13 Aralık 2025 Cumartesi

T HARFİNE TUTSAK

 

Ali Çağhan Kalaycı
Duvarda asılı duruyordu saat. Saate baktı ve aklına geldi diyet. Bu esnada evde bir şey olmadığını fark etti neyse ki yakındı market. Markete giderek aldı makarna tam on paket. Yetmişti neyse ki cebindeki nakit. Keşke alabilsem diye düşündü birkaç tane de but.  Dışarıya çıktığında tüm sıcağıyla yüzüne üflüyordu asfalt. Bu hayatın içinde nasıl yapılırdı ki sanat? Böyle olmamalıydı sanki hayat. Eve doğru giderken epeydir almadığını düşündü bir yerden davet. Keşke biri çağırsa onu ve hazırlasa eşsiz bir ziyafet. Lakin nerede insanlarda o nezaket. Böyle düşünerek döndü yeniden evine nihayet. Kendi kendine şöyle dedi: Bitecek bu yazı bitecek az daha sabret. Eve girdiğinde annesi seslendi: Et alıp gelir misin bir zahmet. Makarnaları yerine bırakıp dışarıya çıktı ve sessizce yeniden markete döndü Ahmet. 

E HARFİNE TAKILI KALMAK

Ertan Erdoğan

Bu değişik harf tüm hayatını sarmıştı nedense? Alfabede 29 harf olduğu söyleniyordu fakat o bir harfe takılmıştı sadece. Aklına takılan harf en çok kullanılan harfti: e. Üstelik e idi adımın ilk harfi de. Bu harfi düşündüğünü de bilmiyordu bence. Her şey sanki olmuştu bir bilmece. Bu esnada sokaktan bir satıcı geçiyordu ve bağırıyordu: Bunlar kesmece. Tüm cümleleri farklı farklı harflerle başlasa da bitiyordu e harfiyle. Bazıları halen anlamamış gibiydi, onlar için sanki bu büyük bir mesele. Noktayla bitiyor cümleler diyordu biri fakat noktalama işaretleri dahil değildi cümleye. Düşündü o esnada zaten noktalama işaretleri hangi yüzyılda kullanılmaya başlanmıştı ki diye. Hepsi hepsi bir asır olmuştu bu işaretler kullanılmaya başlayalı yalnızca Türkçede değil başka dillerde de. E harfini görmediğimde gözlüklerimde genelde oluyordu bir leke. E harfi büyükse şayet çatal gibi küçükse değişik bir küre. Onu görüyorum baksam nereye.  Aslında bu bir eğlence ama artık yeter diyorum bitsin bu çile. 

YILBAŞI

 Yiğit Efe Demir

Yeni bir yıla girmek önemli aslında
Bir yılı geride bırakmak
Ve başlamak bir yenisine
Bırakarak olumsuzlukları geride
Neşeyle ve ümitle

Ertesi günün tatil olduğunu bilmek
Oturmak geç saatlere kadar
Ailemle vakit geçirmek
Ertesi gün uyumak öğleye kadar
Büyük bir mutluluk değil mi sizce de

Sıradan bir gün olmuyor en azından
Yeni yılın ilk günü
Üstelik kar da yağmışsa
Kim diyebilir ki sıradan bir gün
Yılbaşı’na 

