18 Şubat 2026 Çarşamba

FISILTI

 

Yasin Kesürük

Okul tüm sıkıcılığıyla devam ediyordu. Hayatında yeni hiçbir şey yoktu. Ezberden yaşıyordu sanki günleri. Oysa ona lise öğrenciliğinin çok zevkli olacağını söylemişlerdi. Üstelik iyi bir lise kazanmıştı ama bu kadar tekdüze bir hayat beklemiyordu. Son zamanlarda erkenden uyuyup geç uyanma gibi bir alışkanlığa da kapılmıştı. Akşam yemeğinden bir süre sonra uyuyordu. Taş gibi uyuyordu. Rüya görmüyordu. Ertesi sabah uyandığında yine aynı hayatı yaşayacak olmak, zihnini yoruyordu. Düşünmek istemiyordu hiçbir şeyi fakat düşünmekten yoruluyordu zihni. 
O akşam yine erkenden uykuya dalmıştı. Gece saat tam on iki olduğunda birdenbire uyandı. Sanki onu birileri çağırmış, uykudan uyandırmıştı. Saatine baktı tam on ikiydi saat. Bir süre alacakaranlıkta tavana, perdelere baktı. Neden uyandığını anlamaya çalıştı. Deprem mi oldu yoksa diye endişe etti fakat hiçbir şey anormal değildi. Yeniden uykuya daldı. Nasıl olsa ertesi sabah yine sıradan bir güne başlayacaktı. 
Sabah uyandığında aklında halen gece yarısı neden uyandığının sorusu vardı. Bir süre zihninde bu soru dolaştı fakat günün sıradanlığı arasında unutmuştu yaşadıklarını. Okula gitti, derslerine girdi. Konular işlendi. Teneffüslere çıkıldı ve nihayet akşam eve döndü. Artık önceki gece yaşadığını unutmuştu bile ta ki yatağa girinceye kadar. 
Yine erkenden uyudu. Rüya görmedi. Zihninde hiçbir şey yoktu. Bir süre uyuduktan sonra yine sanki biri çağırıyormuşçasına uykusundan uyandı. Bu kez kendini yatağının içinde oturuyor vaziyette buldu. Saatine baktı, yine tam on ikiydi. Belki de fazla uyuyorum, diye aklından geçecekti ki bir fısıltı duydu:
-Bir dilek tut.
Ellerini yüzüne götürdü, gözlerini ovuşturdu, saatine tekrar baktı. Artık daha az uyumalıyım, diye içinden geçirdi ve yeniden uykuya daldı. 
Sabah uyandığında fısıltı kulağında gibiydi:
-Bir dilek tut. 
Bunu arkadaşlarına anlatsa kesinlikle alay konusu olurdu. Ailesine anlatsa alacağı cevabı biliyordu:
-Ayetelkürsü okumadan yatma. 
Oysa okumadan yatmazdı. 
Okulda yine aynı şeyler yaşandı. Sadece dersler farklıydı. Bir ara beden eğitimi dersinde okul bahçesi dışından kendilerini izleyen bir yaşlı adamı gördü. Adamın yüzünü seçemiyordu ama hiç buralı birine benzemiyordu. Bir bahane ile o tarafa doğru yürüdüğünde kimsenin olmadığını fark etti. Durup dururken neden böyle şeyler yaşamaya başladım, diye hayıflandı fakat çabucak unuttu yaşadıklarını. 
3. Gece
Normalde bir süre oyalanıp biraz geç yatmayı düşünmüştü. Hatta gece on iki gibi yatarsam bu tür şeyler yaşamam, diye de aklından geçmişti fakat her günkünden daha da erken uyumuştu o akşam. Gece yarısı yine aniden uyandı. Tekrar uyumayı düşünüyordu ki fısıltı biraz daha belirgin bir şekilde odasında duyulmaya başlandı:
-Bir dilek tut. 
Kaybedeceğim ne var ki diye düşündü. Tutayım bir dilek. Aklına ertesi günkü matematik sınavı geldi. Kendine çeki düzen verdi ve boş odaya şöyle konuştu:
-Yarınki matematik sınavının kolay geçmesini diliyorum. 
Bunu yaptığına inanamıyordu. Zaten fazla da çalışmamıştı. Eğer dileği gerçekleşirse bu bir mucize olacaktı. 
Her günden farklı olarak bu kez artık bir dileğin test edilme günüydü onun için. Okula gittiğinde yalnızca matematik sınavını bekliyordu. Sınav saati geldiğinde biraz heyecan vardı aslında ama bir yandan da kendine kızıyordu. Bu yaşadıklarını birilerine söylese kesinlikle ruh doktoruna görünmesi gerektiğini söylerdi. 
Gerçekten de matematik sınavı çok iyi geçmişti. Bunun gece tuttuğu dilekle alakası var mıydı, bilmiyordu lakin bu sınavın bu kadar kolay geçmesi sıradan bir olay değildi. Matematiği çok iyi olan arkadaşlarının bile sınavı kötü geçmişti. Belki de abartmamak lazımdı. Psikolojik bir iyi olma haliydi bu. Aslında matematik de çok zor bir şey değildi. 
