14 Aralık 2024 Cumartesi

BÜYÜK TUFAN

AYŞEGÜL YILDIZ
ADEN MİRA KARTAL
GAMZE SENA KUYUCU


Kaç yaşımda olduğumu bilmiyordum. Bildiğim tek şey akrabalarımın birer birer dünyadan ayrılmasıydı. Artık kocaman dünyada tek başımaydım. Belki başka insanlar da vardı dünyanın başka yerlerinde fakat onlara ulaşabilecek donanıma sahip değildim. 
 Aslında birdenbire olmamıştı bu. Kutsal metinlerde yazan tufanlar gibi bir felaket görmüştük önceleri. Bunun sıradan bir doğa olayı olduğunu söylüyordu haber bültenleri. Dünyanın dengesinin bozulduğunu ve aşırı yağışların, ani ısınmaların ve soğumaların yaşanabileceğini belirtiyorlardı. Bir sabah uyandığımızda şehrimizin sokaklarının ırmağa dönüştüğünü gördük. Çoğu evin birinci katları yaşanamaz olmuştu. İlerleyen dönemlerde bulutlar ve güneş arasındaki bir kavga yüzünden bu durumu yaşadığımızı anladık. Güneşin her şeyin hakimi benim, ben olmasam hayat olmaz gibi söylemleri, bulutların gücüne gitmişti ve güneşin önünü perdeleme kararı almışlardı. Bulutlar hiç gitmiyor, yağmur durmadan yağıyordu. Önceleri bunun mevsimlik olduğunu düşünmüştük fakat ilkbahar, yaz, sonbahar, kış hep yağmur yağmıştı. Artık insanlar şehirleri boşaltıp yüksek yerlerde yaşamaya başlamıştı fakat günlerce bitmeyen yağmurdan dolayı artık hayat yaşanmaz bir hale gelmişti. Denizler ve okyanuslar birbirine karışmış yeni yeni ırmaklar, göller ortaya çıkmıştı. Herkes kaçıyordu bir yerlere ve benim de yaşamak için bir yer bulmam gerekiyordu. Arkadaşlarım ve akrabalarımla şehrin en yüksek tepesine çıkmaya ve orada yaşamaya karar vermiştik fakat buraya çıkıncaya kadar yaşlılar ve çocuklar çoktan dünyasını değişmişti. Buraya çıktığımızda yanımda olan birkaç kişi de soğuğa ve açlığa fazla dayanamadı ve nihayet tek kaldım. Mücadeleyi bulutlar kazanmıştı lakin insanlar yaşam mücadelesini kaybetmişlerdi. Yeryüzünde tek başıma kalakalmıştım. Adem bile yeryüzüne tek başına gelmemişti. Havva vardı yanında fakat ben tek başımaydım. 
Bulutlar, usul usul dağılmaya başlamıştı fakat güneş görünmüyordu. Gökyüzünde kocaman bir mavilik vardı yalnızca. Gece ve gündüz de fark edilemiyordu. Bu değişimden sonra yeryüzünde kaç canlı kalmıştı merak ediyordum. Yağmurun durmasıyla beraber etrafta usul usul tepecikler belirmeye başladı. Birkaç ay boyunca bulduğum otlarla, ortaya çıkmaya başlayan ağaçların yapraklarıyla, kökleriyle beslenmeye çalıştım. Kaç zamandır görünmeyen kuşlar da yeniden görünür hale gelmişti. Dünyada bir hareketlilik var gibiydi. Aylardır uzak kaldığım şehri merak ediyordum. Sular iyice çekilince şehre doğru bir yolculuk yapmayı düşündüm. Her yer çamur ve su birikintileriyle doluydu fakat yine de yürüyebiliyordum. Şehre indiğimde her yer savaştan çıkmış evlerle dolu gibiydi. Evlerde canlılık belirtisi yoktu. Bazıları yıkılmış bazılarının pencereleri kırılmıştı. Duvarlar, pencereler çamur içindeydi. Şehrin en büyük marketine ulaşmam lazımdı. Belki depolarında, raflarında yiyecek bir şeyler bulurum umudundaydım. Market de yaşanan felaketten nasibini almıştı ama en azından bina sağlam görünüyordu. Dışarıya taşan malzemeler de vardı. Önce dışardaki malzemelerden başladım işe fakat yenecek gibi değildi hiçbiri. Ağaç yaprakları bile daha lezzetliydi. Çamurlara bata bata marketin içine girdim. Birkaç kat yukarıya çıktığımda bunca çabaya değdi, dedim içimden. Bazı raflar hiç zarar görmemiş gibiydi. Paketle, tenekeyle, koliyle hayli yiyecek vardı. Bir rüyada gibiydim. Bulduğum ne varsa hepsinden biraz yedim. Yeniden insan olduğumu, dünyada olduğumu hatırladım. Bir kâbus muydu bu? Eğer değilse ne gibi bir günah işlemişti insanlık? Yalnızca bulutların ve güneşin mücadelesi böyle bir sonuca getirmemeliydi insanlığı. Çok fazla yediğim için uykum gelmişti. Şimdi kendime uyuyacak güzel bir yer bulmak vaktiydi. 
