7 Mart 2026 Cumartesi

KAKTÜS


Metehan AKKAYA

ÇÖL
    Ben, daha hiçbir şey hatırlamazken çöldeydim. Bir anda oluşmuş gibiydim ancak öyle olsam annem, babam belki de ağabeylerim yanımda olacaklardı. Beni yalnız bırakmazlardı. Bir ses geliyordu. Arkama, önüme, sağıma, soluma her yere bakıyorum ama kimseyi göremiyorum. Boş boş ses duyuyor olamazdım. Acaba annem, babam, ağabeyim veya hiç bilmediğim aile üyelerim olabilir miydi? Sadece yanımda bir kaktüs vardı. Eğer onun konuştuğunu düşünsem arkadaşlarıma, yakınlarıma ve yakın çevreme anlatsam ya hasta olduğumu ya da birilerinin bana şaka amaçlı olarak yapabileceklerini düşündüm o yüzden anlatmamaya karar verdim. Anlatsam dalga geçecek arkadaşlarım bile var. Yakın çevrem o kadar kötü. Ben, onunla konuşmayı denemek istiyordum. Hatta denedim ancak hep aynı şeyleri diyordu
-Skatus… Skatus...
Bu özel gibiydi ama çok sessizdi. Fısıldar gibiydi. Kocaman çölde sadece bir kaktüs vardı. Başka bir ses geliyordu. Gürültülüydü, sanki motor bağırtıyorlardı. Arkama baktım ama hareket edemedim sadece bakabiliyordum. Bir araba vardı uzakta. Hava şartlarına uygun bir araç ve kamyon gibi. Aracın arkasında dorseye benzer bir bölme vardı. Arkasında onlarca kaktüs vardı. Araba bana geliyordu. Korktum kaçmayı denedim ancak felç gibi hareket edemiyordum sadece etrafa dönebiliyordum. Araç yanımda durdu ve önce yanımdaki kaktüsü ve ardından beni aldı. Arabadaki kaktüslerin dikenleri bana batıyor ancak canım acımıyordu. Aralarından biri bana seslendi:
-Hey Katsi burada ne yapıyorsun, senin çoktan dükkânda olman lazım.
-S…s… sen kimsin?
Korkudan kekelemeye başladım, kaktüsle konuşuyordum. Garip ve korkunçtu. Tekrar konuşmaya başladı:
-Saçmalama beni hatırlıyor olmalısın. Kardeş gibiyiz. Sen beni çölde yalnız bırakmamıştın. Nasıl hemen unutursun?
Ben hala korkuyordum. Görmediğim, kaktüslerin arasında olan birisi veya bir kaktüs benimle sohbet ediyordu. Tüylerim diken gibi olmuştu. Ona adını sordum:
-Senin adın ne, sen benim adımın Katsi olduğunu nereden biliyorsun, uyduruyor musun, ben seni neden tanımıyorum?
-Benim adım Katas ve anlamı ailemin geleneklerine göre ölümsüzmüş. Dedim ya ben senin kardeşin gibiyim beni çölde yalnız bırakmadın. Uydurmuyorum. Senin beni tanıman lazım, sonuçta sen beni çölde yalnız bırakmadın. Sorularının cevabı bu şimdi sen söyle sen en son ne yaptın hafıza kaybı falan mı geçirdin niye hiçbir şeyi hatırlamıyorsun benim can sıkıntımı sen düzelttin.
