25 Ekim 2025 Cumartesi

BÜYÜK MİRAS

 GAMZE SENA KUYUCU

Yağmur damlaları pencereye vururken Ali, babasından kalan eski sandığı açmaya karar verdi. Sandık babasının çalışma odasındaydı. Ali babasının çalışma odasına doğru yöneldi. Kapının önünde durdu. Babasının ölümüne çok zaman olsa da içinde hala bir hüzün vardı. Odanın kapısını açtı. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi biraz toz olmuştu. Uzun zamandır kimse girmiyordu odaya. Ali içeri girdi. Sandık babasının kitaplığındaydı. Sandığı aldı, kapağını açtı. İçerisinde babasından kalma eşyalar vardı. Babasının en sevdiği tesbihi, aile fotoğrafları, gençlik fotoğrafları, çocukluktan beri biriktirdiği mektup pulları ve daha bir sürü eşya. Ali hepsine baktı. Duygulanmıştı. Teker teker çıkardı hepsini. Sandığın dibinde bir tane de mektup vardı. Yazıları biraz silinmişti. Sanırım üstünde “Sevgili Oğlum Ali ‘ye “yazıyordu. Ali hemen mektubu aldı. İçini açtı. İçinde küçük bir not ve harita vardı. Ali ilk olarak notu okudu. Notta sayılar yazıyordu. Sadece sayılar. Ali anlamamıştı. Haritayı inceledi. Burası yaşadıkları minik kasabanın ve yanındaki küçük ormanın haritasıydı. Ali hiçbir şey anlamamıştı. Babasının eşyalarını sandığa koydu. Sandığı da kitaplıktaki yerine. Ama üzerinde sayılar yazılı olan kâğıdı ve haritayı yanına aldı. Odasına geçti, sayıları başka bir kâğıda geçirdi. Sayılar tam şöyleydi. “10 1 29 12 17 6 18 21 16 1 17 11 17 12 4 6 21 12 22 12 17 5 6 6 17 28 1 23 15 11 19 1 3 11 17 5 12 17 5 “Ali kâğıda uzunca baktı. Şifreli bir yazıydı bu. Ama şifresini nasıl çözecekti. Düşünceler içerisinde uyuya kalmıştı. Sabah annesi Ali ‘yi uyandırdı. Okul vaktiydi. En sevdiği arkadaşı Ahmet ile aynı sırada oturuyordu. Ahmet ‘in kâğıda yazılar yazdığını gördü. Ali:
-Ne yazıyorsun Ahmet, dedi. 
Ahmet ise:
-Bir şifreleme taktiği biliyorum, gel sana da öğreteyim, dedi ve ardından anlatmaya başladı
-Şimdi alfabeyi şu kağıda yazalım. Alfabedeki birinci harf A, ikinci harf B… diye devam etti Ahmet. 
Ali’nin aklına hemen şifreli kağıt geldi. Kağıdı çıkardı ve Ahmet’e:
-Ahmet, ben bu notu daha doğrusu şifreli sayıları babamın bize hatıra bıraktığı sandıkta buldum. Acaba bu kağıtta da bahsettiğin şifreleme taktiği kullanılmış olabilir mi, dedi. 
Ahmet:
-Denemekten zarar çıkmaz, çözmeye çalışalım, dedi. 
Tüm sayıları birlikte harflere çevirdiler. İşe yaramıştı. Anlamlı bir cümle çıkmıştı ortaya. “Hazine ormanın içerisinde en yaşlı ağacın dibinde.” Yazıyordu kağıtta. Sonunda okulun zili çaldı. Evlere dağılma vakti gelmişti. Ali ile Ahmet annelerinden izin aldılar ve ellerinde kazma kürekle yola koyuldular. Tam ormana girecekleri sırada Ahmet:
-İyi de kağıtta ormanın en yaşlı ağacının dibinde, yazıyordu. Biz ormanın en yaşlı ağacını bilmiyoruz ki…
Ali:
-Doğru dedin. Acaba Şükrü amcaya mı gitsek, o her şeyi bilir, dedi. 
Ahmet başıyla Ali’nin bu fikrini onayladı. Yollarını değiştirerek Şükrü amcanın bakkalına gitmeye karar verdiler. Bakkala ulaştıklarında içerde birkaç müşteri vardı. Onlar gidince Ali, babasının sandığından çıkan gizemli notu ve notta yazılanları en ince ayrıntısına kadar anlattı. En sonunda da:
-Ormanın en yaşlı ağacını sen biliyor musun Şükrü amca, diye sordu. 
Şükrü amca:
-Bilirim ama size tarif etsem de bulamazsınız. Sizinle gelmem gerek. Olur mu, diye ilave etti. İki arkadaşın başka şansı yoktu. Şükrü amcaya birlikte gelebileceğini söylediler. Şükrü amca bakkalı kilitledi ve yola düştüler. Kısa bir yolculuktan sonra ormana ulaşmışlardı. Yol boyu konuştular fakat havadan sudan konuşmalardı bunlar. Ormanın girişinde Şükrü amca:
-Ah çocuklar, ne anılarımız var bu ormanda. Her gün gelirdik buraya, dedi. 
Bunları söyledikten sonra biraz duraksadı. Kimseden ses çıkmadığını fark edince devam etti:
-Şimdiki çocukların haline çok üzülüyorum. Sadece bilgisayarla oynuyorlar. Gerçek oyun ne bilmiyorlar, dedi. 
Ormanın içinde yürümeye başlamışlardı. En yaşlı ağacı biz bilmediğimiz için Şükrü amcayı takip ediyorduk. Bir süre sonra Şükrü amca yürümeyi bıraktı. Kocaman bir ağacın önünde durdu ve:
-Aradığınız ağaç bu. Az hatıram yok bu ağacın altında. Burada sadece bir define değil çocukluğum da gömülü.
Ahmet, hemen ağacın kenarını kazmaya başladı. Ali de onu görünce eline küreği aldı. Kocaman ağacın altında kocaman kökler ve taş parçaları vardı. Kazmak biraz zor olacaktı burayı ancak zor da olsa bu iş bitmeliydi. Bir süre sonra Ali’nin küreğine sert bir şey çarptı. Bu bir sandığın kapağıydı. Dikkatlice etrafını kazdı ve sandığı çıkardılar. Şükrü amca onları bırakmış, ormandaki diğer hatıralarını tazelemek için yürüyüşe çıkmıştı. Dikkatle sandığın kapağını kaldırdılar. Sandığın içinde eski bir kağıt vardı. Kağıt parçası nemlenmiş, çürümeye yüz tutmuştu ama üzerindeki yazılar okunabiliyordu. Not şöyleydi:
Canım oğlum bu sandığın içinden belki de mücevherler çıkmasını bekliyordun. Hatta bu not çıktı diye belki de bana kırgınsın şu anda, üzgünsün ama şimdi bu notu yırtıp atma. Sana birkaç nasihatim var onları oku. Biliyorum sen çok iyi bir evlatsın. Dürüstlüğü hiçbir zaman unutma. Yardım etmekten de kaçınma. Adaletli ve merhametli ol. Dünya hayatı geçicidir. Önemli olan dünyadan göçtükten sonra nasıl anıldığımızdır. Bu okuduklarını ömrün boyunca unutma olur mu? Emin ol canım oğlum benim sana en büyük mirasım para, altın, cevher değil senin güzel ahlakındır. 
Ali duygulanmıştı. Merak etme baba, dedi. Bu notu hep saklayacağım ve senin istediğin gibi bir evlat olmaya çalışacağım. Bunu söylerken gözyaşlarına hakim olamamıştı. Ahmet bir kenarda dinleniyor ve etrafı seyrediyordu. Bu esnada Şükrü amca geldi:
-İşiniz bitmiş görünüyor çocuklar, dedi. Haydi dönelim de size bir gazoz ısmarlayayım. 
Dönüş yolunda Ali’nin babasının böyle bir not bırakmış olacağını zaten tahmin ettiğini söyledi ve ilave etti: 
-Babanın parayla pulla işi olmazdı. Parayla işi olan adamalardan da uzak dururdu, dedi.
Ahmet:
-O zaman senden hep uzak durmuştur Şükrü amca, diyerek kahkaha attı.  