LİMON ÇİÇEĞİ

Zeynep Ada Karadaş

 Saldırılar birazcık olsun durmuştu. Günlerdir dinlenmeden mücadele ediyorduk. Bu topraklar bize emanetti ve korumamız gerekiyordu. Çocukluğumuzdan beri hep böyle demişlerdi bize: Vatan sana canım feda. Şimdi evimden, yaşadığım şehirden çok uzaklarda bir savaşın ortasındaydım. Annemi özlemiştim. Babamı da çok özlemiştim ama o bizden ayrılalı seneler olmuştu. Başka bir cephede ben henüz çocukken onun öldüğü haberini almıştık. Annem günlerce ağlamıştı bize göstermeden. Kardeşimi özlemiştim. Şehrimi özlemiştim. Evimi özlemiştim. Evimizin bulunduğu sokağı, o sokakta yaşayan kedileri bile özlemiştim. Balkonlardan sarkan çiçekleri özlemiştim. Pazar yerlerini, pazarcıların bağırtılarını özlemiştim. Acaba tekrar döndüğümde her şey yerli yerinde olacak mıydı? Derin düşüncelere dalmıştım ki yeni bir çatışma sesiyle irkildim fakat gücüm kalmamıştı. Aç ve uykusuzdum. Arada bir bulunduğum mevziden başımı kaldırıp görmediğim noktalara ben de atış yapıyor sonra yeniden düşüncelere dalıyordum. Aylardan nisandı. Ne güzel olur nisan ayında yaşadığım yerler, diye içimden geçti. Limonlar çiçek açardı. Akşamlar bir masal gibi olurdu. Yeniden annem geldi aklıma. Ailemi hiç bu kadar özlememiştim. Belki de bir mektup daha yazmalıydım. Son mektubumun üzerinden bir ay geçmişti ve cevap gelmemişti. Mektuplar en büyük tesellimdi benim. Annemin gönderdiği mektupları ezberlemiştim. Kaç kez okuduğumu saymadım bile. Elimi cebime attım ve rastgele bir mektup seçtim. Çatışma şiddetlenmişti. Çıkardığım mektup şöyle başlıyordu: 
Sevgili Oğlum,
Mektubunu biraz önce aldım ve kaç kez okudum bilemiyorum. Hayattasın ve iyi olduğunu söylüyorsun. Bu benim için yeter de artar bile. Bugünler geçecek ve yeniden aramızda olacaksın. Yeniden huzur içinde günlere kavuşacağız. Önce sana bir işyeri açacağız ardından düğününü yapacağız. Torunlarım olacak ve onları seninle büyüteceğiz. Babaanne olacağım günleri düşünerek geçiriyorum zamanı. Yeter ki şu savaş günleri geride kalsın. 
Burada her şey senin bıraktığın gibi. Yalnızca sen ve bazı gençler eksik aramızdan. Bazı arkadaşlarının üzücü haberleri geliyor cepheden ama onların isimlerini söyleyip de moralini bozmak istemiyorum. Neticede kutsal bir görev için kendilerini feda ettiler ve aileleri de hiç üzgün değil. Aslında üzgünler ama gururları üzüntünün önüne geçip bir teselli oluyor onlar için. 
Hasretle kucaklıyorum, 
                                                                                                        Annen
                                                                                                        Hatice / 8 Nisan 1917
Mektubu katlayıp tekrar yerine koyacaktım ki bir an annemin sesini duyar gibi oldum. Sağda solda kimseler yoktu. Birdenbire tüm sesler sustu. Bir an babamın da sesini duymaya başladım:
-Hoş geldin oğlum, diyordu fakat kendisi görünmüyordu ortalarda. 
Sesler kesilmiş ve mekan değişmişti. Çiçek kokuları geliyordu. Limon çiçeği kokuyordu her yer. Kuş cıvıltıları duyuyordum sonra. Arkadaşlarımın bazılarının da seslerini duyar olmuştum. Mavi ve yeşilin bütün tonları etrafımdaydı sanki. Nihayet annemi görmüştüm az ilerde. Kollarını bana açmıştı. Ben de kollarımı açarak ona doğru koşmaya çalıştım fakat hareket edemiyordum. Oysa her şey çok güzeldi. Annem bana doğru koşuyordu fakat ben ona doğru koşamıyordum. Uykum vardı, çok uykum vardı. Gözlerimi kapattım. 

11 Aralık 2025 Perşembe

BAMBAŞKA BİR DÜNYA

Elif Erva Ağar

Okuduğum kitapları
Yaşıyorum sanki satır satır
Film izlemek gibi değil bu
Sayfalar kâğıttan çok ağır

Her kitap değilse de
Bazıları kesintisiz macera
Bitsin istemiyorum okurken
Çabucak bitiyor ama

Bazı kitaplar beni
Gereğinden fazla duygulandırıyor
Anlıyorum film izlerken ağlayanları
Gözyaşlarımı bazen tutamıyorum

Kitap olduğunu unutuyorsanız
Okurken bir kitabın
Ve içinde yaşıyorsanız
Oradaki zaman ve mekânın
Gerçek kitap odur diyorum
Ama arkadaşlarıma soruyorum
Kimi kahkaha atıyor 
Aynı yerinden bahsederken bir kitabın
Kimi anlamsızca sayfalara bakıyor
Demek ki her kelime, her cümle
Aynı anlama gelmiyor insanlar için
Ben galiba kitaplarda 
En çok kendimi arıyorum

Kitaplar insanlar gibi değil
Yargılamıyor insanları
Üstelik sesi yok, nefesi yok
Şişirmiyor kafayı

Bir kitabın sayfasını açmak
Daha kolay açmaktan bir kapıyı
Ve ardındakiler daha renkli sayfaların
Buna ikna edemedim insanları

Yalnızlık, diyorlar çağımızın hastalığı
İnsanlar sırf bu yüzden tedavi görüyor
Oysa kitaplarla dolu bir dünyada
Yalnızlığın olmadığını çoğu kimse bilmiyor

