20 Şubat 2026 Cuma

YİRMİ SEKİZİNCİ YAŞ GÜNÜ

Ebubekir Çakmak

 Normal zamanlarda geceleri telefonumu sessize alırdım fakat o gün unutmuştum sessize almayı. Gecenin bir yarısı peş peşe gelen mesajlarla tüm oda inliyordu. Uykudan kan ter içinde uyandım ve telefonu koyduğum yeri aramaya başladım. Normalde şarj yerinde olması gerekiyordu fakat telefon orada değildi. Neden böyle yapmıştım bilemiyorum. Neden telefonu sessize almayı unutmuştum onu da bilemiyorum. Telefona ulaştığımda telefon ekranında en yakın arkadaşlarımdan birinin adını gördüm: Eyüp… Peş peşe mesaj atmış daha öncesinde de çağrı bırakmıştı ama ben onları duymamıştım. Acil bir durum olmalıydı ki beni bu saatte aramıştı Eyüp. Telaşla telefonu açtım ve mesajları okumaya başladım. Okudukça bu mesajları atan kişinin arkadaşım olmadığını düşünmeye başladım fakat isim ve numara onundu. İlk mesaj bir yardım isteği gibiydi: 
Yanımda olacağını biliyorum bu zor süreçte ve senden destek bekliyorum. 
İkinci mesaj bir dakika sonra atılmıştı ve ilkiyle hiçbir alakası yoktu:
On dakika sonra bankanın önünde olman lazım. 
Üçüncü mesaj daha da farklıydı:
Yirmi sekizinci yaş gününü tebrik ediyor, nice mutlu yıllar diliyorum. 
Yirmi sekiz yaşımda olduğum doğruydu fakat doğum günüme henüz bir ay vardı. Diğer mesajların hiçbirini anlayamadım. Belki de Eyüp’ün çocuğu telefonu eline almıştı ve rast gele mesajlar yolluyordu sağa sola. Başka bir açıklaması yoktu bu mesajların. Son anda aklıma geldi, Eyüp garip ilaçlarla bir tedavi sürecinde olduğunu söylemişti birkaç ay önce. Zaman zaman bu ilaçlardan ve etkilerinden bahsetmişti bana. 
Bu gece bu kadar aksiyon yeterli, diye düşündüm ve telefonumu önce şarja taktım sonra da sessize aldım. Yarın sorarım, mesele her neyse diye düşünüyordum ve uykumun en güzel yerinden uyanmıştım. Doğruca yatağa koştum ve uyumakta hiç zorluk çekmeden uykuya daldım. 
Sabah uyandığımda olanları unutmuştum. Telefonumu şarjdan çıkarıp kahvaltı sonrası servis beklemeye başladım. İş yerinin servisi her zaman olduğu gibi tenhaydı bu saatte ve önce beni evden alarak başlardı işe. Durgun bir sabahtı benim için fakat neden böyleydi, anlam veremiyordum. İş arkadaşlarım birer ikişer duraklardan araca biniyor ve selam verip bir yerlere oturuyorlardı. Bir süre sona Eyüp bindi servise. Bakışları çok sertti ve anlam veremiyordum. Onun bu anlamsız bakışlarından kaçmak ve biraz da vakit geçirmek için telefonu elime almıştım ki dün gece attığı mesajlar geldi aklıma. Belki de bu yüzden sert bakıyordu. Mesajlarına bir cevap yazmamıştım ama mesajları onun atmadığına dair de bir his vardı içimde. En iyisi gündüz vakti, uyanık halde iken mesajlara bir daha bakıp ardından Eyüp’le konuşmaktı. Mesajları açtığımda Eyüp’e dair herhangi bir ileti görmedim. Şaşırmıştım, dün gece yarısı bu mesajlarla uyanmıştım. Üstelik birkaç da çağrı olmalıydı Eyüp tarafından yapılmış. Çağrılara da baktım, Eyüp’e dair bir bildirim yoktu. 
Geceyi hatırladım yeniden, tüm detaylar aklımdaydı. Telefonu şarja takmadığım, sessize almadığım ve bildirimler sonrası kalkıp telefonu şarja taktığım, çok net olarak aklımdaydı. Eyüp’le konuşmalıydım. İş yerimize varınca ilk işim onunla konuşmak olacaktı. Büyük bir vesvese ve tedirginlikle servisten ineceğimiz vakti beklemeye başladım. 
