18 Aralık 2025 Perşembe

HERHANGİ BİR SİVASLININ HİKAYESİ

 Semih Yılmaz, Ahmet Emir Koç

Her sabah uyandığında aynaya koşuyor, elini yüzünü yıkadıktan sonra şöyle diyordu: 
-Şükür bugün de Sivas’ta uyandım. İyi ki Sivaslıyım. Hikmetinden sual olunmaz ama Allah’ım diğer şehirleri niye yarattın ki? Yoksa Sivas’ın kıymetini bilmemiz için mi?
Sivas, onun için kutsal bir şehirdi. Kutsal şehirleri sayması istendiğinde Mekke, Medine ve Sivas, diyordu. Ona göre ilk insan Sivas’ta yaşamıştı. Medeniyet bu topraklarda kurulmuştu. Dış güçler Sivas’ın değerini henüz keşfetmemişti ama altın başta olmak üzere dağlarının altında zengin madenler vardı. Sivas Kangal köpeği onun için dünyanın en güzel hayvanıydı. Sucuk ve pastırma tüm dünyaya Sivas’tan yayılmıştı. Madımak, insanlığın en kutsal ve eski yemeğiydi ona göre.
Türkiye’nin başkenti normalde Sivas olmalıydı ama hakkı yenmişti Sivas’ın. Zaten Sivas, Türkiye’nin değil dünyanın başkenti olmaya layıktı. Sivas Kongresi yapılmasa Türkiye bugün belki de olmayacaktı. Sivas’ın tarihine dair her şeyi biliyordu. 
Havasını seviyordu bu şehrin ve suyunu seviyordu. Ağaçlarla kaplı olmayan dağlarını seviyordu. Yaz gecelerinde bile ceketsiz dışarıya çıkamamayı seviyordu. Denize kıyısı olmamasını seviyordu bu şehrin. Zaten denizleri besleyen ırmak değil miydi? Kızılırmak da Sivas’tan doğuyordu. İşte Sivas’ı kutsal saymayı gerektiren bir neden daha… Katmerini seviyordu Sivas’ın ve etli ekmeğini, çöreğini. Konyalılar boşuna sahip çıkıyordu etli ekmeğe ve Tokatlılar boşuna sahip çıkıyordu Sivas kebabına. Neyse ki Sivas köftesine henüz sahip çıkan birileri yoktu. Sivas, onun için yaşama sebebiydi. Şimdiden askerliğini düşünüyordu, ya Sivas dışında bir yerde askerlik yapmak zorunda kalırsa? Belki de bedelli yapmalıydı askerliğini. En azından Sivas’tan uzak kalma süresi kısalırdı. 
En büyük keyfi İstasyon Caddesi’nde gezmekti ve kahvaltıdan sonra kutsal bir işi yapar gibi caddede dolaşacaktı. Kahvaltısını yaptı ve dışarıya çıktı. Bu gökyüzü, bu hava başka nerede var ki diye düşündü. Tam caddenin başlangıç noktasına gelmişti ki büyük bir kalabalıkla karşılaştı. Herkes hüzünlüydü. Yaklaştığında bu kalabalığın bir cenazeye ait olduğunu fark etti. Cenazenin kim olduğunu bile soramadı fakat insanlar hiç olmadığı kadar hüzünlüydü. Konuşmalara kulak misafiri oldu:
-Senelerce Sivas dışında yaşamış ve Sivas’a defnedilmek istiyormuş rahmetli, diyordu biri. 
Bir başkası:
-Nasıl bir memleket özlemi ise beni Yukarı Tekke’den başka yere gömmeyin. Ne olursa olsun, mezarım orada olsun demiş ölmeden önce, diyordu. 
Demek ki il dışından bir Sivaslının cenazesiydi bu. Doğduğu topraklara yeniden gelmişti ama bir cenaze olarak. Bunu hiç düşünmemişti. Bu topraklardan ayrılmak kaçınılmazdı yaşam sona erdiğinde. Sivas’ta gömülü olmak, bu şehrin havasını teneffüs etmek, suyunu içmek anlamına gelmiyordu ki… Birgün ölecekti ve bu şehirden ayrılacaktı. Cenaze kalabalığının üzüntülü hali ona da yansımıştı. O da artık üzülecek bir neden bulmuştu. Hem de çok büyük bir neden. Cenaze kalabalığı Ulu Cami’ye doğru yöneldi. Bütün şevki kaçmıştı. Yürümek istemiyordu. Sessizce evine döndü. 
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı onun için çünkü Sivaslılar da ölümlüydü. 

