5 Şubat 2026 Perşembe

BİLGELERİN YOLU

 


Feyza Duran
Kimileri korksa da karanlıktan
Bazıları için sığınaktır onun kolları
Karanlığa koşar yazarlar, şairler 
İlhama giden yol karanlıktan geçer
Ve bu yolu şairler seçer

Aydınlık her zaman mutluluk vermez insana
Herkesin her şeyi görmesi gerekmez
Herkesin herkesi tanıması da
Aydınlıktan kaçar kimi insanlar
Hayatın sırrını bulmuş gibidir
Aydınlıktan kaçanları en iyi anlayanlar

Aydınlık, bazen neşedir, mutluluktur
Ama çabucak geçer
Karanlık hüznün yurdudur
Bu yolu ancak bilgeler seçer


SABIR DUASI



Furkan Yörük
Benim kadar sıkılmamıştır
Issız adasında Robinson
Benim kadar sıkılmamıştır
Kafesinde yaşayan güvercin, akvaryumunu turlayan balık

Aslında farkım yok onlardan
Her ne kadar akşamları dönsem de eve
Ağır geliyor artık bu bedene
Her gün gitmek oraya
Ve karışmak kalabalığa

Yüzlerce çocuk, onlarca yetişkin
Hepsinin hareketleri bağlanmış bir zile
Çıkıyorlar dışarıya, giriyorlar içeriye
Sormadan hiç bunlar niçin diye

Kışın neyse, belki biraz katlanmak mümkün
Ama yazın en sıcak günlerinde
Çekilmeyecek bir çile
Hele bir de sınavlar varsa üst üste
Allah sabır versin diyorum
Öğrenci milletine

