13 Şubat 2024 Salı

SÜT

 Ahmet Kerem Şahin, Elvin Erva Koçyiğit, Zeynep Elif Kargı

 
    Yine bir pazartesiydi. Beş gündür beklediği cumartesi ve Pazar göz açıp kapayıncaya kadar geride kalmıştı. Nasıl oluyordu, anlamıyordu. Sanki birileri cumartesi ve pazar günleri saati hızlandırıyordu. Altı senedir aynı şeyleri yaşıyordu. Kısacık bir yaz tatili, hiç yokmuş gibi ara tatiller… Millî ve dinî bayramlarda da tatil olduğunu söylüyorlardı ama o, hiç hatırlamıyordu bu günlerde tatil yaptığını. Hayat çok sıkıcıydı. Günün en güzel dakikaları yollarda, en güzel saatleri okulda geçiyordu. Aslında geçen çocukluğuydu.
    Yine bir pazartesiydi ve uykusunu alamadan yine okul yoluna düşmüştü. Kahvaltı yerine süt içmişti. Zaten süt ve peynir dışındaki yiyeceklere çok ilgisi yoktu. Yol sanki kısalmış gibiydi. Adımları adeta birbirine dolaşıyordu. Okula yaklaştığında bir sokak kedisinin kendisine kızgın kızgın baktığını gördü. Kedi aniden üzerine atıldı ve kolunda küçük bir tırmık izi bıraktı. Nereden çıkmıştı bu kedi şimdi sabahın bu saatinde? Tuhaf, dedi içinden. Çok tuhaf…
    Okul bahçesinden hızla içeri girdi, arkadaşları sıra olmuşlar, İstiklal Marşı söylenmek üzereydi. Öğretmenler de bayrak yanındaki yerlerini almışlar, kendi aralarında konuşuyorlardı. Tören alanındaki sırasına girer girmez arkadaşları gülüşmeye, kendisine sevgi gösterisinde bulunmaya başlamışlardı. Şaşkındı. İstiklal Marşı bitti ve öğrenciler sınıflarına geçmeye başladılar. Sıradan ayrılmadan arkadaşlarıyla beraber okul girişine gelmişti ki öğretmenlerden biri ensesinden tutarak kenara çekti. Bu davranış karşısında çok üzülmüştü. Kıyafetim mi uygun değil, saçlarım mı uzun, diye içinden geçirdi. Bir açıklama bekledi ancak müdür yardımcısı ona doğru yaklaşarak:
    -Sen de mi derse geldin ufaklık, dedi. Olanları anlamıyordu. Matematik öğretmeni tebessümle yaklaşarak:
    -Hangi sınıfta öğrenci bu, diye sordu.
    -6/C, dedi sessizce. Kimse duymadı bile.
    Bir başka öğretmen ise:
    -Belki de karnı açtır, bir şeyler verelim uzaklaşır, dedi. Bu kadarı artık fazlaydı. Sesini biraz da yükselterek:
    -Süt içtim gelirken, dedi. Ancak anlayan yok gibiydi. Bahçede artık öğrenci kalmamıştı. Öğretmenler de içeriye girdiler ve kapıyı kapadılar. Kapıya vurdu, pencerelerden seslendi. Kimse onu ciddiye almıyordu. Bir ara bunların hepsinin bir kabus olduğunu düşündü. Çünkü rüyalarda da böyle olurdu. Konuşursun sesin duyulmaz, düşersin bir yerin ağrımaz… Ama rüya değildi bu.
Yine bir pazartesiydi ama değişik bir pazartesiydi. 6 senedir yaşamadığı şeyler yaşıyordu bu pazartesi. Evet, hayatı sıkıcıydı ama bugün yaşadıkları çok anlamsız, hatta saçmaydı. Bütün bunlar kendisine yapılan kötü bir şakaydı belki de. Öğretmenler bile alet olmuştu bu şakaya. Madem beni okula almıyorsunuz, ben de bu günü değerlendireyim, dedi kendi kendine ve okul bahçesinden uzaklaşarak parka doğru ilerledi. Park tenhaydı. Yalnızca bebeğini gezdirmeye gelmiş bir anne vardı. Tam onların önünden geçerken bebek ağlamaya başladı. Bunun üzerine anne:
    -Korkma kızım, o küçücük sevimli bir canlı. Sana bir şey yapamaz. Üstelik açtır şimdi. Bunları duyunca döndü ve:
    -Sabah süt içtim, dedi. Kadın duymadı bile. Salıncaklar boştu. Bu fırsatı değerlendirmesi gerekiyordu ancak çok yüksek göründü gözüne salıncaklar. Bir türlü çıkamadı. Hemen yan taraftaki kaydırağa koştu. Merdivenleri zıplayarak çıktı ve kaydıraktan kendisini bıraktı ancak tam kaydırağın bittiği yerdeki su birikintisini hesap etmemişti. Bu birikintiyi fark edince yavaşlamaya çalıştı ancak olmadı, suya düştü. Her yanı ıslanmıştı. Kendisini ağırlaşmış gibi hissediyordu. Yüzü gözü ıslanmıştı. Bu esnada su birikintisinde bir kedi yansıması gördü. Kedi kendisine bakıyordu. Elini uzattı, kedi de kendisine elini uzattı. Yine olaylar karmaşık bir hâl almıştı. Kesin bir kabustu bu ama bitmek bilmiyordu. Suya elleriyle hızlıca vurdu. Su küçük dalgacıklarla sağa sola sıçradı. Durgunlaştı. Kedi halen kendisine bakıyordu.
    Yine bir pazartesiydi.