SAHİPSİZ DEFTER


Zeynep Ayten

Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme katmış ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalışmıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleşmiştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değildi. Öncelikle benimle aynı sınıfta olanlar, benimle aynı hayallerle gelmemişti buraya. Onları bir şekilde düşünmeyebilirdim fakat ders hocalarım da maalesef aynı düşünceleri paylaşmıyordu benimle. Başka bir üniversiteye mi gitmeliydim, başka bir bölüme mi başlamalıydım, kafamda sorular peş peşe yığılıyordu. 
Büyük hevesle başladığım üniversitede artık yoklama alınmayan derslere gitmemeye başlamıştım. İnsanın kendi kendine eziyet etmesinin bir anlamı yoktu. Yine de derslerim fena değildi fakat mutsuzluk, memnuniyetsizlik iliklerime kadar işlemişti. Galiba öğrencilik hayatımın sonuna gelmiştim hem de daha ilk seneden. 
Belki bir iş bulmalı ve çalışmalıydım. Kuaför olabilirdim mesela ya da ev yemekleri yapan bir işletme açabilirdim. Kurye bile olabilirdim. Yaşamak için önce üniversite okumak, ardından iş bulmak için sıraya geçmek yerine doğrudan bir işe başlayabilir, iş kurabilirdim. Böyle çıkmamıştım bu yola. Hayallerim vardı, evet daha çabuk iş hayatına başlayabilirdim fakat bu kolayı seçmek olurdu. Mutsuz olacağım bir mesleğe başlamak mı yoksa mutlu olacağım bir meslek için biraz daha sabretmek mi, bu ikilem zihnimi paramparça ediyordu. Zaten mutsuzdum ve yeni bir mutsuzluğa, sırf iş düşüncesiyle atılmak hem de ömür boyunca bu işi sürdürmek anlamsız gelmeye başladı bir süre sonra. Bir kitapta şöyle bir söz okumuştum: Size bağlananları mutlu etmek, tanrısal bir eylemdir. Bana bağlananlar vardı; sevdiklerim, ailem…  Benim üniversite okumamdan ve hayalimdeki mesleği seçmemden büyük mutluluk duymuşlardı. Şimdi onları yüz üstü bırakabilir miydim?.. Sanmıyorum. 
Bunca gelgit arasında zihin yorgunluğu içinde ilk senenin sonuna gelmiştim bile. Son sınıflar, mezuniyet töreni telaşındaydı. Sanki büyük bir iş başarmış gibi yeni kıyafetler, abartılı program provaları, şenlikler… Ortalık bayram yeri gibiydi. Onca güler yüzlü gencin arasında, yükselen kahkahalar içinde biri dikkatini çekmişti. Kendinden çok emindi. Asık suratlı değildi ama yüzünde bir ciddiyet ve yorgunluk hissi de vardı. Tam önünde yürüyordu bu öğrenci. Bir süre sonra adımlarını hızlandırdı ve prova alanına yöneldi. Bu esnada elindeki dosyadan yere küçük bir defter düşmüştü. İnsanlar farkında bile değildi yere düşen bu küçük defterin. Defteri aldım ve peşinden koşmaya çalıştım ancak kalabalıklarda çoktan kaybolmuştu defterin sahibi. Bir süre elimde defter, şaşkın şaşkın dolaştım kalabalıklarda. Artık sahibine ulaştıracağımdan ümidi kesmiştim. Provaları izlersem belki defterin sahibini yeniden görebilirim, diye düşündüm ve bulduğum ilk sandalyeye oturdum. Defterde belki sahibine dair bilgi bulurum düşüncesiyle kapağını araladım. Herhangi bir bilgi yoktu. Galiba bir günlüktü bu defter. Okumamalıydım ancak içimden bir his, hiç değilse birkaç güne göz gezdirmekten bir zarar gelmeyeceğini söylüyordu. Kalabalığa dikkatlice göz gezdirdikten sonra defteri okumaya başladım.  Dört yıl öncesinin tarihinin altında şöyle yazıyordu: 
Böyle bir okul hayatı düşünmemiştim. Gecemi gündüzüme kattım ve binbir hayal ile üniversite sınavına çalıştım. Çok güzel bir başarı elde edip hayallerimin üniversitesine ve bölümüne yerleştim fakat hiçbir şey hayalimdeki gibi değil. 
Bu cümleler ve hisler bana hiç yabancı değildi. Bir sayfa, bir sayfa daha, bir sayfa daha… Derken defterin sonuna ulaşmıştım. Okuduğum satırlar sanki bana ait gibiydi. Defteri kapattığımda herkesin bana baktığını hissettim. Hemen yanımda duran biri:
-İsmin anons ediliyor, sen prova için sahneye çıkmayacak mısın, dedi. 
Defteri çantama koydum ve sahneye çıktım. Ne konuştum, ne söyledim hatırlamıyorum sadece bölüm birincisi olarak sahneye davet edildiğimi hatırlıyorum ve bir de alkışları. 
Sahneden indiğimde yeniden çantamı açtım, defter yerindeydi. Elime aldım ve tekrar okumaya başladım. İlk sayfa, defterin kapağına yapıştığı için okumadığımı fark ettim.  Bu sayfa defter sahibinin bilgileriyle doluydu: Adı, Soyadı, Telefon numarası… Tüm bilgiler bana aitti bu sayfadaki. 
Kendi kendimin yabancısı mı olmuştum yoksa defter gerçekten başkasına mı aitti? Mezun olacak kişi ben miydim yoksa bir hayal mi görüyordum? Defterin sahibini bulmalıydım. Bu defter bana ait olamazdı. 