4 Şubat 2026 Çarşamba

ÖZNE/SİZ


Zeynep Ayten

İnsanlar beni benden daha mı iyi tanıyorlar diye düşünmeden duramıyorum. Bakışlarımdan yola çıkarak benim düşüncelerimi benden daha iyi biliyorlar, suskunluğuma benden daha iyi isim veriyorlar ve bu isim benden çok uzak oluyor çoğu zaman fakat insanlar kendilerine çok güveniyor hatta tek doğru kendileriymiş gibi düşünüyorlar. Ben de onları düzeltemeye uğraşmıyorum çünkü yanlış bir cümleyi düzeltmek çoğu zaman cümleyi baştan oluşturmaktan daha güç ki bir de karşınızdaki kendinden çok eminse…
Ben artık üstüme zorla yapıştırılan isimlerle yaşamaya alıştım fakat bazen ben de kim olduğumu unutuyor, bana yapılan yakıştırmaları gerçek ben sanıyorum. Onları kendi bedenimde yaşatıyor onlara can veriyorum. Bunu fark ettiğimde ise kendi kendime kızıyorum. Ben olmayan birini kendi bedenimde barındırmanın manası yok çünkü. Üzerime yapıştırılan etiketler o kadar fazla ve farklı ki… Okul hayatımda başka başka etiketler, arkadaşlarım arasında başka etiketler, aile ve akrabalar arasında yine başka etiketler fakat bunların hiçbiri ben değilim. Bu kadar etiket arasında halen “ben” diyor olabilmek bile aslında başarı. Bunlardan hiçbiri olmadığımı biliyorum ama kim olduğumu çoğu zaman hatırlamıyorum. 
Günlüğüme soruyorum kim olduğumu, kimliğimi önüme koyup orada arıyorum kendimi, eşyalarıma soruyorum, oturduğum eve, yaşadığım sokağa soruyorum ama cevap alamıyorum. Sormadığım kim varsa cevap veriyor fakat sorduklarım susuyor.
Aynalara soruyorum, aynalara bakıyorum ancak bomboş yüzümü döndüğüm aynalar. Bomboş aynalarda arıyorum kendimi, hatırlamakta güçlük çektiğim kendimi. Böyle zamanlarda bilinmeyen bir zamanda ve mekanda yaşamış bir masal kahramanına benzetiyorum kendimi. Evvel zaman içinde yaşamış şimdi ise insanların zihinlerinde yaşamaya devam eden bir masal kahramanına. 
Sen hiçbir şeyi umursamaz mısın, diyor hemen yanımda oturan arkadaşım gözlerime bakarak ve bana umursamazlık etiketini yapıştırıyor anında. Cevap bile vermiyorum. Bir başkası devam ediyor, evet umursamaz ve vurdumduymaz biridir o diyor. Etikete yeni bir kelime daha ekliyor. Ona da cevap vermiyorum. Aslında hepsine cevap veriyorum, yırtınırcasına, çatlarcasına cevap veriyorum. Çığlık çığlığa cevap veriyorum fakat onlar beni duymuyor. Onlar sadece gözlerime bakıyor, sözlerimi duymuyorlar. 
Yalnızca yanımda, yakınımda olan insanlar yapmıyor bunu. Hayatımda ilk kez karşılaştığım ve belki de bir daha asla karşılaşmayacağım insanlar da bunu yapıyor. Markette, hastanede, otobüste, yolda… Hepsine cevap veriyorum kendimce fakat onlar duymuyor, dinlemiyor beni. Böyle zamanlarda insanlardan başka bir dil konuştuğuma inanıyorum. Aynı dili konuşuyorsak neden beni duymuyorlar. Gerçi insanlar taşların da dilinin olmadığını ve suskun olduğunu söylerler. Bitkilerin ve hatta duvarların dilsiz olduğuna inanırlar. Bilmezler çatlayan taş niçin çatlamıştır? Duymazlar dört duvar ne söyler kendilerine gece gündüz? Bir tavanın şikayetini işitmemiştir onlar. Bir çiçeğin derdini nasıl anlasınlar ki? Dolayısıyla beni de duymamaları, anlamamaları gayet doğal aslında. 
2
İki gün olmuştu bu kitaba başlayalı fakat kitap bir türlü ilerlemiyordu. Hayatında okuduğu en can sıkıcı satırlardı bunlar. Daha önce hiçbir kitabı yarım bırakmamıştı ve bunu da bırakmak istemiyordu fakat iki gündür ancak iki sayfa okuyabilmişti. Belki de araya başka bir kitap almalı ve daha sonra bu kitaba dönmeliydi. Kitabı kapattı ve başucuna bıraktı. Yazarının ismine baktı göz ucuyla, kitabın ismine. Belki de kitap alırken birkaç sayfasını okuyup öyle almalıydı bu tarz işkenceye maruz kalmamak için. Bu kitabı kimin tavsiyesiyle aldığını hatırlamaya çalıştı fakat bulamadı. Daha önce hiçbir kitabını okumamıştı bu yazarın. Hayatına dair bir araştırma yaparsam belki kitap cazip hale gelir, diye düşündü. Normalde meşhur yazarların bile kitaplarının ilk sayfasında hayat hikayeleri olurdu ama bu kitabın ilk sayfasında hiçbir bilgi yoktu. Kitabı yeniden eline aldığında garip bir şeyle karşılaştı. Kitabın basıldığı yıl ve yer bilgisi de yoktu. Kitabı yeniden yerine bıraktı. 