Yüzyıllar önce yaşamış bir yazarla
Ya da hiç yaşamamış bir kahramanla
Oturup dertleşmektir kitap okumak
Kitap okumak budur aslında

DÜŞ

Aden Mira Kartal

Bir rüya gördüm dün gece
Uykuda mıydım uyanık mıydım bilmiyorum
Ama nedense gördüklerimi
Halen unutamıyorum

Atlar da rüya görüyormuş
Bunu yeni öğrendim
Belki de onlar da sürekli düşünüyordur
Rüya mı gördüklerim gerçek mi diye
Çünkü ayakta çoğu zaman atlar
Atlar rüyasını anlatsa
Onu kim yorumlar

Rüyaların bir kısmı
Gerçek hayatla ilgili diyorlar
En yakın arkadaşımı gördüm rüyamda
Neyse ki diğer arkadaşlarım bilmiyorlar

Şimdi bekliyorsunuz rüyanda ne gördün diye
Ama bunu söylemeyeceğim
Söyleyecek olsam biliyorum
Günlerce alay edileceğim

Rüya işte, geldi geçti
En azından benim için
Anlattığımdan beri arkadaşıma
Kenarda bana gülüyor için için

HİKAYENİN HİKAYESİ

Yusuf Kerem Köse, Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Kaç zamandır okula gitmiyordu. Ailesi ona devamsızlıktan sınıfta kalacağını söylüyordu fakat umursayan kim? Ben işimi bilirim, deyip öğrencilik dışında her işle uğraşıyordu. Futbol merakıydı aslında onu okuldan uzak tutan şey. Nerede bir maç görse durup sonuna kadar izliyordu. Sadece izlemek olsa neyse… İki çorap gördüğünde yerde anında onu topa çevirip oynamaya başlıyordu. Yolda önüne bir pet şişe çıksa eve gelinceye kadar onunla top gibi oynuyor ve kapılarının önüne geldiğinde çöp kutusuna şut atıyordu. Bu durum onun için o kadar sıradandı ki bir keresinde kaldırım kenarındaki yuvarlak taşa şut çekmeye çalışmış ve ayak parmakları bir ay alçıda kalmıştı. Alçı ayağından çıkarılır çıkarılmaz onunla da top oynamıştı. 
Futbola ilgiliydi ve bir takımın da taraftarıydı ancak tuttuğu takım hiç şampiyon olamamıştı. Aslında en büyük hayali bu takımda oynamak ve bu takımı şampiyon yapmaktı. Profesyonel oyuncuların hiçbirinin performansını beğenmiyordu. Üstelik hakemler de çoğu zaman taraf tutuyordu. Durum böyle olunca nasıl şampiyon olabilirdi ki tuttuğu takım?
Okul hayatı öylece orada duruyor, kendi hayatı ise küçük bir çıkmazda devam ediyordu. Bir şeyler yapmalıydı. Mahalle kulüplerine bile müracaat etmişti fakat onu isteyen kimseler çıkmamıştı. Oysa onun hayatı toptan ve futboldan ibaretti. Büyük oyuncuların hepsinin yaşını, geçmişini, ayak numarasını bile biliyordu. Bir kısır döngüye hapsolmuş gibiydi. 
Bir ara futbol oyunlarına yönelmişti fakat ayağı topa değmediği için sevmemişti bu oyunları. Birkaç ay oynamış sonra vazgeçmişti. Arkadaşlarının hepsinin oynadığı bir oyun vardı ama onun oyunu da yoktu. 
Okula yalnızca beden eğitimi dersi olduğu günler uğruyordu, maç yapıp yeniden kayboluyordu. Yine bir beden eğitimi dersi günüydü ve arkadaşları akşamdan haber vermişler, ertesi gün büyük bir maç olacağını söylemişlerdi. Üstelik büyük bir maç olacağını da ilave etmişlerdi. Önemli kulüplerden maçı izlemek için gelecek isimlerin olduğunu, mutlaka bu maça katılması gerektiğini arkadaşları ona söylemişlerdi. Arkadaşları da onun hayallerini ve yaşam tarzını biliyorlardı çok önemsemeseler de. Bu maç her zamankinden farklı olacaktı. En güzel formasını seçti, en temiz ayakkabılarını hazırladı. Saçlarına en havalı halini verdi. Ertesi gün bir rüzgar gibi esecekti okul sahasında. Onun olduğu takım her seferinde kazınıyordu, bundan endişesi yoktu fakat izlemeye gelenleri ne kadar etkileyebilecekti, bu hususta endişeleri vardı. Neyse ki beden eğitimi dersi ilk iki saatti ve dersten sonra okulda kalmasına gerek kalmadan dönebilecekti. Belki de dersten sonra zaten maçı izleyenler onu birlikte götürecekti. Anlaşmalar yapılacaktı, imzalar atılacaktı. 
