29 Kasım 2025 Cumartesi

DAVET

Ecem Ercins 
Reyhan Veske
Metehan Akkaya
Sami Yusuf Avcı
Elif Eslem Şimşek

Buralara gelmem hiç kolay olmadı. 
Her şey sekiz buçuk yaşımdayken başladı. 
Çok başarılı bir öğrenci değildim. Zeki olduğumu söylüyorlardı ama derslerim iyi değildi. Birazcık çalıştığımda sınıfın en iyi öğrencisinden bile iyi notlar alabiliyordum fakat çalışmak bana göre değildi çünkü başka bir ilgi alanım vardı: müzik. Gecem ve gündüzüm hep müzikle geçiyordu. Okula giderken hep kulaklığımda müzik çalıyordu. Uyumadan önce hep müzik dinliyordum. Kahvaltıda, yemekte, serviste hep müzik. Arkadaşlarım koşup top oynarken ben yeni müzikler arıyordum. Hiç ayırmıyordum müzik türünü ve sanatçıları. Yeter ki müzik olsun, ses olsun… 
Ailem bu durumdan şikayet etmiyordu fakat derslerimin iyi olmamasına da biraz üzülüyordu sanki. Zaten zayıf not almıyorsam, okula gidip geliyorsam onları mutlu etmek içindi yoksa benim okulda ne işim olurdu ki? Ha bir de müzik dersi var elbette. Çarşamba gününün anlamı büyüktü benim için. Müzik dersi Çarşamba günüydü ve ben o gün başka hiçbir derse girmeden müzik odasında vakit geçiriyordum. Müzik öğretmenim benim için izin alıyordu diğer öğretmenlerden. Öğretmenimiz iyiydi fakat müzik zevklerimiz pek örtüşmüyordu. Elinde bağlama ile geziyordu ve hep Neşet Ertaş türküleri söylüyordu. Neşet Ertaş’a saygım büyük elbette ama benim tarzım değildi. Ben daha çok güncel şarkıları ve şarkı gruplarını seviyordum. 
Her şey sekiz buçuk yaşımda başladı. 
Derslerimin çok iyi olmamasından rahatsız olan annem bana güzel bir teklifte bulundu. Şayet yıl sonunda iyi bir karne ile eve dönersem beni konsere götüreceğini söyledi. Yaz mevsimi demek; zaten konser demek, gezmek demek, tatil demekti ve yaşadığım şehre her sene mutlaka sevdiğim birkaç şarkıcı gelirdi. Annemin teklifi fena değildi lakin kimin konserine gidecektik? Ya Neşet Ertaş gelirse? Neşet Ertaş daha önce hiç yaşadığımız yerde konsere gelmemişti. Haliyle mutlaka popüler birileri olmalıydı şehrimize konser için gelenler. Bu anlaşmayı kabul ettim ve anneme güzel bir karne getireceğime dair söz verdim. 
Dokuz yaşıma yaklaşmıştım. Aylar hızla geçmişti ve birazcık çaba göstererek güzel bir karne ile yaz tatiline girdim. Bu esnada konseri unutmuştum bile. Kendimi o kadar ders çalışmaya kaptırmıştım ki müzik neredeyse ikinci plana düşmüştü. Karnemi gören annem çok mutlu oldu ve konser gününün yakın olduğunu söyledi. Onun mutluluğunu görmek belki de konserden daha değerliydi ama yine de sordum:
-Kimin konseri anneciğim ve ne zaman?
Annem, heyecanımı artırmak için tane tane söylemeye başladı:
-En sevdiğin şarkıcılardan biri.
-Eee, kim ama?
-Unutamayacağın bir konser olacak bu.
-Lütfen anne, artık söyle konser kimin?
-Çok seveceğini söylemiştim. Belki de konsere gittiğimiz zaman öğrenmelisin. Az daha merak et.
Annemin bunu bana yaptığına inanamıyordum. Sırf meraklanayım diye konsere gelen şarkıcıyı söylemiyordu. Biraz üzgün durduğumu görünce söyleyiverdi:
-Markan konseri. 
