13 Şubat 2026 Cuma

GURBET GURBET DEDİKLERİ

Alihan Karabulut

Daha önceden hiçbir okulun yurdunu görmemiştim. Yurtta kalanlar nerede yatar, yemeklerini nerede yer, derslere nasıl geçer hiçbir fikrim yoktu. Hayatın henüz başında ortaokulu yeni bitirmiş bir çocuktum ve kilometrelerce ötede bir yatılı okul kazanmıştım. Okul güzeldi ve bu beni mutlu etmişti fakat yatılı okumak kısmı kafamda bir kıymık gibi dolaşıyordu. 
Eylül ayı geldiğinde ailemle birlikte yurda yerleşmek için geldim. Zihnimde kurguladığımdan çok farklı bir bina duruyordu karşımda. Hayli büyük ve temiz bir binaydı burası. Bu kez de farklı endişeler zihnime üşüşüyordu, arkadaşlarım nasıl insanlardı? İyi dostluklar kurabilecek miydim yoksa ailesini özleyen mızmız bir dokuzuncu sınıf öğrencisi mi olacaktım.
Yaşadığım yer küçük bir ilçeydi ve okuyacağım yer büyükşehir değilse bile şehirdi. İlçede herkes birbirini tanıyordu ama burada belki de başka şehirlerden ya da ilçelerden gelen öğrenciler olacaktı. Ailem yanımda olmayacaktı. 
Kafamda sorular çoğalıyordu ki ailemle veda vakti gelmişti. Kocaman binanın önünde onları yolcu ederken bir hüzün çöktü içime. On dört yaşımda gurbet acısı dedikleri şeyi yaşamak düşmüştü nasibime. Duygusal olmamak gerek diye düşündüm ve kendimi toparladım. Evet üzücü bir durumdu ama ailesinden ayrı düşen ne ilk çocuktum ne de son. Kendi kendime teselliler biriktirdim. 
İlk gecenin zor olacağını söylemişlerdi fakat benim için en keyifli günlerden biri olarak kaldı gurbetteki ilk gecem. Arkadaşlarımla tanıştıktan sonra tatlı bir muhabbet başlamıştı. Saatin gecenin ikisi olduğunu bile fark etmemiştik, uykumuz gelmemişti. Arkadaşlarım gayet candan, samimi insanlardı. Aklımda tek bir soru kalmıştı: Sınıf arkadaşlarım nasıl birileriydi acaba?
Sabah uyandığımda hiç acemilik ve garibanlık hissi yoktu üzerimde. Sanki senelerdir bu ortamdaydım. Sınıfıma dair merakım da birkaç saat sonra geride kaldı. Sınıf arkadaşlarım da gayet güzel insanlardı. 
Ailemin beni ve durumumu merak etmiş olabileceği aklıma gelmişti. Annem özellikle hayli hüzünlüydü ayrılırken. Yurtta ilk geceyi, okulda ilk günü geride bıraktığım vakitlerde aradım onları da. Benim iyi ve mutlu olduğumu öğrendiklerinde onlar da sevinmişti. Ayrılık, gurbet filan diyorlardı fakat ben bunlardan hiçbirinin acısını duymuyordum. Dönem değişti, çağ başkalaştı, sizin zamanınızdaki gurbet artık bitti, diyemiyordum. Mektup beklenilen, fotoğraf beklenilen yıllar çok geride kalmıştı. Artık dünya küçücüktü ve sıla özlemi yalnızca sevdiğin insanların birazcık ötesinde kalmaktı. Her özlediğin vakit diğer sanki duvarın öte tarafındalarmış gibi arayıp konuşabiliyordun. Elbette bazı şeyleri anlamak için onların yaşadıklarını yaşamak, hislerini kuşanmak gerekiyordu. 
Şimdi aynı okulda ve yurtta yolun yarısındayım. Yani iki senem kaldı burada. Ben büyük hayalim ve hevesim üniversite hayatımda da bu kadar şanslı olmak ve iyi insanlara denk gelmek. 
Gurbet, yalnızca türkülerde ve şiirlerde hüzünlü, şimdilik böyle düşünüyorum. 

12 Şubat 2026 Perşembe

10 SİMİT

 
 