Marketin yiyecek bölümünden çıktım ve ev eşyalarının olduğu bölümüne geçtim. Elektronik eşyalar o kadar anlamsız ve boş görünüyordu ki. Oysa önceleri insanlar bunlara sahip olabilmek için ne kadar emek harcıyordu. Şimdi hepsi hantal ve kaba eşyalardı. İşe yaramazdı hiçbiri. Biraz ilerledikten sonra yatakların, bazaların bulunduğu bölüme geldim. Burası da çamurlu ve ıslaktı fakat yataklardan bazıları naylon ambalaj içinde olduğu için kuru kalmışlardı. Birkaç yatağın ambalajını çıkardım ve üst üste koydum. Her tarafı çamur içinde olan ayakkabılarımı çıkardım ve derin bir uykuya daldım. 
Kaç saat, kaç gün uyudum bilemiyorum fakat uyandığımda bir sıcaklık vardı etrafımda. Sanki güneş doğmuş ve yaz gelmiş gibi bir sıcaklık fakat gökyüzünde güneş halen yoktu. Bu sıcaklığın nereden geldiğini düşünürken birdenbire yanı başımda bir insan gördüm. Bütün insanların bu felakette öldüğünü düşünüyordum fakat nihayet birini görmüştüm. Şaşkınlıkla:
-Merhaba, ben tek başıma kaldığımı düşünüyordum dünyada. Aylar sonra bir insan görüyorum. Adın ne?
-Güneş, dedi sadece. Adım Güneş ve ben de aylardır ilk kez bir insan görüyorum. İsmiyle ne kadar uyumluydu Güneş. Sarışın, parlak saçlarıyla güneşi andırıyordu. Yüzünü görmediğim güneşi. 
Bir süre sohbet ettikten sonra artık benim için güneş doğmuş gibiydi. En azından dünyada tek değildim. 
Burada bulduğum yiyeceklerden bahsettim Güneş’e. Birlikte yeni bir hayat kurabileceğimizden bahsettim. Güneş, çok konuşmayı sevmiyordu sadece susuyordu. 
Yemeklerin bulunduğu bölüme geçtik ve biraz yemek yedik. Uzun süre yetecek gibiydi bu yemek bize fakat Güneş, doymak bilmiyordu. Durmadan yemek yiyordu ve benimle konuşmuyordu bile. Yemekten yorulduğumuzda yeniden dinlenme, uyuma zamanı geldiğini söyledim. Güneş için de bir yatak hazırladım. 
Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum fakat uyandığımda şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Güneş yatağa sığmayacak kadar büyümüştü. Onun yanında bir cüce gibi kalmıştım. Oysa böyle bir şey hayal etmemiştim. Belki de rüya görüyorum diye düşündüm. Bu esnada Güneş uyandı. Bu garipliğin nedenini sordum ona. Biraz neşelenmişti. Konuşabiliyordu artık uzun uzun ve sırrını anlattı. 
-Ben Güneş, gerçek Güneş. Hani şu aylardır gökyüzünde göremediğin Güneş. Bulutlar beni cezalandırdı ve dünyaya bir insan olarak düşmemi sağladılar. Hep böyle kalacağımı düşünüyordum ama senin sayende yeniden güçlenebileceğimi keşfettim. Ne zamana kadar sürer bu bilmiyorum ama gücümü topladığımda yeniden eski yerime dönebilirim diye düşünüyorum. 
Kafam karışmıştı. 
-Senin için ne yapabilirim, diye sordum.
-Bana inan ve bana destek ol, dedi yalnızca. 
Güneş’e inandım. Onunla ne kadar zaman geçirdik bilmiyorum fakat her geçen gün büyüyor ve etraftaki çamurlar, su birikintileri azalıyordu, kuruyordu. 
Bir gün uyandığımda gökyüzünün farklı göründüğünü hissettim. Güneş, nihayet yerine yükselmişti ve bana tebessüm ediyordu. Dünya, normal hâline dönecek gibiydi. Yalnız kalmıştım yeniden fakat yaşanabilir bir dünya bırakmıştı bana Güneş. 
Kaç yaşımda olduğumu bilmiyordum. Kocaman dünyada tek başıma olduğumu düşünüyordum. Belki başka insanlar da vardı dünyanın başka yerlerinde fakat onlara ulaşabilecek durumda değildim. 