3
Tam gözlerini kapatacaktı ki bir fısıltı duydu. Yukardan geliyordu fısıltı hayli yukardan. Anlamaya çalışıyordu fakat tam olarak anlam veremediği sözlerdi bunlar. Üst katlarında oturan kimse yoktu. Bir apartmanın en üst katında oturuyordu. Kitabın etkisi miydi yaşadığı yoksa aşırı yorgunluktan mı duyuyordu bu sesleri? Bulunduğu yere doğruldu ve oturdu. Bu kez dört bir yandan sesler gelmeye başlamıştı. Sağ tarafı dinlemeye çalışırken sol duvardan ses geliyordu. Sesleri anlamaya çalışırken arkasındaki ve önündeki duvardan da sesler gelmeye başladı. Okuduğu satırları hatırladı bu seslerle birlikte. İki günde sadece iki sayfasını okuduğu bir kitap nasıl bu kadar etkileyebilirdi ki zihnini? Onlarca kitap okumuştu hem de bir çırpıda okumuştu. Birkaç gün boyunca etkisinde kaldığı kitaplar olmuştu, hayatına yön veren kitaplar olmuştu fakat sevmediği bir kitabın iki cümlesi nasıl bu kadar etkileyebilirdi ki hayatını? Kitabın etkisi değildi belki de bu. Belki de uyumuştu ve rüyasında oluyordu bu yaşadıkları. Sabah uyanacak ve hepsini unutmuş olacaktı. Bu esnada karşısındaki masada duran çiçekten ince bir ses gelmeye başladı. Duvarlardan gelen seslere göre daha yumuşak, insana huzur veren bir sesti bu. Bilinçsizce çiçeğe seslendi:
-Bir şey mi anlatmak istiyorsun?
Çiçek sustu. 
Duvarlar sustu.
Tavan sustu. 
Su içmenin ve elini, yüzünü yıkamanın iyi geleceğini düşündü. Bir çırpıda lavaboya koştu. Ellerini suyun altında bir süre tuttu, ardından defalarca yüzüne su çarptı. Birkaç yudum da su içti üzerine. Her zaman olduğu gibi aynadaki yüzüne bakarak odasına gidecekti ki aynada hiçbir şey görünmediğini fark etti. Aynanın sağına, soluna geçti. Aynanın önünde eğildi, zıpladı fakat bomboştu ayna. Yaşadıklarının bir rüya olmadığını fark etmişti, üstelik uykusu da kaçmıştı. Belki de şu sıkıcı kitaba biraz daha bakmalıydı. İstemeyerek de olsa kitabı yeniden eline aldı. Üçüncü sayfasındaydı kitabın. 
4
Belki de gerçekten insanlar beni benden daha iyi tanıyorlar. İnsanlar beni tanıyorlar, diyemiyorum fakat ben kendimi tanımıyorum. Onların bana verdikleri isimler, benim kendime verdiğim isimlerden daha uyumlu belki de. Onlar gördükleriyle, düşündükleriyle bir isim buluyor bana, ben ise göremediğim, düşünemediğim şeylerle bir isim arıyorum kendime. Sadece isim aramıyorum galiba kendimi arıyorum. Bulabilecek miyim? Şüpheli. Doğru yolda mıyım? Hiç sanmıyorum. İnsanlar haklı mı peki? Kesinlikle hayır. Duvarların lisanını öğrenmeliydim sanki, tavanın lisanını ve taşların, çiçeklerin konuştuğu dili öğrenmeliydim. Bunları öğrendiğimde kendime bir isim vermem daha kolay olacaktı. Belki de onların bana verdikleri bir isim vardı, birçok isim vardı ve ben onların ne söylediğini anlayamadığım için kendimi böyle öznesi olmayan bir cümle gibi hissediyordum. Kocaman bir hayat kitabının ortasında öznesi olmayan tek bir cümle gibi. 
5
Az önce peşine düştüğü uyku gelmiş ve göz kapaklarına yüklenmeye başlamıştı. Okuduğu kitap sanki biraz anlamlı hale gelmişti. Sanki birkaç sayfa daha okuyabilse benimseyecekti bu kitabı. Bir türlü kitabın arka sayfasını çeviremiyordu. Uyku galip gelmiş ve gözleri kapanmıştı bile. Kitabın sessizce elinden kayıp yere düşerken çıkardığı sesi duymadı bile. Neydi kendini bu kadar yoran şey, neydi onu aniden uykunun kollarına atıp çaresiz bırakan şey anlayamamıştı. 
Rüya görmedi. Nasıl uyuduğunu ve nasıl uyandığını da hatırlamıyordu. Uyanır uyanmaz üçüncü sayfasında kaldığı kitabı aradı gözleri fakat yoktu. Kitaplığına baktı, yatağın altına, kenarına, dolapların arkasına baktı fakat kitabı bulamadı. 

