23 Mayıs 2026 Cumartesi

DAĞIN DİLİ

 
 
Aden Mira Kartal
 
Güneş, önce bu topraklar üzerine doğardı ve yeryüzünün gölgelenen, geceye yürüyen ilk toprakları buraydı. Dünya hatta evren var olduğundan beri bu, böyleydi. Dünyanın öteki ucundaki savaşlar, gelişmeler, değişimlerden haberi yoktu bu coğrafyanın. Dilleri, görünüşleri, kültürleri, yemekleri, efsaneleri başka bir ülkeydi burası. Burası Japonya’ydı. 
Saburo, ailesinin üçüncü çocuğu olarak bu ülkede gözlerini açmıştı dünyaya. Kendisinden büyük iki ağabeyi vardı ancak onlar Saburo ile bambaşka bir dünyada yaşıyordu. Sanki 1750’li yıllarda değiller de 2000’li yıllarda yaşıyor gibiydiler. Onlar için ne yaşadıkları bölgenin ne de Fuji dağının bir anlamı yoktu fakat Saburo, boş kaldığı bütün zamanları Fuji dağının eteklerinde geçiriyordu. Dağ sanki ona bir şeyler anlatmak istiyordu. Belki de anlatıyordu ama Saburo dağ dilini bilmiyordu ki... Kuşların şarkılarını anlayabiliyordu, ağaçların konuşmalarını da biraz anlayabiliyordu. Bazen atların hatta karıncaların fısıltılarını bile duyabiliyordu ama dağın dili başkaydı. Dağın dilini öğrenmek istiyordu. Onunla dertleşmek istiyordu. Bin yıllardır burada olan bu dağın mutlaka efsaneleri, hikayeleri olmalıydı. Bir insanın ondan öğreneceği çok şey olmalıydı. Dağın dilini öğrenmek onun için okul eğitiminden daha önemliydi. Okullarda müfredat değişirdi, konular değişirdi ama bir dağın söyleyecekleri hiçbir zaman değişmezdi. Fuji’nin görkemli gövdesi gibi bir de ruhu vardı ve Saburo onunla temas kurmayı çok istiyordu.
Ailesi Saburo’nun farklı bir çocuk olduğunu kabul ediyordu fakat bir yandan da endişe ediyorlardı onun için. Boyundan büyük işlere kalkışmasından korkuyorlardı. Saburo’ya göre etrafındaki insanlar tuhaftı, etrafındaki insanlara göre ise Saburo. 
Kış yaklaşıyordu. Saburo için kış aylarında Fuji’nin eteklerine gelmek hayli zordu. Bu yüzden biraz hüzünlüydü ama kış gelmeden dağın diline dair bir şeyler mutlaka öğreneceğine inanıyordu. Aralık ayının ilk günleriydi ve Saburo ailesinin itirazlarına rağmen Fuji’ye doğru yola çıkmıştı. Ailesi biliyordu ki Saburo bir şeyi kafasına koymuşsa mutlaka yapar, onu vazgeçirmenin imkanı yoktur. Bu yüzden aile fertleri çok fazla üstelemedi.
Saburo dağa doğru yürürken ayaklarının altında homurtular duyuyordu sanki. Dağa doğru yaklaştıkça sanki başka bir iklime doğru gidiyordu. Hava ısınıyor, neredeyse yaz günlerinin sıcaklığını duyuyordu. Kuşların uçmasında bir gariplik vardı. Birkaç kuşa seslendi:
-Sizi hiç normal görmüyorum, sorun nedir?
Kuşların dönüp cevap vermeye bile sanki vakti yoktu. Telaşla koşuyorlardı. Yanından hızla geçen bir tilkinin kuyruğundan yakaladı ve sordu:
-Bir gariplik var mı, bana mı öyle geliyor.
Tilkinin gözleri kıpkırmızıydı. Kurtulmak için can atıyordu. Kurtuldu ve tek kelime söylemeden uzaklaştı. Dağın eteklerinden inip uzağa, çok uzağa koştu. Fuji’yi
hiç bu kadar tedirgin görmemişti. 
Belki de birilerine kızmıştı. 
Bir süre sonra Saburo da tedirgin oldu fakat dağa olan güveni tamdı. Bu dağda olumsuz bir şey olduğu, yaşandığı duyulmamıştı. Ayaklarına hakim olamıyordu sanki. Ayakları kendinden önde yürüyor gibiydi. Bir süre sonra istemsizce koşmaya başladı. Daha yukarılara, daha yukarılara çıkıyordu koştukça ve sanki ayaklarının altında sıcak bir şeyler vardı. Belki de yürümekten, koşmaktan dolayı ayakları ısınmıştı. Dağın sesini artık duyabiliyordu. Yıllardır beklediği şey gerçekleşmek üzereydi. Dağ onunla konuşuyordu. Ne dediğini anlamasa da dağ konuşuyordu işte. Bir rüya gibiydi bu, bir masal gibi. 
Kendine düz bir yer buldu Saburo. Sırtüstü uzandı ve gökyüzünü seyretmeye başladı. Halen telaşlı kuşlar geçiyordu yukarıdan. Bulutlar hızla hareket ediyordu ve toprağa kulağını verince daha çok ses duymaya başladı. Dağın bir derdi vardı, bunu anlayabiliyordu fakat bu derdin ne olduğunu bilmiyordu. 
Bir süre dinlendikten sonra yeniden evin yolunu tuttu. Kimseye bir şey demedi. Belki de Fuji’nin eteklerine bahara kadar artık gidemeyecekti. Neyse ki odasının penceresi bu dağa bakıyordu. 
Gece boyunca zihninde dağdan gelen sesleri yeniden hatırladı. Yorumlamaya çalıştı. Gece uyanıp tekrar dağa baktı. Ertesi gün arada bir Fuji’ye doğru bakıyordu. Bu sonbahar ayrılığı farklı gibiydi. Acaba dağ ona ne anlatmak istiyordu. 
Birkaç gün daha böyle geçti. Artık uykuya dalmadan önce ve sabahın ilk ışıklarıyla Fuji’ye bakıyor ve onu selamlıyordu. 
Bir sabah uyandığında dağın tam zirvesinde bir gariplik gördü. Bulut gibiydi ama bulut değildi gördüğü. Dağın tam tepesinden bir şeyler yükseliyordu. Dağın derdini anlamıştı sonunda. Dağın içinde yanan bir şeyler vardı ve dumanı dışarıya kadar çıkmıştı. Heyecanla ailesini uyandırdı. Annesi, babası ve ağabeyleri olanlara anlam veremediler. Bir süre sonra komşularına ve orada yaşayan herkese aynı şeyi gösterdi Saburo. 
Yaşlılar, bu dağa dair efsaneler biliyorlardı ve kısa süre içerisinde burayı terk etmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Kimileri bu efsaneye inandı ve uzaklaştı bölgeden kimileri ise inanmadı. Ta ki takvimler 16Aralık 1707’yi gösterinceye kadar. Öyle büyük bir sesle konuşmaya başladı ki Fuji çok uzaklarda olanlar bile onun sesini duydu. Haşmetinden irkildi. Bazı insanlar oracıkta hayatını kaybetmişti. Fuji artık lav püskürüyordu etrafına, etrafında olanlara. 
Günlerce, aylarca sürdü bu durum. İnsanlar öldü, lavlar etrafa yayıldı. Saburo ve ailesi çok uzaklara taşınmışlardı ama yine de Fuji’nin sesini duyabiliyorlardı. Oradan savrulan dumanı rüzgar kapılarına kadar getirebiliyordu. 
Küçük Saburo olan biten her şeyden kendini sorumlu tutuyordu. Bir dağın dilini anlamaya çalışması, bir dağla konuşma arzusu belki de Fuji’yi bu hale getirmişti. 
Bu gerçeği kimseye söyleyemedi. Bir süre sonra Fuji sustuğunda Saburo da sustu. 
Saburo, yaşadıklarından sonra kimseyle konuşmadı. Hayvanların, ağaçların dilini de unuttu, insanların dilini de. 