Nihayet işyerimize ulaşmıştık. Herkes servisten birer ikişer iniyordu ve ben Eyüp’le birlikte inip meseleyi konuşmak için ayak sürüyordum lakin Eyüp, bir hamlede inmiş ve hızla işyerindeki birimine doğru gidiyordu. Ben de hızla peşinden koşmaya başladım. Bağırdım:
-Eyüp… Eyüp bekle beni… Eyüp!
Tüm çalışanlar sanki bana bakıyordu ama Eyüp bakmıyordu bir türlü. Bu işte bir iş vardı. Sanki birileri sözleşmiş gibiydi günümü berbat etmek için. Kendi kendime kızmaya başladım. Gecenin bir yarısı dengesiz biri arıyor, yazıyor hem de saçma sapan şeyler yazıyor ve ben uyanıp bu adamın, mesajların peşine düşüyorum. Gerçi dostluk, arkadaşlık denen şey benim için önemliydi ama dost dediğim kişi, yol boyunca bana ters ters bakmış ve ardından hızla savuşmuş, peşinden bağırmama rağmen dönüp bakmamıştı. 
İnsanlara hak ettiklerinden fazla değer verdiğimi düşünmeye başlamıştım. Başım ağrıyordu, biraz da dönüyordu başım. Sesler çoğalıyor, çoğalıyordu. Uğultu muydu, gürültü müydü, çığlık mıydı?
İş yerinin kapısının önünde herkes bana doğru yaklaşıyordu. Kaçmak istiyordum fakat ayaklarım çivilenmiş gibiydi. Telefonumu elimden bırakmıyordum. Eyüp’ün mesajları ve aramaları görmüştüm telefonda. Oysa servisteyken bu mesajlar yoktu. Dikkatle baktım, gerçekten de gece atılmış mesajlardı. Onlarca mesaj vardı ve bir kısmını okumuştum, bir kısmı halen okunacaktı. Okunmamış mesajlardan birini açtım: “En kısa zamanda görüşmemiz lazım. Son görüşmemizin üzerinden bir ay geçmiş, bu senin sağlığın için iyi değil.” yazıyordu. Tekrar bağırdım:
-Eyüp, bekle beni. Mesajlarını yeni okuyorum. 
Bu esnada Eyüp, az önce kaybolduğu köşeden dönerek bana doğru gelmeye başladı. İyice yaklaştığında telefonu ona doğru uzattım:
-Mesajlarını yeni okuyorum. Çok fazla mesaj yollamışsın. Ne diyorsun Allah aşkına. 
Eyüp konuşmuyordu. Etrafımdaki insanlar daha da kalabalıklaşmıştı ve bir uğultu, çıldırtan bir uğultu büyüyordu. 
Kendime geldiğimde etrafımda kimse yoktu. Dört duvar arasında tepemde garip lambalar ve etrafımda garip sesler çıkaran cihazların arasındaydım. Sanki telefonuma peş peşe mesaj geliyordu ama telefonumu sessize almıştım, adım gibi emindim. Bir süre dikkatle dinledim, galiba sesler başucumdaki cihazdan geliyordu. Telefonum acaba neredeydi? Yerimden kalkmaya yeltendim fakat bağlanmıştım gibi hissediyordum kendimi. Ellerim ve kollarım yatağa bağlı gibiydi. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum ki kapı açıldı ve Eyüp geldi. 
-Dün bir sürü mesaj yazdın, sabah serviste bana ters ters baktın, ardından bağırdım duymadın. Şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi kapıyı açıp yanıma geliyorsun, dedim. 
Eyüp tebessüm ediyordu. Benimle alay ediyordu sanki. Aklımdan çok şey geçiyordu ama sabrediyordum. İlk fırsatta bu arkadaşlığı bitirmeliydim. Bu sırada Eyüp’ün yanında başka biri belirdi. Beyaz bir gömlek vardı üzerinde, Eyüp ona doğru bakıyor ve şöyle diyordu:
-Ali Bey’in ilaçları bu ay erken bitmiş ve bu da ona pahalıya mal olmuş. Şimdi kim bilir nerede olduğunu, neler yaşadığını düşünüyor zavallı. Sorsak adını bile hatırlamayacak kadar kötü. 
Eyüp’ün durumunu hiç iyi görmüyordum, resmen saçmalıyordu. Yanındakini buna inandırmaya çalışıyordu. Zaten dün gece attığı mesajlar da garipti. Eyüp’ü anlamıyordum, kafasından bir şeyler geçiyordu ama ne?

TARİHİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 İbrahim Gül


Tarih, bir milletin hafızasıdır. Eğer insanlar geçmişte yaşananları doğru şekilde öğrenmezse, gelecekte aynı hataları tekrar etme ihtimali artar. Ne yazık ki günümüzde birçok kişi tarihi sadece dizilerden veya filmlerden öğreniyor. Oysa tarih, sadece eğlencelik bir konu değil; dostu ve düşmanı tanımak, olayların nedenlerini ve sonuçlarını anlamak için çok önemli bir rehberdir.

Tarih derslerine gereken önemi vermek, her bireyin sorumluluğudur. Çünkü tarih, sadece ezberlenip sınavdan geçmek için öğrenilmez. Asıl amacı; düşünmeyi, sorgulamayı, farklı bakış açılarını değerlendirmeyi ve ders çıkarmayı öğretmektir. Tarih bilinci gelişmiş bir kişi, karşılaştığı olayları daha doğru yorumlar ve daha sağlam kararlar alır.

Geçmişte yapılan hataları bilen toplumlar, aynı yanlışları tekrar etmemek için daha dikkatli davranır. Bu da hem bireysel hem de toplumsal anlamda güçlü bir gelecek kurmamızı sağlar. Tarihine sahip çıkan milletler, kimliğini korur, değerlerini yaşatır ve geleceğe güvenle yürür.

Sonuç olarak tarih, sadece geçmişi anlatan bir ders değil; bugünü anlamamıza ve yarını bilinçli bir şekilde inşa etmemize yardımcı olan bir pusuladır. Bu yüzden tarih dersleri hak ettiği değeri görmeli, doğru kaynaklardan öğrenilmeli ve herkes için bir yol gösterici olmalıdır.


BENCE GÜZEL



Ali Çağan KALAYCI

Garip şeyler olurken etrafımda
Ne yazsam bilemiyordum
Aylardan şubattı
Üstelik tişörtle geziyordum 
Ekstra ne yazmam lazım diye düşünüyordum

Karşımdaki çocuk gibi özgür ve rahat olmak istiyordum
Önüme benim cümlem düşmüştü
Arkamda geleceğin avukatı duruyordu
İçimden şarkı söylemek gelmiyordu
Bir şeyler yazmak da gelmiyordu

Yazı yazmak bu kadar basit olmamalıydı
Hava griye dönüşmüştü
Hasta olduğumu sandılar 
Oysa önümdeki klavyeye
Usulca saçlarım dökülüyordu 

Kafayı mı sıyırıyordum?
Oysa çikolata yiyordum
Karşıdaki çocuk bakkala dondurma diye bağırıyordu
Mouse elimin altında durmuyordu

Kedi fare yedi
Hafızam sona erdi 
Dışardan bir ses geldi
İlham sona erdi 
Kelimeler sırayla tükendi

HER YERDE O

Semih Yılmaz


Birileri için yalnızca hoş kokudan ibaret
Birileri için ferahlık sebebi
Birileri hastalıklarda uzanıyor yalnızca ona
Birileri temizlik amaçlı

Bazen bir lokantada
Dershanede, sınıfta
Bazen bir toplantıda
Bazen bir misafirlikte
Ya da hasta ziyaretinde
Ama en çok bayramlarda
 
Odur havamızı değiştiren iksir
Odur aniden her şeye huzur veren
Hastalara bile iyi gelen
Odur mekânı süsleyen

İster limon olsun ister tütün
Çekinmeyin çokça dökün
İster kiraz çiçeği isterse Akdeniz esintisi
Kolonya olsun da fark etmez türü, cinsi

SENSİZ BIRAKMA

Semih Yılmaz

Soğuk bir kış gününe ya da yazın sıcağında
Ne zaman senin yanına varsam
Bana derman oluyorsun
Sana uzandığımda sana

Bazen başka şekillerde
Uzaklardan gelmiş renklere
Bazen kolunu uzatıyorsun bazen elini 
Çıkıyorsun karşıma her yerde

Topraklar nasıl yağmura muhtaçsa
Ben de çoğu zaman
Muhtacım sana
Benim güzel bardağımsın
Beni susuz, beni çaysız
Beni sensiz bırakmazsın. 

19 Şubat 2026 Perşembe

KORKU

Semih Yılmaz

Nereye adım atsam ne yana dönsem
Hep içimde bir endişe
Bir korku
Alay edecek sanki kime söylesem

Tam unutacakken onu son anda hatırlamak
Ya da hiç unutmayıp bir korkuyla dolaşmak
Her sene düşüncelerim aynı
Bilmiyorum nasıl olacak

Bakarken bir çeşmeye
Ya da yürürken yağmurlu bir günde
Uyurken, uyanıkken
Eğlenirken, koşarken hep bir endişe içimde
Geçmeyen
Sen geldiğin zaman hep aynı şeyler oluyor
Dudağım çatlıyor susuzluktan
Bazen başım dönüyor açlıktan
Korksam da orucumun kaçacağından
Yine de seni seviyorum 
Seviyorum kutlu ramazan

18 Şubat 2026 Çarşamba

FISILTI

 