8 Ocak 2026 Perşembe

PAZAR VE PAZARLAMACILAR

Metehan Darıcı 

Her yerde edebiyat ve felsefe parçalama hevesi moda oldu. Sosyal medyada, filmlerde, dizilerde… Hatta kamyon arkası yazılarda. Bütün memleket buram buram felsefe üretiyor. Sadece memleket mi? Bütün dünya belki de. 
Hangi tarihte, hangi çağda bile yaşadığı belli olmayan belki de hiç yaşamamış bazı kişilere mal edilen eserlerden araklayıp ya da ilham alıp insanlar habire yazıyor, düşünüyor, paylaşıyor. Yüzyıllar öncesinde yaşamış ve yapacak hiçbir işi olmadığı için düşünmüş, uydurmuş, yazmış bazı ihtiyarların yazdıklarını bu kadar anlamlı ve önemli kılan şey ne? 
Düşünün bir defa, elektrik yok, telefon yok, gazete, dergi, sinema, tiyatro bile yok. Trafik yok, işsizlik yok, bir yerlere yetişme çabası yok. İnsanlar sabah uyandıklarında sadece etraflarındaki şeyleri tüketerek bile günü geçirebiliyor, geçim derdi yok. Böyle bir ortamda birileri doğaya bakıyor, dağlara bakıyor, az da olsa etrafındaki insanlara bakıyor ve felsefi, edebî cümleler karalıyor elindeki kâğıda, yaprağa ya da tahtaya. Yüzyıllar sonra birileri de bu metinleri bir şekilde okuyup onaylıyor ve şöyle diyor: Vay be, ne bilge adammış. Yaprağın yeşil olduğunu söylüyor, karın beyaz olduğunu. Acıkınca insanın normal olmadığını ya da balıkların su dışında yaşamadığını. İşte gerçek bilgelik. Sonra hemen yanındaki adam bu bilgileri yorumlamaya başlıyor ve oturup bir kitap yazıyor ya da bir film çekiyor. Filozof dediğimiz insanlar aslında filozof olma derdinde değildi. Sadece hayatlarını yaşıyor ve notlar alıyorlardı. Şimdi ise insanlar onların yaşam tarzlarını, dünyalarını düşünmeden onları yüceltiyor, yere göğe sığdıramıyor. Sen de yaşasaydın o çağda, bu hikmetli sözleri sen de söylerdin ve hikmetli olduğunun farkına bile varamazdın. 
Her şey yaşanan çağa, ülkeye, kültüre bağlı aslında. 
Ey sürekli birilerinden cümle paylaşan ve ballandıra ballandıra bunu açıklamaya çalışan kişi, senin de bir beynin var. Senin de kalbin var, vicdanın, duyguların var. Başkalarından emanet aldığın cümlelerle bana hayatı anlatma. Başkalarının işsizlikten ulaştığı düşünceleri kendininmiş gibi bana pazarlama. Evet, sen bir pazarlamacısın. Fikir ve edebiyat pazarlıyorsun durmadan. Artık yapma bunu. En azından bana yapma.  