HEDİYE

 

Ekin Akçay

Bir hediye nasıl olmalıdır? Kimileri için hediye anlamsız, kenara atılan bir şey. Kimileri için düşünülmesi bile yeterli olan, hayat boyu saklayacakları bir armağan. Bir düşünsenize küçük bir çocuğun aldığı ilk hediyeyi, gözlerindeki sevinci, yanaklarındaki tebessümü, duyduğu şaşkınlığı, onun için açılan ilk kapıyı, ilk köprüyü, bulacağı ilk geçidi. O yüzden küçümsememek gerek. O minicik, renkli kağıtlara sarılmış ufak tefek hediyeyi. 

UÇURUMUN KENARI

 
AKIN ELİŞ

Sonsuzluğa açılan bir kapı gibi uçurumlar, sadece dik yamaçlardan ibaret değildir. O kapının ardında çoğu zaman bilinmezlikler, karanlıklar ya da aydınlıklar saklıdır. Uçurum, insanın içindeki sonsuzluk duygusunu temsil eder aslında, yalnızca doğaya has bir durum değildir. İnsanın içinde de dağlar, ırmaklar, ağaçlar, vadiler olduğu gibi uçurumlar saklıdır. Başkalarının göremediği, bilmediği, bakarken bile başının dönebileceği uçurumlar. 
Uçurum, dibinde ne olduğu bilinmeyen bir yamaç. Uçurum, bir gizem. Uçurum, büyülü bir boşluk. Merak duygusu işte tam burada devreye girer. 
Eğer insan hayata olumlu bakıyorsa olumsuz şeyler yaşıyor olsa bile sonunda iyi bir şey olacağını düşünür ve mutluluk duygusu kendiliğinden uyanır. Eğer insan hayata olumsuz bakıyorsa olumlu şeyler yaşıyor olsa bile mutsuzluk duygusunun pençelerinde kendisini mahveder. Aslında bir uçurumun önünde olmak hâlidir bu. Uçurum onda tedirginlik, korku, endişe gibi duygular ortaya çıkarır. Bence de uçurumlar, insanın korku duygusunu daha çok tetikler. 
Bir paragrafın, bir cümlenin, bir dizenin sonuna konulmuş soru işareti gibidir uçurum. Cevabı beklenmeyen bir sorunun işareti.  İşte hayat da tam böyledir. Bir belirsizliğin önünde durup sonunu asla kestiremeyeceğin şeylere dair kararlar alman gerekir. Bu kararlar da hep soru işaretleri gibidir. Sonunu bilemezsin, hep içinde bir tedirginlik ve bir endişe olur. 
Dış dünyamızdaki uçurumlardan yuvarlanmak kadar iç dünyamızdaki uçurumlardan yuvarlanmak da tehlikelidir. Üstelik dış dünyada bir uçurumdan yuvarlandığımızda belki bir yerlere tutunma ya da kurtulma ihtimalimiz vardır fakat iç dünyamızdaki uçurumlarda yalnızız ve biz bizeyiz. 
Yine de uçurumlar korkulacak yerler değildir aslında. Uçurumların olmadığı bir dünya ne kadar düz ve sıkıcı ise iç dünyamızda uçurumların olmaması da hayatı o kadar sıkıcı kılar. Uçurumlar, hayatımıza şekil ve düzen verir. 