Yasin Kesürük

Okul tüm sıkıcılığıyla devam ediyordu. Hayatında yeni hiçbir şey yoktu. Ezberden yaşıyordu sanki günleri. Oysa ona lise öğrenciliğinin çok zevkli olacağını söylemişlerdi. Üstelik iyi bir lise kazanmıştı ama bu kadar tekdüze bir hayat beklemiyordu. Son zamanlarda erkenden uyuyup geç uyanma gibi bir alışkanlığa da kapılmıştı. Akşam yemeğinden bir süre sonra uyuyordu. Taş gibi uyuyordu. Rüya görmüyordu. Ertesi sabah uyandığında yine aynı hayatı yaşayacak olmak, zihnini yoruyordu. Düşünmek istemiyordu hiçbir şeyi fakat düşünmekten yoruluyordu zihni. 
O akşam yine erkenden uykuya dalmıştı. Gece saat tam on iki olduğunda birdenbire uyandı. Sanki onu birileri çağırmış, uykudan uyandırmıştı. Saatine baktı tam on ikiydi saat. Bir süre alacakaranlıkta tavana, perdelere baktı. Neden uyandığını anlamaya çalıştı. Deprem mi oldu yoksa diye endişe etti fakat hiçbir şey anormal değildi. Yeniden uykuya daldı. Nasıl olsa ertesi sabah yine sıradan bir güne başlayacaktı. 
Sabah uyandığında aklında halen gece yarısı neden uyandığının sorusu vardı. Bir süre zihninde bu soru dolaştı fakat günün sıradanlığı arasında unutmuştu yaşadıklarını. Okula gitti, derslerine girdi. Konular işlendi. Teneffüslere çıkıldı ve nihayet akşam eve döndü. Artık önceki gece yaşadığını unutmuştu bile ta ki yatağa girinceye kadar. 
Yine erkenden uyudu. Rüya görmedi. Zihninde hiçbir şey yoktu. Bir süre uyuduktan sonra yine sanki biri çağırıyormuşçasına uykusundan uyandı. Bu kez kendini yatağının içinde oturuyor vaziyette buldu. Saatine baktı, yine tam on ikiydi. Belki de fazla uyuyorum, diye aklından geçecekti ki bir fısıltı duydu:
-Bir dilek tut.
Ellerini yüzüne götürdü, gözlerini ovuşturdu, saatine tekrar baktı. Artık daha az uyumalıyım, diye içinden geçirdi ve yeniden uykuya daldı. 
Sabah uyandığında fısıltı kulağında gibiydi:
-Bir dilek tut. 
Bunu arkadaşlarına anlatsa kesinlikle alay konusu olurdu. Ailesine anlatsa alacağı cevabı biliyordu:
-Ayetelkürsü okumadan yatma. 
Oysa okumadan yatmazdı. 
Okulda yine aynı şeyler yaşandı. Sadece dersler farklıydı. Bir ara beden eğitimi dersinde okul bahçesi dışından kendilerini izleyen bir yaşlı adamı gördü. Adamın yüzünü seçemiyordu ama hiç buralı birine benzemiyordu. Bir bahane ile o tarafa doğru yürüdüğünde kimsenin olmadığını fark etti. Durup dururken neden böyle şeyler yaşamaya başladım, diye hayıflandı fakat çabucak unuttu yaşadıklarını. 
3. Gece
Normalde bir süre oyalanıp biraz geç yatmayı düşünmüştü. Hatta gece on iki gibi yatarsam bu tür şeyler yaşamam, diye de aklından geçmişti fakat her günkünden daha da erken uyumuştu o akşam. Gece yarısı yine aniden uyandı. Tekrar uyumayı düşünüyordu ki fısıltı biraz daha belirgin bir şekilde odasında duyulmaya başlandı:
-Bir dilek tut. 
Kaybedeceğim ne var ki diye düşündü. Tutayım bir dilek. Aklına ertesi günkü matematik sınavı geldi. Kendine çeki düzen verdi ve boş odaya şöyle konuştu:
-Yarınki matematik sınavının kolay geçmesini diliyorum. 
Bunu yaptığına inanamıyordu. Zaten fazla da çalışmamıştı. Eğer dileği gerçekleşirse bu bir mucize olacaktı. 
Her günden farklı olarak bu kez artık bir dileğin test edilme günüydü onun için. Okula gittiğinde yalnızca matematik sınavını bekliyordu. Sınav saati geldiğinde biraz heyecan vardı aslında ama bir yandan da kendine kızıyordu. Bu yaşadıklarını birilerine söylese kesinlikle ruh doktoruna görünmesi gerektiğini söylerdi. 
Gerçekten de matematik sınavı çok iyi geçmişti. Bunun gece tuttuğu dilekle alakası var mıydı, bilmiyordu lakin bu sınavın bu kadar kolay geçmesi sıradan bir olay değildi. Matematiği çok iyi olan arkadaşlarının bile sınavı kötü geçmişti. Belki de abartmamak lazımdı. Psikolojik bir iyi olma haliydi bu. Aslında matematik de çok zor bir şey değildi. 