TEHLİKE GELİYORUM DİYOR

Metehan Darıcı

 Önceleri susayan insanlar en yakın çeşmeden su içebiliyordu. Bu çeşmelerin kimi tatlı su olarak geçiyordu kimileri ise musluk suyu fakat her ikisi de içiliyordu. Bazen bir cami şadırvanından bazen de yol kenarında bir hayrattan insanlar akıllarına hiçbir şey gelmeden kana kana su içerdi şehirlerde. Bir çay ocağına ya da lokantaya gittiğinizde sürahi ve bardak olurdu. Su, ücretsizdi. 
Sonra bir şeyler oldu ve şehir şebekesinin suyu içilmemeye başladı. Hem kireçliydi sular hem de klorlu. Çay demlemek isteyenler bile demliklerin altında kocaman kireç tabakası ile karşılaşmaya başladı. İşte tam da bu sırada marketlerde boy boy pet şişeler ortaya çıktı. Kimileri damacana şeklinde kimileri de on, beş, bir buçuk litre ya da 500 ml şeklinde. İlk zamanlar insanlar içme suyuna para vermek istemedi fakat şehir şebekesi içilecek gibi değildi ve tatlı sular da birer birer kesilmeye ya da hastalık yaymaya başladı. Artık her markette hatta küçücük dükkanlarda bile pet şişe ile su satılmaya başlandı. Veliler çocuklarına pet şişe ile su verdiler okullarına gönderirken. Araçlarda, maçlarda, sinemalarda, kantinlerde, lokantalarda, kafelerde koli koli su tüketilmeye başlandı. Aslında buraya kadar da normal her şey fakat bir süre sonra bu suların şişeleri başa bela olmaya başladı. Önceleri insanlar hemen çöpe atmıyordu bu şişeleri. Sonra mavi kapak toplamaya başladılar. Bir süre sonra mavi kapak da yalan oldu ve etrafta devasa pet şişe kirliliği oluştu. Okul önlerinde, yol kenarlarında, futbol sahalarında, market önlerinde, apartman kenarlarında, çöp kutularının civarında hatta cami önlerinde pet şişeler yığılmaya başladı. İşin daha da garibi piknik alanlarında bile pet şişeden geçilmez oldu. Deniz ve ırmak kenarları pet şişelerle örülü sahillere dönüştü. 
Sorun şimdilik küçük görünse de ilerleyen yıllarda daha da büyüyeceği çok belli. 
Zor olmamalı tatlı su geleneğini arıtılmış su geleneği ile birleştirip camilerde ya da sokak başlarında yeniden hizmete sunmak. Zor olmamalı okullarda, kafelerde, lokantalarda, kantinlerde bir arıtma cihazını faaliyete geçirmek. Şebeke suları neden bu kadar kirlendi bilmiyorum ama tüm şehir suyunun bir anda içilemez hale gelmesi düşündürücü. 
Şair her ne kadar hava bedava su bedava, bedava yaşıyoruz bedava demişse de yıllar önce artık su bedava değil ve git gide fiyatı artan bir ihtiyaç. Üstelik bu ihtiyacı giderdikçe insanlar çevre kirliliği de durmadan yükselişte. Sadece hava bedava demek isterdim ama onun da aynı su gibi kirli olanı bedava. 
Kocaman bir çöplük bekliyor gelecek nesilleri pet şişelerden oluşan. Kocaman bir de susuzluk tehlikesi. 

İNSAF

Düşmanımsın bazen
Bazen de oluyorsun dost.
Vuruluyorum senin yüzünden,
Okulun bahçesinde sakin sakin,
Yerken tost.

Yağarken güzelsin ama
Yere düştüğün o anda,
Bulursa eğer seni,
Bir canavar,
Tüm ahali senden kaçar.

Asıl suçlu, 
Kartopu değil aslında.
Sahibi asıl sorun.
Sevgili kartopuseverler,
Az insaf ya!

DEĞİŞİK BİR MEYDAN SAVAŞI

Semih Yılmaz

Yine kar yağmıştı ve şehir beyaz elbisesini giyinmişti. Zaten hep kar yağıyordu ama nedense insanlar İzmirli ve Antalyalı gibi kar yağışını ilk kez görmüşçesine sokaklara dökülüyordu. Bu da yetmiyor gibi durmadan fotoğraflar paylaşıyorlar, acıklı müzikler ekliyorlardı fotoğraflara. Bunlara alışmıştım. En güzeli ise kar tatili haberini duymaktı. Geçen yıl bir ay boşunca her Perşembe tatil olmuştu kar yüzünden ve bu sene de sezonu açmıştık. Tatildi işte. Yapılacak bir şey yoktu okulların açılmasını beklemekten başka. 