YENİ DÜNYA KAPISI

Ecem Ercins 
Elif Eslem Şimşek
Reyhan Veske
Nehir Almacı
Mehmet Kerem Gürbüz
Metehan Akkaya
Sami Yusuf Avcı

1. Bölüm: Avareliğimin Tarihi
Uzak Doğu’da yaşamanın zorluğunu sizler nereden bileceksiniz. Hele de ben yaşlarda iseniz burada hayat çok zor. Size kendimden bahsedeyim. Liseden mezun olalı çok bir zaman geçmedi. Şu an avareyim, boşluktayım, işsizim, herhangi bir uğraşım yok. Oysa büyük hayallerle üniversite sınavına girmiştim. İstediğim bölümü de kazanmıştım fakat istediğim bölümde istemediğim bir ders sistemi vardı. Hocalarımı sevmedim, üniversitenin bulunduğu şehri sevmedim. Zaten kolay seven biri de değilimdir ve bıraktım döndüm Uzak Doğu’ya yani Kars’a.
Adım Gürbüz. Adımın gürbüz olduğuna bakmayın boyum 1.50 ve kilom da 55. Belki adımı Gürbüz koymasalar boyum ve kilom normal olabilirdi. Aslında ben ailem için bir hayal kırıklığı olabilirim. Demek ki gürbüz bir evlatları olsun istediler ama daha dünyaya gelir gelmez onları hayal kırıklığına uğrattım. Bundan sonrasının ne olacağını da bilmiyorum. 
Avareyim dedim ya ne yapacak bir işim var ne de gidecek bir yerim. Sabah akşam aynı şekilde geçiyor zaman. Herkesin haftası yedi gün ama benimki tek gün: boşluk. Pazartesi ile cumanın hiçbir farkı yok. Cuma namazlarına da gitmeyi bıraktım zaten epeydir çünkü günleri takip edemiyorum. Ne zaman namaza gitmek istesem takvime bakıyorum ya Salı ya Pazar oluyor. 
Aslında böyle biri değildim başlangıçta ve böyle bir hayatı hak ettiğimi de düşünmüyorum. Sorumluluk sahibi biriydim ben, özellikle çocukken. Arkadaşlarımı kendimden daha çok düşünürdüm. Onların iyi birer öğrenci, iyi bir insan olmaları için hep yanlarında oldum. Yalnızca arkadaşlarımı değil ailemi de düşünürdüm, onların mutlu olması için tüm gücümle gayret ettim. Sonunda ne mi oldu? Avare biri oldum. 
27 Mart’ta dünyaya gelmişim. Belki de sorun buradan kaynaklanıyor. Gürbüz olamayışımın nedeni de bu olabilir. Belki 24 Haziran’da dünyaya gelsem gerçekten gürbüz olurdum. Zaten doğum günümü kutlayan da yok. Oysa ben öğrenci iken bütün arkadaşlarımın doğum gününü bir deftere yazmıştım ve onlara küçük hediyeler verirdim. Mesela bir arkadaşıma tavşan hediye etmiştim ama ertesi gün tavşan kaybolmuştu. Başka bir arkadaşıma tavuk hediye etmiştim, birkaç gün sonra arkadaşım bana bir kâse içinde tavuk çorbası getirmişti. Bir arkadaşıma da çok sevdiğim bir taşı boyayıp hediye etmiştim doğum gününde fakat arkadaşım taşı dereye fırlatıp sektirmişti. Bütün bunların karşılığında ben bir hediye aldım mı? Hayır. Hiçbir hediye almadım bu yaşıma kadar. 
Neyse ki kardeşim ailemi mutlu etmeyi başarabiliyor. Kardeşim benden küçük olmasına rağmen herkes onu ağabeyim sanıyor çünkü 1.80 boyunda ve yüz kiloya yakın. Böyle bir kardeşe sahip olmanın en güzel yanı birlikte yürürken kendimi güvende hissetmem. Benden iki yaş küçük oysa ve bu yıl o da üniversite sınavına girecek. Umarım sonu benim gibi olmaz zira bir evde iki avareye yer yok. Gerçi sonu benim gibi olsa da eminim benim kadar göze batmaz o. Çünkü onda şeytan tüyü var ve avare haliyle bile ailesini mutlu etmeyi becerebilir o. Kardeşime de Mesut ismini vermiş büyüklerimiz. Ne kadar da isabetli bir isim: Mesut. Adam bir sıfır önde başlamış hayata. Gürbüz nere, Mesut nere? İşin ilginç yanı Mesut’un da doğum günü 27 Mart ve hiç ıskalanmadan doğum günü her yıl kutlanır. Hem de kendimi bildiğimden beri. 