16 Aralık 2025 Salı

GİZEMLİ FENERLER ADASI

Selim Çabuk

Talha, deniz kıyısındaki küçük bir kasabada yaşayan meraklı bir altıncı sınıf öğrencisiydi. Okul çıkışlarında sahile gidip dalgaların sesini dinlemeyi çok severdi. Bir gün, okuldan eve dönerken sahilde yürüyordu. Kumların arasında mavi ışıkla parlayan bir cisim gördü. Eğilip almak için uzandığında bunun bir taş olmadığını fark etti. Üzeri kabartmalı desenlerle dolu eski görünümlü bir pusulaydı. Ama pusula garipti; iğnesi kuzeyi göstermiyor, hızlı hızlı dönüyor, sanki bir şey arıyormuş gibi davranıyordu. Talha pusulayı çantasına koydu ama aklı tamamen bu tuhaf eşyanın üzerindeydi.
Akşam eve gidince odasına çekildi ve pusulayı masaya koydu. Annesi bunun eski bir oyuncak olduğunu söylemişti ama Talha bundan pek emin değildi. Pusulanın üzerindeki dalga şekilleri ay ışığında hafifçe parlıyordu. Talha tam ışığı söndürüp uyumak üzereyken pusula titremeye başladı ve içinden hafif bir mavi ışık yayıldı. O anda odada fısıltıya benzer bir ses yankılandı:
-Fenerler Adası…
Talha korkudan geri çekildi ama kalbindeki merak çok daha güçlüydü. Bu ses neydi? Ada nerede olabilirdi? Ertesi sabah okulda en yakın arkadaşı Mert’e başından geçenleri anlattı. Mert heyecanla ayağa sıçradı:
-Harika! Hemen sahile gidelim, dedi. Belki gizli bir yer falan keşfederiz!
Talha önce tereddüt etti ama sonra birlikte sahile gitmeye karar verdiler. Talha pusulayı açınca iğne yine aynı yönde sabitlendi: Denizin ortası.
Sahilde yaşlı bir balıkçıdan küçük bir sandal kiraladılar. Balıkçı onları dikkatle süzdü. 
-Nereye gidiyorsunuz bakalım, diye sordu. 
Mert fazla düşünmeden:
-Sadece biraz dolaşacağız, dedi. 
Yaşlı balıkçı kaşlarını çattı:
-Buralarda sisli bir bölge vardır, dedi. Bazı balıkçılar orada garip ışıklar gördüklerini söyler. Dikkat edin.
 Bu söz Talha’nın içini ürpertmişti ama merakı daha ağır bastı.
Sandala binip kürek çekmeye başladılar. Pusula Talha’nın elinde titreyerek yön gösteriyordu. Bir süre sonra çevreleri yoğun bir sisle kaplandı. Güneş görünmez oldu, sessizlik arttı. Mert biraz korkmaya başlamıştı. “Galiba geri dönmeliyiz,” dedi. Tam o anda sisin içinden hafif turuncu bir ışık belirdi. Ardından sis açıldı ve karşılarında yemyeşil bir ada ortaya çıktı. Adanın etrafında havada süzülen yüzlerce küçük ışık vardı. Sanki gökyüzünde uçuşan minik fenerlerdi. Talha hayranlıkla fısıldadı: 
-Fenerler Adası…
Kıyıya çıkınca tuhaf bir sessizlik fark ettiler. Ağaçların yaprakları hafifçe parlıyor, çiçekler adeta ışık saçıyordu. Talha pusulaya baktı; pusula yine titriyordu. Biraz ilerleyince taşlarla yapılmış eski bir kapı gördüler. Kapının üzerindeki kabartmalar pusuladaki desenlerle aynıydı. Talha tam kapıya dokunacakken arkadan sert bir ses duyuldu: 
-Durun!
İkisi birden dönüp baktığında gri sakallı, uzun cübbeli bir adamla karşılaştılar. Adamın elinde eski bir fener vardı:
 -Ben adanın bekçisi Burak, dedi. Buraya nasıl gelebildiniz?