Farklı ve güzel bir gün geçirmiş olmanın mutluluğuyla evine döndü. Ailesi, yüzündeki mutluluğu sezmişti. Bu akşam erkenden uyumak istemediğini söyledi ailesine. Uyumamak için belki ışığı açık bırakacağını, endişe etmemelerini de haber verdi. Tam odasına doğru gidiyordu ki birdenbire elektrikler kesilmişti. Bu durumdan bir çıkarım yapması gerekmiyordu. Zaten sık sık elektrikler kesiliyordu. Odasına götürdüğü mum ile bir süre düşüncelere daldı. Artık düşünmek onu yormuyordu. Mum bittiğinde çoktan uykuya dalmıştı. 
4. Gece
Kaç saat uyuduğunu kestiremiyordu bu kez fakat uyandığında odasının ışığı yanıyordu ve duvardaki saat yine tam on ikiyi gösteriyordu. Lambayı kapatmak için yerinden kalktığında yine aynı sesi duydu:
-Bir dilek tut. 
Matematik sınavı iyi geçmişti. Hayatındaki zorlukları düşündü. Neyi kolaylaştırabilirdi, neyi dileyebilirdi? Çok da şikâyet edilecek bir hayat yaşamadığını fark etti. Yine de teklif güzeldi, bir dilek tutması gerekiyordu. Kendini toparladı ve şöyle dedi:
-Tuttuğum takımın yarın akşamki maçı büyük bir farkla kazanmasını diliyorum. 
Bu dileği aslında olmayacak bir şeydi çünkü tuttuğu takımın bu seneki gidişatı hiç iyi değildi. Eğer bu dileği de yerine gelirse gerçekten inanmaya başlayacaktı dilek tutma işine. Şimdi sadece yarın akşamı beklemek gerekiyordu. 
Gün boyu akşamki maçı bekledi. Dün gece yaşadıkları olmasa maçı izlemeyecekti bile çünkü kaybetmeye alışmıştı ve maçların tadı yoktu. Nasıl olsa yenileceğiz, diyordu her maçtan önce ve bu akşam oynanacak maçtaki rakip de hayli güçlüydü. Aslında dileğinin tutup tutmaması ile ilgili meraktı ona maçı bekleten. Akşam olduğunda televizyon karşısına geçerek maçı izlemeye başladı. Değişen hiçbir şey yoktu. Henüz maçın ilk dakikalarında tuttuğu takım bir gol bile yemişti. Yine de iyimserdi çünkü matematik sınavıyla ilgili dileği tutmuştu. Maçın ilk yarısı bittiğinde tuttuğu takım ikinci golü de yemişti. Daha fazla bu maçı izlemenin anlamı yoktu. Gördüğü rüyaları ciddiye almaması gerektiğine kendini inandırmaya başladı. Artık dilek filan tutmanın anlamı yoktu. Yine benzer rüyalar görürse dalga geçecekti ve futbol takımının nasıl yenildiğini soracaktı. İlk yarısı 2-0 biten maçın ikinci yarısında en az iki gol daha görünüyordu çünkü çok berbat oynuyordu tuttuğu takım. 
Zaman zaman kendine kızarak ve kendiyle konuşarak bir saati geride bırakmıştı ve maçın kalanını izlememişti. En azından benim kepaze takım kaç gol daha yemiş düşüncesiyle yeniden televizyonu açtığında gördüklerine inanamadı. İkinci yarıda tuttuğu takım tam beş gol atarak maçı kazanmıştı. İnanmak istemedi, farklı spor kanallarına baktı. Tuttuğu takımın attığı goller tekrar tekrar yayımlanıyordu ekranlarda. Futbol tarihinde eşine az rastlanır bir galibiyetti bu. İkinci dileği de yerine gelmişti ve bu durum onu mutlu etmek yerine endişeye sevk etmişti. Dilediği her şeyin gerçek olması iyi bir şey miydi acaba? Kaç dileği olduğunu merak ediyordu bir yandan. Hem korkuyor hem de bu işin nereye gideceği endişesini yaşıyordu. Bu dileklerin gerçekleşmesinin karşılığında o sesin sahibi kendisinden ne isteyecekti acaba? Boşu boşuna gerçekleşmiyordu bu dilekler. Artık sadece zihninde bu mesele vardı ve geceyi beklemeye başlamıştı. Uyumadan beklemeye karar verdi hatta uyumamak için birkaç fincan kahve de içmeyi ihmal etmedi. 
5. Gece
Zaman geçmek bilmiyordu. Saat sanki 11’e takılı kalmış gibiydi. O kadar kahveye rağmen yine de uykusu gelmeye başlamıştı ancak direniyordu. Uyumamalı ve sesin kaynağını bulmalı, ona sorular sormalıydı. Birkaç kez yüzünü yıkadı ve uykusunu dağıtmaya çalıştı fakat nafile. Göz ucuyla duvardaki saate yeniden baktı, yeniden baktı… Saniyenin ilerlediğini görüyor fakat dakikalar ilerlemiyor gibiydi. Tam göz kapakları saate takılmış vaziyette kapanmak üzere iken bir fısıltı ile irkildi. Gözlerini açtığında saat yine on ikiydi. Fısıltının ne söylediğini anlamamış gibiydi ve ses yeniden gelmeye başladı:
-Bir dilek tut. 
Üç gündür dilek tutuyordu ve masallarda genellikle dilek hakkı üç tane olurdu. Tutacağı dileği düşünürken fısıltı devam etti:
-Evet, doğru düşünüyorsun. Bir dilek tut. Bu senin son dileğin olacak. 
Dilek mi tutmalıyım yoksa sohbet mi etmeliyim düşüncesi zihninden çıkmıyordu. Fısıltı devam etti:
-Endişelerinde haklısın. Tuttuğun ve gerçekleşen her dileğin bir karşılığı var. Ödemen gereken bir bedeli var. Bu bedeli ben sana söylemeyeceğim ama yaşarken göreceksin, hissedeceksin ve nihayetinde bedelini ödedim, diyebileceksin. 
Bu cümleler içini karartmaya yetmişti. Bedel ha, dedi. Karşılıksız olmayacağını biliyordum bunların fakat onlarca ders içinde matematikten iyi bir sınavı geride bırakmanın nasıl bir bedeli olabilirdi ki? Ya da yüz binlerce takipçisi olan bir futbol takımının zaferinin bedelini kendisi niçin ödeyecekti. Belki de ilk iki dilek hakkını boşuna harcamıştı. Son dileğini kendisi için dilemeliydi. Kalıcı bir dilek olmalıydı. Madem bedeli olacaktı bu bedele değmeliydi. Saat halen on ikiyi gösteriyordu. Saniye durmadan dönüyordu fakat saat on ikiydi. Başını ellerinin arasına aldı:
-Sonsuz huzur diliyorum kendime, dedi. Bedeli ne ise artık ödemeye de hazırım. Huzurum olsun, hiçbir şeyim olmasa da olur. 
-Artık üçüncü dileğini de diledin. Huzurun olacak ve hiçbir şeyin olmayacak. Yaşarken ödeyeceksin bu dileklerin bedelini, dedi fısıltı. 
Derin bir uykuya daldı. Öyle huzurlu bir uykuydu ki bu ancak bebekler böyle uyuyabilirdi. Ertesi sabah uyandığında içinde bir bahar havası vardı sanki. Hiçbir şeyi umursamıyordu, herkese tebessümler dağıtıyordu. 
Sınavlara girdi çıktı kalan günlerde. Hiçbir sınavı iyi geçmedi fakat bundan rahatsızlık duymuyordu bile. Eğitim hayatının sona erecek olması umurunda değildi. Arkadaşları ve ailesi onun bu umarsız haline anlam veremiyordu. Ne yaşarsa yaşasın tebessüm ediyordu. Önce arkadaşları uzaklaştı birer birer etrafından, sonra ailesi ile sorunlar yaşamaya başladı fakat ailesi yaşıyordu bu sorunları, kendisi için sorun değildi. Bir seferinde karşıya geçerken bir aracın altında kalmıştı ama hastaneye giderken bile tebessüm ediyordu. Hastanede yattığı süre boyunca herkese tebessüm etti. İçinde sonsuz bir huzur vardı, hiç eksilmeyen bir huzur. Dünyanın dört bir yanında hiç de iyi olmayan şeyler gerçekleşiyordu lakin bunların hiçbiri onun keyfini bozmuyordu. Yaşadığı yerde kuraklık oluyor, sel baskını yaşanıyor hatta depremler oluyordu fakat onun umurunda bile değildi. 
Akşamları erkenden uyuyordu. Tuttuğu futbol takımı küme düşerek sezonu kapatmıştı ama o yine de huzurluydu. Dünya salgınlarla sarsılıyordu fakat bu durum onu huzursuz etmiyordu.
Hayatı değişmişti tümüyle. Geceyi ve gündüzü ayırt edemez duruma gelmişti. Sadece zaman değil mekan kavramını da yitirmişti. Kimi zaman çok uzakta bir ülkeye gidebildiğini düşünüyordu kimi zaman insanların rüyalarına girebileceğini. Soğuğu ve sıcağı hissetmiyordu. Kışın en ayaz günlerinde bile tişörtle gezebiliyor ve üşümüyordu. Üstelik yaşadığı şeyleri konuştuğu insanlara anlattıkça önce merakla dinliyorlar sonra ellerini sırtına koyarak teselli veriyorlardı ve ardından şöyle diyorlardı:
-Yaşı da çok gençmiş. Düzelir inşallah. 
Birgün gecenin ilerleyen bir vaktinde karanlık bir odada buldu kendini. Bir genç vardı bu odada ve uykuluydu hayli. Gözlerini açamıyordu. Saatin on iki olmasını bekledi. Saat tam on iki olduğunda çocuğun başucuna doğru eğildi ve fısıldadı:
-Bir dilek tut. 
Çocuk gözlerini silerek ürpertiyle uyandı fakat o huzurluydu. 