2. BÖLÜM İLK KARŞILAŞMA

Benim hikâyem burada başlıyor. Günlerden neydi bilmiyordum. Mevsimlerden hangisinde olduğumuzu ağaçlara bakarak tespit etmeye çalışırım galiba yaz başıydı ve nereye gideceğimi bilmeden yürüyordum. Çay ocağı mı? Cebimde para yoktu ki… Kütüphane mi? Benim okuyabileceğim kitap henüz yazılmamıştı ki? Irmak kenarına mı? Oltam yoktu ki balık tutayım. Bu düşüncelerle ilerlerken köyün hayli dışına çıktığımı fark etmemiştim. Birdenbire havanın kararmaya başladığını fark ettim. Saatime baktım, saatim duralı aylar olmuştu. Öylesine kolumda taşıyordum. Bu kadar çabuk akşam olmamalıydı. Önüme baktım, yol bitmişti. Geriye baktım, geldiğim yol yoktu. Köyümün tüm arazisini adım adım bilirdim ama ilk kez başka bir köyün hatta başka bir dünyanın eşiğinde gibiydim. Renkler değişmeye başlamıştı kararan havanın etkisiyle. Sesler kesilmişti. Etraf ne karanlık ne aydınlıktı. Yol olmasa da yürümeye karar verdim ta ki önümde yükselen kocaman kayalıkları görünceye kadar. Geriye dönmekten başka bir şansım yoktu ama ilerlemek, kayaların ardında ne olduğunu görmek de istiyordum. Aslında kayalıklar çok yüksek değildi ama 1.50 olduğum için bana yüksek görünüyordu belki de. Tırmanmaya karar verdim, belki manzarası güzeldir diye düşünüyordum. Biraz zor olsa da ayakkabılarımda birkaç yırtılmaya neden olsa da kayalıkların tepesine tırmanmayı başardım. Bu bir rüya mı diye düşünmeye başladım fakat kayalara tırmanırken parçalanan ellerimin acısını hissediyordum. Küçük çizikler kanla dolmuştu bile. Önce ellerime sonra karşıya baktım. Gördüklerime inanamıyordum. Bambaşka ve aydınlık bir dünya vardı karşımda. Her taraf yemyeşildi. Hiç görmediğim türde ağaçlar vardı, bin yaşında mıydı ağaçlar ya da iki bin yaşında mı? Ağaçların etrafı çiçeklerle doluydu fakat çiçekler solmuş görünüyordu. Yeniden ellerime bakarken yanımda bir hareketlilik hissettim ve omuzumdan uzatılan mendili fark ettim. Hayli otantik desenlerle süslenmiş eski bir mendildi bu. İrkildim ama mendili de almam gerekiyordu. Geriye dönmeye korkuyordum ama iyi biri olmasa bana mendil uzatmazdı. Ellerimi bir çırpıda temizledim. Tekrar ellerime baktığımda ne bir iz vardı ne de çizik. Mendili sahibine uzatmak için geriye döndüğümde bir an nefesim kesilecek gibi oldu. Önümde duran kişinin yüzü görünmüyordu. Yüzünü beyaz saçları kapatmıştı. Hayli yaşlı ama dinç biriydi. Daha önceden hiç görmediğim tarzda giyinmişti. Ayaklarına baktım, çok güzel çizmeleri vardı. Simsiyah bir pelerin rüzgarda dalgalanıyordu. Elinde kocaman bir asa vardı. Lacivert gömleğinin düğmeleri ağaçtan yapılmış gibiydi. Benden hayli uzun boyluydu. Yeninden yüzünü görmeye çalıştım ama nafile. Kendimi toparlayarak:
-Teşekkür ederim, dedim. 
Artık ellerim temiz ve hasarsız olduğu için elimi uzattım. 
-Ben Gürbüz. 
Karşımda duran kişinin sesini merak ediyordum. Ona dokunmanın, onunla tokalaşmanın korkutucu bir yanı olmayacağını belki yakınlığımızı ilerleteceğini düşünüyordum. Elim bir süre boşlukta kaldı. Daha sona kocaman elini bana doğru uzattı ve:
-Adım Mystery, dedi. 
Sesini duymuştum sonunda Mystery’nin ve adını da öğrenmiştim. Sert, tok bir sesti ve insanın içine işliyordu. Daha çok şey duymak istiyordum bu sesten. Elini elimde hissettiğimde başparmağının olmadığını hissettim. Hatta fark ettirmeden başparmağımla onun başparmağını aradım fakat yoktu. Yeniden yüzüne bakmaya çalıştım ama görünmüyordu. Hafif bir rüzgâr esmeye devam ediyordu. Benim kısa saçlarım bile biraz savruluyor ancak onun yüzünü örten saçları hareket etmiyordu. Acaba önünü ya da beni görebiliyor muydu? Elini usulca elimden çekerken:
-Endişe etmene gerek yok, ben seni görebiliyorum, duyabiliyorum, dedi. 
Bu esnada ürpermeye başladım. Kayalıkların arka tarafı tamamen karanlığa bürünmüştü. 

3. BÖLÜM: Büyük Kapının Önünde
Birden aklıma ailem ve evim geldi. Şayet vakit akşam olduysa beni merak ediyorlardır diye düşündüm. Geri dönmeli miydim, pek sanmıyorum. Peki, bundan sonra neler yaşayacaktım, görecektim, bunları da bilmiyordum. Kafam biraz karışıktı ki Mystery sessizliği bozdu:
-Ailen seni merak etmiyor, hatta yokluğunun farkında bile değiller. Şimdi sen yeni bir dünyayı keşfetmeye hatta kendini keşfetmeye, kendini düşünmeye hazır mısın?
Bu cümleler beni rahatlatmak yerine daha da endişelendirdi ama ona inanmak istiyordum. Bu güveni veriyordu bana. Belki de bu karşılaşma hayatımı düzene koymam için bir işaretti. Derin bir nefes aldım ve:
-Hazırım, dedim. 
Gözlerimi kapatmamı istedi. Gözlerimi kapadım, birkaç saniye sonra gözlerimi açmamı istedi. Gözlerimi açtığımda bambaşka bir evrendeydik. Burasını bir yerlerden hatırlıyordum. Belki rüyalardan belki hayallerden ama nereden hatırladığımı tam olarak bilmiyordum. Bunları düşünürken Mystery:
-Doğru düşünüyorsun, dedi. Burasını hatırlaman normal çünkü burası senin dünyan. Gerçek hayatta yaşarken uğramadığın ama gözlerini kapattığında ya da daldığında yaşadığın yer burası, dedi. 
Bu cümlelere inanmıştım çünkü kendimi son derece huzurlu hissediyordum. Özgür hissediyordum. Mystery bana:
-Gerçekten de özgürsün, hatta uçabilirsin, dedi. 
Bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Bu dünyaya alışmam vakit alacaktı sanki fakat bundan endişe duymuyordum. Gerçek dünyanın bu dünyaya göre bir cehennem olduğunu düşünmeye başlamıştım. Peki ama burada ne kadar süre kalacaktım, burada ne yapacaktım, nasıl yaşayacaktım?.. Mystery benim zihnimi okur ve bu sorulara cevap verir diye bekliyordum ki Mystery’nin yanımda olmadığını fark ettim. 
Artık hiç bilmediğim bir evrende tek başımaydım fakat endişem yoktu, huzurlu bir yerdi burası. Etrafta deniz yoktu fakat bir sahil sakinliği ve huzuru vardı. Bir meltem esiyordu ve beni adeta büyülüyordu. Gökyüzüne baktım, bulut filan yoktu. Mora yakın bir renkteydi gökyüzü. Orada öylece durmak, gökyüzüne bakmak bile huzur veriyordu. Bütün ömrümü burada sırt üstü yatıp gökyüzüne bakarak geçirebilirdim. Bu esnada gökyüzünün küçülmeye başladığını fark ettim. Yalnız gökyüzü değil gözümün gördüğü her yer daralıyor, küçülüyordu. Hemen ardımdaki taş, gözle görünmeyecek kadar küçülmüştü. Az önce duyduğum huzurdan eser kalmamıştı. Bunalmaya başlamış, kaçış yolu arıyordum ki karşımda Mystery belirdi. Onun varlığı bile buradan kaçma isteğimi durduramamıştı. Mystery biraz ürkütmüştü beni. Kısık bir sesle konuşmaya başladı:
-Bu gördüğün dünya aslında senin iç dünyan. Huzur da orada huzursuzluk da. Hatta avarelik de. Bu sonsuz dünyayı küçülten sensin. Düşüncelerinle, yaptıklarınla, duygularınla bu dünyayı biçimlendiren sensin. Şimdi tekrar gökyüzüne bakmalısın.
Gökyüzüne baktığımda güneşten küçük ama güneşe benzeyen 4 parlak cisim gördüm. Biri çok parlaktı bu cisimlerin, diğerleri daha az ışık veriyordu. Mystery:
-Bu dört güneşin ne olduğunu biliyor musun, hayatına aydınlık katan üç kişiyi düşün, kendini düşün, dedi. 
-Annem, babam ve kardeşim, dedim. 
Galiba bizim ailemizin farklı bir dünyada görünüşü böyleydi. İç dünyamda görünüşü böyleydi. Yeniden huzur duymaya başlamıştım ve küçülen her şey eski haline yeniden geliyordu. Bir meltem esiyordu bilmediğim bir yerlerden. Birazcık yürümek belki de uçmaya çalışmak iyi olabilirdi. Yapmak istediğim şeyi sadece düşünmem yetiyordu ve yürüyordum, uçuyordum. Hoşuma gitmişti bu özgürlük. Bir süre sonra uzakta kocaman bir kapı gördüm. Kapının üzerinde adım yazıyordu. Bir ev kapısı değildi bu. Bahçe kapısı da değildi. Oda kapısı hiç değildi. Garip bir kapıydı. Üzerinde adım yazdığına göre onu açmak ve ardında olanları görmek, hakkımdı. Kapıya elimi uzattım ama kapı kolu yoktu. İteklemeye çalıştım fakat nafile. Bir süre kapının önünde cebelleştikten sonra çaresizce önüne oturdum. Bu esnada Mystery geldi ve:
-O kapı, öyle kolay açılmaz. Ardında yeni hayatın var, dedi. 
Kapı, bu sözlerden sonra benim için daha anlamlı ve esrarengiz hale gelmişti. 