FARKLI BİR HAYAT, BAŞKA BİR DÜNYA

 Reyhan Veske
 
 1. Bölüm: Issızlıkta Bir Hayat
 
 
Bu mağarada neden yaşadığını bilmiyordu. Zaten yaşanacak daha başka bir yer var mı, onu da bilmiyordu. Birkaç büyük ağaç kovuğunda yaşamayı düşünmüştü ama uzanıp yatamıyordu bu tür yerlerde. Mağarası oldukça konforluydu. En azından öyle düşünüyordu. Üstelik dostu olmayan yırtıcı hayvanlara karşı korunaklıydı. Dostu edindiği bir köpek ve zor zamanlarda ortaya çıkan bir peri dışında kimsesi yoktu. Köpeği, yanından ayrılmıyor, tehlikeli zamanlarda ona yardım ediyordu. Peri ise korktuğunda ve karar vermesi gerektiğinde ona yol gösteriyordu. 
Zedes, büyüdükten sonra kendinde bir gariplik hissetmişti. Ne periye benziyordu ne de köpeğe. Üstelik kuşlara ya da zararsız hayvanlara bakıyordu hepsinin kendine benzeyen bir ailesi vardı ama Zedes’in yoktu. Kendisi gibi iki eli ve ayakları olan, dik yürüyebilen ve ellerini kullanarak her şeyi yapabilen canlılar olmalıydı etrafta ama yoktu. 
Zedes bunu düşündükçe sıkıntıları daha da artıyordu. Onun bu halini gören peri durumu anlamıştı. Zedes’e:
-Senin de bir ailen olması gerektiğini düşünüyorsun, değil mi dedi. Biz senin arkadaşınız ama ailen değiliz. 
Zedes:
-Büyüdükten sonra bu eksikliği çok hissetmeye başladım. Sence var mıdır benim ailem, diye sordu. 
Peri, bu sorunun cevabını biliyordu. Gerçekleri olduğu gibi anlatsa Zedes incinebilirdi. Bu gerçeği kabul edebilecek olgunlukta değildi Zedes. Üstelik şöyle bir sorun vardı: Zedes ailesine ya da ona benzeyen birileri ile yaşamaya başlayınca perinin görevi bitmiş olacaktı. Periyi yalnızca Zedes görebiliyordu çünkü. Bir de Zedes’in köpeği.
Yıllar önce bu ıssız doğada bir nehrin kenarında rastlamıştı peri Zedes’e. Yanındaki köpek o zamanlar da vardı ve daha gençti. Zedes’i yırtıcı hayvanlardan koruyor ve ona yiyecek getiriyordu. Zedes buraya nasıl gelmişti, kim getirmiş ya da bırakmıştı, buna dair hiçbir fikri yoktu. Belki ailesi kaybetmişti onu belki de Zedes de bir peri çocuğuydu. Perilere çok benzemese de başka bir açıklaması yoktu bunun. Bunları anlayabilecek yaşlarda değildi Zedes. Peri:
-Seninle uzun bir yolculuğa çıkabiliriz, dedi. Tehlikeli ve uzun bir yolculuk. Belki aileni buluruz ya da ailene dair bir şeyler öğrenebiliriz ancak burası ile vedalaşman gerek. Belki de buraya hiç dönemeyebiliriz. 
Zedes bir süre düşündükten sonra bu fikri kabul etti. Köpeğinin başını eliyle sevdi. Köpeğini de yolculuk boyunca yanında götürecekti. Yanına yiyecek ve giyecek almak gibi bir lüksü yoktu çünkü ne bulursa onu yiyordu ve giysi olarak üzerinde bitkilerden, sazlardan ördüğü bir kıyafet dışında bir şey yoktu. 
Ertesi gün güneş doğmadan peri Zedes’i uyandırdı:
-Yolculuk vakti, haydi gidiyoruz. 