İnanamamıştım. Dünyaca ünlü bir popçu geliyordu şehrimize. Kesinlikle devasa bir organizasyon olmalıydı. Sevinç çığlıkları atarken annem devam etti:
-Üstelik VIP biletimiz var. Bu başarı, bu özel bileti hak etti bence. 
Neyse ki birkaç gün vardı konsere ve ben dokuz yaşıma girmiştim. 
Konser günü geldiğinde Markan’ın giyim tarzına benzer kıyafetler almak için alışveriş yaptık annemle. Artık ben de küçük bir Markan olmuştum ve görenlerin dikkatini çekiyordum. Konsere üç saat öncesinden gittik çünkü çok kalabalık olacağı belliydi. Konserde bize ayrılan yere oturduk ve Markan’ın sahneye çıkacağı anı beklemeye başladık. Hayatımda ilk kez konsere gelmiştim. Kulaklıktan müzik dinlemeye benzemiyordu bu. Sanki dünya ve mekan değişmişti. Başka bir ülkeye, dünyaya geçmiş gibiydim. Bu güzelliğin bitmesini hiç istemiyordum. Büyük alkışlar ve çığlıklar arasında Markan sahneye çıkmıştı. İlk şarkı, ikinci şarkı, üçüncü şarkı derken konser devam ediyordu. Konseri dinlemeye gelenler coşkusunu hiç kaybetmiyordu. Keşke annem bana bir güzellik yapsa ve imzalı bir poster de alabilsek Markan’dan ve birkaç da fotoğrafımız olsaydı diye aklımdan geçti. Annemi aradı gözlerim fakat annem yanımda yoktu. Annemi bu kalabalıkta bulmak çok zordu zaten VIP bölümünün de anlamı kalmamıştı çünkü büyük bir curcuna ve taşkınlık yaşanıyordu. Ben annemi bulmanın derdindeydim kalabalıklar ise Markan’a el uzatmak çabasındaydı. Markan bir ara elindeki çiçeği parça parça dinleyicilere atmaya başladı. Dinleyiciler daha da çıldırdı bu olay üzerine. Kendimi bir anda sahnenin en ucunda ezilme tehlikesi ile baş başa buldum. Artık konser benim için eziyete dönüşmüştü. Belki de müzik tutkum burada bitecekti. Bir daha asla konsere gelmek istemiyordum. Annem yoktu ve insanların arasında turşuya dönmüştüm. Bu esnada Markan sahneden insanları sakinliğe davet etti ve ardından benim bulunduğum tarafı işaret ederek şöyle dedi:
-O küçük çocuğu yanıma istiyorum. Ne kadar da benziyor bana. 
Ne olduğunu anlamadan kolumdan tutmaya başladı birileri. Bir patates torbası gibi elden ele geziyordum ve kendimi sahnede buldum. Sahneye benim çıkmamla birlikte çığlıklar yeniden yükseldi. Markan benimle konuşuyordu ama ben kalabalıkta annemi arıyordum. Bu esnada elime bir mikrofon tutuşturuldu. Markan, benden en sevdiğim şarkısını söylememi istiyordu. Mikrofonu elime aldım ve başladım konuşmaya:
-Anne ben buradayım sen neredesin?
Alkışlar yükseliyordu ve ben ağlamaklı bir sesle tekrar ediyordum: 
-Anne ben buradayım, sen neredesin. 
Üçüncü kez bu cümleyi söylediğimde bu sözlerin Markan’a ait şarkılardan birinde geçtiğini hatırladım. 
Markan:
-Sadece kıyafetiyle değil sesi ile de bir yıldız bu çocuk, diyordu. Artık bundan sonraki sahnelere seninle çıkacağız çocuk, diye de ilave ediyordu. 
Kalabalık içerisinden biri sahneye doğru gelme çabasındaydı. Bu annemdi. Derin bir nefes almıştım. 
Buralara gelmem hiç kolay olmadı. 
Her şey sekiz buçuk yaşımdayken başladı ve dokuz yaşımda sahneye çıkmamla devam etti. 
Şimdi yirmi beş yaşımdayım ve sahnelerin yıldızıyım. Ben Gürkan. Hepinizi konserlerime bekliyorum. 