BİZ


Doğa Uzunpınar

Biz kelimesi ne demek
Arkadaşımla ben mi
Ailemle ben mi
Yoksa tanımı olmayan
Belirsiz bir eylem mi

Biz kelimesinin çoğul karşılığı
Sayısı binlere ulaşan bir çoğulluk
Hayatın tamamı
Biz kelimesini kapsıyor olmalı

Biz, biz isek anlamlı
Biz, bir isek anlamlı
Birlikte değilsek 
Biz kelimesi olmamalı 

SİZ

 

Beste KAYA
Siz her şeyi eleştirirsiniz
Siz her şeyi olumsuz düşünensiniz
Biz ne zaman düşüşe geçsek
Hemen dalga geçensiniz

Zayıflarsak hastalandığımızı
Kilo alsak şişmanladığımızı
Hep ne olursa olsun
Her şeye olumsuz bakansınız

Ciddi isek sıkıcı
Komik isek lüzumsuz olduğumuzu
Düşünürsünüz
Siz böylesiniz
Hep bir şeyler bulmakta bize dair
Birincisiniz

Bir kez bile olumlu düşünemezsiniz
Çünkü sizin gözleriniz
Alışmış kötülüğe
Alışmış olumsuzluğa
Unutmuş insanlığı, dostluğu
Ve unutmuş mutluluğu 

10'LAR

 

EKİN AKÇAY

Minik bir çizgiyle başlar
     O koca resimler
Minik bir çizgiyle başlar
    O küçük resimler

Bazısı şöhretler üzerinde
Bazısı buzdolabının üzerinde
Bazısı bir camın altında
Bazısı bir magnetin altında

Önemli olan kimin tarafından yapıldığı mı?
Yoksa kimin onun nereye koyduğu mu?
Ya da neyden yapıldığı mı?
Acaba en çok kimin beğendiği mi?

Ben onlar ayırt etmem
Hepsi gözümde aynı
Ama bir şey var ki
Neden yapıldığı
Bence en önemlisi bu

Bana ne anlattığıdır.

NERGİS



Doğa Uzunpınar

Yunan mitolojisinde
Kendisine âşık olan
Kim olduğunu anlamayan
Bir kişi var adı Narkissos olan

Narkissos ölüyor
Öldüğü yerden çiçekler çıkıyor
Çıkan çiçeklerin adını ise
İnsanlar nergis koyuyor 
Günümüzün nergisleri
İşte böyle bulunuyor
Nergisin çıkışı 
Bize böyle anlatılıyor