Talha pusulayı gösterdi:
-Bunu sahilde buldum, dedi. 
Bekçinin yüzü ciddi bir ifadeye büründü:
-Kayıp Pusula… Demek sonunda birini seçti.
 Mert şaşkınlıkla:
Seçti mi? Yani Talha’yı mı seçti, diye sordu. 
Burak başını salladı:
-Bu ada sıradan bir yer değildir çocuklar. Fenerler Adası, karanlıkta yolunu kaybedenlere ışık gösteren bir adadır. Fakat ışıklar giderek sönmeye başladı. Pusula, adayı kurtarabilecek kişiyi seçmek için kasabanıza kadar gitti.
Talha şaşırmıştı ama aynı zamanda kendini önemli hissediyordu:
-Peki ne yapmam gerekiyor, diye sordu. Burak, onları taş kapının önüne götürdü. Kapı ağır bir sesle açıldı ve içeri girdiler. İçerisi üç tünelden oluşan bir mağaraydı. Burak açıklamaya başladı: 
-Her tünelde bir görev var. Üç görevi tamamlarsanız ada yeniden ışığına kavuşacak.”
Talha derin bir nefes aldı. Mert yanında duruyor, onu destekliyordu. İlk tünele girdiklerinde sıcak bir rüzgâr esti. Rüzgâr o kadar güçlüydü ki yürümekte zorlandılar. Tünelin sonunda küçük bir taş sütun ve üzerinde mavi bir taş vardı. Talha taşı eline aldığında rüzgâr birden kesildi ve mağarada yankılanan bir ses duyuldu: Cesaret…
İkinci tünel tamamen karanlıktı. Bu kez Mert öne çıktı. Birlikte dikkatlice ilerlediler. Taşlara takıldılar, duvarlara çarptılar ama yılmadılar. Tünelin sonunda parlayan bir kristal buldular. Kristali yerinden alınca tünel aydınlandı ve yankılanan ses “Birlik…” dedi.
Üçüncü tünel diğerlerinden daha büyüktü. Tünelin ortasında kalp şeklinde dev bir kristal vardı. Ama kristalin üzerinde karanlık bir gölge dolaşıyordu. Burak’ın bahsettiği kötü ruh buydu. Talha ve Mert geri çekildiler ama kaçmadılar. Talha bir anda ilk tünelden aldığı mavi taşı hatırladı. Mert'e baktı ve ikinci tüneldeki kristali çıkardı. İkisi aynı anda kristalin üzerine taşları yerleştirdi. Ada bir anda sarsılmaya başladı. Kalp kristali ışıldadı, gölge çığlık gibi bir ses çıkararak yok oldu. Ardından tüm ada parlamaya başladı.
Dışarı çıktıklarında gökyüzündeki fenerlerin daha parlak uçtuğunu gördüler. Ağaçların yaprakları ışık saçıyor, çiçekler renk değiştiriyordu. Burak gülümseyerek yanlarına geldi:
 -Başardınız, dedi. Ada artık güvende.
 Talha pusulaya baktı; pusula artık sıradan bir pusula gibi görünüyordu. Burak:
-Görevini tamamladı. Onu hatıra olarak saklayabilirsin, dedi.
Talha ve Mert sandala binip kasabaya geri döndüler. Sis tekrar ortaya çıktı, sonra dağıldı ve ada gözden kayboldu. Ertesi gün Talha okulda proje ödevi olarak “Keşif ve Cesaret” konusunda bir sunum hazırladı. Arkadaşı Mert’le yaşadığı macerayı kimseye anlatmadı çünkü kimse inanmazdı. Ama o, pusulayı eline her aldığında hafif bir parıltı görür gibi oluyordu. Belki de ada onları bir gün yeniden çağıracaktı.
Talha sahile her gidişinde pusulayı açıyor ve fısıldıyordu: 
-Hazırım… Eğer bir gün ışığa ihtiyacın olursa yine gelirim.
 Pusulanın iğnesi o an bir kez titriyor, sanki onu duyduğunu gösterir gibi hafifçe parlıyordu.