4. Bölüm: Üç Kapı

Benim hikâyem burada başlamıştı. Günlerden neydi bilmiyordum. Mevsimlerden hangisinde olduğumuzu ağaçlara bakarak tespit etmeye çalışırım galiba yaz başıydı ve nereye gideceğimi bilmeden yürümüştüm. Köyün dışında bir yerlerdeydim. Birdenbire havanın aydınlanmaya başladığını fark ettim. Saatime baktım, saatim aynı zamanı gösteriyordu.  Aslında ne bir adım ileri gitmiştim ne de vakit geçmişti. Yaşadığım her şeyin aslında birkaç dakikada gerçekleşmiş olma ihtimali yok gibiydi ama öyleydi. Şaşkındım. Büyüyor muydum, çocukluktan çıkıyor muydum yoksa artık ermişlere mi karışıyordum, kafamda bin türlü soru vardı. Bu esnada dönerek evin yolunu tutmuştum bile. Eve ulaştığımda kardeşim beni karşıladı:
-Ağabey, iyi misin? Sana ne oldu böyle, dedi. 
Onun bu sorusu beni telaşlandırmıştı fakat nasıl göründüğümü bilemiyordum. 
-Hiçbir şey, dedim. Sorun yok, biraz yürüdüm. 
-Kimlerle görüştün, nerede yürüdün, diye sorulara devam etti kardeşim. 
-Köyün dışındaydım. Mystery ile görüştüm, demiş bulundum. Fakat Mystery ismini bir yabancının ismini telaffuz eder gibi söylemiştim. 
Kardeşim kahkaha attı:
-Köyün dışında yaşayan tuhaf isimli bir arkadaş da buldun sonunda. Sana benziyor mu bari? 
Kardeşimin bu tavrı canımı çok sıkmıştı. Neden her şeyi bir çırpıda söylemiştim, bilemiyordum. Devam ettim:
-İnandın mı sen de hemen. Biraz dolaştım geldim işte. Biliyorsun ben avareliğin tarihini yazan adamım. Ne işim olur başkalarıyla, başka yerlerde, diye devam ettim. Kardeşim:
-Hepsi hepsi birkaç dakikadır yoksun ve dolaşıp geldiğini anlatıyorsun, dedi. Yeniden bozuk saatime baktım. Hâlen bozuktu. 
Kardeşim zaten az önceki cümlelerime çok inanmamıştı. Benim zihnimde ise yaşadıklarım vardı. O kapıyı hatırladım yeniden. Gündüz vakti rüya görmeye mi başlamıştım? Bana neler oluyordu ve o kapının ardında neler vardı?.. Sorular bitmek bilmiyordu zihnimde. Belki de sadece bir kez yaşayabileceğim bir meseleydi bu. Yoksa gıda zehirlenmesi mi yaşamıştım? Ama bir şey yememiştim ki yakın zamanda. 
En kısa zamanda aynı yere yeniden gitmeli ve o kapının ardına geçmeliydim. Madem çok fazla zaman geçmemişti, yeniden gidebilirdim aynı yere ve Mystery’i görebilirdim. Eve girmeden tekrar yola düştüm. Nasıl olduğunu anlamadım ama birkaç adım attıktan sonra kendimi aynı yerde buldum. 
Hava kararıyordu. Belki de bu kez gerçekten akşam oluyordu. Önümde yol bitmişti. Geriye döndüğümde kocaman bir boşluk vardı. Renkler önce kayboldu, sonra değişmeye başladı ve büyük bir sessizliğin içinde buldum kendimi. Aslında Mystery’i görmek ve ona bazı şeyler sormak istiyordum lakin ortalıkta yoktu kendisi. Az önce gördüğüm tek kapının bulunduğu yerde bu kez üç kapı vardı. Üçü de aynı boydaydı. Biri siyah, biri beyaz, biri sarıydı kapıların. Aniden Mystery’in sesini duydum:
-Üç kapıdan birini tercih et, dedi ama önce kapıların nereye açıldığını tahmin etmeye çalış. 
Oldum olası sınavları sevmezdim ve Mystery’nin bu sorusunda bir sınav havası sezmiştim. Yine de cevap vermeliydim:
-Beyaz kapı geleceği, siyah kapı geçmişi, sarı kapı ise eve dönüşü temsil ediyor, dedim.  
Bir yandan da sarı kapıya doğru elimi uzattım. Kapıyı açıp içeriye adım attığımda annem karşımdaydı ve ben de evdeydim. Annem biraz telaşlı:
-Oğlum, iyi misin? Sana ne oldu böyle, dedi. 
Onun bu sorusu beni telaşlandırmıştı fakat nasıl göründüğümü bilemiyordum. 
-Hiçbir şey, dedim. Sorun yok, biraz yürüdüm. 
-Kimlerle görüştün, nerede yürüdün, diye sorulara devam etti annem. 
-Köyün dışındaydım. Mystery ile görüştüm, demiş bulundum. Fakat Mystery ismini bir yabancının ismini telaffuz eder gibi söylemiştim. 
Annem tebessüm etti:
-Köyün dışında yaşayan tuhaf isimli bir arkadaş da buldun sonunda. Sana benziyor mu bari? 
Bu cümleleri nereden hatırladığımı düşünmeye başladım. Galiba kardeşim de aynı şeyleri söylemişti. En iyisi bir süre dinlenmek, avareliğin zirvelerinde dolaşmak ve evden hiç çıkmamaktı. Odama gittim ve uzandım.
 