Farklı ve güzel bir gün geçirmiş olmanın mutluluğuyla evine döndü. Ailesi, yüzündeki mutluluğu sezmişti. Bu akşam erkenden uyumak istemediğini söyledi ailesine. Uyumamak için belki ışığı açık bırakacağını, endişe etmemelerini de haber verdi. Tam odasına doğru gidiyordu ki birdenbire elektrikler kesilmişti. Bu durumdan bir çıkarım yapması gerekmiyordu. Zaten sık sık elektrikler kesiliyordu. Odasına götürdüğü mum ile bir süre düşüncelere daldı. Artık düşünmek onu yormuyordu. Mum bittiğinde çoktan uykuya dalmıştı. 
4. Gece
Kaç saat uyuduğunu kestiremiyordu bu kez fakat uyandığında odasının ışığı yanıyordu ve duvardaki saat yine tam on ikiyi gösteriyordu. Lambayı kapatmak için yerinden kalktığında yine aynı sesi duydu:
-Bir dilek tut. 
Matematik sınavı iyi geçmişti. Hayatındaki zorlukları düşündü. Neyi kolaylaştırabilirdi, neyi dileyebilirdi? Çok da şikâyet edilecek bir hayat yaşamadığını fark etti. Yine de teklif güzeldi, bir dilek tutması gerekiyordu. Kendini toparladı ve şöyle dedi:
-Tuttuğum takımın yarın akşamki maçı büyük bir farkla kazanmasını diliyorum. 
Bu dileği aslında olmayacak bir şeydi çünkü tuttuğu takımın bu seneki gidişatı hiç iyi değildi. Eğer bu dileği de yerine gelirse gerçekten inanmaya başlayacaktı dilek tutma işine. Şimdi sadece yarın akşamı beklemek gerekiyordu. 
Gün boyu akşamki maçı bekledi. Dün gece yaşadıkları olmasa maçı izlemeyecekti bile çünkü kaybetmeye alışmıştı ve maçların tadı yoktu. Nasıl olsa yenileceğiz, diyordu her maçtan önce ve bu akşam oynanacak maçtaki rakip de hayli güçlüydü. Aslında dileğinin tutup tutmaması ile ilgili meraktı ona maçı bekleten. Akşam olduğunda televizyon karşısına geçerek maçı izlemeye başladı. Değişen hiçbir şey yoktu. Henüz maçın ilk dakikalarında tuttuğu takım bir gol bile yemişti. Yine de iyimserdi çünkü matematik sınavıyla ilgili dileği tutmuştu. Maçın ilk yarısı bittiğinde tuttuğu takım ikinci golü de yemişti. Daha fazla bu maçı izlemenin anlamı yoktu. Gördüğü rüyaları ciddiye almaması gerektiğine kendini inandırmaya başladı. Artık dilek filan tutmanın anlamı yoktu. Yine benzer rüyalar görürse dalga geçecekti ve futbol takımının nasıl yenildiğini soracaktı. İlk yarısı 2-0 biten maçın ikinci yarısında en az iki gol daha görünüyordu çünkü çok berbat oynuyordu tuttuğu takım. 
Zaman zaman kendine kızarak ve kendiyle konuşarak bir saati geride bırakmıştı ve maçın kalanını izlememişti. En azından benim kepaze takım kaç gol daha yemiş düşüncesiyle yeniden televizyonu açtığında gördüklerine inanamadı. İkinci yarıda tuttuğu takım tam beş gol atarak maçı kazanmıştı. İnanmak istemedi, farklı spor kanallarına baktı. Tuttuğu takımın attığı goller tekrar tekrar yayımlanıyordu ekranlarda. Futbol tarihinde eşine az rastlanır bir galibiyetti bu. İkinci dileği de yerine gelmişti ve bu durum onu mutlu etmek yerine endişeye sevk etmişti. Dilediği her şeyin gerçek olması iyi bir şey miydi acaba? Kaç dileği olduğunu merak ediyordu bir yandan. Hem korkuyor hem de bu işin nereye gideceği endişesini yaşıyordu. Bu dileklerin gerçekleşmesinin karşılığında o sesin sahibi kendisinden ne isteyecekti acaba? Boşu boşuna gerçekleşmiyordu bu dilekler. Artık sadece zihninde bu mesele vardı ve geceyi beklemeye başlamıştı. Uyumadan beklemeye karar verdi hatta uyumamak için birkaç fincan kahve de içmeyi ihmal etmedi. 
5. Gece
Zaman geçmek bilmiyordu. Saat sanki 11’e takılı kalmış gibiydi. O kadar kahveye rağmen yine de uykusu gelmeye başlamıştı ancak direniyordu. Uyumamalı ve sesin kaynağını bulmalı, ona sorular sormalıydı. Birkaç kez yüzünü yıkadı ve uykusunu dağıtmaya çalıştı fakat nafile. Göz ucuyla duvardaki saate yeniden baktı, yeniden baktı… Saniyenin ilerlediğini görüyor fakat dakikalar ilerlemiyor gibiydi. Tam göz kapakları saate takılmış vaziyette kapanmak üzere iken bir fısıltı ile irkildi. Gözlerini açtığında saat yine on ikiydi. Fısıltının ne söylediğini anlamamış gibiydi ve ses yeniden gelmeye başladı:
-Bir dilek tut. 
Üç gündür dilek tutuyordu ve masallarda genellikle dilek hakkı üç tane olurdu. Tutacağı dileği düşünürken fısıltı devam etti:
-Evet, doğru düşünüyorsun. Bir dilek tut. Bu senin son dileğin olacak. 
Dilek mi tutmalıyım yoksa sohbet mi etmeliyim düşüncesi zihninden çıkmıyordu. Fısıltı devam etti:
-Endişelerinde haklısın. Tuttuğun ve gerçekleşen her dileğin bir karşılığı var. Ödemen gereken bir bedeli var. Bu bedeli ben sana söylemeyeceğim ama yaşarken göreceksin, hissedeceksin ve nihayetinde bedelini ödedim, diyebileceksin. 
Bu cümleler içini karartmaya yetmişti. Bedel ha, dedi. Karşılıksız olmayacağını biliyordum bunların fakat onlarca ders içinde matematikten iyi bir sınavı geride bırakmanın nasıl bir bedeli olabilirdi ki? Ya da yüz binlerce takipçisi olan bir futbol takımının zaferinin bedelini kendisi niçin ödeyecekti. Belki de ilk iki dilek hakkını boşuna harcamıştı. Son dileğini kendisi için dilemeliydi. Kalıcı bir dilek olmalıydı. Madem bedeli olacaktı bu bedele değmeliydi. Saat halen on ikiyi gösteriyordu. Saniye durmadan dönüyordu fakat saat on ikiydi. Başını ellerinin arasına aldı:
-Sonsuz huzur diliyorum kendime, dedi. Bedeli ne ise artık ödemeye de hazırım. Huzurum olsun, hiçbir şeyim olmasa da olur. 
-Artık üçüncü dileğini de diledin. Huzurun olacak ve hiçbir şeyin olmayacak. Yaşarken ödeyeceksin bu dileklerin bedelini, dedi fısıltı. 
Derin bir uykuya daldı. Öyle huzurlu bir uykuydu ki bu ancak bebekler böyle uyuyabilirdi. Ertesi sabah uyandığında içinde bir bahar havası vardı sanki. Hiçbir şeyi umursamıyordu, herkese tebessümler dağıtıyordu. 
Sınavlara girdi çıktı kalan günlerde. Hiçbir sınavı iyi geçmedi fakat bundan rahatsızlık duymuyordu bile. Eğitim hayatının sona erecek olması umurunda değildi. Arkadaşları ve ailesi onun bu umarsız haline anlam veremiyordu. Ne yaşarsa yaşasın tebessüm ediyordu. Önce arkadaşları uzaklaştı birer birer etrafından, sonra ailesi ile sorunlar yaşamaya başladı fakat ailesi yaşıyordu bu sorunları, kendisi için sorun değildi. Bir seferinde karşıya geçerken bir aracın altında kalmıştı ama hastaneye giderken bile tebessüm ediyordu. Hastanede yattığı süre boyunca herkese tebessüm etti. İçinde sonsuz bir huzur vardı, hiç eksilmeyen bir huzur. Dünyanın dört bir yanında hiç de iyi olmayan şeyler gerçekleşiyordu lakin bunların hiçbiri onun keyfini bozmuyordu. Yaşadığı yerde kuraklık oluyor, sel baskını yaşanıyor hatta depremler oluyordu fakat onun umurunda bile değildi. 
Akşamları erkenden uyuyordu. Tuttuğu futbol takımı küme düşerek sezonu kapatmıştı ama o yine de huzurluydu. Dünya salgınlarla sarsılıyordu fakat bu durum onu huzursuz etmiyordu.
Hayatı değişmişti tümüyle. Geceyi ve gündüzü ayırt edemez duruma gelmişti. Sadece zaman değil mekan kavramını da yitirmişti. Kimi zaman çok uzakta bir ülkeye gidebildiğini düşünüyordu kimi zaman insanların rüyalarına girebileceğini. Soğuğu ve sıcağı hissetmiyordu. Kışın en ayaz günlerinde bile tişörtle gezebiliyor ve üşümüyordu. Üstelik yaşadığı şeyleri konuştuğu insanlara anlattıkça önce merakla dinliyorlar sonra ellerini sırtına koyarak teselli veriyorlardı ve ardından şöyle diyorlardı:
-Yaşı da çok gençmiş. Düzelir inşallah. 
Birgün gecenin ilerleyen bir vaktinde karanlık bir odada buldu kendini. Bir genç vardı bu odada ve uykuluydu hayli. Gözlerini açamıyordu. Saatin on iki olmasını bekledi. Saat tam on iki olduğunda çocuğun başucuna doğru eğildi ve fısıldadı:
-Bir dilek tut. 
Çocuk gözlerini silerek ürpertiyle uyandı fakat o huzurluydu. 