BEN

Kadir Çağan Aydın

Akşamın dipsiz karanlığında

Kaybolan beyaz bir kağıt

Ya da

Sonbaharın son gününde

Çiçeğe durmuş bir ağaç

Gibiyim

BEN

 Güneş Örgen

Yağmur altında saatlerce kalmış
Bir çocuk gibiyim
Kimsesiz

Kar altında unutulmuş
Kardan adam gibiyim
Etrafında kimse kalmamış

SEN

 Zeynep Elif Kargı

Sen benim kimselerin bilmediği

Saklı dünyam

Rengarenk

Kalemlerimle işlediğim

Yalnızlıkla düşlediğim

Her beyaz sayfasını

Yeniden renklendirdiğim

Arkadaşım

Can yoldaşım

Resim defterim

KELİMELER

Güneş Örgen Ezgi Budak
Kelimeler bazen kuş gibi
Yazacak oluyorum uçup gidiyorlar gökyüzüne
Kelimeler bazen gül gibi
Yaklaşıyorum dikeni batıyor ellerime, dilime

Kelimeler yeni açan çiçekler gibi
Güzel kokularla kalbimize sığınıyorlar
Kelimeler yağmurdan sonra çıkan
Gökkuşağı gibi ruhumuzu selamlıyorlar

Kelimeler çatal dilli yılan gibi
Yanlış insanların ağzında
Zehre dönüşüyorlar

UMUT

 Eymen Arda Aydemir

Karanlıkta bir şey görünmez dediler

Ben başta

İnandım buna

Sonra baktım ve karanlığa

Dedim madem buna inandım

Neden karanlıkta

Umut aradım

UNUTMAK

Kadir Çağan Aydın, Eymen Arda Aydemir

Unutmak iyi bir şey aslında

Acılar mesela unutulmalı

Korkular da unutulmalı

Bize yapılan kötülükler bile unutulmalı

 

Unutmak iyi bir şey aslında

Ama unutulmaması gerekenler de var

Tecrübeleri unutmamalıyız

Hataları unutmamalıyız

Unutsak da kimi zaman ödevimizi

Varmak istediğimiz yeri

Unutmamalıyız

TAVUK PEŞİNDE

 