Yusuf Ensar Güler

Kış mevsimi onun için hayli zor geçiyordu. Satacağı simitler daha fırından çıkarken soğumaya başlıyordu. Oysa yazın öyle değildi. Simitler geç soğuyor ve daha çok satış yapıyordu. Çıtır çıtır oluyordu sattığı simitler. Kışın nemden o çıtırlık da nasibini alıyordu. Keşke yanında çay da satabilseydim, diye düşünüyordu. Çaysız simidin hiçbir anlamı yoktu. Bu yüzden bazen kahvehanelere, çay ocaklarına uğruyordu fakat son zamanlarda bu mekanlar da simit ya da poğaçalarını kendileri satıyordu. Bu düşüncelerde simit fırınından otuz tane simit aldı, simitler soğumadan kapıda bekleyen küçük arabasına yerleştirmek için koştu. Özenle simitlerini dizdi ve şehrin en işlek caddesine doğru seyyar büfesini sürmeye başladı. Eskiden tepside simit satardı. Kocaman tepsiyi başında taşırdı saatlerce. Bir havluyu kare biçimde katlayıp başının üzerine koyar, havlunun üzerine de tepsiyi yerleştirirdi. O zamanlar şimdiki gibi hamburger, pizza türünde şeyler yoktu. Simitçileri beklerdi öğrenciler, memurlar. Günde iki yüz simit bile sattığı olurdu. Daha satış yerine ulaşmadan ara sokaklarda teyzeler balkonlardan sepet sarkıtır beşer onar simit alırlardı. 
Şimdi ise simit alanlar yalnızca yaşlılar ve çocuklarına nostalji yaşatmak isteyenlerdi. Yaşlılar en sorunlu müşteri grubuydu. Simidi önce elleriyle yoklarlar ardından, bunu benim dişim kesmez diyerek yerine bırakırlardı. Gün sonunda simitlerden kalan susamları kuşlara serpip evine dönmek en büyük mutluluktu onun için. 
Nereden aklına gelmişti şimdi geçmişi düşünmek? Bir türlü anılar aklından çıkmıyordu. Bir seferinde Sivasspor maçında bin simit satmıştı ve bu seyyar büfeyi o günden sonra almaya karar vermişti. Şimdi maçlarda bile simit isteyen yoktu. 
Son zamanlarda insanlar simidi bile telefonla istiyordu. Özellikle simit isteyen müşteriler yakındaysa hemen küçük bir poşet yapıyor bırakıp geliyordu. İnsanlar iyice tuhaflaştı, diyordu kendi kendine. Seyyar tezgahını yerleştirdi ve bağırmaya başladı:
-Simiiiidiye. Tazeleriiiii. Fırından yeni çıktı. Sabah simiidiyeeee. 
Söylediği sözler içinden çoğu anlaşılmıyordu ama simit satıyordu işte başka ne olsundu ki?
Son kez bağırmıştı ki telefonunun çaldığını hissetti. Kayıtsız bir numaraydı arayan. 
-Meydan Simitçisi sizsiniz değil mi, dedi telefondaki ses. Zahmet olmazsa bana on tane simit getirir misiniz? Çok yakında bir adres vereceğim size. 
On simidi duyar duymaz heyecanlanmıştı. Üçte biri bitecekti tek satışta simitlerin. Adresi istedi, bir sokak ötede bir dükkandı burası. Biliyordu, önünden geçmişti kaç kez. 
Özenle simitleri hazırladı ve minik tezgahını kapatmadan yola koyuldu. Dükkana ulaştığında:
-Simitler taze, buyurun on tane getirdim dedi. 
Dükkan sahibi şaşkındı, ne olduğunu anlamadı. 
-On tane fazla ama bir tane alabiliri, dedi. O da zahmetlerin için. Sabah siftahı olsun.
-Ama az önce on tane istemediniz mi, dedi. 
Ortada bir yanlış anlaşılma ya da yanlışlık vardı. Az önce kendini arayan numarayı göstererek sordu:
-Sizin değil mi bu numara. 
Dükkan sahibi bu numaranın kendine ait olmadığını söyledi. Yeniden bu numarayı aramasını ve simitleri nereye götürmesi gerektiğini iyice öğrenmesini tembihledi. Dışarı çıkar çıkmaz numarayı aradı fakat telefon çalmıyordu. Aradı, aradı, aradı. Karşı taraf galiba engellemişti kendini. 
Elinde on simitle seyyar büfesinin yanına geldiğinde başına gelenleri anlamıştı. Büfe yerinde yoktu. 
Belki de yeni bir işe başlamalıydı. Son zamanlarda çiğ köfte soruyordu insanlar. Özellikle kış için iyi bir tercih olabilirdi. Elindeki poşetten bir simit çıkardı. Ucundan ısırdı. Halen soğumamıştı. Eve dönünceye kadar on simidin hepsini yemişti. 