Sonradan aklıma geldi acaba hafıza kaybı mı geçirdim çünkü oluştuğumda aile bireylerim yanımda olurdu. Ben kendimi anlattım:
-Ben daha hiçbir şey hatırlamıyorken oluşmuş gibiydim ancak yanımda kimse yoktu sonra araba geldi beni aldı sonrasını biliyorsun işte
 Anlatmak iyi gelmişti, sonra tekrar:
-Dostum sen kalsat hastalığına yakalanmışsın. Ama merak etme birkaç gün olur sonra geçer, çok nadir bir şekilde insanlarda da görülür ve bazen hep olur. İnsanlarda görülen hastalık daha farklı olur ve bir ömür sürer.
Araba durmuştu ancak şehirler arası bir yolda çölde gider gibi hissediyordum ve zaten hava sıcaktı. Arabanın dorsesinden dışarıya baktım zaten çöldeymişim trafikten dolayı durmuştuk çevirme varmış. Sıra bize gelince korktum yakalanacaktım… çevirme hızlıca geçti ve yakalanmadım şaşırdım ve çok sevindim, yola devam ettik ve çimenli ama solmuş, sararmış çiçeklerle doluydu bir bölgeye gelmiştik. Burası farklı ülkelerin havasını veriyordu. Kendimi kötü hissettim. 
Ancak garip olan bir şey vardı. Şehrin manzarası güzeldi; herkes mutlu değildi. Yanımdaki kaktüslerin birazını alıp çiçekçiye götürdüler. İyi ki beni almadılar. Çiçekçide çalışmak istemiyordum. Ardından tekrar yola koyulduk. Başka bir yere geldik. Bu sefer çimenler diğer yere göre daha da güzeldi sanki her gün sulanıyorlardı. Bu sefer çevirme yerine açık bir kapı vardı ve oradan geçtik. Yeni geldiğimiz ülkenin havası daha iyiydi. Herkes mutluydu, kahkaha atan çocuklar, gülüşen yetişkinler sanki mutluluk ülkesiydi burası. Beni de diğer kaktüsler gibi alıp çiçekçiye verdiler. Ancak ben çiçekçide çalışmak istemiyordum. Yanımdaki Katas hep beni inandırmaya çalışıyordu.
ÜLKE MACERASI
 Katas’a alıştım daha doğrusu diğer kaktüsler hep aynı şeyleri diyorlardı bu yüzden sadece onunla konuşabiliyordum… sonra bir müşteri geldi ve bir tane kaktüs aldı. O “Skatus” demeyi bırakmıştı. Sanki o da konuşmaya başladı “sonunda özgürüm!” diye bağırdı. 
 2. gün:
 2. gün daha sakin geçmişti hatta Katas yanımdan ayrıldı üzüldüm ama tanımıyordum zaten. Yalnız kalmak çok kötü bir histi. Ancak o özgürdü sanırım zaten konuşuyordu…
 5. gün:
 Bugün çiçekçide kavga çıktı. Kavganın sebebi çiçek alan kişinin çiçeğin hemen solduğunu söylemesiydi. Aslında solmamış, sulanmamıştı. Kavga çıkarmak istemeyen çiçekçi bir kaktüs hediye edip kavgayı durdurdu. Uykum gelmişti. Ancak uyuyasım yoktu.
 12. gün:
 Uyandığımda nasıl uyuduğumu anlamadım. Saat 01.43’tü. Başka bir adamın elindeydim korkmalı mıydım bilemedim. Adam beni sevmişti ve seçmişti sanırım demek ki yeni bir evim olabilirdi…