ÇIRAK

 

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

Bir zamanlar İzmir’de bir bakkalın çırağıydım. O zamanlar 11, 12 yaşlarındaydım. Ailemin ekonomik durumu o kadar kötüydü ki bir yerde çalışmam ve aile bütçesine katkıda bulunmam gerekiyordu. Bu isteğimi söyleyince babam beni tanıdığı bir bakkala çırak olarak vermişti. Bu bakkalın sahibi, eski okulumdan arkadaşımın babası olan Hüseyin amca idi. Beni daha burada çalışmaya başlamadan önce de çok severdi, zaten babamla da tanışıyordu. Biraz da bu bağlantılar yüzünden benim haftalığıma fazladan para ekliyordu.  Bakkal o kadar küçük ve kalabalıktı ki iğne atsan yere düşmeyecek gibiydi. Bu yüzden müşterilerin istediklerini çoğu zaman ya bulamıyorduk ya da bulmamız uzun sürüyordu. O yıllarda henüz marketler olmadığı için bakkala her tür insan geliyordu. Zengin, fakir ayrımı olmadan her statüden insan bu bakkalın müşterisiydi. 
Boş zamanlarımda ya da izinli olduğumda ara sıra arkadaşlarımla maça devam ediyordum. Bir gün bakkala gelen bir kulüp çalışanı beni tanıdı:
-Sen geçen gün halı sahada futbol oynayan çocuk değil misin, diye sordu.
Maçlarımızı kimsenin izlediğini düşünmüyordum ama demek ki izleniyormuş. Ardından devam etti:
-Oyun tarzını çok beğendim ama o gün işim vardı ve maçın sonunu beklemeden ayrıldım. Tanışmak bu güne nasipmiş. Dilersen yarınki deneme antrenmanına katılabilirsin bizim kulüpte.  
Teklifini hemen kabul ettim. Bu benim için eşsiz bir fırsattı ve belki de hayatım değişecekti. Deneme antrenmanına gitmeyi iple çekiyordum. Bakkal Hüseyin amca da bu teklife çok sevinmişti. Akşam eve gidince aileme de bu durumdan bahsettim. Babam şiddetle karşıydı bu antrenmana katılmama. Futbolu sevmiyor ve tehlikeli olduğunu söylüyordu. Üzüldüğümü görünce izin verdi fakat yine de çok gönlü yok gibiydi. 
Gece boyunca gözüme uyku girmemişti.  Sabah kahvaltımı hızlı bir şekilde yaptım ve hemen otobüs durağının yolunu tuttum. Otobüs durağına erken gitmiş olacağım ki yarım saat kadar otobüsü bekledim. Otobüs sonunda görünmüştü ve heyecanla otobüse atladım. Birkaç sokak sonra yanlış otobüse bindiğimi fark etmiştim ama artık çok geçti.  Otobüs, gideceğim yerin tam ters istikamete doğru ilerliyordu. Geçen her dakika antrenmanın yapılacağı yerden biraz daha uzaklaşıyordum. Durumu otobüs şoförüne anlattım hızlıca ve bana yardımcı olmasını istedim. Bir durak sonra beni otobüsten indirdi ve binmem gereken otobüsün numarasını söyledi. Otobüsten indiğimde antrenmana daha bir buçuk saat vardı. En azından iki saat erken çıkmıştım ki ne olur ne olmaz diye. İyi ki erken çıkmışım, diye düşündüm. Çok beklemeden diğer otobüs yolun ucunda göründü. Bir kez daha aynı şeyleri yaşayamazdım ve otobüsün numarasına birkaç kez baktım. Otobüse binerken de şoföre sordum geçtiği güzergahı. Otobüs çok beklemeden hemen hareket etti. Dakikaları saymaya başladım ki yaklaşık yarım saat sonra antrenmanın yapılacağı yere varmıştım. Heyecanla otobüsten indim. 
Antrenmanın başlamasına halen vakit vardı ve kahvaltı yapmadığımı hatırlatıyordu midemden gelen sesler. Aç karnına da spor yapılmazdı, tok karnına da. Bu dengeyi ayarlamam gerekliydi. Kulübün kantinine gittim ve cebimdeki parayı hesap ederek atıştırmalık bir şeyler aldım. 
Deneme antrenmanına daha on beş dakika vardı. Çok heyecanlanmıştım. Sahaya çıkacaktım ama önce kimlerle görüşmem gerektiğini bilmiyordum, şaşkın şaşkın etrafa bakıyordum ki karşımda antrenörü ve yardımcısını gördüm. Beni çok güzel ve nazik bir şekilde karşıladılar. İçimden bir ses takımın altyapısına seçileceğimi söylüyordu. Kendime çok güveniyordum. 
Antrenman zamanı geldi çattı. Antrenmana kendi yaşıtlarımla başladım. Ama bu çok uzun sürmedi. Antrenör benim oynayışım karşısında büyülenmişti ve beni daha büyük yaşlarda olan oyuncuların antrenmanına da gelmemi istedi. Ben de izin verirseniz tabi ki gelirim, dedim. Antrenman bitince antrenör benimle konuşmak istediğini söyledi. Bana çok başarılı bir oyuncu olabileceğini söyledi. Bunun için çok çalışmam gerekiyordu. Antrenöre ailemin durumundan bahsettim. Çalışmam gerektiğini ve aileme katkıda bulunmamın şart olduğunu söyledim. Antrenör bir süre düşündü ve takım olarak aileme ekonomik destek yardımı yapabileceklerini bildirdi, artık bakkala gitmek yerine buraya gelebileceğimi söyledi. Her gün antrenmana katılmam gerektiğini, başarıya giden yolun disiplinden geçtiğini söyledi. 
Antrenmanlara aylarca gittim ve bolca emek harcadım. Bir antrenman dönüşü Bakkal amcaya uğradım ve yeni hayatımdan bahsettim ona. Zaten çırağa ihtiyacı olmadığını söyledi. Müşteriler azalmış, etrafa başka bakkallar ve marketler açılmıştı. Bakkaldaki ürünlerin sayısı da azalmıştı:
-Senin adına çok sevindim, dedi. Senin başarılı bir oyuncu olacağına inanıyorum. Daha önceden yani işlerim iyi iken çok çırak yetiştirdim ancak ilk kez bir çırağım futbolcu olacak, peki seni ne zaman televizyonlarda izleyeceğiz, dedi.
-Henüz çok uzağındayım televizyon maçlarının ancak biraz daha büyüdükten sonra sahadan sana selam bile gönderirim amca, dedim. 
Ailem, özellikle babam durumdan çok memnundu. Hayatım düzene girmişti ve geleceğe dair plan yapıyordum sürekli. Halen maçlara, antrenmanlara otobüsle gidiyordum ama biliyordum ki bir gün kendi arabam olacak ve onunla gideceğim her yere. 
Zaman çok çabuk geçti. Gerçekten de başarılı bir oyuncuydum ve büyük kulüplerin tamamının gözdesiydim. Ta ki o kazaya kadar. Oyunculuk kaderimi belirleyecek o maçta oldu ne olduysa. Rüzgâr gibi esiyordum ve tribünler adımı haykırıyordu durmadan. Top ayağıma gelir gelmez rakip takımın kalesine doğru tek başıma ilerliyordum. Takımım 3-0 öndeydi. İlk yarının bitmesine beş dakika kala 4. gole doğru koşuyordum ki ani bir sarsıntı ile kendimi yerde bulmuştum. Başımın üzerinde yıldızlar dönüyor, gözlerim kararıyordu. Alkışlar, ıslıklar siren sesine karışıyordu. Futbol hayatım orada, o maçta bitmişti. Hayallerim bitmişti. Babamın en korktuğu şey başıma gelmişti. Aylarca hastanede kaldıktan sonra yeniden ayağa kalktım. Artık futbola devam etmem mümkün değildi. Hüseyin amcanın bakkalının önünden geçerken bakkalın penceresinde bir yazı gördüm: Devren Satılık. O güne kadar biriktirdiğim ufak tefek para ile bakkalı satın aldım. 
Şimdilerde bir çırağım var ve en büyük hayali bir futbolcu olmak. Ailesine ekonomik katkıda bulunmak için yanımda çalışmaya başladı. Futboldan uzak durmasını söylüyorum ama pek de dinlemiyor sanki. 