KURALLAR

Metehan Darıcı

 Kurallar her yerdeydi… Apartmanda, otobüste, AVM’lerde… Hatta yazılı olmasa da her evin kendine has kuralları vardı mesela hava kararmadan evde olmak, sofrada iken telefona bakmamak gibi. Bu kuralların bir kısmı gerçekten hayatı kolaylaştıran şeylerdi lakin bazılarını anlamakta güçlük çekiyordum. Özellikle resmi binalarda kimsenin okumadığına emin olduğum küçük puntolarla yazılmış sayfalar dolusu kurallar listesi vardı. O güne kadar ben de okumamıştım işin açığı. O güne kadar yani sicilimin bozulmasına ve ceza aldığım güne kadar. 
Okulda özellikle teneffüslerde ve öğlen arasında herkes dilediği gibi yiyor, içiyor ve eğlenebiliyordu. Dışardan pasta söyleyerek doğum günleri kutlayanlar mı ararsın yoksa cips partisi yapanlar mı? Her öğle arası manzara bundan ibaretti. Benim ise tek eğlencem ve zevkim naneli sakızdı. Üstüne satır satır paragraflar yazdığım, dize dize sevda şiirleri döktürdüğüm naneli sakız. Bilemezdim ki başım bu sakızdan dolayı belaya girecek. Bilsem de yine ondan vazgeçemezdim gerçi. 
Yine bir öğlen vaktiydi ve koridorun bir kenarında haşır huşur cips poşeti seslerini sınıflardan birinden gelen “iyi ki doğdun” çığlıkları bastırıyordu. Hatta bazı öğretmenler ses gelen sınıftan elinde bir tabakla mutluluk içinde çıkıyorlardı. Ben sakin bir şekilde koridorun kenarında oturmuş ülkenin ve dünyanın sorunlarını düşünüyordum ve düşünürken de naneli sakızımı çiğniyordum. Nöbetçi olduğunu bildiğim öğretmenlerden biri koridorda bir sağa gidiyordu bir sola. Tam önümde durdu ve kaşlarını çattı:
-Ne var ağzında senin. 
Ağzımda sakız olduğu belliydi ve saklayamazdım bunu. Gayet normal bir biçimde cevap verdim:
-Sakııııız.
Kaşlarını daha da çatarak sorgulamaya devam etti:
-Sakız ha, nasıl sakızmış bu?
-Naneli hocam, dedim. İsterseniz size de vereyim. Çantamda bir avuç sakız taşırım hep. 
Tam çantama uzanmıştım ki çantamı benden önce kaptı öğretmen.
-Çiğnediğin yetmiyor bir de okula getiriyorsun çantanda ha, diye sesini yükseltti öğretmenim. 
Bunun bir şaka olduğunu düşünüyor ve tebessüm ediyordum. Kolumdan tutarak beni oturduğum yerden kaldırdı ve koridordaki sütunlardan birinin önüne götürdü. Okul kurallarının yazılı olduğu sütunu işaret ederek şöyle dedi:
-Gördüğün gibi okulda sakız çiğnemek yasak. Şimdi Müdür Yardımcısı’na gidiyoruz ve işlemlerini tamamlıyoruz. Bakalım nasıl bir disiplin cezası alacaksın?
Ben, bu şakayı neden bu kadar uzattığını anlamaya çalışıyordum öğretmenin. Dersimize girmiyordu ama sorunlu biri olduğuna dair kimse de şikâyet etmemişti sohbetlerimizde. Tebessümle yüzüne bakarken bir yandan Müdür Yardımcısı odasının önüne gelmiştik bile. Ben halen gülüyordum. Durumu Müdür Yardımcısına anlattı öğretmen. Müdür Yardımcısı bana baktı:
-Demek naneli sakız ha? Şu tutanağı hazırlayayım ve ifadeni alayım. Bakalım disiplin kurulu nasıl bir ceza verecek sana, dedi. 
Müdür Yardımcısı şaka yapacak bir adam değildi. Ciddiydi. Bu esnada sakızı yutmuştum. Önüme konulan kağıda naneli sakız çiğnemenin suç olduğunu bilmediğimi yazdım. Hayli canım sıkılmıştı. Müdür Yardımcısı karşısında duran koltuğu göstererek:
-İşimiz biraz uzun, otur istersen, dedi. 
Nöbetçi öğretmen, disiplin kurulu üyelerini odaya göndermek üzere yanımızdan ayrılmıştı. Bir süre sessizlikten sonra iki öğretmen içeri girdi. Öğretmenlerden biri dersime giriyordu. Hatta öğleden sonraki ilk dersimiz de onaydı. En azından sınıf fişine yok yazmazdı beni diye kendimce küçük bir teselli bulmuştum. Öğretmenler kendi aralarında konuşuyordu. Benim ifademin olduğu kağıt elden ele dolaşıyordu. Dersime giren öğretmen ifademi okuyunca kendini tutamadı ve kahkahayı bastı:
-Naneli sakız çiğneme suçu ha? 
Müdür Yardımcısı ve diğer öğretmen çok ciddiydi. Müdür Yardımcısı konuşma ihtiyacı hissetti:
-Hocam lütfen ciddi olalım ve bu çocuğun cezasını verelim. Unutmayın siz disiplin kurulu üyesisiniz. Böyle davranırsanız bir daha bu tür olayların ardı gelmez. Okul koridoru sakızdan geçilmez. 
-Okulda çalıştığım yirmi üç yıl boyunca bu kuralı düşündüm her yıl ve bu kuralla ilgili bir olay karşıma gelsin diye bekledim. Allah aşkına bu nasıl bir kural? Artık bunu değiştirmemiz lazım, diye öğretmen devam ediyordu. 
Müdür Yardımcısı aynı şeyleri söylüyordu. Sınıfların, koridorun sakız çöplüğüne dönüşmesinden, atılan sakızların ayakkabıların altında oluşturacağı kirlilikten bahsediyordu. Öyle garip bahaneleri vardı ki… Okul bahçesindeki sakızları kuşların yiyecek zannedip ölebileceklerini de söyleyecek kadar abarttı. Neyse ki son aşamada sakızın sağlığa zararına da değindi. Neymiş efendim, naneli ve renkli sakızlardaki plastik oranı çok fazlaymış ve ilerde kalp damar sorunlarına neden olabilirmiş. Sanki kendi kalbi ve damarı…
Bu esnada bana derse gitmem gerektiği söylendi. Mesele derinleşmişti. Müdür Yardımcısı bu kuralın kaldırılamayacağını söylüyor benim öğretmenim bu kuralı kaldırmanın tam zamanı olduğunda diretiyor, diğer öğretmen kenarda çay içiyordu. Galiba bir derse geç gidecek olmanın mutluluğunu yaşıyordu. 
Koridor boyunca cips ve yemek kokuları yayılıyordu. Canım naneli sakız çekmişti bu kokuyu bastırır düşüncesiyle ama çantam Müdür Yardımcısı’nın odasında kalmıştı. Diğer teneffüs alırım, diye düşündüm. 
Sınıfa döndüm, yerime oturdum. Öğretmenimiz derse gelinceye kadar sıra arkadaşımla sakızın dünyaya ve insanlığa katkıları, hayatı güzelleştirmesi üzerine bir beyin fırtınası gerçekleştirdik. Kimse yaşadıklarımı bilmiyordu. Bir daha böyle bir mesele yaşamamak için okul kurallarını okumalıydım fakat sütunda asılı olan çok küçük puntoluydu. Okulun internet sitesinde de böyle bir başlık görmüştüm: Okul Kuralları. 
Akşam ilk işim eve gider gitmez bu kuralları okumak olacaktı. Öğretmenimiz sınıfa girdi. Yüzünde gülücükler, elinde benim çantam vardı. Çantamı uzatırken:
-Bana da bir naneli sakız versene evlat, dedi. 
Akşam planladığım gibi eve ulaşır ulaşmaz bilgisayarımı açtım ve okul kurallarını okumaya başladım. Hayli aydınlanmıştım. Mesela kabuklu yer fıstığı yemek yasaktı ama çekirdek serbestti. Sakız çiğnemek gerçekten yasaktı. İki farklı renkte ayakkabı giymek yasaktı ki bunu düşünmüştüm bir ara. Erkek öğrenciler için uzun saç da yasaktı ama bizim okuldaki arkadaşların çoğunun saçları kızlardan daha uzundu. Sınavlardan erken çıkmak da yasaktı fakat sınavı bitiren doğrudan soluğu dışarda alıyordu. Okula erken yasaktı, okuldan geç çıkmak yasaktı. Yasaklar peş peşeydi. Notlarımı almıştım ve bundan sonra daha dikkatli olacaktım. 
Ertesi sabah okuldan içeriye girerken Müdür Yardımcısı’nı ve hizmetliyi sütunlardan birinin önünde gördüm. Okul Kuralları tabelasını değiştiriyorlardı. Beni görünce Müdür Yardımcısı:
-Senin yüzünden masrafa girdik, dedi. Bir madde değişikliği sebebiyle kocaman çerçeveyi yeniliyoruz, mutlu musun?
Ağzımdaki sakızı özellikle göstererek ve gülen bir tavırla cevap verdim:
-Hem de nasıl mutluyum…