YERLEŞİM
Beni alan kişi acaba neden aldı. Ben her işi yapan bir temizlikçi mi yoksa bir köle miydim? Evine gittiğimde beni çok güzel bir oyuncu odasına götürdü. Her yer karanlık gibiydi ancak loş bir mor ışık vardı. Beni odada güzel duracak bir yere yerleştirdi. Sanırım kölesi olmuştum. Ya da…
ANLAMAK
 Her şey birbiriyle uyumluydu. Aslında ben saftım nasıl anlamamıştım. Aklım almıyordu. Ben… ben… kaktüstüm. 

5 Mart 2026 Perşembe

SEN GELDİĞİN ZAMAN

 
Yusuf Ensar Güler
 
Sen geldiğin zaman
Değişiyor şehir, değişiyor dünya
Ama en çok ben değişiyorum
Bana inan

Sen geleceksin diye
İçim kavrulmaya başlıyor günler öncesinden
Günler öncesinden başlıyorum hazırlığa
Hasretle bakıyorum çeşmelere, şadırvanlara


Sen geldiğin zaman
Anlamı değişiyor hayatın
Sen geldiğin zaman 
Dünyaya bir sükunet, bir huzur doluyor
Sen geldiğin zaman
Değerleniyor aylar, günler ve zaman
Ey ramazan

YANLIŞ YÖN

Metehan Darıcı 
 
Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de benzediğini düşünüyordu. Benimle aynı sınıftaydı ama benden otuz kilo kadar fazlası vardı. Gözlerinin aslında sağlam olduğunu hepimiz biliyoruz ama bana benzemek için gözlük takmaya başlamıştı. Ayakları benden yedi numara daha büyüktü. Öyle ki kar yağdığı zaman onun okula gelip gelmediğini bahçedeki ayak izlerinden anlayabiliyorduk. Bunlar sadece özelliklerinden bazıları ve çoğu insan bunun farkında değil ama daha beter durumları da var. Derslerde de bana benzemeye çalışıyor. Bilmediği bir soru için tahtaya çıkıyor, soruyu çözemeyince lavaboya izin istiyor mesela. Ya da kantine gittiğinde benim aldığım ürünlerden alıyor ancak dişinin kovuğunu bile doldurmadığını görünce hamburgerlere saldırıyor. Buraya kadar sorun yok aslında. Asıl sorun benim gibi İngilizce bildiğini zannetmesinde. Her şeyi anlayabiliyorum. Komplekslerini, küçük kıskançlıklarını, taklitlerini anlayabiliyorum fakat İngilizce konusundaki çabası tam olarak bir şova dönüşüyor ve o bunun farkında değil. Diksiyonun taklit edilemez olmasını, jest ve mimiklerin kopyalanamayacağını galiba bilmiyor. Telaffuzlarda tıpkı benim gibi bir aksanla konuştuğunu zannediyor fakat bu çabanın sonucunda kazanan absolute sözcüğü oluyor çünkü bu sözcük her cümlenin içinde bir şekilde yer alıyor çünkü sözcük dağarcığı fazlasına izin vermiyor. Boş bulduğu her yere“absolute” ya da varyantlarını ekliyor. 
Gülsem mi üzülsem mi bu arkadaşa bilemiyorum. Bütün arkadaşları hatta en samimi olanlar bile onun ardından konuşuyor. Alay ediyor, kıs kıs gülüyor. Herhangi bir yerde sınıfımızdan herhangi biriyle konuşan herhangi biri, sözü direk onun komikliğine getiriyor ama onunla gülmek yerine onun ne kadar zavallı olduğuna gülüyorlar. 

Beni taklit ettiğini zannediyordu belki de bana benzediğini düşünüyordu. Böylelikle dikkatleri çekmeyi, insanların kendisini önemseyeceğini zannediyordu. Dikkatleri çekiyordu gerçekten de ama istediği gibi önemsenerek değildi bu. Negatif bir dikkat çekmeydi. İnsanları etkiliyordu ama garipliğiyle, zavallılığıyla etkiliyordu. Sırf etrafında bir topluluk oluşsun diye en saçma hareketleri bile sergilemekten kaçınmıyordu. Maymun gibi yürüyebilir, şempanze gibi ağaç dallarından atlayabilirdi, yeter ki birileri onunla ilgilensin. Birileri onu alkışlasın, sırf alkış için papağan gibi sesler çıkarabilir ya da kedi gibi miyavlayabilirdi. 
Neyse ki beni taklit ettiğini zannetmiyordu artık, bana benzediğini de düşünmüyordu. Yola bu düşüncelerle çıkmıştı ama yolda benzeyecek ve taklit edecek o kadar çok kişi bulmuştu ki yolunu kaybetmişti. 