Nihayet okullar açıldı. Hem de ne açılış… Bahçelerde kocaman kar yığınları vardı. Okul sanki bir bayram yerine dönmüştü. Teneffüslerde kimse içeriye girmek istemiyor, kimileri kardan adam kimileri kardan kale yapıyordu. Dışarda kalıp da kartopu yememek imkansızdı. Bir savaş alanı gibi bahçeye çıkanların sağından solundan tepesinden vınlayarak kartopları geçiyordu. 

Gün sonunda herkes yorulur diye bekliyordum fakat meğer herkes enerjisini okul çıkışına ayırmış. Okul çıkışında pusuda bekleyen bir grup gelen giden herkesi kartopu yağmuruna tutuyordu. Hatta öğretmenler de nasibini alıyordu bu yağmurdan. Bazı öğretmenler ise dönüp daha büyük ve sert kartopu ile karşılık veriyorlardı. Sonunda okul bahçesi boşalmıştı ama enerjisi bitmek bilmeyen arkadaşlar halen sağa sola kartopu atıyordu. Hiç kartopu atmadım kimseye fakat öyle iştahlı atıyorlardı ki acaba bir tane de ben yuvarlayıp atsam mı diye düşünüyordum arada. Yerden bir parça kar aldım, top da yaptım fakat atamadım. Arkadaşlarım ise kendilerine yeni bir cephe açmışlardı. Gelip geçen araçlara kartopu atıyorlar sonra saklanıyorlardı. Belediye otobüsleri, servisler bu bombardımandan nasibini alan büyük araçlardı. Bir süre sonra korna sesleri duyulmaya başladı. Araçların bir kısmı yavaşlıyor hatta kenarda durup kartopunun geldiği yere bakarak el kol hareketleri yapıyorlardı. Arkadaşların ise bu savaşı durdurmaya niyetleri yoktu. Ta ki aracın biri kenara çekilip için o adam ininceye kadar. Üzeri kar ve buzlarla kaplı büyük, siyah bir araçtı bu. İçinden inen kişi ise kirli sakallı, iri yarı bir adamdı. Ayaklarında çizmeler vardı ve uzun bir pardösü giyinmişti. Boynunda kocaman bir zincir vardı. Öfkeyle arabasının kapısını kapattı. Kartopunun isabet ettiği yere baktı. Eliyle o bölgeyi sildi ve ardından kartopunun geldiği yere doğru sert adımlarla ilerledi. Tüm sokak adamı izliyordu. İçimden eyvah dedim. Bu savaş böyle bitmemeliydi. Adamın ağzından ve başından buharlar çıkıyordu. Nihayet kar yığının ardına ulaştı fakat sağa sola bakmaya devam ediyordu. Bir yandan bağırıyor sağa sola ağıza alınmayacak şeyler söylüyordu. Adam sonunda döndü ve aracına bindi. Kartopu kesilmişti. Araçlar hızla gelip geçiyordu artık. Demek ki saklanmayı ya da kaçmayı başarmıştı yaramaz arkadaşlarım. Ben de olayın olduğu yere bir bakayım, diyerek ilerledim. Gerçekten de kimse yoktu kar yığınının arkasında fakat buradaki karlar neredeyse bitmişti kartopu yapılıp atıla atıla. En azından bir tatsızlık yaşanmadığı için evin yolunu tuttum. Bu esnada az önceki siyah aracın hareket ettiğini gördüm. Araç tam elli metre kadar gitmişti ki arka camında bir kartopu daha patladı. Araç bu kez durmak yerine hızlanmıştı ki bir kartopu daha aracın ön penceresinden içeriye düşmüştü. Fren ve korna sesi ile yeniden tüm sokak irkildi. Bundan sonraki sahneleri izlemek acı olabilir düşüncesiyle ara sokaklardan birine saptım ve yoluma devam ettim. 