ZAMAN GEÇİYOR MU

Semih Yılmaz

Bir gün yirmi dört saat diyorlar
Ve her saat güya altmış dakika
Bir türlü inandırıcı gelmiyor bu hesap
Nedense bana

Bazen bakıyorum ansızın bir saat bitmiş
Bazen bakıyorum bir hafta aniden geçmiş
Dakikalar bazen günler kadar uzun
Nasıl inanmalıyım izahı nedir bunun

Takvimler, aylar, saatler
Zihnimizde mi var sadece 
Anlamıyorum bunu düşününce
Zaman olduğu yerde duruyor
Ve galiba 
Biz içinden geçiyoruz sessizce

10 Şubat 2026 Salı

SERGÜZEŞT-İ LİMON

İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK
ÇİĞDEM SOYDAĞ

1. Bölüm Dünyaya Merhaba Dediğim Zamanlar

Benim hikayem hem biraz hüzünlü hem de neşeli. Çok çocuklu bir ailede dünyaya geldim. Çok çocuklu dedimse hepsi hepsi beş kardeştik. Dünyaya gelişimiz kötü bir mevsime denk gelmişti. Havalar birdenbire soğumuştu ve annem bizi beslemekte hayli zorluk çekiyordu. Henüz gün yüzü görmeden, dışarıya bile çıkmadan üç kardeşim aramızdan ayrılmıştı. Onlar adına üzülmüştüm ama benim de hayatta kalıp kalmayacağım belli değildi. Soğuk kış gecelerinde anneme ve kardeşime sarılarak annemin sağdan soldan getirdiği şeyleri yemeye çalışarak hayata tutundum. 
Yaşamak ve hayatta kalmak zordu fakat tehlikeler türlü türlüydü. Sadece gıda sorunumuz yoktu bazen zehirlenme ihtimalimiz vardı ya da bir gece ansızın sığındığımız yere yabancı yaratıkların gelmesi ve bizi öldürmesi söz konusuydu. Annem bu endişelerden dolayı sürekli yanımızdaydı. Dışarıya çıkmak istediğimizde buna çok sert bir tavırla mani oluyordu. 
Günler çabuk geçti. Artık yaz mevsimi gelmişti. Dışarda nasıl bir hayatın olduğunu kardeşim ve ben merak ediyorduk. Annem bir sabah bize:
-Size dışarıyı gezdireceğim ama yanımdan ayrılmayacaksınız. Size sevgi gösterisinde bulunan kişilerden uzak duracaksınız. Kimsenin uzattığı şeyi yemeyeceksiniz. Özellikle kuşların peşine takılmayacaksınız dedi. 
Annem o kadar çok şey söylemişti ki daha kapıdan çıkar çıkmaz yarısını unutmuştum. Böyle bir gezi yerine oturup evimizde beklemek daha iyiydi fakat dışarıyı da merak ediyorduk. Annem önde, biz arkada sessizce sokağa çıktık. Dünya güzel bir yerdi; ağaçlar, kaldırımlar, tepemizde masmavi bir gökyüzü. Ağaçları çok sevmiştim. Üstelik dallarında kuşlar ötüyor ve sanki beni kendilerine çağırıyorlardı. 
Annem etraftaki her şeyi ve herkesi birer birer anlatıyordu:
-Evlatlarım, bu market sahibinden uzak durun. Ben kaç kez kovuldum onun tarafından. Şu kasabı iyi tanıyın. Kötü adam değildir ama yanında çok fazla durmayın. Biraz ilerde gürültü gelen yerde bir ilkokul var. Kesinlikle onun bahçesine girmeyin. Bir daha çıkamazsınız. 
Annemin evden çıkarken anlattığı her şeyi unutmuştum ama o yeni şeyler anlatıyordu. Bu esnada kardeşim söze girdi:
-Bizim hiç arkadaşımız olmayacak mı anne? Sadece üçümüz mü yaşayacağız hep?
Annem cevap verdi: 
-Elbette arkadaşlarınız olacak fakat zamanla siz seçeceksiniz arkadaşlarınızı. Yoksa bu mahalle bizim. Bu semtin de yarısı bizim ama daha ileriye gitmenizi tavsiye etmem. 
Bir süre yürüdükten sonra annem acıkıp acıkmadığımızı sordu. İkimiz de acıkmıştık. Temiz hava iştahımızı açmıştı. Karşıdaki marketi göstererek annem:
-Burada yiyecek bir şeyler her zaman olur. Ayrıca kışın çok soğuk olduğunda da buraya sığınabilirsiniz. Şimdi birlikte karşıya geçelim ancak araçlara dikkat etmemiz lazım, dedi. 