DAVET

27 Kasım 2025 Perşembe

GÖLGE

Feyza Duran


Bazı insanlar gölgelerinden korkar
Sebebi nedir bilinmez
Ama bilinen tek bir şey var
Gölge insanın içini yansıtır
Belki bu yüzdendir
İnsanların gölgelerinden korkması
Ama insanlar acaba
Neden kendinden korkar ki
Acaba kendine ispatlayamadığı 
Gerçeklerden dolayı mı?

BİR VEDA HİKÂYESİ


Semih Yılmaz

İki yıldır oturduğumuz evden taşınma zamanı gelmişti. Artık ev sahibi olmuş, kiracılıktan kurtulmuştuk. Artık “bizim” diyeceğimiz bir evimiz vardı. Okula uzaktı ama olsun. Çarşıya da biraz uzaktı ama çarşıda zaten bir işim yoktu üstelik yürüyerek gidilebilirdi. Okuluma yürüyerek gidemezdim fakat alaşıktım bu duruma. Ayrılırken bu evden biraz üzülmek istedim, duygulanmak istedim. Bu evde yaşadıklarımı hatırladım. Çok da önemli şeyler yaşamamıştım. Yani iç dünyamda bir yeri yok gibiydi ama artık yeni evimizde anılar biriktiririm diye düşünüyordum. 
Taşındık sonunda. Eşyaların kimi sarılmış, paketlenmiş, kimileri ise kolilenmişti. Her şey yolunda görünüyordu ta ki o ana kadar. O an birdenbire taşınmamış olmamız, ev sahibi olmamız anlamını yitirdi. Nasıl yaparlardı bunu bana, anlamak çok zordu. Anneme, babama sordum fakat onlar için her şey normaldi. 
Duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Ev beni boğuyordu. Bana bunu nasıl yapmışlardı? Oysa daha dün yerli yerindeydi. 
Hayat anlamını yitirmiş gibiydi benim için. Nasıl uyuduğumu ve uyandığımı hatırlamıyorum. Kabus dolu bir geceydi yaşadığım. Erkenden uyandım her şeyi unutmuş gibiydim fakat kahvaltı sonrası kapıyı açtığımda okula giderken yeniden hatırladım onu ve moralim bozuldu. Gün boyu aynı moralsizlikle devam etti okul. 
Akşam eve geldiğimde güzel bir haber bekledim fakat nafile. Annem ve babam artık onun bizim evde yerinin olmadığını söylüyorlardı. Oysa ilk günler ne kadar da çok görmüştüm onu. Şimdi o yoktu evde ve büyük bir boşluk vardı. 
Günler böyle devam ediyordu. Arada bir unutuyordum ama yokluğunu hatırlayınca yeniden eski bir yara kanamaya başlıyordu. Onunla yürüdüğüm yollar geliyordu aklıma, onunla oynadığım oyunlar, onunla gittiğim fırın, market, park…
Havalar soğuduğu için zaten artık ona ihtiyacım kalmadığını söylüyorlardı. Yakında kar yağar ve ona hiç ihtiyaç hissetmezsin diyorlardı fakat kar da yağmıyordu. Halen ihtiyacımız vardı ona ama galiba ona ihtiyaç hisseden sadece bendim. 
Onunla ne yollar eskitmiştim ne geziler yapmıştım. O, benim bir parçam gibiydi. Bazı insanlar cep telefonu olmadan dışarıya çıkmaz, bazıları ise kimlik cüzdan gibi şeyleri ön planda tutar. Eski evimize gelmeden önce tanışmıştık onunla ve eski evimizden bile eskiydi benim için. Yıllarca devam edebilirdi birlikteliğimiz fakat ailem buna müsaade etmedi. Bir çift terliğin kime ne zararı vardı ki? Artık kapı önünde onu görmüyorum. Önümüz kış olduğu için yenisi de alınmayacak üstelik. Ben onunla yaşadığım rahatlığı belki de daha hiç yaşayamayacağım. Oysa eve taşındığımız birkaç gün boyunca herkes ondan faydalanmıştı. Lavaboda, banyoda onu kullanmıştı. Meğer son günleriymiş bizimle geçen. Hoşça kal mavi terliğim, hoşça kal. Seni unutmayacağım. Seninle geçen günleri ve adımladığım yolları da. 