Ertesi gün okulda büyük bir sessizlik vardı. Kimse yerdeki kardan küçük bir parça bile almaya cesaret edemiyordu. Zaten teneffüse de çok az kişi çıkıyordu. Bahçenin dışına baktığımda dünkü siyah aracın kapının önünde olduğunu fark ettim ve sınıfıma doğru yöneldim. 


6 Ocak 2026 Salı

TAKSİ

 
ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK


O yıl bahar erken gelmişti. Aylardan mart olmasına rağmen ağaçların neredeyse tamamı çiçek açmıştı. Eskiler sürekli söyler dururdu mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, diye fakat bu mart başkaydı. Mart böyle devam edecekse nisan da temmuz ayı gibi geçer, diye düşündü. Sabah sabah bunları düşünmenin zamanı değildi. Bir an önce iş yerine gitmeliydi.  Kahvaltı yapmadan evden çıkmazdı. Keşke ailem yanımda olsaydı en azından kahvaltıyı ben hazırlamazdım, diye içinden geçirdi. Ailesinin tekrardan yanına dönmesi haziranı bulacak gibiydi. Mutfağa geçti, birkaç yumurta haşladı. Zeytin, peynir, reçel, bal, tereyağı… Hepsinden bir parça aldığında doymuş oluyordu. Kalan yumurtaları israf olmasın diye yanına aldı. Öğlen yemeğinde bunları tüketebilirdi. 
Dışarıya çıktığında saatine baktı, işe hayli geç kalmıştı. Taksi ile ancak yetişebilirdi. Bu esnada karşıdan geçen bir taksiye el işareti yaptı. Taksi anında yanına geldi ve yola koyuldular. Normalde iş yerine taksi ile en fazla yirmi dakikada ulaşması gerekiyordu fakat yola çıkalı yarım saat olmasına rağmen halen iş yerine ulaşamamıştı. Bir an şoförden şüphelendi. Acaba ücreti fazla almak için kendisini dolaştırıyor, uzak yollardan mı götürüyordu? Bu düşüncesini şoföre iletti:
-Biraz uzun sürmedi mi şoför bey? 
Şoför cevap verme ihtiyacı bile hissetmemişti. Aradan birkaç dakika geçtikten sonra yine tekrar etti sorusunu:
-Biraz uzun sürmedi mi şoför bey? 
Şoför geriye dönmeden dikiz aynasından bakarak konuştu:
-Siz galiba buralarda yabancısınız. Belirttiğiniz adrese gitmemiz en az iki saati bulur. 
Bu sözleri duyunca adeta çıldırmıştı. Otobüse bile binse şimdiye kadar çoktan şirkete ulaşmıştı. Ne yapması gerektiğini düşünürken telefonu çaldı. Arayan patronuydu:
-Mahmut Bey, geciktiniz. Bu ayki ücretinize bu durumu yansıtmam gerekiyor. 
-Efendim taksi ile geliyordum ama galiba bir sorun var, diyecekti ki patron devam etti:
-Bugün gelmeyin isterseniz. Hatta yarın da gelmeyin. Hatta ertesi gün de. Bu kadar sorumsuz bir çalışanla devam edemeyiz.
Sözler bittiğinde telefon kapanmıştı bile. Sadece kovuldun, dememişti patron. Zaten öyle kolay kovulacak biri olmadığını düşündü. Ben olmasam şirketin hesap kitap işlerini kim yoluna koyacak ki, dedi içinden. Bu esnada taksi durmuştu. Hiç tanımadığı yerlerdi burası. Araçlar azdı. Etrafta tek tük bina vardı. Bir tesisin önünde durmuşlardı. Şoför:
-Daha epey yolumuz var. İsterseniz kahvaltı yapalım.