 Güneş Örgen


    Vakit öğleyi bulmuştu. Kasabada bahar mevsiminin tadı başka oluyordu. Çiçekler açmaya başlamış, etraf yemyeşil olmuş, ağaçlar süslenmişti. Ara ara çiseleyen yağmur insanı hayata, dünyaya bağlamaya yetiyordu. Nil, dört yaşındaydı ve üç kardeşin en küçüğüydü. Kış boyu evde kalmaktan, evde oynamaktan sıkılmıştı ve baharın gelişi en çok onu sevindirmişti. Nil, bütün hayvanlarla arkadaştı ama en çok tavuklarla oynamayı seviyordu. Tavukların kendisinden kaçışını görmek ona mutluluk veriyordu. Kedi öyle değildi, ayaklarına sarılıyor, kucağına çıkmaya çalışıyordu. Köpek zaten ona itici geliyordu. Dişlerinden korkuyordu. Hele de çatır çutur kemik yerken. Tavukları kovalamak ya da onlara yem vermek onun hayattaki en büyük zevkiydi. Sabah yemlediği tavuklarla biraz eğlenmek istedi ve önlerine katıp bahçede bir o tarafa, bir bu tarafa kovalamaya başladı ancak bahçe kapısının açık olduğun unutmuştu. Tavuklar bir süre sonra bahçe kapısından dışarıya çıktı ve Nil de onların peşinden koşmaya devam etti. Bitmek bilmeyen bir kovalamaca başlamıştı. Tavuklar önde, Nil arkada dakikalarca yürüdüler, koşuştular. Bir ara yorulduğunu hisseden Nil, tavuklara bakmak yerine etrafa baktığında büyük korku duydu. Etrafta hiç ev kalmamıştı. Ne kasaba görünüyordu ne de evler. Çok uzakta renkli, süslü bir ev görünüyordu yalnızca ve tavuklar da ortadan kaybolmuştu. Ağlamak istedi ama nazlanmanın zamanı değildi. Olanca sesiyle bağırdı:

    -Anneeee!

    -Ablaaaa!

    -Babaaa!

    -Ağabeeeey! Sesini duyan kimse yoktu. Etrafta kuş sesi bile yoktu. Rüzgar yoktu. Bulutlar iyice yere yaklaşmıştı ve güneş da batmaya durmuştu. Birkaç saat sonra hava kararacaktı ve evinden çok uzaktaydı. Kısa bir süre düşündü, uzaktaki eve gitmekten başka çaresi yoktu. Tavuklar da kaybolmuştu. Koşarak tepedeki eve ulaştı. Ev, yakından daha güzeldi. Bahçede rengarenk çiçekler vardı ve hoş kokular geliyordu içerden. Bahçeden içeri girdiğinde evin duvarlarının pasta gibi olduğunu gördü. Pencereler ise renkli şekerler gibiydi. O kadar gerçekçi duruyordu ki her şey kapının koluna uzandı, büktü, kırıldı. Bir pasta gibi kırıldı. Kendini tutamadı ve kapının kolunu yemeye başladı. Gerçekten de bu bir pastaydı. Kapıyı artık açamazdı. Kapının tokmağını vurmayı denedi ancak tokmak elinde kaldı. Renkli bir şeker duruyordu elinde. Onun da tadına baktı. Evet, bu kapı tokmağı şekerdendi. Burada sonsuza kadar yaşayabilirdi. Ailesini, tavukları unutmuştu. Bir masal kitabının içine düşmüş gibiydi. Ablası ve ağabeyinin okuduğu bir kitapta vardı bu eve benzeyen resimler.

    Yüzünde, kollarında bir el hissetti. Annesinin sesini duydu:

    Nil, yavrum iyi misin? Aç gözlerini… Gözlerini açtı şükür.

    Nil gözlerini açtı. Bütün aile bireyleri başucundaydı. Renkli evi aradı gözleri, yoktu. Evlerinin biraz ilerisindeydi. Avucuna baktı, şeker yoktu.

    -Sana kaç kez tavukları kovalama dedim, bak düşmüşsün buraya, dedi ağabeyi. Nil şaşkın şaşkın ailesine baktı:

    -Pasta yiyordum, şeker yiyordum. Beni neden buraya getirdiniz, dedi.