HAFIZA KAYBI

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

1. Bölüm
Ağabeyim son zamanlarda hayli farklı davranmaya başlamıştı. Annem ve babam ergenlikte böyle davranışların normal olduğunu söylüyordu ama bana çok da öyle gelmiyordu. Yerinde duramıyordu bir türlü. Bazı sabahlar beni yorgana sarıp rulo haline getirmeye çalışıyordu. Şayet yerde oturuyorsam halıya sarmaya kalkışıyordu. Su içerken bardağı, başından bir metre yukarı kaldırıyor ve küçük bir şelale oluşturarak su içiyordu. Bunlar evdeki bazı davranışlarıydı sadece. Okulda ise başlı başına bir vaka olmuştu. Ailem her hafta rehberlik servisine çağırılmaktan usanmıştı. Döndüklerinde ise ne hikayeler anlatmışlardı ne hikayeler… Dersin ortasında aniden kahkaha atmalar, durup dururken arkadaşlarına yumruk atmalar, öğretmenlerin karşısında aniden şarkı söylemeye başlamalar… Rehberlik servisi de çözüm bulamamıştı onun bu tavrına. Ne yapacağımızı, nasıl çözüm bulacağımızı bilemiyorduk. Artık her an onun yapacağı garipliklere hazır durumda bekliyorduk. 
O gün ağabeyim bambaşka biri olarak döndü okuldan. Aslında dönmedi, arkadaşları tarafından eve bırakıldı. Eve girdiğinde şaşkındı. Bir türlü konuşmalarımızı anlamıyor ve etrafa bakınıyordu. Herkesi, her şeyi ilk kez görüyor gibiydi. Arkadaşları durumu bir kenarda anne ve babama üzüntüyle anlattılar. Sabah ilk teneffüs ağabeyim merdivenlerden uçarak inerken hızını alamamış ve başını karşıdaki duvara çarpmıştı. Herhangi bir sakatlanma olmadığı için durumu bize haber vermemişlerdi ama galiba küçük bir hafıza kaybından bahsediyorlardı. Gün boyu hastanede tetkikler yapılmış ve doktorlar önemli bir şey olmadığını, birkaç gün içinde düzeleceğini söylemişlerdi. Hatta gün içinde bile geçebilecek bir sarsıntı yaşadığını söylemişlerdi. Birdenbire ağabeyim adına üzülmeye başlamıştım. Ya kısa süreli dedikleri hafıza kaybı hiç düzelmezse? Aklımda kötü senaryolar dolaşıyordu. Keşke ağabeyim sağlıklı olsaydı da beni yorganlara sarıp pencereden atsaydı. Keşke ağabeyim sağlıklı olsaydı da suyu yine öyle garip içseydi. Keşke ağabeyim sağlıklı olsaydı da yastığımla top oynasaydı, ödevlerime su dökseydi, ayakkabılarımı saklasaydı. Keşke… Keşkeler zihnimden gitmek bilmiyordu bu esnada ağabeyimle göz göze geldik. Bir yabancı gibi bakıyordu bana. Yanına giderek:
-Ağabey, iyi misin, dedim. 
-İyi olduğumu görüyorsun ama nereden tanışıyoruz, diye cevap verdi. 
Bu soruyu sorduğuma pişman oldum. Hızlıca mutfağa gidip ağlamaya başladım. Yaşadıklarımız kötü bir rüya gibiydi. Annem ve babam benim kadar rahatsız değillerdi durumdan ama ben hep kötü senaryolar üretiyordum. 
Arkadaşları gittikten sonra ağabeyimi odasına dinlenmeye çıkardı annem ve babam. Yatağına bile bir yabancı gibi bakıyordu ve ısrarla uykusunun olmadığını, yabancıların evinde yatmanın iyi olmadığını söylüyordu. Anne ve babamın ısrarı ile uzanmaya ikna oldu. Akşam yemeğine çağırmaya gittiğimde uyuyor ve sayıklıyordu. Korkutmadan uyandırdım ve yemeğin hazır olduğunu söyledim. Yanında yürüyerek mutfağa geçtik fakat ağabeyim sofrada öylece bekliyordu. Çatal kaşık kullanmayı hatta yemek yemeyi bile hatırlamıyor gibiydi. Bir süre bize baktıktan sonra yemeye başladı. Annem ağabeyimin en çok sevdiği yemek olan hıngel yapmıştı. 
Biraz yedikten sonra ağabeyim:
-Çok güzel bir ıspanak yemeği yapmışsınız teyze, elinize sağlık dedi. 
Hayat, bizim için bambaşka bir hal almıştı ve düzelecek gibi de görünmüyordu. Yemekten sonra ağabeyimi yeniden odasına çıkardım ve iyi akşamlar dileyerek kendi odama geçtim. Tam uyumaya hazırlanıyordum ki gecenin ilerleyen bir saatinde ağabeyimin odasından sesler gelmeye başladı. Kapısını açtığımda hazırlanmış, dışarıya çıkmak üzere olduğunu fark ettim. 