-Ben kahvaltımı yaptım, dedi. İstersen sana haşlanmış yumurta ikram edebilirim. Yeter ki beni iş yerime yetiştir. 
Şoför:
-Hangi iş yeri? Az önce konuşulanları ben de duydum. Artık işiniz yok ama ben size birazdan bir iş teklifinde bulunacağım. 
Sabah uyandığında değişik bir mart olduğunu düşünmüştü ama işlerin bu kadar değişeceğini hiç hesaba katmamıştı. Sinirliydi fakat bir şey söyleyemiyordu. Bilmediği bir yerde, tanımadığı biriyle baş başaydı, üstelik işsizdi artık. Kendini biraz toparladı ve sakin olmaya çalışarak konuştu:
-Yaşadığım her şey sizin yüzünüzden. Sizden sadece beni iş yerime götürmenizi istemiştim. Siz şimdi bana iş teklifinde bulunacağınızı söylüyorsunuz. İşiniz olsa taksi şoförlüğü yapmazdınız sanırım. Lütfen alay etmeyi bırakın ve beni ya iş yerime ya da yeniden evime bırakın. 
Şoför bir kahkaha attı ve ekledi:
-Halen iş yerim diyor gariban. İş yerin ha? Aslında sen epey komik bir adamsın. Ben patronun olsam sırf bu yüzden seni işten kovmazdım komik adam. 
Elleri titriyor, gözlerinin önün kararıyordu. Şoför devam etti:
-Sen bu araca binerken dikkat ettin mi? Aslında ben taksici filan değilim. Hayatının fırsatı kapının önüne gelmiş senin tavrına bak. Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun galiba. İyice bak, belki tanırsın. 
Bu sözler üzerine şoföre dikkatle baktı. Bir yerlerden tanıyor gibiydi ama nereden. 
-Hiç yabancı değil yüzünüz evet, dedi. Nereden tanıdığımı çıkaramadım. 
Şoför bir kahkaha daha attı ve devam etti:
-Az önce seni kim aramıştı?
-Patronum. 
-Peki şirketin sahibi kim, patronun mu?
-Hayır, şirketin sahibi başka biri. Patronum sadece şirketten sorumlu müdür. 
-Peki daha önce hiç şirketin sahibi ile karşılaştın mı?
-Evet, bir defasında şirket yemeğinde birlikteydik ama patronumuz çok yakınında görünmemizi istememişti. Çok sinirli bir adam olduğunu söylemişti. 
Bu sözlerden sonra tekrar şoförün yüzüne baktı:
-Yoksa, yoksa siz?
-Evet, şirketin sahibi benim. Şimdi patronunu arayalım mı?
Şaşkındı bu gelişmelerden sonra. Patronu arasa da ne diyecekti ki? 
-Siz arayın lütfen ve işime son vermemesini söyleyin, dedi. 
Bunun üzerine şirketin sahibi olduğunu söyleyen şoför telefonundan patronu aradı. 
-Küçük bir iş değişikliğini haber vermek için arıyorum seni. Artık şirketin patronu az önce kovduğun çalışanın olacak. Sen ise onun yerinde çalışacaksın. 
Patronun ne anlattığını ne söylediğini duymuyordu bile. O sırada etrafa baktı. Hava hayli ısınmıştı. Değişik bir marttı bu. Mart böyle olursa nisan galiba temmuz ayı gibi geçecekti. Şirketin sahibine bir şeyler içmeyi, yemeyi teklif etti fakat şirketin sahibi:
-Haşlanmış yumurtadan başka bir şey yemeyeceğim, sen de zaten tok olduğunu söyledin, dedi. 
Aylardan mart olmasına rağmen ağaçların neredeyse tamamı çiçek açmıştı.