Annem ortada ben ve kardeşim iki yanında tam karşıya geçiyorduk ki tepemde bir gölge hissettim. Başımı kaldırıp baktığımda bir karganın bize doğru geldiğini gördüm. Ben kargaya bakarken annem ve kardeşim karşıya geçmişti bile. Onların peşinden koşmaya yeltenmiştim ki kendimi birkaç metre ötede buldum. Sert bir cisim çarpmıştı bana ve yavaşlamamış, durmamıştı bile. Yerimden kalkmaya çalıştım ancak hiçbir yerim tutmuyordu. Galiba ağzımdan da kan akıyordu. Annem ve kardeşim yolun kenarında olup bitenleri görmüşlerdi ve koşarak yanıma geldiler fakat yapacak bir şey yoktu. Acı içinde kıvranmaya başlamıştım. Annemin gözleri dolmuştu, kardeşim ise şaşkınlıkla bakıyordu. Annem ve kardeşim biraz geri çekildiler ve üzerimde kocaman bir gölge hissettim. Kocaman elleriyle biri beni yerden kaldırdı ve kucağına aldı. Annem tedirgin gözlerle bakıyordu ki beni kucağına alan kişi ona şöyle dedi:
-Merak etme, bu yavruyu ben tedavi ettireceğim. Sen diğer yavruna iyi bak. 
Bu sözlerden sonra annem ve kardeşim orada kaldı. Bu, onları son görüşümdü. Belki iyileştikten sonra beni yeniden aileme getirir bu iyiliksever insan diye düşünüyordum acı içinde. Bir süre sonra büyük bir kapının önünde durduk. İçerden değişik bir koku geliyordu ve benim gibi başka yaralılar da vardı. Burada beni iyileştirecek birilerinin olduğuna kanaat getirmiştim. Kocaman bir masaya uzattılar beni. Daha önce hiç görmediğim garip aletleri vücudumda gezdirdiler. Bacağımın kırık olduğunu orada öğrendim ama artık emin ellerdeydim. Beni evine götürür diye bekliyordum fakat beni yoldan alan kişi garip bir evin önünde durdu. Burada kimse yaşamıyordu belli ki… Boyaları solmuş, pencereleri kırık bir evdi burası. İçeriye daha önce hiçbir canlı girmemiş gibiydi. Beni buradaki tozlu bir minderin üzerine bıraktı ve ardından şöyle dedi:
-Sen iyileşinceye kadar her gün geleceğim ve sana yiyecek, içecek getireceğim. Eve götürmek isterdim seni fakat annem senin gibi arkadaşlarımı eve getirmeme izin vermiyor.
Korku dolu saatler başlamıştı benim için. Özellikle o evdeki ilk gecemi hiç unutmayacağım. Bugün bile aklıma geldikçe üzülüyorum. Evin tuvaletini bilmiyordum. Önüme konulan yiyeceklerden başka evde hiçbir şey yoktu. Annem yoktu, kardeşim yoktu. Nasıl bir hayat beni bekliyordu, bilmiyordum. 
Ertesi gün sabahın ilk saatlerinde bana “arkadaşım” diye hitap eden çocuk yanıma geldi. Yine yiyecek bir şeyler getirmişti. Bir süre yanımda durdu, benimle konuştu. Arkadaşlarından bahsetti, okulunu anlattı ve gitti. 
Ertesi gün, ertesi gün, ertesi gün de bu şekilde geride kaldı. Kendimi iyi hissettiğim bir gün ayağa kalktım ve etrafı gezinmeye karar verdim. Biraz zorlanmıştım ama yine de yürüyebiliyordum. Arkadaşım tekrar yanıma gelince beni ayakta gördü ve çok mutlu oldu. Birkaç gün de böyle geçmişti. Madem beni seviyordu ve görünce mutlu oluyordu bir de ben onun yanına gitmeliydim. Sonraki gün o bana gelmeden ben ona gitmeyi düşündüm ve sabahın erken vaktinde yola koyuldum. Zaten çok uzakta bir yerde olmamalıydı evleri. Aylak aylak sağda solda dolaşırken nihayet kapılardan biri açıldı ve arkadaşım dışarıya çıktı. Koşarak onun yanına gittim. Beni görünce çok sevinmişti yine. 
-Demek iyileştin ve evimi buldun. Keşke seni eve alabilsem ama artık acıktığın zaman buraya gelebilirsin, dedi. 
Peki ama ne yapacaktım, nerede yatıp kalkacaktım. Kırık bacağımın iyileştiği yere tekrar dönmek istemiyordum. Annem ve kardeşimi düşünüyordum arada. Acaba onlar ne haldeydi? Keşke yeniden yanlarına dönebilsem, diye aklımdan geçiyordu. Bulabileceğime de inanıyordum fakat tek başıma ayakta kalmayı öğrenmeliydim.