MORAL

Yusuf Kerem Köse
 
Bana sorarsanız çok hassas bir şey olmalı
Moral dedikleri
Çünkü bozuluyor sürekli
Benim moralim değilse de başkalarınınki

Bir insanın saatinin bozuk olması
İyidir moralinin bozuk olmasından
Ya da telefonunun bozuk olması
İyidir moralinin bozuk olmasından 
Ancak bazen bozulan bir telefon
Sebep olabilir moral bozukluğuna

Morali bozulunca insan
Ne yazmak istiyor ne konuşmak
Sadece uyumak istiyor
Ya da dolaşmak yollarda
Morali
Bozulunca
İnsan

HANGİSİ

Semih Yılmaz
 
Bir eve en çok hangi hayvan yakışır
Kuş desem kafeste mutsuz
Kaplumbağa desem evde huzursuz
Köpek desem sığmaz ki odaya
Yılan desem dersiniz: hadi ya
Kedileri biliyorum eve en çok yakışan
Bütün minderlerin ve pencere önlerinin
Tadını çıkaran

Bir şehre en çok hangi hayvan yakışır
Bir kasabaya, bir köye
Burası biraz karmaşık
Kediler küsse bile
Serçeler, kargalar, köpekler
Yakışır şehre, kasabaya, köye

1 Mart 2026 Pazar

GÖLGE

Selim Çabuk 
 Tuğra ve Kerim'in en sevdiği şey yaz akşamlarında mahallede dolaşmaktı. Sokak lambalarının altında sohbet etmek, balkonlarda oturan insanlara selam vermek, uzaktan şehrin ışıklarını izlemek onlar için büyük bir keyifti. Yine bir yaz akşamıydı ve yine akşam gezisindeydi iki arkadaş. Hava hafif rüzgarlıydı ve sokak lambaları yeni yanmıştı. Bu kez yolu biraz uzatarak yeni mahalleler keşfetmek istiyorlardı. Daha önce hiç görmedikleri eski boş bir evin önünden geçiyorlardı ki bir an evin içinde bir gölgenin hareket ettiğini gördüler. İkisi de irkilmişti, oldukları yerde durdular. Kerim fısıldadı:
-İçerde biri var galiba. 
Tuğra dikkatlice ama biraz da korkuyla bakıyordu. Perde sanki hareket ediyordu fakat içerisi tam görünmüyordu. Bir süre kapının önünde beklediler. Bu esnada biraz cesaret de gelmişti iki kafadar arkadaşa. Kerim, kapıyı hafifçe itti, kapı zaten açıktı. Bunu yapıp yapmamak hususunda endişeleri vardı ama merak duygusu üstün geliyordu. Göz göze geldiler ve başlarıyla birbirlerini onayladılar, içeriye girmeye karar vermişlerdi. 
İçeri girdiklerinde yerde ayak izleri vardı. Sokak lambası tam olarak evin içine düştüğü için tozlu zeminin üzerindeki ayak izleri taze görünüyordu. Yine iki arkadaş göz göze geldi ve başlarıyla birbirlerini onayladılar. İzleri takip etmeye başladılar. Sessiz olmak için çaba gösteriyorlardı fakat zemindeki tahtalar arada gıcırdıyordu. İzler evin arka bahçesine açılan kapının önünde bitmişti. Kapıyı usulca açtılar. Kapının tam önünde sarı bir kedi oturuyordu. İki arkadaşın kapıyı açması onu hiç şaşırtmamış, korkutmamış gibiydi. Kedi evcil olmalıydı çünkü boynunda parlak bir tasma vardı. Muhtemelen sahibi şimdi bu kediyi arıyordu. 
Kerim usulca kediye eğildi ve fısıltıyla konuştu:
-Demek gölge sendin, korkuttun bizi dostum.
Tuğra gülümseyerek kediyi kucağına aldı. O sırada karşı evin balkonundan bir kadın seslendi:
-Limon! Buralarda mısın kuzum?
Kedi bir anda hareketlendi ve kulaklarını sesin geldiği yöne dikti, hemen miyavladı. Kadın balkonda görünmüyordu artık, koşarak gelmişti. Nefes nefese konuşuyordu:
-Bir an çok kötü hissettim kendimi. Limon benim kedim. Az önce balkondan atladı ve kayboldu. Nerede olduğunu, nereye gittiğini anlayamadım. O, çok ürkek bir ev kedisi. Öylesine sesleniyordum sağa sola, nihayet buldum onu.
Tuğra ve Kerim hiçbir şey demeden birbirlerine baktılar. Tuğra konuştu:
-O zaman bize müsaade, size de kedinizle iyi günler dileriz teyze. 
Kadın kediyi kucağına almıştı ve kedi gayet keyifli görünüyordu. Kapıdan çıkarken devam etti kadın konuşmaya:
-Sizin girdiğinizi görmesem tek başıma buraya gelip kedimi alamazdım. Burası beni ürpertiyor biraz. Tekrar teşekkür ederim. 
Karşılıklı iyi akşamlar diledikten sonra iki arkadaş kendi mahallelerine doğru yola koyuldular. İyi bir şey mi yapmışlardı, kötü bir şey mi bu eve girmekle? Kafaları biraz karışıktı. Çok farklı şeyler de yaşayabilirlerdi ama netice olarak kayıp bir kedinin bulunmasına vesile olmuşlardı.
Kerim:
-Bugün de boş geçmedi, dedi. Akşam akşam iyi sevap kazandık galiba.
Tuğra başını salladı.
-Evet.
Her ikisinin içinde de hem küçük bir sevinç hem de huzursuzluk vardı. Başka mahallelerde akşam gezisi yapmak iyi bir fikir değildi. Üstelik boş bir evin kapısını aralamak...
Tuğra:
-Kendi mahallemizin dışına çıkmayalım bence artık, dedi. Korktuğum için demiyorum bunu ama içimde garip bir huzursuzluk var.
Kerim:
-Sen söylemesen ben söyleyecektim bunu, dedi. 
Hava tamamen kararmıştı. Vedalaşıp evlere dağılma vakti gelmişti. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