-Ağabey, hayırdır bu saatte nereye gidiyorsun, diye sordum.
-Cuma namazı yaklaştı, diye cevap verdi. Günlerden çarşambaydı oysa ve vakit gece yarısıydı. 
Cuma namazı için cumayı beklemek gerektiğini anlattım. Bir çocuk gibi beni dinliyordu. Tam ikna etmiştim ki kapının önünde anne ve babamı gördüm. Bizi dinliyorlardı dolmuş gözlerle. 
Sabah, bir türlü olmak bilmedi. Sabaha uyuyamadım. İçimde küçük bir ümit vardı. Sabah ağabeyim okula gidecek miydi? Biraz zordu bu ihtimal. Evde kalsa başka bir sıkıntı. Üstelik matematik sınavı vardı ertesi gün. Ne kötü bir zamana denk gelmişti bu kaza. Sonra kendimi suçlu hissetmeye başladım. Ağabeyim bu halde iken ben matematik sınavını düşünüyordum. Nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum, uyandığımda sabah olmuştu bile. 
2. Bölüm
Sabah annem ve babam beni okula uğurladılar ve kendileri yeniden ağabeyimi hastaneye götüreceklerini söylediler. Ağabeyim henüz uyanmamıştı. Okula gittim, kafamda gün boyu kötü senaryolar dolaştı durdu. Belki de ağabeyim uyandığında normale dönmüş olur diye umuyordum. 
Akşam eve döndüğümde ağabeyimi mutfakta gördüm. Birdenbire sevinmiştim normale döndüğünü düşünerek fakat benim geldiğimi görünce:
-Teyzeye yemek işinde yardım ediyorum. Dünden beri onun pişirdiklerini yiyoruz. Bugün de ben yapayım yemekleri, dedi. 
Tüm umudum tükenmişti. Anne ve babama durumu sordum. Dünkü doktorların dediklerinden farklı bir şey dememişti bu doktorlar da ama ağabeyimin durumu beni üzüyordu. Zaten yemek yapmaktan çok mutfağı berbat eder bir hali vardı. Un, sebzeler, tabaklar her yere saçılmıştı. 
-Bugün ben yapayım yemeği, yarın sen yaparsın, dedim. 
Bu cümlemden sonra ilk kez gözlerinde farklı bir şey sezdim ağabeyimin. Bu bakışı tanıyordum, beni küçümserken, zorbalarken takındığı bakış buydu. Çok kısa süren bu bakıştan sonra gözlerini başka yere çevirdiğini fark ettim. Sonra da kendi kendimi ayıpladım. Belki de bu bakış, benim anladığım bakış değildi. 
Akşam yemeğinden sonra ağabeyimin öğretmenleri ve arkadaşları ziyarete gelmişlerdi. Kapıda öğretmenlerini ve arkadaşlarını gören ağabeyimin yüz ifadesine ve bakışlarına takılmıştı gözüm. Önceleri küçük bir tedirginlik sezdim fakat ardından yine o boşluğa yönelmiş bakışları gördüm. 
Gelenlerden biri matematik öğretmeniydi. Sohbetten hiçbir şey anlamıyormuş gibi görünen ağabeyime bir ara matematik öğretmeni yönelerek: 
-Bugün matematik yazılısını yaptım ve iyi not alan neredeyse yok. Seni bu dönem yazılı yapmayacağım. Sen iyileşmene bak evlat, dedi. 
Bu cümleden sonra ağabeyim yerinden kalktı ve odasına gitmek istediğini söyledi. Onun ardından ben de usulca yürüyerek odasına kadar eşlik etmek istedim. 
Ağabeyim odasına girip kapıyı kapadığında içerden bir ses geldi:
-İşte bu be!.. İşte bu!..
Kapıyı açtığımda ağabeyim şaşırmıştı. Sevinçli yüzünü yeniden boş ve anlamsız hale getirmeye çalıştı fakat o kadar mutluydu ki bunu yapamıyordu. Öylece baktım. Sessizce bir süre seyrettim yüzünü. 
-Değer miydi ağabey, dedim. Bir matematik sınavı için bize bu yaşattıklarına değdi mi?
-Ne dediğini anlamıyorum, matematik sınavı da nerden çıktı? Lütfen beni yalnız bırak. Seni tanımıyorum bile, sadece iki gündür aynı evdeyiz. Bana ne demek istiyorsun?
Ağabeyim bu sözleri söylerken tüm inandırıcılığını kaybetmişti. İçimde bir hınç birikmişti ve bunu bir şekilde çıkarmalıydım. Yatağın üzerinde duran ağabeyime doğru ani bir hareketle atladım ve yorganını sarıp onu rulo yapmaya başladım. Ağabeyim direnemiyordu. Tamamen rulo yaptığımda göz göze geldik. Kıs kıs gülüyordu. Yastıkla kafasına vurmaya başladım. 
Bu esnada gülerek:
-Hafızam yerine geldi, diye bağırdı. 