ÇIRAK

 

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK

Bir zamanlar İzmir’de bir bakkalın çırağıydım. O zamanlar 11, 12 yaşlarındaydım. Ailemin ekonomik durumu o kadar kötüydü ki bir yerde çalışmam ve aile bütçesine katkıda bulunmam gerekiyordu. Bu isteğimi söyleyince babam beni tanıdığı bir bakkala çırak olarak vermişti. Bu bakkalın sahibi, eski okulumdan arkadaşımın babası olan Hüseyin amca idi. Beni daha burada çalışmaya başlamadan önce de çok severdi, zaten babamla da tanışıyordu. Biraz da bu bağlantılar yüzünden benim haftalığıma fazladan para ekliyordu.  Bakkal o kadar küçük ve kalabalıktı ki iğne atsan yere düşmeyecek gibiydi. Bu yüzden müşterilerin istediklerini çoğu zaman ya bulamıyorduk ya da bulmamız uzun sürüyordu. O yıllarda henüz marketler olmadığı için bakkala her tür insan geliyordu. Zengin, fakir ayrımı olmadan her statüden insan bu bakkalın müşterisiydi. 
Boş zamanlarımda ya da izinli olduğumda ara sıra arkadaşlarımla maça devam ediyordum. Bir gün bakkala gelen bir kulüp çalışanı beni tanıdı:
-Sen geçen gün halı sahada futbol oynayan çocuk değil misin, diye sordu.
Maçlarımızı kimsenin izlediğini düşünmüyordum ama demek ki izleniyormuş. Ardından devam etti:
-Oyun tarzını çok beğendim ama o gün işim vardı ve maçın sonunu beklemeden ayrıldım. Tanışmak bu güne nasipmiş. Dilersen yarınki deneme antrenmanına katılabilirsin bizim kulüpte.  
Teklifini hemen kabul ettim. Bu benim için eşsiz bir fırsattı ve belki de hayatım değişecekti. Deneme antrenmanına gitmeyi iple çekiyordum. Bakkal Hüseyin amca da bu teklife çok sevinmişti. Akşam eve gidince aileme de bu durumdan bahsettim. Babam şiddetle karşıydı bu antrenmana katılmama. Futbolu sevmiyor ve tehlikeli olduğunu söylüyordu. Üzüldüğümü görünce izin verdi fakat yine de çok gönlü yok gibiydi. 
Gece boyunca gözüme uyku girmemişti.  Sabah kahvaltımı hızlı bir şekilde yaptım ve hemen otobüs durağının yolunu tuttum. Otobüs durağına erken gitmiş olacağım ki yarım saat kadar otobüsü bekledim. Otobüs sonunda görünmüştü ve heyecanla otobüse atladım. Birkaç sokak sonra yanlış otobüse bindiğimi fark etmiştim ama artık çok geçti.  Otobüs, gideceğim yerin tam ters istikamete doğru ilerliyordu. Geçen her dakika antrenmanın yapılacağı yerden biraz daha uzaklaşıyordum. Durumu otobüs şoförüne anlattım hızlıca ve bana yardımcı olmasını istedim. Bir durak sonra beni otobüsten indirdi ve binmem gereken otobüsün numarasını söyledi. Otobüsten indiğimde antrenmana daha bir buçuk saat vardı. En azından iki saat erken çıkmıştım ki ne olur ne olmaz diye. İyi ki erken çıkmışım, diye düşündüm. Çok beklemeden diğer otobüs yolun ucunda göründü. Bir kez daha aynı şeyleri yaşayamazdım ve otobüsün numarasına birkaç kez baktım. Otobüse binerken de şoföre sordum geçtiği güzergahı. Otobüs çok beklemeden hemen hareket etti. Dakikaları saymaya başladım ki yaklaşık yarım saat sonra antrenmanın yapılacağı yere varmıştım. Heyecanla otobüsten indim. 
Antrenmanın başlamasına halen vakit vardı ve kahvaltı yapmadığımı hatırlatıyordu midemden gelen sesler. Aç karnına da spor yapılmazdı, tok karnına da. Bu dengeyi ayarlamam gerekliydi. Kulübün kantinine gittim ve cebimdeki parayı hesap ederek atıştırmalık bir şeyler aldım. 