GÜL VE LALE

 Reyhan Veske

bazen düşünüyorum yeryüzünde
çiçekler olmasaydı
olmazdı belki renkler de
kimi sarı kimi pembe
kimi beyaz kimi kırmızı
çiçekler her yerde

kuşlar ve çiçekler
doğadan taşınır evlere, bahçelere
görmek ister insanları onları her yerde
bazen saksıda toprakta bazen
huzur veriyor insana, rastlamak bir çiçeğe

çiçeklerin hepsi güzel sözüm yok
ama bana sorarsanız gül başka
rengi başka, kokusu başka
bir de dikenleri olmasa

bir de laleleri çok seviyorum
keşke bütün parklarda bahçelerde
laleler olsa
sıra sıra, renk renk laleler
üzerlerinde kelebekler uçuşsa 

PES

elif eslem şimşek
 
 
sensin sınıfı kelebeği
en nazlı prensesi
masallardan çıkmış gibisin
sensin hepimizin neşesi
 
bizi güldürmeyi tek beceren kişi
biraz fazla konuşsa da
bizi çok yorsa da
çok iyi yapıyor bu işi

çok kolayca şiir yazar
ramazanda oruç tutar
ama yine de yorulmaz
tüm sınıfa kafa atar

ilerde büyüyünce o
olmalı mutlaka vekil
mecliste görelim onu
desin ki önümden çekil

adının ilk harfi b’dir
ikinci harfi ise e’dir
yedi harfli bir ismi var
SUS ARTIK BE
KES ARTIK LİN
KÜS ARTIK AY
PES ARTIK
PES