Erkenden uyudu ve hiç rüya görmedi. 
Ertesi sabah küçük bir heyecanla okul yolunu tuttu. Servis, artık onu almaya gelmiyordu. Okula giderken ısınma hareketleri yapmayı ve arada koşmayı da ihmal etmedi. Okula girdiğinde her şey çok farklıydı. Okul sahası süslenmişti. İdareciler seyirci koltuklarına oturmuştu. Neredeyse tüm öğretmenler de oradaydı. Okulu hiç böyle görmemişti. Tanımadığı bir sürü takım elbiseli adam vardı izleyenler arasında. Kısa bir eşleşmeden sonra takımı belli olmuştu ve maç başlamıştı. Maçın daha ilk dakikalarında karşı takıma bir gol atmıştı. Sahanın her yerinde rüzgâr esiyordu. İlk yarının nasıl geçtiğini bile anlamadı ve ilk yarıyı takımı beş sıfır önde kapatmıştı. Beş golün üçünü o atmıştı. Ayağına topun her gelişinde seyirciler coşuyor, alkışlar kopuyordu. Bir ara tribünlerdeki izleyenlerle göz göze geldi. İyiye işaretti bu. Arada bir seyircilere bakıyordu ve o esnada onu göstererek kendi aralarında konuştuklarını görüyordu izleyicilerin. Galiba bu iş tamamdı. 
Maç bittiğinde skor sekiz dört olmuştu ve beş golü o atmıştı. Bir yıldız gibi parlıyordu sahada. Maçın sonunda izleyiciler sahaya indiler ve doğrudan onun yanına geldiler. Okul Müdürü ve öğretmenleri de sahaya inmişti. Takım elbiseli olan iki kişi ona yaklaşarak:
-Bu maç senin maçındı delikanlı. Çok beğendik ve seni bizim takımın altyapısına almak istiyoruz, dedi. 
Zaten beklediği sözlerdi bunlar. Bir çığlık attı ve:
-Belgeleri ne zaman imzalayacağız, diye sordu. 
İki adamdan biri:
-Seni çok heyecanlı ve istekli gördüm. Önce okulunu bitirmen gerekiyor. Hem de iyi bir diploma notu ile, dedi. 
Bu durum moral bozucuydu. Okul Müdürü araya girerek devam etti:
-Bugünden sonra derslerine daha çok çalışacak ve bu öğrencimizi size mutlaka vereceğiz. 
Hiçbir şey söylemedi. Herkese, her şeye sırtını döndü ve sahadan uzaklaştı. Arkadaşları bir türlü bırakmıyordu onu. Fotoğraf çekinenler, alkışlayanlar, tebrik edenler. Oysa daha önceden de buna benzer maçlarda bulunmuştu. Şimdi nereden çıkmıştı bu ilgi, anlayamadı. 
Tam okuldan ayrılıp evine doğru gidecekken ardından edebiyat öğretmeninin seslendiğini duydu. Öğretmeninin adını bile bilmiyordu doğrusu. Geri döndü:
-Efendim Hocam, dedi. 
-Bence artık derslere devam etmeliyiz.
Daha önceden böyle bir teklifte bulunan hiç olmamıştı. Öğretmen devam etti:
-Derse gelirsen senin hikâyeni yazarız bugün. Senin hayatının hikâyesini.
Bu teklif karşısında dayanamamış ve sınıfın yolunu tutmuştu. Okul forması yoktu ama kimse ona forma sormadı. Gün boyu derslere devam etti.
Ertesi gün yine okula geldi.
Ertesi gün yine geldi.
Haftalarca, aylarca okula geldi. 
Üstelik beden eğitimi derslerinde artık maçlara katılmıyor, kenarda oturup hikâye yazıyordu. 