13 Aralık 2025 Cumartesi

SÖYLEYECEKLERİM VAR


Gamze Sena Kuyucu

Kibir, gölün yanında su buldum diye sevinmektir.  Kibir, kendine ait olmayan şeylerle övünmektir. Kibir aslında insanın küçüklüğünü unutarak kendisini en büyük sanmasıdır.  İnsanlığa hiç yakışmayan ama insanlarda en çok gördüğümüz şeydir kibir. Tehlikeli bir silah gibidir kibir ve en çok boynuna takarak gezene zarar verir. Kullanana zarar verir. Yalnızca insanlarda değil toplumlarda hatta ülkelerde bile kibir duygusunun öne çıktığı olur ve ne kadar güçlü bir toplum ya da devlet olursa olsun kibrine kurban gider sonunda. Ülkeleri bile yıkan, dağıtan kibir insanı ne hâle koyar, derin bir soru bu.
Kibir aslında kıskanmanın büyük kardeşidir. Kıskanmayla başlar ardından kendi üstünlüğü ile devam eder ve sonunda büyüklenmek olarak kişinin hücrelerine kadar siner. Sıradan, basit bir his değildir kibir. 
Kibrin yerine insana yakışan şey alçakgönüllü olmaktır. Alçakgönüllü insanlar, toplumda çoğu zaman ezilse, hor görülse de mutlaka bu duygunun karşılığını alır günü geldiğinde. Bir kaya parçasını kibirli bir kazma ile parçalamak mümkün değildir bazen fakat küçücük bir bitki kökü o kaya parçasını sabırla ve incelikle parçalayabilir. 