17 Şubat 2026 Salı

ZAMAN

 FURKAN YÖRÜK
İnsanlar sürekli hız peşinde koşmaktan
Zamanı yakalayamıyor
Işık hızı, ses hızı peşinde koşarken
Zamanın hızını anlayamıyor

Her zaman hızlı değil elbette
Bazen zaman da yavaşlıyor
Ödev yaparken ya da bir dersin ortasında
Zaman yavaşlamıyor
Sanki duruyor

Yine de eksiliyor takvimden sayfalar
Dün on bir yaşımdaydım
Bugün on iki
Yarın belki on beş belki otuz
Bu dünyada, bu zamanın içinde
Bir varız bir yokuz

KONUŞMAK VE YAZMAK


FEYZA DURAN
Yazmak kurtarmaktır kelimeleri
Kaybolup gitmekten
Kelimeleri ve onları taşıyan hisleri

Belki de bu yüzden söylemişler
Söz uçar
Yazı kalır

Yazı, kazmaktır taşlara, kağıda, kitaba
Kelimelerin sonsuz gücünü
Konuşmak anlıktır
Yorulur kelimeler
Yorulur
Ve ardından unutulur

Söz aniden çıkar ağızdan
Nereye ve nasıl gideceğini bilmeden
Hatta çoğu zaman
Düşünmeden

Yazı harmanlanmasıdır her şeyin
Bir perdenin ardında
Harmanlanması ve hasat edilmesidir
Uzak, çok uzak bir dünyada

HİKAYE VE ŞİİR



BAHA KAYHAN


Herkesin anlatabileceği bir hikayesi var
Fakat şiiri yok herkesin
Şiir uzak bir ülkede
Yedi yılda açan çiçek gibi
Oysa hikâye
Yol üzerinde gördüğümüz ve her gün
Yanından geçtiğimiz
Bir bitki

Şairler derinden yaşar şiiri
Hikayeciler ise sadece anlatır
Duyduğu bir şeyi

Vatanım, Sevgim Sensin

Selim Çabuk

Vatan bir anne gibi kucaklar bizi,                
Toprağı sıcak, havası temizdir.                       
 Onda doğarız, onda büyürüz biz,                    
Onsuz hayat boş, onsuz nefes eksik.

Vatan sevgisi kalpte bir ateş yakar,       
Çalışmayı, doğruyu, iyiliği öğretir.           
Bayrağını görünce göğüs kabarır,                   
Ezanı duyunca gözler dolar, yanar.

Sevgiyle koruruz bu güzel yurdu,             
Düşmana karşı dimdik dururuz.                    
Çünkü vatanımız bir tek candır,                              
O gidince biz de gideriz, kayboluruz.

Vatanını seven insan güçlü olur,                
Birlikte daha güzel yarınlar kurar.                 
Selam olsun şehitlere, gazilere,                    
Vatan sevgisi bitmez, sonsuzdur!