Deneme antrenmanına daha on beş dakika vardı. Çok heyecanlanmıştım. Sahaya çıkacaktım ama önce kimlerle görüşmem gerektiğini bilmiyordum, şaşkın şaşkın etrafa bakıyordum ki karşımda antrenörü ve yardımcısını gördüm. Beni çok güzel ve nazik bir şekilde karşıladılar. İçimden bir ses takımın altyapısına seçileceğimi söylüyordu. Kendime çok güveniyordum. 
Antrenman zamanı geldi çattı. Antrenmana kendi yaşıtlarımla başladım. Ama bu çok uzun sürmedi. Antrenör benim oynayışım karşısında büyülenmişti ve beni daha büyük yaşlarda olan oyuncuların antrenmanına da gelmemi istedi. Ben de izin verirseniz tabi ki gelirim, dedim. Antrenman bitince antrenör benimle konuşmak istediğini söyledi. Bana çok başarılı bir oyuncu olabileceğini söyledi. Bunun için çok çalışmam gerekiyordu. Antrenöre ailemin durumundan bahsettim. Çalışmam gerektiğini ve aileme katkıda bulunmamın şart olduğunu söyledim. Antrenör bir süre düşündü ve takım olarak aileme ekonomik destek yardımı yapabileceklerini bildirdi, artık bakkala gitmek yerine buraya gelebileceğimi söyledi. Her gün antrenmana katılmam gerektiğini, başarıya giden yolun disiplinden geçtiğini söyledi. 
Antrenmanlara aylarca gittim ve bolca emek harcadım. Bir antrenman dönüşü Bakkal amcaya uğradım ve yeni hayatımdan bahsettim ona. Zaten çırağa ihtiyacı olmadığını söyledi. Müşteriler azalmış, etrafa başka bakkallar ve marketler açılmıştı. Bakkaldaki ürünlerin sayısı da azalmıştı:
-Senin adına çok sevindim, dedi. Senin başarılı bir oyuncu olacağına inanıyorum. Daha önceden yani işlerim iyi iken çok çırak yetiştirdim ancak ilk kez bir çırağım futbolcu olacak, peki seni ne zaman televizyonlarda izleyeceğiz, dedi.
-Henüz çok uzağındayım televizyon maçlarının ancak biraz daha büyüdükten sonra sahadan sana selam bile gönderirim amca, dedim. 
Ailem, özellikle babam durumdan çok memnundu. Hayatım düzene girmişti ve geleceğe dair plan yapıyordum sürekli. Halen maçlara, antrenmanlara otobüsle gidiyordum ama biliyordum ki bir gün kendi arabam olacak ve onunla gideceğim her yere. 
Zaman çok çabuk geçti. Gerçekten de başarılı bir oyuncuydum ve büyük kulüplerin tamamının gözdesiydim. Ta ki o kazaya kadar. Oyunculuk kaderimi belirleyecek o maçta oldu ne olduysa. Rüzgâr gibi esiyordum ve tribünler adımı haykırıyordu durmadan. Top ayağıma gelir gelmez rakip takımın kalesine doğru tek başıma ilerliyordum. Takımım 3-0 öndeydi. İlk yarının bitmesine beş dakika kala 4. gole doğru koşuyordum ki ani bir sarsıntı ile kendimi yerde bulmuştum. Başımın üzerinde yıldızlar dönüyor, gözlerim kararıyordu. Alkışlar, ıslıklar siren sesine karışıyordu. Futbol hayatım orada, o maçta bitmişti. Hayallerim bitmişti. Babamın en korktuğu şey başıma gelmişti. Aylarca hastanede kaldıktan sonra yeniden ayağa kalktım. Artık futbola devam etmem mümkün değildi. Hüseyin amcanın bakkalının önünden geçerken bakkalın penceresinde bir yazı gördüm: Devren Satılık. O güne kadar biriktirdiğim ufak tefek para ile bakkalı satın aldım. 
Şimdilerde bir çırağım var ve en büyük hayali bir futbolcu olmak. Ailesine ekonomik katkıda bulunmak için yanımda çalışmaya başladı. Futboldan uzak durmasını söylüyorum ama pek de dinlemiyor sanki.