BİTMEYEN ŞEYLER

Ayşegül Yıldız

Uzaktan bakılınca küçük görünen dağlar gibi
Küçük görünüyor bazı ödevler
Yanına gidince bitmek bilmiyor
Sanki etrafımda dolaşıyor devler

Araştırma konuları, yazma konuları
Üst üste eklenince soruyorum kendime
Ödevler mi yüksek yoksa Ağrı dağı mı

Sağım, solum, önüm arkam
Sobe değil ödev dolu
Daraldım, usandım Allah'ım
Bitmeyen ödevlerden beni koru

GARİP ŞİİR

 Dolabın önü dar gelir
Fikirler kafamda gezinir
Giyinmeye niyet ettim
Karar vermek işkencedir.

Askılar bana güler
Ayna susmaz, laf söyler
“Bu mu?” derim, vazgeçerim
Tüm sistem birden çöker

Hava serin mi sıcak mı
Mont mu alsam tişört mü
Üşürüm desem ince
Terlerim kalın giyince

Siyah dedim içim dar
Beyaz giysem leke var
Tam çıkacakken evden
“Bu da olmaz” gitti karar

Dolap önü durak gibi
Gelen giden fikirlerim
Ne giyeceğime karar vermek
En büyük sınavım benim

Saat geçer ben bakarım
Kıyafetle tartışırım
Çıkmak ister ruhum ama
Dolap önünde kalırım

Şiir yazdım garip marip
Bir defa dolaştı bu ip
Okuyun ama demeyin
Nasıl şiir ve nasıl tip

Sessizce Havlayan Köpek


Asya Kılcı

Mira taşındıkları evden hiç hoşlanmamıştı. Ev eskiydi, duvarları geceleri çıtırdıyordu ve en garip olanı, saat tam 02.42’de her şeyin bir anlığına sessizleşmesiydi. Ne rüzgâr sesi kalıyor ne de dışarıdan bir araba geçiyordu.

Bu sessizliği ilk fark eden Mira değil, köpeği Köpük olmuştu. Köpük her gece tam 02.42’de kapıya dikiliyor, ama hiç havlamıyordu. Sadece kulaklarını dikip boşluğa bakıyordu.

Bir gece Mira dayanamayıp fısıldadı:
“Ne var orada?”
Köpük dönüp ona baktı. Gözleri normalden daha parlaktı.

Ertesi gün Mira evin bodrumunu keşfetmeye karar verdi. Bodrumda eski eşyalar, bir de kilitli bir kapı vardı. Kapının üstünde solmuş bir yazı duruyordu:
“Geri dönenler için.”

Gece yine 02.42 oldu. Bu sefer kapıdan bir tıklama sesi geldi. Köpük kapıya yaklaştı ama hâlâ havlamıyordu. Mira kalbi hızla çarparak kapıyı açtı. Koridor uzundu ve sanki evden daha eskiydi. Duvarlarda çizikler vardı, ama insan eliyle yapılmış gibi değildi.

Koridorun sonunda bir ayna vardı. Aynada Mira kendini gördü ama arkasında bir kişi daha duruyordu. Tam arkasını dönecekken aynadaki Mira konuştu:
“Gitme. Henüz hazır değilsin.”

Köpük aniden aynaya doğru koştu ve sessizce oturdu. O anda Mira fark etti: Köpeğin yansıması aynada yoktu.

Bodrumdan çıktıklarında saat yine çalışıyordu. Günler geçti, hiçbir şey olmamış gibi görünüyordu. Ama Mira, Köpük’ün artık dışarı çıkmak istemediğini fark etti. Sürekli bodrum kapısının önünde yatıyordu.

Bir akşam Mira eski evrakların arasında bir fotoğraf buldu. Fotoğrafta aynı ev vardı. Kapının önünde bir kız duruyordu. Yanında da bir köpek…
Ama köpek Köpük değildi.

Fotoğrafın arkasında şu yazıyordu:
“O beni geri getirdi.”