5. Bölüm: Avareliğimin Tarih Oluşu
Uzak Doğu’da yaşamanın güzelliğini sizler nereden bileceksiniz. Hele de ben yaşlarda iseniz burada hayat çok güzel. 
Size kendimden bahsedeyim. Üniversiteden mezun olalı çok bir zaman geçmedi. Şu an çok sevdiğim işimi yapıyorum, psikoloğum.  İstediğim şehirde, istediğim üniversitede, istediğim bölümü bitirdim ve işime başladım, şimdi Uzak Doğu’dayım yani Güney Kore’de.
Adım Gürbüz. Boyum 1.80 ve kilom da 78. Ben ailem için bir gurur kaynağıyım galiba. Galiba diyorum çünkü kendilerinden uzakta olduğum için biraz kırgınlar ama yapacak bir şey yok. Bu hayal, benimdi ve şimdi gerçek oldu. 
Her şey birkaç dakikada yaşadığım garip olaylardan sonra oldu. 
O kapılardan sonra oldu bana ne olduysa.
Mystery’den sonra oldu. 
Mystery’i daha sonra hiç görmedim. Aslında kimseye de bahsetmemiştim annemden ve kardeşimden başka ama artık siz de biliyorsunuz bu gizemi. Biliyorum Mystery bu yazdıklarımı hiç okumayacak ve belki de şimdi başka başka avarelerin hayatında yeni kapılar aralama çabasında.
Şimdi düşünüyorum, Mystery adında gerçekten biri var mıydı, bir yanılsama mıydı, benim ikinci kişiliğim miydi, metafizik ya da mistik bir yaratık mıydı? Hayır, fazlaca düşünmek istemiyorum. Sadece benim hayatımı değiştiren biriydi o. 
27 Mart’a iki ay var ama şimdiden hediyelerim gelmeye başladı hem de çekik gözlü bir yığın arkadaşım var.  İyi ki 24 Haziran’da dünyaya gelmemişim. Hazirana daha aylar var.  Belki haziran ayında yakın doğuya giderim yani Kars’a. Ama mutlaka dönerim kısa bir süre sonra. Avarelik benim için mazimde kocaman bir boşluk fakat beni buraya atan şey işte o boşluk ve dönem. 
Bir gün kendinizi avare hissederseniz siz de yürüyün, kalabalıkların uzağına doğru yürüyün. Belki Mystery’i siz de görürsünüz. Görürseniz ona benden bahsedin lütfen. 

CEVAPSIZ YANKI

 
Ezgi Budak

I. Örülen Duvarlar

Ufak hayatlarımız büyük dertlerimizi büyütürken başımızdaki geri sayımı görmeliyiz. Bu yüzden o dertleri suçlayamayız zira amaçları budur. Hayat, ömrün tuğlalarıyla etrafımıza duvarlar örerken fark etmeyelim diye varlardır onlar. Tıpkı sevmediği yemeğin başında oyalandıkça ekranla avutulan bir çocuk gibi oluruz, gözlerimiz açıkken bile görmeyiz ne örülen duvarları ne de yediğimiz lokmaları. 
Problemler çözüldü diye sevinirken ya da sevinemeden bir bakmışız ki o duvarlar gökyüzünü de kapatmış. İste tam o an elimizdeki problem büyüklüğüyle birlikte varlığını da yitiriyor ve sonra o çocuk gibi yüzümüz de ekşiyor zira yaptıklarımızın farkına vardığımızda duvarları örmüş ve bizi güneşten uzaklaştırmış olan çoktan çekip gitmiş oluyor. O dört duvar arasında elimizde artık anlamlarını yitirmiş problemlerle bir başımıza kalıyoruz. 
Duvarlar tamamlandığında bir son vardır. Tatmin edip edici olup olmaması ise hiçbir şeyi değiştirmez. 
Sonsuz dediğimiz evrenin küçük bir galaksisinin küçücük bir gezegeninin önemsiz bir parçasıyız. Bu varoluşsal kriz için yeterli değil mi? Bu kadar değersiz olsak bile bir gün o duvarların biteceğini düşünmek korkunç değil mi? Evet, evet öyle… İnsanı düşündükçe delirten bir hiçlik sonuçta. Ama eğer böyle bakarsak elimize oyuncak edilmiş o büyük problemlere şükretmek gerekli belki. Derler ya biz ona bakmazken hayat akıp gidiyor, diye. Madem öyle farz edelim kafamızı problemlerden kaldırıp etrafımızda örülmekte olan duvarlara çevirdik, sonra?.. sanki gördüğümüz ne, yarım yamalak bir manzara ve belirgin karanlık. Sözüm, diyenlere. Bunları görmeseydik ne kaybederdik? Bilmiyorum ama ben ne kazandığımızı söyleyebilirim: sağlıklı bir zihin ve çözülmüş birkaç problem. Bunların yanında belki mutluluk. O duvarların farkında olmak ve tek tek örülüşünü izlemek delirtir insanı, o yüzden boş veriyoruz hayatı. Dönüp hayata bakmamızı isteyenler ya yanlış yere bakıyordur ya da hayata gereksiz bir anlam yüklüyordur. 
Belki farkında değiliz ama dünkü biz çoktan öldü ve biz yarına kaçtık ama yarınlar da dün olmuyor mu? Dünlerden dünlere, yarınlardan yarınlara kaçıyoruz, ölüm; şimdiki bizi bulmasın diye. Yine de elbet bir gün yarınlar da tükenecek ve kaçacak bir yer bulamadığımız için ölüm bizi de ebeleyecek. Peki ya her an bunun farkında olmak ve dünün bugüne en yakın aynı zamanda en ulaşılmaz gün olduğunu bilmek, nasıl hissettiriyor? Aldığımız ilk nefes gibidir belki. Bizi ağlatacak kadar ciğerlerimizi yakan ama hatırlayamayacağımız kadar unutulası bir acı… Dünün artık tarih olduğunu hatırlayınca bunu unutuyoruz zira yarını bir tek böyle ödüllendirebiliriz. O acıyı unutalım, unutalım ki hatırlayalım, hatırladığımızda da tekrar yanalım ve bu döngü içinde yok olalım. 
Hayat ya da daha sade haliyle varoluş, birçok şeye benzetilebilir. En basitinden bir nehre: Kimse akan nehrin yönünü değiştiremez, en fazla akışa direnç gösteren bir kaya olabilir fakat nehrin akmak için olan arzusu o dirençten çok daha kuvvetlidir ki bu da zamanla o kayayı un ufak eder. Ne yazık, kimse de aynı nehre iki kez giremez. 
Kimse bize hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini söylemedi, söyleyemez zaten. Bilen yok çünkü. Herkes bilerek ya da bilmeden kendi amacını bulmaya çalışırken sona yaklaşır. Bunun farkına vardığında da “bu kesinlikle ideal yol” diyemez. Pusulanız olmadan bir ormanda kaybolmak gibi. Evin yolunu bulsanız bile o yola “ideal” diyemezsiniz. Sonuçta o yola bir kez girip yoldan bir kez çıkabiliriz. Yani ideal yol, yoktur. Bir amaç ve amaç uğrunda feda edilenler vardır. 
Zamanda geriye dönüp feda edilenleri kurtaramayız. Bizim elimizden gelen tek şey, o fedakarlıklara sahip çıkmaktır. 
Evet, kimse bize nasıl yaşamamız gerektiğini söylemedi fakat hayır, çözüm; oturup örülen duvarları izlemek değil, her lokmasından zevk aldığımız bir yemek olmalı. O yemek de bitecek biliyorum ama bunun farkında olarak yemek, bizi yalnızca zehirler. Belki de çare, unutarak doymaktır. 

