve ortaya yeni bir mesaj çıktı:
Zamanın Anahtarı, sadece cesur olanlara iki yol sunar: Geçmişin gölgeleriyle
yüzleşmek ya da geleceğin ışığında yol bulmak.
Ama unutmayın, her yolculuk dönüşü olmayan bir kapıdır.
O anda, odanın sınırları yavaşça çözülmeye başlamıştı ve
onları bekleyen yeni maceranın kapısı aralanmıştı…
23 Ekim 2025 Perşembe
EFSANE ŞAİR
SONUCU OLMAYAN ARAYIŞ
BİR BAŞLAYAMAMA SORUNSALI
22 Ekim 2025 Çarşamba
BEKLENMEDİK TANIŞMA
İKİNCİ DOĞUM GÜNÜ
Hazırlanıp okula gitmek için yola koyuldu. Sabahın serinliği yüzüne vurduğunda biraz kendine gelir gibi oldu. Geç kalmamak için adımlarını hızlandırarak yoluna devam ettiğinde henüz birkaç esnaf kepenklerini açıp müşterilerini beklemeye başlamıştı. Okula doğru yürürken içinde bir his vardı. Bugün diğer günlerden farklı olacaktı. Ne farkı olacak bilmiyordu, bu his içine nereden doğdu bilmiyordu ama farklı olacaktı, bunu biliyordu.
Okula girdiğinde her zamanki kalabalık onu karşıladı. Onlarca öğrencinin arasından bir hayalet gibi geçip sınıfına gittiğinde ders başlamak üzereydi. Birkaç dakika başını masasına koydu. Daha sonra öğretmen sınıfa girip öğrencileri selamladıktan sonra derse başladı. Öğretmenin sesi bir uğultu gibi kulaklarında yankılandı, defterine yazdığı cümleler yarım kaldı, göz kapakları gözlerini örtmek için mücadele vermeye devam etti. Her şeye rağmen anlamaya çalışıyordu fakat nafile. Gözleri yavaşça camdan dışarı kaydığında bir çocuk gördü. Okuldan biri olamazdı, ders saatinde dışarıda işi neydi? Dışarıdan biri olsa okul bahçesinde ne arıyordu? Belki bir akrabasını falan ziyarete gelmiştir diye düşünürken dakikalar birbirini kovalamış, zil çalmıştı. Öğretmen sınıftan çıktıktan sonra biraz daha çocuğu izledi. Hareketleri biraz farklıydı. En sonunda merakına yenik düştü ve onunla tanışmak için bahçeye indi.
Çocuğun yanına gittiğinde çocuk sanki eski dostunu görmüş gibi samimi bir gülümsemeyle onu karşıladı. Tanıştılar, uzun uzun sohbet ettiler. Sanki uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi… Ve zil çaldığında çocuk son olarak şunu söyledi:
-Monotonluk içinde kaybolan, kendi hikâyesini yazamaz.
Ne dediğini anlamamıştı fakat çocuk gözden kaybolmuştu bile. Bu kelimeler kafasının içinde dönüp duruyordu. Neden aniden ona böyle bir şey demişti, neden bir açıklama yoktu ve nasıl aniden gözden kaybolmuştu? Bunları düşünerek sınıfına ulaştı. Bu sözleri düşünmeye devam etti. Anlayamıyordu, ne demek istemişti? Düşündü, düşündü, düşündü… Sonunda bulmuştu. Kelimeleri tek tek düşünmüş, ince elemiş, sık dokumuş ve bulmuştu. Yani bugün olduğu gibi artık birbirinden farkı kalmayan günlerde kaybolursa diğer insanlardan onu ayıran özelliği ne olacaktı? Demek ki bir şeyler yapmalıydı. Kendi olabileceği, kendini diğer insanlardan ayırabileceği bir şeyler… “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” demişti Peygamber de bir hadiste.
Belki de bu çocuk tamamen uykusuzluk yüzünden gördüğü bir hayaldi. Bunu bilmiyordu fakat bildiği bir şey vardı; bundan sonra başkalarının onun için çizdiği rutinin dışına çıkacaktı. Kendi hikâyesini başkalarının kalemiyle değil kendi kalemiyle yazacaktı, kendi hikâyesini kendi sesinden duyacaktı.
Tam da hissettiği gibi olmuştu. Bugün diğer günlerden farklıydı. Hem de çok farklı. Bugün onun yeni doğum günüydü. Bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı çünkü artık anladı ki aslında hiçbir gün aynı değildi, her günün kendine has, anlatılmayı bekleyen hikâyeleri vardı ve o, bu hikâyeleri iliklerine kadar yaşayıp belki de başkalarına anlatacaktı. Bugün bir söz verdi kendine, kendini geliştirmeye dair. Ve bilinmeyen çocuğun söylediği söz, her zaman onun ilham kaynağı oldu.