Peri önde, Zedes ve köpeği arkada güneş tepeye dikilineceye kadar  yürüdüler, yürüdeler. Sadece kayalıklar ve bitmek bilmeyen bir yeşil dünyanın içindeydiler. Peri olmasa Zedes hep aynı yerde dolaştıklarını düşünecekti ama peri yolu biliyor olmalıydı. Bir akarsu kenarında dinlenmesi gerekiyordu Zedes’in. Etraftan yiyebileceği bitkileri topladı, dereden su içti. Köpeği kendi başının çaresine bakabiliyor, hayatta kalabilecek kadar avlanabiliyordu. Güneşin sıcak etkisi azaldığında yeniden yola çıktılar. Yalnızca akarsu kenarından yürüyordu peri bu kez. Akşama doğru yaklaştıklarında akarsunun kocaman bir nehre karıştığı yere ulaşmışlardı. Nehrin hemen kenarında değişik bir cisim gördü Zedes. Mağarasına benziyordu ama taştan değildi. Üstelik kapısı, penceresi vardı. İyice yaklaştığında buranın içinde yatabileceğini ve uyubileceğini düşündü. Hatta tekrar mağarasına dönmek yerine burada yaşayabilirdi. Oturabileceği, yatabileceği garip yerler vardı bu şeyin içinde. Etrafı biraz kurcaladığında keskin bir alet buldu. Bununla ağaçları, bitkileri kesebilirdi. Biraz daha bakınca mızrağa benzeyen bir şey daha buldu. Bunların ne işe yaradığını düşünüyordu ki peri:
-Bu nehirde çok büyük balıklar var. Dilersen bu aletlerle balık avlayabilir ve değişik bir ziyafet çekebilirsin kendine. Hatta köpeğin için de iyi olur bu, dedi.
Zedes birkaç başarısız denemeden sonra kocaman üç balık avladı. Mağaradan ayrılırken yanına ateş almamıştı. Ateşin sönmesi ya da olmaması onun için çok büyük bir dertti. Bazen saatlerce ateş yakmak için yeniden uğraşıyordu çünkü ancak odunları birbirine sürterek ya da yıldırım düşmüş bir yerlerden ateş elde edebiliyordu. 
Balıkları çiğ de yiyebilirdi ama pişirmek istedi. Bu sırada peri:
-Burada ateş için çaba sarf etmene gerek yok, dedi. 
İçinde bulundukları yerde bir çekmece gösterdi ve oradaki küçük çubukları kullanabileceğini anlattı. Biraz nemli de olsa bir kutu kibrit vardı burada ve kibritlerin yarısı ateş yakma çabasıyla boşa gitmişti. Tam Zedes vazgeçecekti ki kibritlerden biri yandı. Bu, büyük bir olaydı Zedes için. Hiç bu kadar kolay ateş yakmamıştı. Kocaman bir ateş yaktı dışarıda ve balıkları pişirdi. Köpeğinin de kendisinin de karnı doymuştu. Hava kararmıştı, bu yeni mekana girerek derin bir uykuya daldı Zedes. 
Günün ilk ışıklarıyla uyandığında hayli mutluydu. Dün yediği balıkların lezzeti halen aklındaydı. Biraz daha burayı kurcalamak gerektiğini düşündü. Büyük bir sandığın içinde değişik şeyler buldu. Bunlar kolları, bacakları olan kıyafetlerdi. Birkaçını acemice üzerinde denedi. Çok mutlu olmuştu. Biraz değişik kokuyordu bu giysiler fakat önceki giydiklerine göre çok güzeldi. Peri, onu bu halde görünce sevindi:
-Kıyafetlerin çok yakışmış, dedi. Sonra da dünden beri konakladığı bu şeyin aslında küçük bir gemi olduğunu söyledi. Yıllar önce terk edilmiş ve kimi yerleri kırılmış, çürümüş, paslanmış bir gemi. 
Zedes, burada sonsuza kadar yaşayabilirdi. Peri, bu kadar çok şeyi nereden biliyordu? Zedes, kendisine dair de başka şeyler bildiğinden şüphelenmeye başladı perinin. Neyse ki yanındaydı onun ve güven veriyordu ama her şeyi anlatmadığı belliydi. Zedes periye:
-Bir süre burada yaşamak istiyorum, dedi. Eğer senin için de sorun yoksa. 
Peri bu fikre sıcak baktı. Köpek ise zaten halinden memnundu. Bir süre etrafı tanımak gerekecekti. Burada yeni bir hayat kurabilirdi. En azından bir süreliğine Zedes, kendisine bir aile bulma fikrini unutmuş gibi görünüyordu. 
 