BÖCEKLER İÇİNDE BİR BÖCEK

Ahmet Emir Koç

Çoğu insan böcek görmekten nefret eder. Bazıları köpekten, kediden korkmadığı kadar küçücük böceklerden korkar. Aslında normal bir korku değil bu, kimileri ürperiyor kimileri ise tiksiniyor böceklerden. Bazıları korkularını bastırarak öldürüyor böcekleri. Şu kocaman dünyada her şeye, herkese yer var fakat küçücük böcekler sığmıyor sanki. Oysa onlar evimizin en görünmeyen yerinde yaşıyorlar, dolaplarımızın en dibinde, mutfağın en kuytu yerinde. Evimizde olmayanlar ise toprağın altında, ağaçların gövdelerinde kısacası göremeyeceğimiz yerlerdeler. 
Gariban bir böcek yanlışlıkla sınıfın ortasına düştüğünde başına gelmeyen kalmıyor. Çığlık atanlar, sıraların üstüne çıkanlar, koşup süpürge getirme derdinde olanlar… Bir kahraman gibi davrananlar ise matematik ya da Türkçe kitabıyla böceği ezmeye çalışıyor. Oysa küçücük bir böcek işte. 
En korkutucu olan böcek türü ise galiba örümcek. Örümcek Adam filminin konumuzla alakası yok. Bildiğimiz örümcekten bahsediyorum. Evlerin köşelerini işgal eden ve bir bayrak diker gibi ağ ören örümcek. Üç gün uğranmayan her yerde bağımsızlığını ilan eden örümcek. Ağını örerek avını bir kenarda bekleyen örümcek. 
Aslında şehirlerdeki örümceklerin çoğu zehirsiz fakat yine de görünüşü korkunç. Kaç tane ayağı var sayamadım şimdiye kadar. Sekiz ayağı varmış, bunu öğrendim fakat ya gözleri? Gözlerini görecek kadar yakından bakamadım hiç. Ya da inceleyecek kadar samimi olmadık onunla. 
Durup dururken tepeden paraşütçü gibi tepemize inmeye çalışan bir böcek, örümcek. 
Bazen ansızın saçımda yürüdüğünü hissediyorum ve çılgınca elimi saçlarıma götürüyorum. Bazen yaz günlerinde kolumda bir hareketlilik olduğunda gözlerim onu arıyor ve diğer elimle şaplağı indiriyorum koluma. Uzaktan beni görenler kendi kendime dayak attığımı zannediyor. Örümcek, küçücük bir böcek fakat zihnimde çok yer tutuyor. Tozlu ortamlarda aklıma gelen ilk o oluyor ya da bir yerde sanatsal eserini gördüğümde sanki beni izliyormuş hissine kapılıyorum. 
Şayet bu yazıyı okuyabilecek bir örümcek varsa ona sesleniyorum: Benden sana av olmaz. Git ve kendinden daha küçük canlılarla uğraş. Peşimi bırak, evimden uzak dur. Okulun bahçesindeki demirleri de işgal etmekten vazgeç artık. Sana saygı duyuyorum ama sen de bana saygı duymalısın. Anlıyor musun beni örgü ustası küçük örümcek?