2. Bölüm: Yeni Bir Hayat ve Adımın Konulması
Artık anlamıştım arkadaşımın yanında bana yer olmadığını. Annemin daha önceden söylediği tehlikeleri düşünmeye başladım. Bu sokakta da market, kasap, manav vardı. Okul bahçesi olduğunu düşündüğüm kocaman bir yer de vardı. Buralardan uzak durmalıydım fakat annemin söylemediği başka başka yerler de vardı. Kocaman ağaçların bulunduğu ve insanların oturarak çekirdek yediği, çay içtiği yeşillik bir alan vardı mesela. Belli saatlerde insanların, özellikle yaşlıların gidip geldiği bir mekân daha gözüme ilişmişti. Burası da güven veren bir yer gibi görünüyordu. Karnımı doyurmuş etrafı keşfetmeye devam ediyordum ki karşıma iri yarı biri çıktı. Anneme biraz benziyordu ama ondan çok büyüktü. Keskin bakışları vardı ve benim orada olmamdan huzursuz olmuş gibiydi. Bana yaklaştı ve homurdanarak:
-Sen kimsin, kimin yavrususun? Daha önceden buralarda hiç görmedim seni. Mahallen neresi ise defol git, bir daha buralarda görmeyeyim seni yoksa sonun iyi olmaz, dedi. 
Bacağım daha yeni iyileşmemiş olsaydı ona vereceğim cevabı biliyordum ama çaresizce konuştum:
-Bacağım kırıktı ve beni arkadaşım buraya getirdi. Bu mahalleyi tanımıyorum. Annem ve kardeşim çok uzakta. Onları buluncaya kadar buralarda olmam gerek, dedim. 
Sözlerimden rahatsız olmuştu ve bunu çok belli ediyordu. Neyse ki uzaktan bir ses geldi:
-Yaramaz, rahat bırak arkadaşını, yanıma gel!
Demek ki adı Yaramaz’dı. Hiç güzel bir isim değildi bu. Zaten yaramaz birine benziyordu. Tam bela uzaklaştı benden diye düşünüyordum ki aniden karşıma çıktı sokağın başında. Ne yapacağımı şaşırmıştım, öfkeli gözlerle bana bakıyordu. Bir anda tüm ağırlığını vücudumda hissetim, bir yandan homurdanıyordu:
-Sana burayı terk et demiştim. 
-Şiddet yanlısı biri değilim ben, üstelik bacağım yeni iyileşti. Tamam, mahallen sana kalsın, dediğim anda rahatlamıştım. Ardıma bile bakmadan tersi istikamete doğru koşmaya başladım. Öyle hızlı koşuyordum ki ben bile şaşmıştım bu kadar hızlı koştuğuma. Mahalleden iyice uzaklaşmış, bilmediğim başka bir mahalleye girmiştim. Burası tenha bir mahalle gibiydi. Bulduğum küçük, yeşil bir alana uzandım, sırtımı güneşe verdim. Karıncalar ve böcekler bir türlü rahat vermiyordu dinlenmem için. Bu sırada şefkatli bir el hissettim omuzlarımda. Geriye döndüğümde ilk kez gördüğüm bir çocuk bana sevgiyle bakıyor ve konuşuyordu:
-Sen buralara nirden geldin, aç mısın söyle bakalım?
Beni yanına aldı ve bir süre konuştu, konuştu. Beni evlerine götürmek, benimle arkadaş olmak istediği çok belliydi ve işin açığı ben de onu sevmiştim. Yakınlardaki marketten bana yiyecek bile almıştı. Evlerine gittiğimizde ailesi de beni sever diye düşünmüştüm. Hatta gariban, mülayim bir bakışla onların gözlerine bakmıştım fakat adını bile bilmediğim arkadaşımın annesi hırsla konuşuyordu:
-Sokaktan bulup eve getiriyorsun. Hastalıklı mı, mikrop yuvası mı bilmeden alıp getiriyorsun. Ben sana bir daha bu gibilerden uzak durmanı söylemeyeceğim. Şimdi onu götür ve nereden aldınsa oraya bırak.
Arkadaşımın gözleri dolmuştu. Neredeyse ağlayacaktı. Onu zor durumda bırakmamak için kendim yürümeye başladım. Dışarıya çıkmama izin vermedi ve binanın alt katında bir yer gösterdi bana arkadaşım. 
-Sen burada güvende olacaksın. Ben her gün seninle ilgileneceğim, dedi. 
Tam yanımdan ayrılıyordu ki başka bir çocuk geldi yanımıza. Galiba arkadaşımın akrabasıydı. Konuşmalarından anladığım kadarıyla kuzeniydi onun. O da sevgi dolu gözlerle bana bakıyordu. 
-Annen izin vermedi değil mi?
-Annem işte. Her zamanki gibi…
-Senin annen izin vermediyse benim annem verir. Ben bu arkadaşı eve götürmek istiyorum. 
Küçük bir sevinç duymuştum ama herkesin istemediği biriymiş gibi hissediyordum kendimi. Yine de yanlarına düşüp yürüdüm. İkinci kata çıkmıştık. Arkadaşım benimle vedalaştı ve yeni arkadaşım kapıyı açarak beni içeriye aldı. Kapının hemen önünde duran bir kadın beni görünce şöyle dedi:
-Demek ailemize yeni biri katıldı. Pek de sevimli ve temiz duruyor ama sanki biraz zayıf. Ben ona bakarım.