II. Zamanın Şekli
Zaman, insanın doğayla değil, kendisiyle savaşındaki ilk düşmandır. Kimsenin tanımlayamayacağı kadar soyut ama gözümüzün önünde akacak kadar somut. Doğrusal mı yoksa sarmal mı ilerleyeceğini bilemeyeceğimiz kadar şekilsiz fakat bir kalıba koyabileceğimiz kadar da düzgün. Akan ama durağan, sonsuz ama kısıtlı, her şeyin hükümdarı ve kölesi, normal ama olağandışı, algımızın dışında ama içinde, açıklanabilir ama anlaşılamaz, son ve başlangıç, hatır ama unutkanlık…
Zamanın zıddı yok deriz ama ya zamanın bile kendine aykırı bir hali varsa? Sonuçta kendi içinde bu kadar çelişen bir kelimenin zıddı yok, diyebilir miyiz? 
Fark ettim de insan büyüdükçe bu tür konulardan uzaklaşıyor ya da dile getiremiyor. Söylemeye dilimizin varmadığı bu kelime gerçekten ölüm mü? Ölümün nasıl bir şey olduğunu bilemeyiz, o yüzden üzerine yazılmış her şey teoride yalandır. Komik değil mi, şu cümledeki bilinmezlik kırıntısı bile bizi korkutmaya yetiyor. Bu yüzden kaçtığımız yegâne şey ölüm, en azından biz öyle sanıyoruz. Aslında düşününce korkulan ölüm değil, ayrılış. Yazdığımız ömürlük hikâyeden ayrılmak bizi korkutan. Peki ya edilen bu nihai vedayı vicdan kaldırmadığı için ölüm varsa? Ya ölüm, yok oluş acımızı hafifleten ilaçsa? Tüm o son bizim canımızı ölümden çok yakarken gerçekten korkulan şeyin ölüm olduğunu söyleyemeyiz. Bu açıdan bakınca kim bilir kaç günahsızı kendi korkularımızla günahkâr yaptık? 
Zaman sadece dek yöne bilet satar, o yüzden geçmişe müdahale edemeyiz ve geleceği sorgulayamayız. En başından da o bileti biz satın almayız. Hediye olduğu söylenir ama sadece söylenir. Zorla çıktığımız bir yolculukta ne kadar anlam bulabiliriz ki? Bilmiyorum ama birçoğumuz bulamasak bile o yolculuğa devam ediyoruz. Sanırım o biletlerin yanmasına kıyamıyoruz. 
Peki o bilet yandığında geriye ne kalır?
Zaman her şeyi götürür 
Ama en çok görmediklerimizi.
Bir sabah uyanırsın ve anlamlar ölmüştür.
Bir gün gülümsersin ve nedenini bilemezsin. 
Götürdüğü şey, sen değil senin olma ihtimalindir
Ama zaman akmaya devam eder. 
Bazıları yaşadığını sanır
Bazıları ise hiç doğmamış gibi kaybolur. 
Belki de hiçbir şey anlam ifade etmiyordur
Ve bizi de en çok bu korkutuyordur?
Boşluğun tam ortasında 
Anlam ararken kendi yankımıza çarpıp duruyoruz. 
Belki de tüm bu çaba
Hiçliğe karşı bir inat sadece.
Zaman ikiyüzlü bir yapıdır. 
Haklı olarak hepimizi yok eder. 
Günün sonunda herkes kaybeder.
Her şey anlamsızlaşır.
Bizim elimizden ise tüm o çabalar
Ve kendimiz adına yas tutmak gelir
Ve sanırım
O bilet yanınca 
Geriye cevapsız bir yankı kalır. 

Büyük Değişim

 

Kadir Üstündağ

Bir kapıyı açtığında artık
Seni görebiliyorlar doğrudan doğruya 
Hatta bir selam bekliyorlar senden
Dikkatli bir bakışla

Ya da basketbol maçı yaparken
Artık pota sana bakmıyor tepeden
Topu elinde çevirebiliyorsun dakikalarca
Böyle değildin eskiden

Evet eskiden yani
Birkaç sene öncesi
Pek de görmezdi oynarken 
Kimseler seni

Şimdi artık büyümüşsün biraz
İnsanlar farkında varlığının
Oyunlarda yokluğunun
Farkında herkes kim olduğunun

Herkes çok değiştin diyor
Bakıyorum aynaya
Aynı yüz aynı bakış
Saçlarım uzamış sadece biraz daha

Sadece iki senede mi oldu bunlar 
Diye düşünüyorum
Yetişkin biri olacağım yılları
Hayal bile edemiyorum

UZAYLILAR GELDİĞİNDE

 



Aden Mira Kartal

Son yıllarda herkeste aynı endişe
Ya uzaylılar dünyamıza gelirse
Gelsinler diyorum
Bundan bize ne

Şayet iyi yaratıklarsa
Misafir eder ağırlarız
İyilikten, güzellikten anlıyorlarsa
Birlikte güzel şeyler yaparız

Yok kötü niyetlilerse
Yapacak bir şey yok
Bakarız icabına
Göndeririz hepsini
Geldikleri uzaya

ESKİDEN

 

 Elif Erva Ağar

Arkadaş deyince aklıma
Unutulmamak gelirdi
Birlikte gülmek, eğlenmek
Birlikte yürümek gelirdi

Arkadaş deyince aklıma
Bir bisküviyi ikiye bölmek
Birlikte yemek gelirdi
Arkadaş deyince aklıma
Okula gelmediğim gün
Üzülen, arayan, soranlar gelirdi
Neden okula gelmedin diye
Üzülenler gelirdi