22 Kasım 2025 Cumartesi

YOLLAR VE YOL GÖSTERİCİLER

Yiğit Efe Demir

Hepimizin hayatında bir yol göstericiye ihtiyacımız vardır. Bu bazen bir insandır bazen ise başka bir şey. Her şey yol gösterebilir insanlara, yıldızlar, rüzgar, güneşin ve ayın durumları, ağaç gövdelerindeki yosunlar. Fakat insanlar yüzyıllar önce pusulayı icat etmişler yönlerini, yollarını bulabilmek için. Önce bir araç ismiydi pusula fakat sonradan soyutlaştı, anlam zenginliğine uğradı fakat temelde anlamı aynı kaldı. Yine de şu gerçek hiç değişmedi: Pusulasız yola çıkanlar kaybolmaya mahkumdur. 
İnsanın hayatta pusulası farklı farklıdır. Mesela anne bir pusula olabilir, baba bir pusuladır çoğu zaman ve öğretmen de pusula olabilir. Hatta arkadaşlar bile insan için pusuladır. Yön verir insana arkadaşları, yol belirler. 
Yola çıkmak, yolda olmaktan daha önemlidir pusula çünkü hedefe bizi o ulaştırır. Pusula rotamızı belirler ve aynı zamanda ulaşacağımız son noktadır bu. 
Hayatın belli aşamalarında durup düşünmeliyiz, pusulamız kim ya da ne?

KIŞ HALİ

 Metehan Akkkaya

Okullar tatil olacak soğuk havalardan
Öyle seziyorum şu günlerde
Nedense 
Bir umut var içimde sanki çok kar yağacak
Ve günlerce okullar tatil olacak

Bizler anılar biriktireceğiz tatil boyunca
Anlatacağız sonraki yıllarda çocuklara
Diz boyu kar yağmıştı diyeceğiz
Eğlenerek vakit geçireceğiz
Kar başladığında yağmaya
Dua edeceğiz
Tatil olsun okullar diye
Dersler az olsun, okul olmasın
Saatlerce kartopu oynayalım
Parklarda, bahçelerde