Mira o an anladı.
Köpük, bu eve ilk kez gelmiyordu.
Ve o gece 02.42’de sessiz kalan şey ev değildi…
Mira’ydı.

Karanlık Saat

Nurgül Asya Kılcı

Eski mahalledeki okulda herkesin fark ettiği ama kimsenin anlam veremediği bir şey vardı: girişte asılı duran büyük duvar saati tam 03.17’de durmuştu. Günlerdir kimse onu çalıştıramıyordu. İlginç olan ise şuydu; saat durmuş olmasına rağmen bazı geceler okulun içinden hafif bir tik tak sesi duyuluyordu.

Defne bu sesi ilk duyduğunda okuldan eve dönüyordu. Kapılar kilitliydi ama ses saatin bulunduğu yerden değil, bodrumdan geliyordu. İçini kaplayan korkuya rağmen merakı daha ağır bastı. Ertesi gün arkadaşı Arda’ya her şeyi anlattı. Birlikte bodrum kapısına gittiler. Kapının üstünde solmuş bir tabela vardı: “Girilmez.”

Kilit eskiydi ve kolayca açıldı. İçeri girdiklerinde hava soğuktu. Duvarlarda silinmiş yazılar vardı ama biri çok netti:
“Saat durduğunda gerçek başlar.”
Bodrumun sonunda tozlu bir masa ve üzerinde eski bir defter duruyordu. Defteri açtıklarında satırlar dolusu öğrenci ismi gördüler. Sayfaların en altındaki isim Defne’nin ismiydi. Ama Defne, buraya daha önce hiç girmemişti.

O anda ışıklar söndü. Karanlığın içinden bir fısıltı yükseldi:
“Zaman geri alınamaz.”
Duvar boyunca uzun, ince bir gölge hareket etti. Gölgenin kolları saat ibreleri gibiydi ve her hareketinde tik tak sesi yükseliyordu. Defne korkuyla defteri yere düşürdü. Sayfalar kendi kendine açıldı ve bir cümle belirdi:
“03.17’de bodrumda olan, gölgede kalır.”

Bir anda her şey aydınlandı. Bodrum boştu. Kapı, masa ve yazılar yok olmuştu. Ertesi gün okulda her şey normaldi. Duvar saati yeniden çalışıyordu. Kimse bodrumdan bahsetmiyor, Arda bile
yaşananları hatırlamıyor gibiydi.

Defne rahatladığını sandı ama sırasının üzerinde küçük bir kâğıt buldu. Üzerinde kendi el yazısıyla şu yazıyordu:
“Bir dahaki duruşta yalnız olmayacaksın.”

O gün derste öğretmen okulun geçmişinden söz etti. Bu binanın eskiden öğrencilerin davranışlarının gizlice izlendiği bir gözlem okulu olduğunu anlattı. Defne aynaya baktığında yansımasının bir an geç hareket ettiğini fark etti. Kalbi hızla çarpmaya başladı.

Gece tam 03.17’de uyandı. Odasında biri vardı. Korkarak baktığında onun kendisi olduğunu gördü.
“Biz kaybolanlar değiliz,” dedi diğeri. “Zamanda kalanlarız.”

Defne o an anladı. Defterdeki isimler kaybolan öğrenciler değildi. Saat her durduğunda, aynı anda birden fazla Defne oluşuyordu. Okul zamanı izliyor, Defne ise bu düzenin parçası hâline geliyordu.

Ertesi sabah okulda kimse Defne’yi tanımıyordu. Arda yanından geçti ve durup sordu:
“Affedersin, tanışıyor muyuz?”

Duvar saatine baktı. Saat yine 03.17’de durmuştu. Gölgenin içinde yeni bir öğrenci belirdi. Bodrumdaki defterin ilk sayfasında artık tek bir cümle vardı:

“Gözlem tamamlandı.”

Ve Defne gerçeği kabul etti:
O bu gizemi yaşayan kişi değildi.
Gizemin kendisiydi.