3. Bölüm: Rüya Gibi Bir Hayat
Ömrümün en güzel aylarının bu evde geçeceğinden haberim bile yoktu. Arkadaşımın annesi de arkadaşım olmuştu, evin diğer sakinleri de. Günlerce bu evden dışarıya çıkmadım. Çıkmama da gerek yoktu zaten. Annemin yanında bile bu kadar güvende hissetmemiştim kendimi. Annemi ve kardeşimi unutmuş gibiydim. Eğer hayatta olduklarını bilsem gidip onları da buraya getirirdim ancak sağlığıma kavuşmalıydım önce. Evin içinde bir hayat kurmuştum kendime. Kahvaltı sonrası günlük aktivitelerimi yapmam için her tür eşya vardı burada. Pencereden dışarıyı izliyordum, toprak kokusunu bile unutmuştum, neyse ki kocaman saksılarda kocaman çiçekler vardı ve ben ara sıra bu çiçeklerin yanında uykuya dalıyordum. Günler böyle geçiyordu. 
Bir sabah uyandığımda beni balkona çağırdılar. Balkonda küçücük bir yuva vardı. İçinde minder ve önünde mama kabı bulunan bir yuva. Üzerinde şöyle yazıyordu: Limon’un Mekânı. Zaten kaç zamandır beni Limon, diye çağırıyorlardı. Oysa annem bana Tarçın derdi. Tarçın’ım diyerek mırlardı. Yuvanın içine girdim, fena sayılmazdı üstelik minder de yumuşacıktı ve havadar bir yerdi burası. Az öteden gelen kuş seslerini duyunca keyfim yerine gelmişti. Onlarla uğraşmayı seviyordum. 
Günler böyle geçti, balkonun yanındaki ağaçta yaşayan kuşlar, önceleri benden çok korkuyordu. Ben de onları korkutmaktan zevk alıyordum ama bir süre sonra onlarla da dost olduk. Onlar balkona beni ziyarete geliyordu ben de onları ziyaret için ağaca atlıyordum. Bir süre sonra ağaçtan bahçeye, bahçeden mahalleye gidip gelmeye başladım. Etrafı keşfetmeye başlamıştım. Yeni yeni dostlar edindim ve hemen hemen hepsi beni seviyor, beslemeye çalışıyordu. Her geçen gün etrafım biraz daha kalabalıklaşıyordu. Birkaç sokak ilerdeki kasap, onun yanındaki berber, az ilerdeki market ve manav… Hepsiyle aramız gayet iyiydi. Akşama kadar dolaşıyor, akşam olunca ağaca tırmanıp balkondaki yuvama giriyordum. Barınma ve beslenme sorunum yoktu artık.
Bir bahar günü etrafta dolaşırken Yaramaz’ı gördüm. Bir bacağı aksıyordu ve kuyruğuna da kola tenekesi bağlamışlardı. Beni görünce tanıdı. Saldıracağımdan korktu fakat ben ona aynı şeyleri söyledim:
-Ben şiddet yanlısı bir kedi değilim, benimle birlikte gelirsen sen de mama alabilir ve kuyruğundaki şu tenekeden kurtulabilirsin. 
Birlikte mahallemdeki berberin önüne gittik. Berber Yaramaz’ın kuyruğundaki tenekeyi çözdü ve tüylerine de bakım yaptı. Üstelik karnını da doyurdu. Yaramaz, mahcup olmuştu, olması da gerekiyordu zaten bana yaptıklarından sonra. 
Arkadaş çevrem hayli zenginleşmişti, tüm mahallenin tatlı Limon’uydum. Bazı günler o kadar çok şey yiyordum ki hareket etmezsem Garfield’a benzemekten korkuyor ve yürüyordum sürekli.  Fakat annem ve kardeşimi unutamıyordum bir türlü. Bir gün anılardan yola çıkarak eski mahalleyi aramaya koyuldum. Arıyor, arıyordum fakat bir türlü bulamıyordum. Öyle ki iki geceyi dışarda geçirdim onlara ulaşmak için. Nihayet eski mahalleye üçüncü gün ulaşmıştım. Hayatımı değiştiren kaza yerini görünce içimde bir hüzün hissettim. Annem ve kardeşimin yaşadığı bina yıkılmış, yerine kocaman binalar yapılmıştı. Birkaç gün burada annem ve kardeşime rastlamak ümidiyle zaman geçirdim fakat onlara dair bir iz yoktu. Bu sürede hayli aç ve bakımsız da kalmıştım. Artık onlardan ümidimi kestiğimde yeniden eski mahalleye dönmeye karar verdim. Yolda gelirken bir kadın ardımdan şöyle diyordu:
-Tıpkı buna benzeyen iki kedi vardı eskiden bu mahallede. Birkaç senedir görmüyorum hiç, acaba bu da onların aileden biri miydi?
Bu mahalleye bir daha hiç gelmemeliydim. Yorgun adımlarla evin yolunu tuttum. Yuvama ulaştığımda vakit akşamdı, ben yorgundum, kuşlar uyumuştu ve yağmur başlamıştı. 
Benim hikayem hem biraz hüzünlü hem de neşeli. Siz sadece neşeli olanı görürsünüz ama benim hikâyem biraz da hüzünlü işte. 