İLK MEZARLIK ZİYARETİ


Yiğit Efe Demir, Belinay Coşkun, Ecem Ercins, Metehan Akkaya, Sami Yusuf

İlk kez bir mezarlık görüyordum. Oysa her gün insanlar ölüyordu tabi doğuyordu da. İnsanlar ölüp gidenleri saymıyor ya da çok kısa süreliğine düşünüyor onları fakat doğanlar hep akılda, yaşayanlar hep gözümüzün önünde. Mezarlığın bu kadar büyük olacağını hayal bile edememiştim. Kocaman bir ölüler şehriydi mezarlık. Mezar taşları domino taşları gibiydi. Bazılarının üzerinde yazılar vardı. Bazı mezarların üzerinde çiçekler vardı bazılarının üzerinde küçük fidanlar vardı. Ölülerin çiçeklerle ya da ağaçlarla işi neydi? Bazıları mezarlara su döküyordu. Ölüler su içer miydi? 
İlk kez bir mezarlık görüyordum ve filmlerdekine benzemiyordu. Kitaplarda okuduğuma benzemiyordu. Korkuyor muydum? Galiba hayır. Belki de hava aydınlık ve güneşli olduğu için korkmuyordum. Gece gelsem buraya belki korkardım. Belki ağaçlardaki bir kuş korkuturdu beni belki mezarlar arasında gezen bir kedi. Gece burası korkunç olmalıydı. Burada ne işim vardı, bilmiyordum. Kiminle geldiğimi de hatırlamıyordum. Büyük bir sessizlik vardı her yerde. İnsanlar vardı etrafta ve yanımdan geçiyorlardı. Bana bir şey söylemeden, selam vermeden, yüzüme bakmadan. Dolaşıyordum mezarlar arasında. Sessizce dolaşıyor mezar taşlarını okuyordum. Çok erken göçmüş olanlar da vardı çok yaşamış olanlar da. Neredeyse yüz yaşını doldurmuş olanlar vardı. Bir an kahvaltı yapmadığımı hatırladım ama canım zaten bir şey istemiyordu. Gökyüzüne baktım. İlk kez bu kadar maviydi. Hiç bulut yoktu. Hava ne sıcaktı ne soğuk. Kuşlar garip bir biçimde uçuyordu havada. Sanki bana çok yakındılar, uzansam tutacak gibiydim birilerini ama garip kuşlardı bunlar. Yapraklar vardı yerde. Ağaçların ölü parçaları yapraklar. Ağaçlar da canlı, demişti öğretmenim ta ilkokulda. O günden sonra ağaçları hep sevdim. Hatta ağaçlarla konuştum zaman zaman. Ağaçlar kendi aralarında kökleri vasıtasıyla haberleşirmiş bunu nereden öğrendiğimi hatırlayamadım. Aklıma ağaçların da insanlar gibi yaşlarının olduğu ve her yılın gövdelerinde bir daireye dönüştüğü geldi. Birkaç ağaçla sohbet iyi olabilirdi aslında. Yaklaştığım ağaçlar nedense cansız bir dekor gibiydi. Çiçeklere baktım, onlar da öyleydi. 
İlk kez bir mezarlık görüyordum. Buraya daha sık gelmeliydim, sanki buraya aitmişim gibi hissetmeye başlamıştım kendimi. Toprak kokuyordu her yer. Yeni kazılmış mezarların toprağı… Yeni kazılmış mezarlar ağzını açmış bekliyor gibiydi sahibini. Zaten şair de öyle demiyor muydu:
Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Şiirleri seviyordum ama şairleri sevmiyordum. Sevdiğim şairler de zaten hep ölmüş şairlerdi. Şairler tuhaf adamlardı. Sevdiğim şairlerin hepsinin fotoğrafları canlandı gözümün önünde. Nedense ölmemiş gibilerdi. 
Mezarlık bir anda hareketlendi. Araçlarla gelenler, otobüslerle gelenler, yeni kazılmış mezarların başında üzüntüyle bekleyenler hatta ağlayanlar… Ağlayacak ne vardı oysa. Ölüm de hayatın bir parçasıydı sonuçta. İyi ki insanlar sonsuz hayat sahibi değil, diye düşündüm. Ölüm, vardığımız son kapıydı. 
Sevmiştim burasını. Hüzünlü ama güzeldi her şey. Şehrin gürültüsü yoktu. AVM’ler buradan uzaktı. Maçların şamatası, siyasi tartışmalar buradan uzaktı. Okullar, notlar, öğretmenler buradan uzaktı. Öğretmenler uzaktı ama yakındı da buraya. Kendimi ne kadar boş şeylerle yorduğumu, üzdüğümü düşündüm. Ne çok basit şey için geceler boyu üzülmüştüm. Hayat burada gerçek anlamını kazanıyordu ve insan rahatlıyordu garip bir biçimde. Arkadaşlarımı düşündüm, beni üzen şeyleri düşündüm. Hepsi anlamsız geliyordu. 
İlk kez bir mezarlık görüyordum ve bana çok iyi gelmişti mezarlığı görmek. Yeni bir hayata başlayacaktım bu günden sonra. Hiçbir şeyi dert etmeyecektim. Kalabalıklar arasında dolaşmaya başlamıştım ki birkaç tanıdık yüz gördüm. Evet, bu insanları tanıyordum fakat onlar beni tanımıyordu. Yanlarında durmama rağmen beni görmemiş gibi yapıyorlardı. Belki de bir yakınlarını kaybetmişlerdi. Eğer öyle ise ben de tanıyor olmalıydım rahmetliyi. Bir süre bekledim. Kalabalığın gittiği yeni mezara doğru ben de onlarla ilerledim. İçimde kocaman bir boşluk vardı. Mutlu muydum, bilmiyordum. Hüzünlüydüm sadece biraz. Yeni mezarın başında bekledim. Bir süre sonra mezara birini koydular ve üzerine toprak atmaya başladılar. Hızla toprak atıyorlardı. On dakika ya sürdü ya sürmedi mezarın kapanması. Sessizlik büyüyordu. Hüzün büyüyordu. 
Mezarın kenarına çekildim ve sessizce beklemeye başladım. Aklıma dualar geliyordu, sureler geliyordu. Hatırladığım kadarıyla ölmüşlere fatiha okunurdu. Birkaç fatiha okudum. Bir süre sonra kimse kalmamıştı etrafta. Tanıdık yüzlerin tamamı gitmişti. Başka mezarların etrafında kalabalık devam ediyordu. Biraz daha dolaşmak istedim fakat yerimden ayrılamıyordum. Biraz hareket edip mezarın üzerine dikilen tahtayı gördüm. Her şey o esnada oldu işte. “Rüknettin HİÇÖLMEZ, Doğum: 2002, Ölüm: 2017, Ruhuna El-Fatiha.” Bu isim bana aitti. 