Rüzgâr’ın İkinci Şansı

Selim Çabuk

Kerem 6. sınıfa gidiyordu. Sessiz, düşünceli ama çok meraklı bir çocuktu. En sevdiği şey okuldan sonra basket oynamaktı. Ancak son zamanlarda canı biraz sıkkındı. Çünkü en yakın arkadaşı başka bir şehre taşınmıştı ve Kerem kendini yalnız hissediyordu.
Bir gün okuldan dönerken boş bir arazinin kenarında kahverengi bir köpek gördü. Bakımsız, cılız bir köpekti bu. Köpek zayıftı ama gözleri dikkatliydi. İnsanlara yaklaşmıyor hatta insanlardan uzak durmaya çalışıyor ve insanları sadece uzaktan izliyordu.
Kerem, bu köpekle karşılaştığı ilk gün sadece ona baktı ve yoluna devam etti.
Ertesi gün köpeği yine aynı yerde aynı saatte gördü. Ona küçük bir iyilik yapmak istedi ve çantasını yokladı. Sabahtan beri çantasında taşıdığı yarım bir simidi vardı ve ertesi gün zaten bu simidi kuşlara atmak zorunda kalacaktı. Bu simidi çıkardı ve birkaç parçaya bölerek köpeğin önüne bıraktı. Kerem’in bıraktığı simidi köpek görmüştü. Köpek önce bekledi, Kerem uzaklaşınca gelip simidi yedi.
Bu, birkaç gün böyle devam etti. Kerem her gün biraz su ve yiyecek bırakıyordu. Köpek artık onu görünce kaçmıyor, sadece dikkatle izliyordu.
Bir hafta sonra Kerem cesaret edip biraz daha yaklaştı. Diz çöktü ve yumuşak bir sesle konuştu:
-Merhaba dostum… Sana zarar vermem.
Köpek temkinliydi, Kerem’den ürkmüyor ve ona dişlerini göstermiyordu. Bu Kerem için büyük bir ilerlemeydi.
Kerem eve gidince ailesine köpekten bahsetti. Babası:
-Sokak hayvanlarına yardım etmek güzel ama dikkatli olmalısın, dedi. Annesi ise farklı bir konuya dikkat çekiyordu. Sokak köpeği olduğu için dikkatli olması gerektiğini ve birlikte veterinere danışabileceklerini söyledi.
Ertesi gün veterinerden bazı bilgiler aldılar. Köpekle doğrudan göz temasından kaçınılmasını söylüyordu veteriner. Ayrıca köpeğe karşı ani hareket yapılmamasını ve sakin davranılmasını öneriyordu. Temiz görünse bile mutlaka köpeğe temas edildikten sonra ellerin yıkanması gerektiğini de ilave etmişti. 
Kerem öğrendiklerini uyguladı. Günler geçtikçe köpek ona alıştı. Bir sabah Kerem elini uzattığında köpek kaçmadı. Hatta yavaşça elini kokladı. Kerem köpeğin bu davranışından dolayı çok mutlu olmuştu. Demek ki köpek artık Kerem’i bir yabancı gibi görmüyordu. Bir isim vermeliydi bu garibana. Ona Rüzgar ismini verdi.  Çünkü Kerem’in yanına doğru koşarken çok hızlıydı.

Bir akşamüstü Kerem basket oynarken topu yol kenarına doğru kaçtı. Tam o sırada küçük bir çocuk topun peşinden koşmaya başladı. Sokaktan bir motosiklet geliyordu.
Kerem bağırdı ama çocuk duymadı. O anda Rüzgâr hızla koştu. Çocuğa çarpmadı ama önüne geçerek onu durdurdu. Havlayarak dikkatini çekti. Çocuk şaşırıp durdu. Motosiklet de yavaşladı.Herkes derin bir nefes aldı.
Çocuğun annesi koşarak geldi ve Rüzgâr’a teşekkür etti. Mahalledeki insanlar ilk defa köpeğe korkuyla değil, takdirle baktı.
Bu olaydan sonra mahalledeki insanlar Rüzgâr’a daha sıcak davranmaya başladı. Kerem’in babası belediyeyi arayıp köpeğin kontrol edilmesini istedi. Görevliler geldi, Rüzgâr’ı veterinere götürdü. Rüzgâr gayet sağlıklıydı ancak sadece zayıftı. Aşıları da yapıldıktan sonra yeniden mahalleye bırakıldı. Mahalle halkı ona küçük bir kulübe bile yapmıştı.
Artık kulübesi vardı. Kulübenin önüne bir mama kabı koymayı ihmal etmediler.
Kerem ise artık kendini yalnız hissetmiyordu. Her okul dönüşünde Rüzgâr onu yolun başında karşılıyordu. Kuyruğunu sallayarak yanında yürüyordu.
Kerem bir gün bankta otururken şunu düşündü: “Bazen bir dostu kurtardığını sanırsın… Ama aslında o da seni kurtarmıştır.”
Rüzgâr sayesinde Kerem sorumluluk almayı, sabretmeyi ve güven kazanmanın zaman istediğini öğrenmişti. Ve o günden sonra mahallede herkes şunu biliyordu:
Bir iyilik, sadece bir hayvanın değil, bir insanın da hayatını değiştirebilir.