Ama bunlar hep kaldı eskide
Unutulmak ne kötüymüş 
Bir gün okula gelmeyince

HERKESİN BİR DERDİ VAR AMA BİZİMKİ BAŞKA


Metehan Darıcı


Herkesin bir derdi var ve mutlaka öğrencilerin de derdi var. Öğrencinin derdi ne diye soracak olursanız elbette dersler ve sınavlar. Ders dert olur mu, dediğinizi duyar gibiyim. Aslında olmamalı ama öğretmene ve konuya göre dert olabiliyor. Sınav dert olur mu, diye soracak olursanız her dersin mutlaka sınavı olmalı, bu doğal bir durum. Dert olan sınav, ortak sınav adı verilen sınav tipi. Zaten her dersin kendi sınavı var ve öğretmenler işledikleri konulardan hareketle sorular hazırlayarak bu sınavı yapıyor. Sınavda nelerin sorulabileceğini bilen bir öğrenci birazcık çalışarak bu sınavı dert olmaktan çıkarabiliyor. Soruları bilmese de konuları biliyor ve o yönde çalışıyor. Başarılı olmak ya da olmamak öğrencinin elinde. Bir dersin anlaşılıp anlaşılmadığını ölçmek için bu düzen yeterli iken bir de ayrıca ortak sınavlar yapılıyor. Bu sınavların sorularını hazırlayan kişiler bir kez bile bizi görmemiş ve görmeyecek olan kişiler. Mesela Türkiye’nin en doğusunda ya da batısında bir şehre bağlı köyde eğitim alan çocuklar da bu sınava giriyor büyük şehirlerden birinde lüks bir kolejde eğitim alan çocuklar da. Bu soruları hazırlayan kişiler her iki yerde eğitim alan çocukları düşünmeden kendi zihinlerindeki öğrenci portresine göre sorular hazırlıyorlar. Sonuç olarak bazıları için anlamsız ve basit sorulardan oluşuyor sınav bazıları için ise hayatlarında ilk kez karşılaştıkları kavramlardan, konulardan. 
Aslında bu durum öğretmene ve yaptığı sınavlara güvensizliğin de bir belirtisi gibi. Üstelik ortak sınavların maliyeti ve harcanan zaman düşünüldüğünde biraz daha manzara garipleşiyor. Sonra ne mi oluyor? LGS adı verilen bir sınavda yeniden öğrenciler ter döküyor. Ortak sınavlarda ya da diğer sınavlarda elde edilen başarılar ve başarısızlıklar bir kenara atılıyor. Bu sınavlarda yaşanan stresler de bir kenarda kalıyor ve yepyeni bir dertle öğrenci karşı karşıya kalıyor. Sonunda çoğu öğrenci istediği liseye gidemeden bahtına düşene razı oluyor. Tam da biraz nefes almışken birkaç sene sonra yeni bir sınav YKS…
Büyükler çoğunlukla çocukluğun ne kadar güzel bir şey olduğunu söyleyip dururlar. Ah, yeniden çocuk olsam, derler. Galiba bilmiyorlar bu çağda çocuk olmanın ne kadar zor olduğunu. 
Herkesin bir derdi var ve öğrencilerin derdi herkesinkinden daha büyük. Sürekli devam eden bir döngü. Sınavlar, sınavlar, sınavlar… Üniversite bitse bile bitmeyen sınavlar. 

24 Ekim 2025 Cuma

Geçmiş ve Geleceğin Kesiştiği Yer

Nurgül Asya Kılcı

Sıcak bir yaz günüydü, arkadaşlarıyla parka gitmeye karar vermişti. Hep birlikte piknik yapmayı planlıyorlardı. Bulaşacakları saat gelmişti bile. Fakat parkın girişine geldiklerinde her şey normal görünse de havada tuhaf bir sessizlik vardı. Kuşların cıvıltısı bile sanki boğulmuş gibiydi.

Piknik alanına doğru yürürken yerden hafifçe yükselen ince bir sis tabakası fark ettiler. Sis, adeta canlıymış gibi etraflarını sarıyor, yollarını belirsizleştiriyordu. Arkadaşlar birbirlerine baktı:

-Daha önce böyle bir sis görmedim hiç, dedi biri.

Tam o sırada, uzaktan hafif bir fısıltı duyuldu; anlamak imkansızdı ama kelimeler kulağa eski ve gizemli bir dilde söyleniyormuş gibi geliyordu. Kalpler hızla çarparken ekibin gözleri parkın derinliklerinde, ağaçların arasında beliren eski, terk edilmiş bir kulübeye takıldı.

-Girmeli miyiz, diye sordu biri. Sesinde hem merak hem de ürperti ve korku vardı.

Arkadaşlar adım adım kulübeye doğru ilerlerken sis daha da yoğunlaştı ve etraflarını tamamen sardı. İçeriye girdiklerinde zaman donmuş gibiydi ve içerde eski bir masa üzerinde yarım kalmış bir oyun ve duvarda garip semboller gördüler. Fakat en dikkat çekici olan şey, kulübenin tam ortasında, yerden hafifçe yükselen ve puslu bir ışık saçan küçük bir kutuydu.

Bir şey, onları o kutuya doğru çekiyordu... Ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.

Kulübenin içinde, puslu ışık saçan küçük kutuya doğru yaklaştılar. Kutunun üzeri eski ve kararmış deriyle kaplıydı, üzerinde garip işaretler kazınmıştı. Kutuyu açmaya çalışan ilk kişinin eli titredi ama merak galip geldi. Kutunun kapağı yavaşça aralandığında içinden incecik, el yazısıyla yazılmış bir parşömen çıktı.

Parşömenin üstünde eski bir harita vardı. Harita, bulundukları parkı gösteriyordu ama normal haritalardan farklı olarak parkın derinliklerinde hiç bilinmeyen bir bölme işaretlenmiş ve bir şöyle yazılmıştı: Gölgelerin Kapısı.

-Burası parkta herkesin bildiği ama görmezden geldiği bir yer, dedi haritayı inceleyen arkadaşlardan biri. Ardından ilave etti:

-Belki de insanların burayı bilmemeleri için gizlemişler.

Haritayı yanlarına alarak buradan ayrıldılar, adımlarını bu gizemli bölmeye doğru çevirdiler. Haritadaki işaretleri takip etmeye başladılar. Sis hâlâ çevrelerindeydi ve bu sis içinde şekiller, gölgeler hareket ediyordu. Bazen bir gölge hızlıca kayboluyor bazen de uzaklardan fısıltılar geliyordu.

Yürürken ağaçların arasında eskiden yapılmış ama zamanla doğanın yuttuğu eski taş duvarlar gördüler. Haritaya göre bu taş duvarlar Kapıya giden yolun işaretleriydi.

En sonunda taş duvarların arasında küçük, gizli bir geçit buldular. Geçit, yosun ve sarmaşıklarla neredeyse tamamen kaplanmıştı. Arkadaşlardan biri cesaretini toplayıp geçidin içine adım attı.