10 Aralık 2025 Çarşamba

İNSAN ÜLKESİNİN BAŞKENTİ

 
Zeynep Akbulut


Kim aramaz ve istemez ki etrafında kendisine benzeyen, kendi canından, kanından birileriyle yaşamayı. Yalnızca insanlar için geçerli değil bu durum elbette. Şöyle etrafa baktığımızda önce kuşları görürüz bir yuva etrafında halkalanan, birlikte gökyüzünde kanat çırpan. Yalnız kuşlar mı? Kediler, köpekler, doğada yaşayan canlıların neredeyse tamamı aynı yuvada yaşama çabasında. Ya karıncalara ne demeli?
İnsan da bu canlılar gibidir ve nereye giderse gitsin, kaç yaşına gelirse gelsin, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun arar sıcak bir yuva ortamını. Aslında insanın aradığı yuvadır ve yuvayı değerli kılan ise ailedir. 
Dünyanın bütün toplumlarında, ülkelerinde yüzyıllar boyunca devam eden bir ihtiyaçtır aile içinde olmak. Zaten bir insanı hayatta en çok zorlayan şey ailesinden uzakta olmaktır veya ailesiz kalmaktır. 
Her ne kadar aile denilince aklımıza çekirdek aile ya da geniş aile gibi kavramlar gelse de aslında aile, kişiden kişiye göre değişen bir tanım içerebiliyor. Kimi insanlar kedilerle dolu bir yuvada yaşamayı mutluluk sayıyor ve kedilerin kendisini anladığını, onlar olmadan yaşayamayacağını söylüyor. Kedileri vefalı buluyor. Kimileri ise kocaman bir bahçedeki ağaçları, çiçekleri aile bireyi olarak düşünebiliyor. Haksız da değiller aslında aile, yalnızca kan bağından oluşan bireylerin bir araya gelmesiyle oluşmaz. Ailenin tanımı insanın hayata bakış tarzına ve yaşayışına göre değişebilir çünkü aileyi oluşturan şey kan bağı değil de aslında duygulardır. Bu duyguların yaşandığı ortam aileyi oluştur. Yine de geleneksel olarak aile deyince hepimizin aklına anne, baba, kardeş, dede, nine gibi akrabalar gelir. 
Sık sık tekrar edilir okullarda, sınıflarda “biz bir aileyiz” sözü. Ya da farklı iş ortamlarında da aynı söz tekrar edilir. Bir futbol takımı, bir film seti, bir müzik grubu aslında aile sayılabilir. 
İnsanın ailesidir birlikte oturup film izlediği, bir sofra başında mutlulukla karnını doyurduğu, çayını yudumladığı kişiler. İnsanın ailesidir yanında ya da yan odada huzurla uykuya daldığı kişiler. İnsanın ailesidir sırrının sığdığı kişiler. 
Aile demek aynı acılara birlikte göğüs germek, zorlukların birlikte altından kalkmaktır. Sevinci de paylaşmaktır, üzüntüyü de. Yokuşları birlikte aştıktan sonra zirve çıktığınızda sarıldığınız kişilerdir ailemiz. Yoksulluğu ancak ailemizle bölüşürüz ve zenginliğin mutluluğunu da ancak ailemizle yaşarız. Ailemizdir bizi ayakta tutan, hayatta tutan, hastalandığımızda elinde bir bardak nane limon ile yanımızdan ayrılmayan.
İnsan küçücük bir gecekonduda da yaşayabilir kocaman bir sarayda da. Mekanları bizim için değerli kılan şey ailedir. Aileyle iç içe olmaktır. 
Başka bir şehre gittiğimizde aslında özlediğimiz yer, yaşadığımız şehir değildir, aile sıcaklığıdır. Kuş, nasıl dönüp gelirse akşamları yuvasına insan da nereyi gezer, dolaşırsa dolaşsın gün sonunda ailesine kavuşmak ister. Hiç fark etmez ailenin yapısı, tanımı. İster geniş ister çekirdek aile olsun, başka başka insanlardan, canlılardan oluşan bir aile olsun insanın dönmek isteyeceği tek yer ailesinin yanıdır hayat karmaşasında. Belki de bu yüzden insanlar hep bir yuva kurma çabasıyla yaşıyor, birlikte olacağı bir aile için ömrünün bir kısmını heba ediyor. Aile derdinde olmayan, gününü gün ederek yaşayan insanlar ise günün sonunda yalnızlığa mahkûm oluyor. Evet, belki de aile bize yalnızlığımızı hissettirmeyen kurumun adıdır. Bizi, biz eden, bize biz olduğumuz için değer veren ve bizden hiçbir şey beklemeden bizi seven kişilerdir ailemiz. 
İnsan açlığa ve susuzluğa dayanabilir. İnsan pek çok şeyden mahrum olsa da yaşama hevesini kaybetmez ama ailesiz insan ya da herhangi bir canlı okyanusa bırakılmış küçük bir kâğıt gemi gibidir. 
Bize anlam veren şeydir aile ve bizi anlamlı kılan şeydir aynı zamanda. İnsan ülkesinin başkenti ailedir.