HAYRİ

 
Yusuf Ensar Güler

Ailesi onun adını Hayri koymuştu fakat bu kadar hayırsız bir evlat olacağını düşünmemişlerdi. Henüz hayatının başındaydı ve böyle devam ederse Hayri’nin sonu hiç de hayırlı görünmüyordu. Okula başladığında her şey normaldi fakat 3. Sınıftan itibaren bazı değişimler yaşamaya başlamıştı. Arkadaşlarının neredeyse hepsinin evcil hayvanı olduğunu öğrendiğinde Hayri de bir evcil hayvan istemişti babasından. Babası onun için önce muhabbet kuşu almıştı fakat zavallı kuş bir hafta içinde önce ötmeyi sonra uçmayı unutmuştu. Hayri gece gündüz yanından ayrılmamış, ders çalışırken bile muhabbet kuşunu hemen yanında bulundurmuştu. Bir süre sonra Hayri’nin kitaplarını kemirmeye başlayan muhabbet kuşu, en son kemirdiği matematik kitabından sonra bir sabah kafesinde ölü bulunmuştu. Hayri’nin üzüntüsünü gidermek için bir süre sonra ailesi ona kaplumbağa almıştı. Küçük su kaplumbağası havaların soğumasıyla kış uykusuna yatmıştı ancak Hayri kaplumbağasının öldüğünü düşünerek onu mütevazı bir törenle evdeki en büyük saksının dibine gömmüş ve hatta dondurma sapından mezar taşı da yapmıştı. Ailesi yeni bir evcil hayvan almak istememişti lakin Hayri ya bir yılan ya da fare beslemek istediğini belirtmişti. Yılan beslemek hayli çaba gerektiren bir uğraştı. Fareden ise annesi korkuyordu. Bu hayalinin bir türlü gerçekleşmeyeceğini anlayan Hayri bütün yaz pikniğe gittikleri her yerde evcilleştirmek için bir yılan aramış ancak bulamamıştı. Oysa evcil bir yılanın kime ne zararı olurdu ki? Bir yılanı olsaydı onu okula götürürdü, bir yılanı olsaydı onunla saklambaç oynardı. Bir yılanı olsaydı teneffüslerde ip atlayan arkadaşları ile ip yerine onu sallardı. Bir yılanı olsaydı öğretmeninin çantasına onu koyarak şaka yapabilirdi ama ailesi ona bir yılan almamıştı. 
Günlerce yılan istedi durdu ailesinden. Yılanlara dair her şeyi araştırdı. Yılanlara dair deyim ve atasözlerini de öğrendi. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırdı mesela. Bir yılanı olsa onunla hep tatlı tatlı konuşurdu. 
Dördüncü sınıfa geçtiğinde Hayri bir okul dönüşü odasında bir kediyle karşılaştı. Papyonlu tekir bir kediydi bu. Kedileri oldum olası sevmezdi fakat bu kedide şeytan tüyü vardı. Birkaç saat içinde kedi kendini Hayri’ye sevdirmeyi başarmıştı. Kediye bir isim bulması gerekiyordu ve bu ismi bulmakta da hiç zorlanmamıştı: Yüzde Seksen Dört Kakao. Kedisi bu ismi bir türlü benimseyememişti ama zamanla benimserdi mutlaka. Ders çalışırken ya da evden ayrılırken sesleniyordu: 
-Yüzde Seksen Dört Kakao, buraya gel. 
Kedisinin adını koyarken hiç düşünmemişti ancak bir süre sonra ona kakaolu besinler vermeye başladı Hayri. Bu besinlerin kedisinin tüylerini değiştireceğini, parlatacağını düşünüyordu. Artık her yerde ondan bahsediyordu sınıfta, akraba ziyaretlerinde, serviste, markette… Kedisinin ismini duyanlar önce bunun bir isim olduğuna inanmıyordu fakat artık herkes bu ismi öğrenmişti. Kedisi ile sokağa çıkmaya başladığı zamanlarda kedisinin kaybolmaması için ona bir tasma yaptırmıştı. Tasmanın üzerinde şu yazıyordu: %84 Kakao. 

devam edecek