 2. Bölüm: Arayışa Kısa Bir Mola
 
Devam edecek 

21 Mayıs 2026 Perşembe

BİÇARE

Semih Yılmaz 
 
Çaresizlik çok kapsamlı bir kelime
Bazen bir sınavda çaresizsin
Bazen bir rüyada
Bazen yazarken
Bazen konuşurken

Çaresiz olmadığında insan
Anlamıyor çaresizliği
Ama bazen bir hastanede
Bazen bir teselliye
Gücü yetmediğinde
Çaresizlik gelip buluyor
İnsanı her şeyden çok yoruyor

Ölüm dışında her şeyin 
Bir çaresi var diyorlar
Demek ki gerçekten
Çaresizlik nedir bilmiyorlar

DERS DÜŞÜNCELERİ

Ahmet Emir Koç 
 
Okul son zamanlara yaklaştıkça
Bazı şeyler çekilmez oluyor
Etkinlikler, sınavlar, denemeler
Hepsi birden insanı yoruyor

Derslerin dolu dolu geçtiği zamanlar
Evet yorucu bir akşam beni bekliyor
Ama dersler işlenmeyince
Ya da boş olunca
Zihnim sanki boş kalıyor
Her zamankinden daha çok yoruluyor

Yorulunca boş ders istiyorum
Ders boş olunca ders işlensin istiyorum
Öğrencilik belki de böyle bir şey
Bilmiyorum, bilmiyorum

13 Mayıs 2026 Çarşamba

KAYIP İLANI


Belinay Coşkun
İlham lazım şiir için 
Ya bulamazsam ilham?
Hikayesiz kalır insanlar 
Kitapsız olur dünyalar

Bir ilham kaynağı 
Kapımı çalsa
Yazarım şiirler 
Kitapsız bırakmam dünyayı 

Kayıp ilanı mı versem 
İlhamı gören oldu mu?
Hüseyin Hoca’da mı acaba?
İlhamsız yazar olur mu?