İçerisi karanlık ve soğuktu. Neyse ki yanlarında fener vardı ve fenerlerin aydınlattığı yolda ilerlediler. Geçidin sonunda, eski taştan bir kapı vardı; kapının üzerinde aynı kutuda gördükleri işaretler vardı. Kapıyı itince kapı ağır bir gıcırtıyla açıldı.

İçeride büyükçe bir oda vardı ve odanın tam ortasında, eski bir tahta sandık duruyordu. Sandığın üstünde bir not vardı:

Sandığı arayan, hazır ol! Bu kapıdan geçince hayatın bir daha asla aynı olmayacak.

Arkadaşlar birbirlerine baktılar. İçlerinden biri cesurca sandığın kapağını kaldırdı. Sandığın içi, antik görünümlü, parıldayan nesnelerle doluydu. Ama dikkatlerini çeken, sandığın tam ortasında duran küçük, siyah bir kitabın üzerindeki yazıydı: Zamanın Anahtarı.

Tam o anda, kapı kendiliğinden kapandı ve oda birden titremeye başladı.

Oda titrerken arkadaşlar birbirlerine sıkıca tutundular. Zamanın Anahtarı adlı siyah kitabı açmaya cesaret eden en meraklı olanı, parmakları hafifçe titreyerek kapağı kaldırdı.

İç sayfalar sararmış ve eskiydi. Kitabın ilk sayfası eski bir yazıyla yazılmıştı ama bu yazının altında günümüz alfabesi ve diliyle bir yazı daha vardı, şunlar yazıyordu:

Bu kitap, zamanı bükme gücüne sahip kadim bir sırdır.

Onu açan kişi, geçmişle gelecek arasında bir yolculuğa çıkar ancak uyarılır.

Bu yolculuk kolay değildir ve geri dönüşü her zaman garanti değildir.

Birden odanın içindeki ışıklar değişmeye başladı; duvarlarda gölgeler kıpırdıyor sanki odaya gizlenmiş başka varlıklar onları izliyordu. Kitabı açan arkadaş, içindeki ilk sayfayı çevirdiğinde sayfadan hafif bir rüzgâr esti sanki kitap canlıymış gibi.

-Burası... burada bir harita var, dedi.

Harita, parktaki gizemli bölmeden çok daha büyük bir alanı gösteriyordu ve haritanın ortasında devasa bir saat sembolü vardı. Saatin ibreleri garipçe hareket ediyordu, bazen ileriye bazen geriye gidiyordu.

Birdenbire sandığın içinden yumuşak bir ses yükseldi:

-Seçiminizi yapın: Geçmişi değiştirmek mi, yoksa geleceği görmek mi?

Arkadaşlar birbirlerine baktılar. Her biri kendi içinde bu ikilemde tereddüt etti.

-Ya bir şeyleri bozarsak, dedi biri korkuyla. Ya zamanda takılıp kalırsak?

Bir diğeri ise gözleri parladı:

-Belki de cevaplar burada, ailelerimizin, hayatlarımızın gizemleri burada saklı.

Tam o anda, oda aniden karardı ve zaman adeta dondu. İçlerinden biri fısıldadı:

-Bu kitabı kullanmalıyız. Ama önce, ne yapmak istediğimize karar vermeliyiz.

Tam bu sırada, kapı sertçe çarptı ve odanın köşesindeki eski saat, aniden çalışmaya başladı. Dakikalar hızla akmaya başladı, zaman onları içine çekiyordu.

Birden kendilerini, saat sembolünün ortasında buldular, etraflarındaki dünya şekil değiştirmeye başladı. Geçmişin ve geleceğin görüntüleri birbirine karışıyor, eski anılar ve henüz yaşanmamış olaylar gözlerinin önünde beliriyordu.

Ve işte o an, içlerinden biri ileriye doğru adım attı ve yüksek sesle konuştu:

-Artık seçim zamanı... Zamanın Anahtarı’nın sırrı bizimle.

Arkadaşların gözleri, etraflarında dönen zamanın akışına şaşkınlık ve hayranlıkla bakıyordu. Her biri farklı anılar, olasılıklar ve geleceğin muhtemel görüntüleri arasında savruluyordu. Fakat zamanın bu karmaşasında en belirgin olan, o anın ne denli kırılgan ve önemli olduğuydu.

İleri adım atan kişi, elindeki kitabı sımsıkı kavrayarak konuştu:
-Biz burada sadece izleyici değiliz. Bu bizim seçimimiz. Geçmişteki hatalarımızı düzeltebilir, sevdiklerimizi koruyabilir veya geleceğe dair bilinmezlikleri görebiliriz. Ama unutmamalıyız, her seçim bir bedel getirir.

Diğerleri sessizce onu dinliyordu. Oda, aniden eski saatten yayılan mavi ışıkla doldu ve zamanın içinde yavaş yavaş kaybolan görüntüler netleşmeye başladı. Bir an için, herkes kendi hayatından en çok pişman olduğu veya merak ettiği anı düşündü.

Tam o sırada, karanlık köşeden bir ses yükseldi:
-Zamanın Anahtarı sadece bir araçtır. Onu kim kullanırsa, o anın kaderi belirlenir. Ama dikkat edin... Kaderin iplerini oynatmak, dengeleri bozabilir.
Ses, kulübede gördükleri puslu ışıkla parlayan kutudan geliyordu.

Arkadaşlar birbirlerine baktı, kimse bu sesi daha önce duymamıştı. İçlerinden biri cesaretini toplayarak sordu:
-Peki ya geri dönüş olmazsa? Ya birini kurtarırken bir başkasını kaybedersek?

Ses bir an sustu, sonra yanıt verdi:
-İşte tam da bu yüzden karar sizin. Zaman yolculuğu bir ödül değil, bir sınavdır.

Bir süre sessizlik oldu. Sonra, en genç olanı ağır ağır kitabı kapattı ve dedi ki:
-Bence önce geleceğe bakalım. Belki orada yapmamız gerekenleri, doğru yolu görebiliriz.

Bir başkası ise şöyle dedi:
-Ben geçmişe gitmek istiyorum. Yapamadıklarımızı düzeltebilmek, belki hayatlarımızda yeni bir sayfa açabilir.

Üçüncüsü derin nefes aldı:
-Ya ikisini birden yapabilirsek? Belki de kitabın sırrı tam da bunu yapabilmektedir.

Tam o sırada, odanın içindeki ışıklar tekrar titremeye başladı ve zamanın içinde hareket eden saat sembolü, birden parıldamaya başladı. Saatin ibreleri hızla dönüyor, sonra duruyor ve yeniden dönüyordu.

Arkadaşlar, ellerini tutuşarak kitabı bir kez daha açtılar. İç sayfalar hafifçe parladı ve ortaya yeni bir mesaj çıktı:
Zamanın Anahtarı, sadece cesur olanlara iki yol sunar: Geçmişin gölgeleriyle yüzleşmek ya da geleceğin ışığında yol bulmak.

Ama unutmayın, her yolculuk dönüşü olmayan bir kapıdır.

O anda, odanın sınırları yavaşça çözülmeye başlamıştı ve onları bekleyen yeni maceranın kapısı aralanmıştı…