GİZEMLİ GEÇİT

Elif Dağdeviren

1. Bölüm

İki haftadır uçun gemimizdeyim. Yanımda arkadaşlarım Rüya, Arda ve Sinan var. Yüzlerce yıldır hiç kimsenin bulamadığı bir gizemi bulmaya çalışıyoruz. Ailelerimizden çok uzaktayız. Bazen yere inip yiyecek aramaya çıkıyoruz. Geceleri birlikte oyun oynuyoruz. Sonra da ailelerimizi arayıp yatmaya gidiyoruz ama her gece iki kişi nöbet tutuyor. 
Bir gece ben ve Arda nöbet tutuyorduk. Ben:
-Arda şu aşağıda parlayan şeyi gördün mü, dedim. 
Arda hemen yanıma geldi ve aşağıdaki cismi o da gördü. Hemen gemiyi durdurmaya gittim. Arda da Rüya ile Sinan’ı uyandırmaya gitti. Kaç gündür uçuyorduk ama hiç böylesini görmemiştik. Saat beş gibiydi ve güneş doğuyordu. Güneş doğarken daha da parlak görünmeye başlamıştı cisim. Acaba aradığımız gizem bu muydu? Kafamda garip sorular vardı. Rüya:
-Asya bu ne? Aradığımız gizem bu olabilir mi, dedi. 
Bu soruların cevabını ben de bilmiyordum ve ben de bu soruların cevaplarını merak ediyordum. Sinan, hemen bir halat getirdi ve ben halat yardımıyla parlayan şeyin ne olduğunu görmek, onu almak için aşağıya indim. Aşağıya indiğimde gördüklerim karşısında şaşırıp kaldım çünkü bu bir anahtardı ve normal boyutundan çok küçüktü. Anahtarı aldım, cebime koydum, halatla tekrar yukarı çıktım. Anahtarı arkadaşlarıma gösterdim. Onlar da çok şaşırmıştı. Bunca çaba küçücük bir anahtar için miydi? Sinan:
-Arkadaşlar, belki de gizem budur, dedi. 
Arda hemen:
-Bu kadar minik bir anahtarın uyabileceği bir kapı var mı ki, dedi. 
Sonra Rüya anahtarı inceleyerek bunun aslında bir kapının anahtarı değil de kırılmış bir şeyin parçası olduğunu söyledi. Rüya:
-Arkadaşlar, bence bu bizim aradığımız gizemin ta kendisi. Baksanıza üzerinde yazana! Yüzyıllar öncesinden kalma bir anahtar, dedi.
Rotayı kendi ülkemize çevirdik. Bir haftalık bir süre vardı. Hepimiz çok heyecanlıydık çünkü hem ailelerimizi görecektik hem de belki de gizemi bulmuştuk. Zaman çok yavaş akıyordu. Bir hafta sanki bir yılmış gibi geliyordu. Hepimiz parlayan minik anahtarın ne olduğunu çok merak ediyorduk. Bir kapının anahtarı, kırılmış bir şeyin parçası ya da başka bir şey olabilirdi bu. Belki de sıradan bir anahtardı. Bunun cevabını ancak ülkemize döndüğümüzde anlayabilecektik. Belki de boşu boşuna dönmüş olacaktık. Günler böyle geçerken sonunda ülkemize dönmeye bir gün kalmıştı. Nihayet kendi ülkemizdeydik. Hemen ailelerimizin yanına gittik ve onlarla hasret giderdik. Yarım saat sonra bir araya geldik ve parlak, minik anahtarın ne olduğunu öğrenmek için neredeyse her yeri araştırdık. Sonunda bir antikacıya girdik ve o bize gerçekleri söyledi. Bu, söylenmesi çok zor bir şeydi. Evet, bu bir anahtardı ancak kapının değil kilidin anahtarıydı. Hiçbirimiz bunu düşünememiştik ama kilitli bir geçidin kilidine ait bir anahtardı. Bu geçit de yüzlerce yıl öncesinden kalmaydı. İşte gizemi bulmuştuk. Hepimiz çok heyecanlıydık ama bulunduğumuz yerden geçidin olduğu yere gitmek, uçan gemimizle bile iki ay sürüyordu. Ben, Rüya, Arda, Sinan; babalarımızı da yanımıza alarak hazırlandık ve uçan gemiye yerleştik. Hepimizin kafasında aynı soru vardı: Acaba geçidin kapısı karşı tarafta nereye açılıyor? Artık gemide herkes gece nöbetini babasıyla birlikte tutuyordu. Yolculuk biraz daha güvenli hâle gelmişti fakat bizi bekleyen maceraları düşündükçe heyecanımız ve korkumuz da artıyordu. 
Devam edecek.