BİR SEBEP DAHA

Belinay Coşkun

Yıldızlar sadece parlamazlar
Yol gösterirler
Aydınlatırlar 
Parlayıp umut verirler 
Ay da onlara eşlik eder

Kaç çeşit yıldız var 
Belki de milyonlar 
Kuzey yıldızını bilirsiniz 
Parlar hem çok parlar 

Yıldızlar da ölürmüş 
Onlar da canlıymış 
İnsan üzülüyor
Bebek yıldız da varmış

KORKU

Belinay Coşkun

Karanlık mı geceyi getirir
Gece mi karanlığı getirir
Karanlık mı korkutur insanı
Yoksa gece mi

İnsan korkar mı geceden 
O zaman karanlıktan korkar
Karanlıkta bir ışık var
Adı da dolunay

Işık varsa
Neyden korkar insanoğlu
Işığın sönmesinden mi
Gecenin bitmesinden mi?

Gece’nin sonu görünür
Karanlık biter
Sabah olur gün doğar
Güneş var ise insan neyden korkar?

12 Mayıs 2026 Salı

BİR DÜNYANIN ÖNÜNDE

ÇİĞDEM SOYDAĞ
İBRAHİM GÜL
KERİM    YUVACI
DAĞHAN TOY
MEHMET TUĞRA AYDEMİR
ALİ ÇAĞHAN YILMAZ
SELİM ÇABUK
 
Hızlı hızlı yürüyebiliyordu fakat henüz uçmayı tam olarak beceremiyordu. Zaten kanatları onu taşıyacak kadar büyük değildi. Oysa çok küçük bir gövdesi vardı ancak kanatları gövdesinden de küçüktü. Kabuğunu kırarak dünyaya merhaba diyeli birkaç hafta olmuştu. Dünyaya gözlerini açar açmaz etrafına bakmıştı ve kardeşlerini görmüştü. O zamanlar hiçbirinin uçabileceğini düşünmemişti fakat kardeşleri artık uçabiliyordu kısa mesafeli de olsa. O, uçamıyordu. Uçamadığını gören annesi de hayli tedirgindi onun için. Kardeşleri artık kendi başlarına beslenmeye başlamıştı fakat o, halen annesinin ona yiyecek bir şeyler getirmesini bekliyordu. Aslında yuvadan inecek olsa beslenme sorunu yoktu fakat annesi onları özellikle Limon adlı kediden uzak durmaları konusunda sürekli uyarıyordu. Limon ne demekti bilmiyordu. Bu ismi, bu kediye kim vermişti, bunu da bilmiyordu. Çok düşünmüşler miydi acaba? Bir gün yuvanın kenarından annesi Limon’u gösterdi. Kocaman bir kediydi ve kocaman dişleri vardı. Yalnızca onların yuvalarına bakmıyordu, uçan her şeyle ilgileniyordu. Rengi sarı ve beyaz karışımı bir şeydi. Çok korkunç görünüyordu. Kardeşlerini ve onu bir hamlede yutabilecek kadar büyük bir ağzı ve uzun bıyıkları vardı. Annesi bile korktuğuna göre tehlikeli biriydi Limon. 
Günler geçiyor fakat o sadece zıplayabiliyordu. Bir türlü kanatlarını kullanmayı öğrenememişti. Annesi usanmış gibiydi ona yiyecek bir şeyler getirmekten. Kardeşleri de hiç kardeş gibi davranmıyordu. Hatta zaman zaman şöyle diyorlardı:
-Seninle yumurtadan çıkan herkes artık kendi başına uçabiliyor. Bu ne tembellik Allah aşkına. 
Bu sözler küçücük kalbini perişan ediyordu. Bir şekilde öğrenmeliydi uçmayı. Gece gündüz demeden kanat çırpmaya başladı. Hatta yuvasının dışına da çıkabiliyordu fakat kendini boşluğa bir türlü bırakamıyordu. Aslında onun korkusu biraz da Limon’du. 