Ben Limon.
Bilsem’in, Şemsi Sivasi İmam Hatip Ortaokulu’nun, caddenin sağındaki kasabın, solundaki manavın, sonundaki berberin en sevdiği kediyim. Yaşamaya değer bir hayatım var ve ne kadar adımlayacağım bu yolları daha bilmiyorum. 


7 Şubat 2026 Cumartesi

MAT

Yusuf Kerem Köse

Yasin için satranç çok önemliydi ve bu oyunu oynadıkça hayranlığı daha da artıyordu. Hayatını resmen satranç üzerine kurmuş gibiydi. Aslında hayatının her aşamasında satranç olsun istiyordu fakat bu mümkün değildi. Her gün gitmek zorunda olduğu bir okulu vardı. Uflaya puflaya okuluna gidiyor, dersler boşunca sıkılıyor ve böyle zamanlarda yine satranca sığınıyordu. Akşam eve döner dönmez satranç takımını çıkarıyordu. Her gün için farklı bir takımı vardı. Kimi piyonları camdan kiminin ahşaptan kiminin plastiktendi bu takımların. Ebadı da farklı farklıydı takımlarının. Cebine sığacak kadar küçük olanları da vardı çantaya sığmayacak kadar büyük olanları da. Neyse ki ilk dönemin son gününü de geride bırakmıştı. Yarıyıl tatili başlamıştı ve on beş gün boyunca yalnızca satrançla ilgileneceği için heyecanlıydı. Ayrıca tatilin son günü bir satranç turnuvasına katılması gerekiyordu. Bu turnuvaya hazırlanıyor, her gün biraz daha fazla çaba gösteriyordu. 
Tatilin nasıl geçtiğini anlamadı bile. Kocaman iki hafta iki saat gibi geride kalmış ve büyük gün gelmişti. Bu turnuvaya çok çalışmıştı ve hedefi kesinlikle birinci olmaktı. İkincilik bile üzerdi onu, yalnızca birinci olmalıydı. Turnuvada ilk rakiplerini çok kolay bir şekilde yenerek tur atlamıştı. Evet, kendinden emindi fakat bu kadar kolay olacağını da hiç tahmin etmemişti. Yarı finaldeki rakibini de zorlanmadan yendi. Artık finaldeydi. Final, önceki turlar kadar kolay olmayabilirdi. Dikkatle hareket etmeliydi, her hamlesini iyice düşünmeliydi. Rakibi kolay lokmaya benzemiyordu. Finalde olmayı hak eden bir duruşu vardı ve Yasin’i biraz endişelendiriyordu onun bu tavrı. Endişe ile hareket ettiği için sürekli hata yapmaya başlamıştı. Hamlesinden sonra hatasını görüyordu ama dönüşü yoktu bu hamlelerin. Oyunun sonuna doğru parmakla sayılacak kadar az taşı kalmıştı. Elindeki tek kozu olan kaleyi de rakibine kaptırınca mat olmuştu. Etraftaki seyircileri görmese ağlayacaktı, o kadar morali bozulmuş ve canı sıkılmıştı ki… Yenilmesine üzülmemişti aslında, göz göre göre yaptığı hatalar onu mahvediyordu. Rakibinin elini bile sıkmadan oyun masasından kalktı ve binadan ayrıldı. 
Yol boyunca dudaklarını ısırıyor, yumruklarını sıkıyor, gözlerine biriken damlaların yanağına inmemesi için çaba sarf ediyordu. Bir yandan da terliyordu. Evine ulaştığında kimseye bir şey söylemeden odasına gitti, yatağına yüzükoyun kendini bıraktı ve yumruklarını sıktı. Dakikalardır tuttuğu gözyaşlarına artık hakim olamıyordu. Tek suçlu kendisiydi ve bunu düşünmekten yorulmuştu. Bir süre sonra yorgunluktan baygın düşmüştü. Uyuyor gibiydi ama uyku sayılmazdı bu, sadece gözleri ve zihni kapalıydı. 
Ertesi sabah uyandığında saat on olmuştu. Okula geç epey geç kalmıştı. annesi ve babası da onu uyandırmamıştı çünkü onlar da uykudaydı. Alarm kurmadıkları için uyanamamış, onlar da işlerine geç kalmıştı. Yasin önce anne babasını uyandırdı, onların hazırlanmasını bekleyemezdi, bir an evvel okula ulaşmalıydı. Anne ve babası işe gitmek için hazırlıklarını bitirdiklerinde Yasin okula ulaşmıştı bile. Nefes nefese okula gelmişti gelmesine ama bir gariplik vardı kendinde. Bir süre sonra garipliği fark etti. Okul üniforması yerine eşofman ve terlikle gelmişti okula. Dün yaşadığı mağlubiyetin ezici etkisini halen üzerinden atamamıştı. Dünyası karmakarışıktı. Bu kadarıyla kalsa neyse… Eşofman ve terlikle sınıfın kapısını açmış ve dersin ortasında bulmuştu kendini. Öğretmen öfkeyle bakıyordu, arkadaşları ise gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Öğretmen sert bir sesle Yasin’e seslendi:
-Dersin tam ortasında içeriye giriyorsun hem de kapıyı vurmadan. Haydi, vurdun da duymadık diyelim, bu kıyafet ne kuzum? Yataktan kalkıp okula mı ışınlandın? Seni bu halde derse kabul edemem ama aileni aramalıyım önce, dedi. 
Yasin, eşofmanla öğretmen masasının önünde duruyordu. Arkadaşları kıs kıs gülüyordu. Bu esnada öğretmeni, Yasin’in babası ile konuşmaya başlamıştı bile telefonda. Babası, sabah geç uyandıklarını ve Yasin’in okula nasıl gittiğine dikkat etmediklerini söylüyordu. Telefon kapandığında öğretmen devam etti:
-Yasin, bu yaptığın gerçekten kötü bir davranış. Bu yüzden sonraki dersimizde tüm sınıfa tatlı ısmarlama cezası veriyorum sana. Şimdi geç ve en arka sıraya otur fakat yürürken terliklerini sürüme lütfen, dedi. 
Öğretmenin son hamlesi Yasin’e yeniden dünü hatırlattı. Bir kez daha mat olmuştu Yasin. Peş peşe iki gün mat olmanın acısını kimse bilmeyecekti. Arkadaşlarına anlatmayacaktı dünkü mağlubiyetini. Zaten Yasin’in satranç düşkünlüğünden haberleri bile yoktu. Yasin arkadaşlarının oturduğu sıralara bakarken kaleyi, veziri, atı aradı gözleriyle fakat bir anlamı yoktu ki… Yerine oturduğunda ayaklarına baktı küçük bir mutluluk duydu. Çorapları ayağındaydı. Yalınayak olsa daha da mahcup olacaktı. İlk kez çorapla yatmak işe yaramıştı. 

YARIM KALAN

 Yusuf Kerem Köse

Hep bir boşluk kaldı
İçimde senle ilgili
Keşke biraz anlattıkların akıcı olsaydı
Elimden bırakmazdım asla seni

Kitaplığımda halen duruyorsun
Birçok kitabın arkasında
Kimsenin artık okuma umudu kalmadı galiba
Onuncu sayfada kaldı ayracın bile hatta

İçimde kalsa da boşluğun
Kitaplığımdan hiç ayrılma
Ne kadar kitap
O kadar dünya nasılsa 

AŞIRI SEVGİ

 Nurgül Asya Kılcı

Ahsen, her zamanki gibi eline bir Harry Potter kitabı alıp okumaya başladı ama kendini o kadar çok kaptırmıştı ki okumaya saatin kaç olduğunu fark etmemişti bile. Saat gece ikiye geliyordu ve Ahsen elinde kitapla uyuyakalmıştı. Uyandığında ise bir terslik fark etmişti. Uyandığı yer Ahsen’in kendi odası değildi ve odada birkaç yatak, yataklarda uyuyan başka kitaplar vardı. Ahsen neler olduğuna pek anlam verememişti. Ardından yanına bir kız geldi ve ona neden hala elbiselerini giyinmediğini sordu. Biraz daha beklerse derse geç kalacağını söyledi. Ahsen tam “ne dersi?” diye soracakken kızın üzerindeki Gryffindor kıyafetini gördü ve şaşırdı. O an neler olduğunu anlamıştı artık. Anlam veremediği bir şeklide Hogwarts’taydı. Bu, onun için harika bir şeydi. Ahsen hemen kalkıp kıyafetini giyindi ve derse gitti. Derse girdiğinde karşısında Harry ve Ron’u görünce çok şaşırdı. Boş bir yer buldu ve oturdu. Oturur oturmaz kapı açıldı ve dersin öğretmeni Profesör Snape içeri girdi. Tam o anda Ahsen bir ses duydu:
-Ahsen, kalk kızım okula geç kalacaksın. Yere düşürdüğün kitabı da lütfen yerine bırak.