O gün sabahın ilk ışıklarıyla yuvadaki herkes havalanmıştı. Bir süre sağa sola baktı ve yeniden uçma provalarına başladı. Ne yaptıysa bir türlü olmuyordu. Üstelik yuvanın dışına da çıkmıştı ve Limon pusuda bekliyordu. Bir tercih yapmalıydı ya uçmayı öğrenecek ya da Limon’a yem olacaktı. Tüm cesaretini topladı ve kendini aşağı doğru bıraktı. Ne yapsa ne etse bir türlü başaramıyordu. Biraz savrularak biraz uçarak çimler üzerine düştü. Neyse ki bir yeri kırılmamıştı. Çimler üzerinde yürümek ayrı bir keyifti. Sevmişti toprağı, yeşilliği fakat ya Limon? Limon görürse, koşup gelirse... Bir süre kendine saklanacak yer aradı ve ardını döndüğü bir anda Limonun kocaman burnuyla karşılaştı. Limon’un bir patisi havadaydı ve kuyruğunu sallıyordu. Yavaşça ona yaklaştı ve kokladı. Bu esnada gözlerini kapatmıştı küçük serçe. Bir süre gözlerini açmadan bekledi. Gözlerini tekrar açtığında Limon halen başucundaydı ama biraz daha sevimli bir eda ile bakıyordu. Tam kaçmayı düşünmüştü ki Limon önüne geçti. Yön değiştirdi fakat Limon yine önüne geçti. Bu esnada annesi durumu fark etmiş olmalı ki biraz yukarıdan uçarak seslenmeye başladı:
-Yavrum sen ne geziyorsun burada? 
-Uçacağım anne, birazdan uçmayı bekliyorum, dedi.
Bu esnada Limon’un kendine zarar vermek gibi bir düşüncede olmadığını da anladı. Toprakta, çimende yiyebileceği şeyler aramaya başladı. Bir türlü yiyecek bir şey bulamamıştı ve annesi tepesinden ayrılmıyordu. Bir kez daha ardına döndüğünde Limon’un ona yiyecek bir şeyler getirdiğini gördü. Limon’un getirdiği şeyler gerçekten de hoşuna gitmişti. Annesi ise yukarıdan durumu hayretle izliyordu. Limon bir süre sonra uzaklaştı ve annesi yanına gelerek onu uçması için teşvik etmeye başladı. Biraz öz güveni yerine gelmişti. Artık daha yükseğe sıçrayabilecek gücü vardı. Birkaç denemeden sonra havalanmayı başarmıştı. Çok kısa bir süreliğine havada kalmıştı lakin yere çakılması uzun sürmedi. Bir daha, bir daha, bir daha... Hiçbir şey değişmiyordu, hep aynı sonuç. Fakat en azından yuvasının yakınındaki bir duvara kadar uçabiliyordu. Önce duvara doğru uçtu. Bu kez çakılmamıştı. Biraz dinlendikten sonra yuvaya uçtu. Nefes nefese kalmıştı fakat çok mutluydu. Artık annesinin ona yiyecek getirmesine gerek kalmayabilirdi. Kendini çok yorgun hissediyordu. Vakit öğleye yaklaşmıştı. Kardeşleri onu  yuvadan izlemişler ve çok korkmuşlardı. Limon’un bu kadar iyi kalpli bir kedi olması onları şaşırtmıştı. Bir süre bütün aile öğlen uykusuna yattı. Uyandıklarında kardeşlerinden biri sordu:
-Anne, Limon neden kardeşimize zarar vermedi. Hani o tehlikeli biriydi?
Annesi bir süre düşündü. Aslında bu sorunun cevabını o da bilmiyordu. 
-Limon’un tok bir vaktine denk gelmiş olabilir diye düşünüyorum, dedi annesi ve ekledi:
-Bir kez sizden birine iyi davranması onun tehlikeli bir canlı olduğu gerçeğini değiştirmez. Belki de kardeşiniz şanslı bir günündeydi. 
Akşama doğru tüm aile yeniden yuvadan havalandı. Bu kez küçük serçe önce duvara indi, sonra yere kondu. Limon ortalarda yoktu. Birkaç denemeden sonra artık uçuyordu hem de tek hamlede yuvaya çıkabilecek kadar uçabiliyordu. Önünde keşfedilmeyi bekleyen büyük bir dünya vardı. Tehlikelerle ve iyiliklerle dolu bir dünya.